The Free Site   |  Hug.me - Get a dinner date this weekend   |  Cheap Web Hosting - starting at $5

 

Pireler arka güçlü bacakları sayesinde kendi boyutlarına göre inanılmayacak kadar uzağa sıçrayabilen ufak parazitlerdir. Bu yeteneklerini bir konaktan öbürüne geçmek için kullanırlar.

Pireler hayvanların kılları ya da postları içinde yerleşerek yaşarlar. Yassı vücut biçimleri kılların arasında rahat hareket edebilmelerine imkan sağlar. Kanatları yoktur, buna karşılık çok iyi gelişmiş arka bacakları vardır. 3 milimetrelik boylarına karşın bir sıçrayışta 500 mm'lik bir uzaklığa erişebilirler ya da 300 mm'lik bir yüksekliğe ulaşabilirler. Bu sıçrayışları süperman'inkilere benzetebiliriz. Çünkü bir insan bu performansı gösterecek olsa 250 metre uzaklığa ve 150 metre yükseğe sıçrayabilir.

Pireler bu başarılarını arka ayaklarındaki fevkalade güçlü kaslara ve kirişlere borçlular. Bunun yanısıra pirelerin oynar eklemleri lastik tarzında özel bir madde ile kaplıdır. Bu madde gerilip bir anda boşaltıldığında ekstra bir itiş gücü sağlamaktadır.

Pireler dünya rekortmenleridir: Başka hiçbir hayvan kendisinden 100 defa daha uzağa ve 30 defa daha yükseğe sıçrayamaz.

 

 


PRATİK BİLGİLER

 

Lavabo temizliği için: Kötü kokular geliyorsa, içine bir avuç kalın tuz atılır.
Badana kokusunu çıkarmak için: Odada su dolu tencereye bir kaşık amonyak katıp, karıştırarak bir gün bekletilir.
Eski deri eldivenler: Parmakları, küçük yaralarda koruyucu olarak işe yarar. El kısımları ise, ters yüz edilerek mükemmel bir toz bezi olarak kullanılabilir.
Domatesi lezzetli pişirmek için: Pişirirken bir tutam şeker atılır.
Dikiş makinesinde kör iğne: Eğer son iğne de iyice körelmişse, kumaş yerine, pürtüklü tarafı üst tarafa gelecek şekilde, bir zımpara kağıdıyle dikme işlemi yapılır.
Limon kabukları: Saklanarak kurutulur. Lâzım olunca rendeleyerek salçalara ve pastalara limon kokusu vermekte kullanabilirsiniz.
Limon alırken: Düz, pürtükleri az, ince kabuklu ve uçları sivri olmayanlar seçilir.

 

 


MANYETİK REKLAM SPOTU

 

Televizyon reklamcılığının bir numaralı problemi seyirciyi reklamlar esnasında ekran karşısında tutmaya devam edebilmektir ve bu neredeyse televizyonun tarihi kadar eskidir.

Japon firması Toshiba şimdi buna çözüm olarak İngiltere'de yepyeni bir takım reklam spotları geliştirdi. 1.5 milyon adet asetatla kaplı plastik kartlar gazeteler aracılığıyla ya da posta ile televizyon izleyici lerine dağıtıldı. Bu kartların üzerinde mavi ve kırmızı renkli yazılar bulunmaktadır. Eğer kart televizyonda Toshiba reklamı sırasında ekrana tutularak okunacak olursa karttan Toshiba'nın şans oyununda 80 milyona kadar olan ikramiyelerden birinin kazanılıp kazanılmadığı öğreniliyor. Kartın üzerinde bulunan mesaj reklam spotunun yalnızca belirli bir anında, ekran tamamen kırmızı renge döndüğü anda okunur hale geçiyor.
 


ÇILGIN REKORLAR

 

Guinnes rekorlar Kitabı'nın 47.si Eylül ayında İngiltere'de yayınlandı. 90 milyon adet basılan kitapta birbirinden çılgın ve ilginç rekor yer alıyor.

Avustralyalı Les Stewart 16 yıldır daktilonun başında oturuyor ve sürekli sayıları yazıyor. Hiç durmadan 1'den 1 milyona kadar sayıları yazan Stewart, bugüne kadar 19 bin 990 adet kağıt kullandı, bin adet şerit değiştirdi ve 7 daktilo eskitti.

36 yaşındaki Japon Takisu Matarona böcek tutkunu. Takisu geçen yıl bir hamamböceğine 3 milyar lira ödeyerek rekor kırdı. Dünyanın en pahalı hamamböceği artık Takisu'nun.

İngiliz Kevin Thackwell evinin dışını 20 milyon adet mandalla kapladı. Thackwell
sarı ve yeşil mandalları yapıştırmak için 2 ton yapıştırıcı kullandı.

Alman Heino Monster dünyanın en küçük dergisini çıkarıyor. Mahalle dedikodularını yazdığı haftalık dergi 3.5x2. santimetre boyutlarında.

Brezilyalı ögrenci Tobiaz Couso okulda bir hafta içinde farklı nedenlerden dolayı 120 arkadaşını dövdü. En kavgacı çocuk olarak rekorlar kitabına giren Tobiaz bugüne kadar 20 okul değiştirdi.

Çikolata meraklısı Amerikalı Fiona Kingsten dünyanın dört bir yanından 2 bin değişik çikolata topladı. 30 yıldır çikolata biriktiren kadın çikolatalar kurtlanmasın diye özel bir bakım uyguluyor.
 

 


311 NUMARALI ODA

 

Güney Afrika'nın Cape Tovn şehrindeki bir hastanede devamlı olarak gizemli ölümler oluyordu. Hemşireler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastaları olü bulmaktaydılar. Bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi. Herkes meselenin çözülmesi için seferber oldu.

Uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik olarak kontrol ettiler. Güney Afrika'nın önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar. Hatta işin içine polis girdi ve akla gelen her ihtimal tek tek değerlendirildi, ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı. Ve tabii bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyordu. Son çare olarak hastaların kaldığı 311 numaralı yoğun bakım odası sürekli gözetim altına alındi ve sonunda odadaki ölümlerin nedeni ortaya çıktı.

Sonuç çok trajikomikti. Cuma sabahı saat 6'da odaları temizleyen temizlikçi kadının, hastanın bağlı bulunduğu solunum cihazının fişini çekerek, kendi elektrik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirdikten sonra solunum cihazının fişini tekrar yerine takıp gittiği görüldü...
 

 


TRAFİK CANAVARI NASIL YETİŞİR?

 

Ehliyet imtihanlarında bugüne kadar sorulmuş sorular:

1 - Aşağıdaki işlemlerden hangisi ilkyardımdır?
a) Yaralanan kişiyi dövmek
b) İtfaiye çağırmak
c) Komşuları yardıma çağırmak
d) Kanamayı durdurmak

2 - İlkyardım çantası aracın neresinde bulunmalıdır?
a) Arka sağ tekerin içinde
b) Aracın içinde arka sağ tarafta.
c) Motor kaputu içerisinde
d) Ön torpido gözünde

3 - Şok pozisyonu aşağıdakilerden hangisidir?
a) Sırt üstü yatış, ayaklar biraz yukarıda, üstü örtülü
b) Sandalyede oturma, kolları yukarı kaldırma
c) Diz ustu oturarak kafa sallama
d) Masanın üzerine çıkıp kitap okuma

4 - Derin yanıklara olay yerinde aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Baş ağrısı hapı
b) Mantar merhemi
c) Şampuan
d) Soğuk su-buz

5 - Güneş çarpması sonucunda hastaya aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Güneş çarpınca denize atılır.
b) Bele kadar kuma gömülür
c) Vücut sıcaklığı yavaşça düşürülür
d) Kendi kendine iyileşmesi beklenir

6 - Donma sonucu uyku durumunda olan kimseye aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Uyumaması sağlanır
b) Yatağa yatırılır ve uyuması beklenir
c) Beraber uykuya yatılır
d) Hiçbiri

7 - Burun kanaması olan bir kazazedeye aşağıdakilerden hangisi yapılır?
a) Saçları yolunur
b) Saçlarına masaj yapılır
c) Sıcak küvet içine oturtulur
d) Buruna tampon konulur

8 - Bilinci kaybolmuş kazazedenin soluk yolunun tıkanmaması için aşağıdakilerden hangi pozisyon verilir?
a) Amuda kalkacak şekilde
b) Sırt üstü yatacak şekilde
c) Sırt üstü yatırılır
d) Sabit yan pozisyona alınır

9 - Açık karın yaralanmalarında organlar dışarı sarkmışsa ne yapılır?
a) Dışarıdaki organlar poşet içerisine konur
b) Organlar yara üzerine toplanarak ıslak bezle örtülür
c) Dışarıya çıkan organlar kesilir
d) Hiç dokunulmaz

10 - Sıcak vurması sonucu bayılan kimseye aşağıdakilerden hangisi önce uygulanmalıdır?
a) Derhal küvet içerisine yatırılmalıdır
b) İlaç içirilmelidir
c) Fıkra anlatılmalıdır
d) Serin bir yerde şok pozisyonuna alınır

11 - Solunum zorluğu olan kişiye ilk iş olarak ne yapılır?
a) Başı okşanır
b) Ağız boşluğu temizlenir, sonra baş arkaya bükülür
c) Ağzı kapatılır, hastaneye nakledilir.
d) Yapay diş takılır

12 - Yanık yarası olan bir kazazedenin yarası üzerine aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Saç jölesi sürülerek
b) Yoğurt sürülerek
c) Zeytinyağı sürülür
d) Temiz, ıslak bez örtülebilir

13 - Kırıklar neden tespit edilmelidir?
a) Kazazedenin rahat kahvaltı yapması için
b) Kazazedenin rahat uyuması için
c) Kırık kemik uçlarının komşu organlara batarak büyük yara açmaması için
d) Kırığın tespitinin önemi yoktur.

14 - Aşağıdaki vakalardan hangisinde yaralı yan yatış pozisyonuna alınır?
a) Boğulan kişilerde göğüs kemiği kırık olan yaralılar
b) Önemli değil
c) Egzost gazı ile zehirlenenler
d) Karnından yaralanmış olanlar

15 - İki ayağı olmayan sürücü adayı ortopedi hekiminin vereceği karara göre
hangi sınıf sürücü belgesi alabilir?
a) Böyle şey olmaz
b) A sınıfı alabilir
c) E sınıfı alabilir
d) H sınıfı belgesi alabilir

16 - İlkyardım çantası ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Yayalarda ilkyardım çantası bulunur
b) Deniz araçlarında ilkyardım çantası bulunur ve uygulanmaz
c) Herhangi bir trafik kazasında kullanmak için bulundurulur
d) İnsan hayatının önemi yoktur

17 - Yanık yarası olan bir kazazedenin yarası üzerine aşağıdakilerden hangisi uygulanır?
a) Tuzlu su dökülür
b) Ayran sürülür
c) Salça içirilir
d) Temiz ıslak bez örtülür

18 - Omurga yaralanması olan kazazede oturtulursa ne olur?
a) Vücut sıcaklığı artar
b) Yara mikrop kapar
c) Felç olur
d) Saçları dökülür

19 - İlaçla henüz intihar ettiği fark edilen kimseye ne yapılır?
a) Kusturulur
b) Su içirilir
c) Asit içirilir
d) Denize oturtulur

 

 


DÜŞÜNCE GÜCÜNÜ GELİŞTİRME YOLLARI

 

Alman Focus Dergisi, düşünce gücünü geliştirmenin yollarını açıkladı. İşte daha zeki olmak için herkesin uygulayabileceği ipuçları:

- Sabahları gözleriniz kapalı duş alın. Lifinizi, sabununuzu, şampuanınızı el yordamıyla bulun. Böylece dokunma duyunuz gelişir.
- Sağ elini kullananlar sol, sol elini kullananlar sağ elle diş fırçalamayı, saç taramayı denesin. Beynin farklı bölgeleri uyarılmış olur.
- İşe giderken farklı yollardan gitmeye çalışın. Böylece beyninizi otomatik pilot sisteminden çıkarırsınız.
- Aracınıza bindiğinizde gözlerinizi kapatın. Kontağın, sileceklerin, radyonun, el freninin yerlerini düşüncelerinizi yoğunlaştırarak bulun.
- İşlerinizi farklı bir sırayla yapın. Her gün gördüğünüz ancak üzerinde düşünmediğiniz eşyaların yerlerini değiştirin.
- Çalışma masanızda aramalı objeler olsun. Taze ve hoş kokular yeni düşünce çağrışımlarını beraberinde getirir.
- Öğle yemeğine her zaman aynı saatte çıkmayın. Bir saat önce ya da sonra çıkarak rutinden kurtulun. Hatta saatinizi farklı kolunuza takın.
- Ara sıra daha önce hiç yapmadığınız yemekleri yapın. Sadece tat alma duyunuzu değil, beyninizi de besleyin.
- Yemek yerken her zaman aynı sandalyeye oturmayın. Ara sıra ailenizin masadaki oturma düzenini değiştirin.
- Teybe çok farklı ve tiz sesler kaydedin. Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde hangi sesin neye ya da kime ait olduğunu tartışın.

 

 


BAŞARININ ALTIN KURALLARI

 

1- Hedefinizi belirleyin
2- Ayran gönüllü olmayın
3- Zig zag yapmayın
4- Güçlük ile başarısızlığı birbirinden ayırın
5- Cepheyi daraltın, dar cepheden hücuma geçin
6- Geçmişe bağlanmayın, ancak ders alın
7- Ustanın yanında çırak olun, işi öğrenin
8- Tek adam olma devrini kapatın
9- Şov yapmayın
10- Başarıya ulaşanları inceleyin
11- Kendi çalışacağınız takımı kurun
12- Çekirdek kadroyu kaçırmayın
13- Başarıyı para ile mükafatlandırın
14- Adam yetiştirin ve takımınızı koruyun
15- Masada oturan yönetici olmayın
16- Takım arkadaşlarınıza saygı duyun
17- Çağdaş imkanlardan yararlanın
18- Bilgili olun, bilgi değişimini izleyin
19- En iyilerle çalışın
20- Parayı sevin
21- Ucuz adam olmayın
22- Ailenizle işinizi ayırmayı asla ihmal etmeyin
23- Kendi başınıza filizlenin
24- Yaşınızı işinize bulaştırmayın
25- Risk almaktan korkmayın
26- İşinize politika karıştırmayın
27- Devletle ticaret yapmayın
28- Başarıyı paylaşmayı bilin
29- Verginizi ödeyin
30- Topluma karşı saygılı olun
31- Adınızı temiz tutun
32- Daima güvenilir olun
33- Dünyada yalnız siz yoksunuz, başkaları da var
34- Yağcı olmayın, yağcılardan uzak durun
35- Hırçın olmayın
36- Başarıyı üstün güç olarak kullanmayın
37- Dinlenmeyi bilin
38- Küçük çevrenin içine kendinizi mahkum etmeyin
39- Rakiplerinizle dost olun
40- Farklı fikirleri ve kişileri dinleyin
41- Başarınızı, paranızı ve şöhretinizi taşımayı bilin
42- Başkalarını dinlemeyi bilin
43- Ayağınızı yorganınıza göre uzatın
44- Birçok işi aynı anda yapmayın
45- Özgün olun
46- Geçmişle vedalaşın
47- Yaşayarak ölün, yaşamadan ölmeyin
48- Bir numara olun
49- Değişen şartlara uyun
50- Arkanızda eser bırakmak için mücadele edin
 

 


TİTTO'NUN MÜTHİŞ İTİRAFLARI

 

Ömrünün 50 yılını komünist ideoloji yolunda harcayan Salih Gökkaya, daha sonra İslâm'la müşerref olarak vefât etmiştir. 'Türkiye Komünist Talebe Teşkilâtı Başkanı' sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun şeref misafiri olarak Belgrad'a gitmiş ve ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret etmiştir. Onu, milyonlara hitap eden o dil ve çenesi düşmüş, eller ve bacakları tam bir değnek hâlini almış, gözleri yaşla dolmuş, dudakları titrer hâlde ve yüzündeki acı ifâdelerle görünce, teselli vermek için demiş ki:

'Efendim ölüm sizi korkutmasın. Belki maddeten aralarından ayrılacaksınız ama, yaptığınız inanılmaz hizmetinizle kalplerde ebediyyen yaşayacaksınız.' Tito, büyük bir pişmanlık içinde şu müthiş itirafta bulunur:

'Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak. Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş. İşte bu çıldırtıyor beni. Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, ünvan ve makamlardan ayrılmak. Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek. Ne korkunç birşey, anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım. Ben Allah'a, peygambere ve âhirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çâre değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır. Bence ölüm de son olmamalıdır. Mazlum gidenlerle, zâlimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezâsını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı.

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!'

 

 


İSİM KOYARKEN DİKKAT!!!

 

Ödemiş Kaymakamı Erkan Işılgan, görev yaptığı il ve ilçelerde duyduğu ilginç isimleri not ederek oluşturduğu ilginç koleksiyonu, bir kitapta toplama kararı aldı. Koleksiyonda Ayşe Donsuz, Olgun Portakal, Bugün Neyaptı, Jandarma Kızkaçıran, Hasan Özdangalakoğlu gibi 6300'den fazla ilginç isim bulunuyor.

1967 yılından beri Türkiye'nin dört bir yanında görev yapan Kaymakam Erkan Işılgan, insanların duyduklarında gülüp geçtiği ilginç ad ve soyadları not edip, arşivlediğini söyledi.

İlginç adların sayısı her geçen gün artınca, koleksiyon oluşturmaya karar veren Işılgan, bu hobisinin nasıl başladığını şöyle anlattı:
Anne babalar dikkat

'35 yıllık meslek yaşamımda Tunceli Çemişgezek, Samsun Kavak, Diyarbakır Çermik, Uşak Eşme, Edirne İpsala, Afyon Sandıklıda kaymakamlık, Trabzon, Muğla ve Hatay'da vali yardımcılığı görevlerinde bulundum.

İşim insanlarla. Her gün onlarca insanla karşılaşıyorum, tanışıyorum, sorunlarına çözüm üretiyorum. Göreve başladığım ilk yıllarda çok sayıda ilginç isim ve soyad karşında çok şaşırdım. Daha sonra isimleri unutmamak için not etmeye başladım.

Bir süre sonra bu bir alışkanlık halini aldı, daha sonra da hobi. Çalışma arkadaşlarım, yakınlarım ve dostlarım da bana duydukları isimleri bildirmeye başladı. Liste uzadıkça uzadı. Bazı isimlerin yanına anıları da küçük dipnotlar halinde yazdım.

Listede adı geçen insanlarla, dostlarımla ve hatta meslektaşlarımla alay etmek, onları hafife almak gibi bir niyetim yok. Bu benim haddim değil. Benim amacım yavrularına isim verme yetkisine sahip olan anne ve babalara mesaj vermek.

Anne ve babalar, çocuklarına güzel isim ve soyadları versin. Hayatları boyunca isim ve soyadlarını göğüslerini gere gere taşısınlar. Kimse bıyık altından gülmesin, tuhaf karşılamasın.'

Bakanlıktan isim sansürü istedi

Işılgan, Trabzon Vali Yardımcılığı yaparken, İçişleri Bakanlığı'na başvurup insanların ad ve soyadlarına bir sınırlama getirilmesini, utanç verici isimlerin kabul edilmemesi teklifini götürdüğünü söyledi.

Teklifin kabul edildiğini vurgulayan Işılgan, 31 Mart 1992'de İçişleri Bakanlığı'nın genelge yayınladığını söyledi.

Işılgan, 'Genelgeyle Nüfus Müdürlüğü'nde görevli memur, çocuğuna Türk geleneklerine uygun olmayan isimler vermek isteyen babaya, başka isimler öneriyor. Baba ısrarlı olursa, isim bakanlığa ya da Cumhnuriyet Savcılığı'na bildiriliyor. Gerekirse dava açılıyor. Böyle bir genelgenin çıkarılmasına öncülük ettiğim için kendimi mutlu hissediyorum. Ama hala çocuklarına ilginç isimler vermeye devam eden aileler var. Bunlar da üzücü. Bu koleksiyonumu bir kitap haline getirip yayınlamak ve köy muhtarlarına dağıtılmasını sağlamak istiyorum. Vermek istediğim mesajın bu şekilde insanlara daha kolay ulaşacağını düşünüyorum' dedi.

Hasan Özdangalakoğlu'nun öyküsü

Koleksiyonunda yer alan Hasan Özdangalakoğlu'nu bir arkadaşının aktardığını belirten Kaymakam Işılgan, bu anısını şöyle aktardı:

'Bir deniz albayı arkadaşım, yaşlı komşusuna kira kontratı hazırlamasına yardımcı olmak istemiş. Albay, kiracıya adını ve soyadını sormuş, Hasan Özdangalakoğlu yanıtını almış.

Gülmemek için kendini zor tutan arkadaşım ise Afedersiniz, soyadınızı anlayamadım deyince de Oğlum hani senin bildiğin dangalak var ya, onun gibi. Bizim memlekette nazik, kibar insanlara dangalak derlermiş yanıtını alıyor.'

Hiç 'Şişe' diye isim duydunuz mu?

Kaymakam Işılgan, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde görev yaptığı dönemde yaşadığı ilginç bir anısını da şöyle özetledi:

'Toprak damlı evlerde, bacanın yanında sopalara takılmış şişeler gördüm. Bunun ne anlama geldiğini sordum. O evde kaç tane gelinlik kız varsa, dama o kadar şişe koyulurmuş. Genç kız gelin adayı olunca damat adayı o şişelerden birini kırıyormuş. Bir evde de kızlarını evlendire evlendire bitiren bir babanın yine kızı olmuş. Karısına, Yine mi şişe doğdurdun diyerek çıkışmış. Baba, yeni doğan kızına da şişe adını vermiş.'

İşte akla zarar isimler

Kaymakam Erkan Işılgan'ın koleksiyonundaki 6 bin 300’den fazla ilginç ad ve soyaddan bazıları şöyle:

Ahmet Çilek, Sinan Nohut, Abdülhalim Pırasa, Zati Kestane, Fikret Sarımsak, Nohut Biber, Beyazıt Mercimek, Emine Üzüm, Bahriye Şeftalioğlu, Katil Zeytin, Abdullah Karpuz, Ali Osman Elmadibi, Ayşe Azgın, Ayşe Donsuz, Mehmet Aygazı Yukarı Bakan, Ali Erik Uzunkavak Altında Yatar Uyuroğlu (36 harf).

Kurban Kurban, Yiğit Yiğitbaşı, Kadı Kadıoğlu, Nişan Nişan, Aytekin Aytekin, Seçim Cabakış, Saldıran Özmen, Ökkeş Deli, Ayşe Boynuz, Ümit Var, Fikri Faiz, Pamuk Hortum, Halis Muhtaç, Atilla Çamurdan, Hatice Durmageç, Selma Vergiveren, Mehmet Taşvan, Şerife Şule Terlemez, Yeter Pamuk, Enson Balacaltı, Bedrettin Efendi eker, Yerli Alver, Yosma Alver, Abdullah Kavonoz,

İkramiye Babaloğlu, Ali Tahtasakal, Kibar Zorba, Garip Yapar, Bugün Neyaptı, Neolacak Kurtul, Ufuk Doğrusözsöyleyen, Adnan Takla, Kubilay Alıpsatıcı, Habib Çölekhabipoğlu, Günaydın Pervaneli, Satılmış Dönekoğlu, Alyans İzzet Erdoğan, Kimya Yurdakul, Hacı Derdiyok, Uykulu Harmandalı, Handan Dörtyama. Kuş, Mülkiye, Dalkız, Eğlence, ükür, Şemsiye, Nokta, Şehriye, Ördek, Paşa

 

 

 

 

 

ERZURUMLU MEMUR

 

Sabah erken gahiram, el yüzümi yihiram,
Aynanin garşısına geçir, bene bahiram.
Gari sofrayi gurir, çay dolmuş önde durir,
Okula giden oglan bene dersini sorir.

Bir cigara yahiram, çay başından gahiram,
Vahit gelip çatanda giravati tahiram.
Çeketimi giyirem, paltomi ver diyirem,
Ayahgabimi geyip, gapi çekip gidirem.

Hava soyuh, tipi var, ağzin burnun sihi sar,
Keyif senin, ister sarma, goynan dolar sonra gar.
Birez yürir gidirem, çoh çoh dua edirem,
Durağima varanda otobosa binirem.

Devletimi sevirem, rüşvet nedir bilmirem,
Git ganaat geçinir, az alir şükredirem.
Seggiz uşah, bir gari, yeddi esmer, bir sari,
Odun kömür bitecah zor beklirem bahari.

Ahşam olir gararir,cüzdanim çoh morarir,
Sabah ahşam dolaşmah ayaklarimi yorir.
Eve yorgun dönirem, el ayak yihaniram,
Hazir sofra görende aj gurt gibi daliram.

Sofra gahir, gelir çay, içtin mi oliram tay,
Yorgunluh, uyhi gelir, gari gah yataği yay...
 


 

TÜRKİYE'DE İLK OTOMOBİL

 

Otomobil ilk defâ Fransa'da yapılmıştır. İstanbul'da ilk otomobil ise, 1907 yılının 6 Ekim günü görülmüştür. Bu otomobil Paris'ten İstanbul'a 12 günde gelmişti. Bu sıralarda Fransa'da yapılan bir rallide (daha 20 km hızla gidebilen otomobillerle ne ralli olur ama!) otomobil bir çocuğa çarpmış, çocuk ölmemiş, ancak çok üzülen annesi, 'Keşke bu otomobil keşfedilmeseydi!' demişti. Zaptiye Nezâreti de sokaklarda otomobil dolaşmasını yasakladı. Otomobilin Türkiye'de yaygınlaşması 

II. Meşrutiyet'in ilânından sonradır.
 


 

DİLSİZ DİLİ

 

Osmanlı sarayında bîzebân da denilen sağır-dilsiz görevliler bulunur, bunlar devlet işlerinin görüşülmesi esnasında hizmet eder, evrak getirip götürürlerdi. Sağır-dilsiz oldukları için devlet sırlarının işitilmesi ve yayılması tehlikesi ortadan kalkardı.

Bunların anlaşmak için kendilerine mahsus işâretleri ve el hareketleri vardı ki, buna 'Dilsiz dili' denirdi. Bütün saray halkı bu dili öğrenmişti. Pâdişahın huzûrunda konuşmak ayıp sayıldığı için saraylılar bu dille anlaşırlar, hattâ başka zamanlarda bile bu dille birbirlerine hikâyeler anlatırlardı.

Dilsiz dili sarayda neredeyse moda olmuştu. Sağır-dilsiz görevliler Tanzimat'ın ilânından sonra kurulan meclislerde ve Heyet-i Vükelâ denilen bakanlar kurulunda da kullanıldı. Devlet adamları bunlarla anlaşabilmek için dillerini öğrenmek zorundaydılar. Bunlar son derece hassas ve zeki kimselerdi. Hâfızaları çok güçlüydü. Şâhit oldukları tarihî olayları en ince teferruâtına kadar anlatırlar, tarihî şahsiyetleri kendilerine mahsus hareketleriyle karikatürize edebilirlerdi. Sözgelişi, sağ ellerini parmakları açık tuğ gibi başlarına götürdüklerinde pâdişahı, ellerini yumup baş parmağı 'birinci' der gibi dimdik yukarı kaldırdıklarında da sadrâzamı kasdettikleri anlaşılırdı.

Günümüzde de bâzı toplantılarda sağır-dilsiz görevliler hizmet etmektedir.
 


 

BİLİYOR MUSUNUZ?

 

- Fareler kusamaz.
- Yılanlar duyamaz.
- Zürafalar yüzemez.
- Karıncalar uyumaz.
- Kirpiler suda batmaz.
- Kutup ayıları solaktır.
- Sineklerin 5 gözü vardır.
- Yunuslar gözleri açık uyurlar.
- Develerin üç tane kaşı vardır.
- Zürafaların ses telleri yoktur.
- Zürafaların dili 35 cm kadardır.
- Filler zıplamayan tek memelidir.
- İstakozların kanı mavi renktedir.
- Bir sineğin hızı saatte 8 km'dir.
- Kangurular geri geri yürüyemezler.
- Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
- Sığırların dört tane midesi vardır.
- Kediler şeker tadını ayırt edemezler.
- Atlar bir ay kadar ayakta kalabilirler.
- 2600 kadar değişik cins kurbağa vardır.
- Zebralar beyaz üzerine siyah çizgilidir.
- Baykuş, mavi rengi görebilen tek kuştur.
- Timsahlar dillerini dışarı çıkaramazlar.
- Deniz kobrası dünyanın en zehirli yılanıdır.
- Yetişkin bir ayı, bir at kadar hızlı koşabilir.
 


 

DETAY!!!

 

- İnsan bedeni, koşarken, oturma durumundakinden 7 kat daha fazla enerji tüketir.
- Ay'ın yüzeyinde 50.000 kadar krater vardır.
- Köpekbalığının dişleri bir arabayı parçalayacak güçtedir.
- Bir fil, hortumunda bir defâda 6 litre kadar su tutabilir.
- Bir kartal, avını 3.000 metre uzaktan görebilir.
- Zürafanın yüreği 11,5 kg'dan daha ağırdır.
- Dünyada ilk araba vapuru, Osmanlı Devleti'nde 1870'de Şirket-i Hayriye için, İngiltere'de yaptırılan Suhûlet'tir. 1960'a kadar boğazda çalışmıştır.
- Güneş'in yüzey ısısı 6.000 kelvin derecedir. Bu sıcaklıktaki bir toplu iğne başı, insanı 150 kilometre uzaklıktan öldürebilir.
- ABD'de bulunan Niagara Şelâleleri'nden saniyede 63 milyon litre su akmaktadır.
- Işık, bir saniyede Dünya'yı 8 defâ dolaşabilir.
- İmparator türündeki penguenler -44 derecelik soğuklara dayanabilir.
- İnsan kulağı 400.000 değişik sesi ayırt edebilir.
- Son bulunan gezegen Plüton'dur. 1930'da görülmüştür.
 


 

MARKO PAŞA

 

Marko Paşa'yı, Osmanlı târihinin renkli simalarından biri olarak biliriz. Hangi görevlerde bulunduğunu pek bilmeyiz ama, 'Derdini Marko Paşa'ya anlat!' deyimiyle, ismini duymuşuzdur.

Asıl adı Marko Apostolidis olan Marko Paşa, Sultan Abdülazîz Hân'ın hekimbaşısı idi. Daha sonra Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne Nâzırlığı'na, II. Abdülhamîd Hân döneminde de Meclis-i Âyan üyeliğine tâyin edilmişti. Kendisine başvuranları sükûnetle, sabırla dinlemesi, ancak hiçbir şikâyeti çözüme kavuşturmamasıyle ün kazanmıştı.

Marko Paşa'nın zarâfeti anlatılır, herkese iyilikle davranmasından bahsedilir. Biz, bu görünümün maskeden ibâret olduğunu ve arkasında cânilere kol kanat geren çok tehlikeli bir ruhu gizlediğini, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki bir belgeye istinâden ortaya koyacağız.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki 14 Cemâziyelevvel 1303 (18.2.1886) târihli belgede, devlet imkânlarıyle yetişip doktor olan bâzı Rumlar'ın ihânet ve cinâyetleri ortaya konmaktadır. Buna göre, Kırım Harbi esnasında askerî hizmette bulunan bâzı Rum asıllı doktorlar, Ordu-yı Hümâyûn Merkez Hastahânesi'nde birçok Osmanlı askerini zehirlediklerinin tesbit edilmesi üzerine meslekten kovulmuşlardır. Fakat, kendisi de Rum olan Tıbbiye-i Şahâne Nâzırı Marko Paşa tarafından göreve geri döndürülmüşlerdir. Belgeye göre, bunlardan biri o sıralarda mirliva (tuğgeneral) rütbesinde bulunuyor, birkaçı da baştabiblik yapıyordu.

Hasta zehirleme olayı, Girit isyanı sırasında tekrar sahnelenmiştir. Ancak Rum doktorlar bununla yetinmeyip, Suda Limanı Merkez Hastanesini, eşkıyaya bastırarak, hastaları öldürtmüşlerdi. Neticede, meslekten atılmalarına rağmen, Marko Paşa'nın çabaları ile yine göreve dönmeyi başarmışlardır.

 


 

SANATÇILARIMIZ KAÇ YAŞINDA?

Ahmet Mekin: 1932 (69)       Ahu Tuğba: 1959 (42)       Ajda Pekkan: 1946 (55)      

Aydemir Akbaş: 1936 (65)       Bulut Aras: 1953 (48)       Bülent Ersoy: 1952 (49)     

Cihan Ünal: 1946 (55)       Cüneyt Arkın: 1937 (64)       Cüneyt Gökçer: 1920 (81)        

Ediz Hun: 1940 (61)       Efkan Efekan: 1935 (66)       Ekrem Bora: 1932 (69)       

Emel Sayın: 1945 (56)      Engin Çağlar: 1940 (61)       Eşref Kolçak: 1927 (74)   

Fatma Girik: 1942 (59)       Feridun Karakaya: 1939 (62)       Fikret Hakan: 1934 (67)      

 Filiz Akın: 1943 (58)      Gazenfer Özcan: 1931 (70)       Göksel Arsoy: 1936 (65)
Gönül Yazar: 1932 (69)       Gülşen Bubikoğlu: 1954 (47)       Hakan Balamir: 1946 (54)       

Haldun Dormen: 1930 (71)       Hale Soygazi: 1950 (51)       Halit Akçatepe: 1938 (63)   

   Hülya Koçyiğit: 1947 (54)       Hüseyin Baradan: 1932 (69)       İsmet Ay: 1924 (77)      

İzzet Günay: 1934 (67)       Kadir İnanır: 1949 (52)        Kartal Tibet: 1938 (63)
Kenan Pars: 1920 (81)       Lale Belkıs: 1938 (63)       Meral Orhonsay: 1951 (50)     

  Meral Zeren: 1952 (49)       Metin Akpınar: 1941 (60)       Murat Soydan: 1940 (61)  

   Müjdat Gezen: 1943 (58)       Müjde Ar: 1954 (47)       Münir Özkul: 1925 (76) 

Nebahat Çehre: 1943 (58)       Necla Nazır: 1956 (45)       Nejat Uygur: 1927 (74) 

Orhan Gencebay: 1944 (57)       Orhan Günşıray: 1929 (72)       Oya Aydoğan: 1957 (44) 

Perihan Savaş: 1955 (46)       Perran Kutman: 1949 (52)       Salih Güney: 1943 (58) 

Sami Hazinses: 1925 (76)       Selda Alkor: 1943 (58)       Semiramis Pekkan: 1948 (53)   

Serdar Gökhan: 1943 (58)       Suna Pekuysal: 1933 (68)       Suzan Avcı: 1937 (64)  

Şener Şen: 1942 (59)       Şevket Altuğ: 1943 (58)       Talat Bulut: 1956 (45) 

Tamer Yiğit: 1942 (59)       Tanju Gürsu: 1938 (63)       Tarık Akan: 1948 (53) 

Turgut Özatay: 1927 (74)       Türkan Şoray: 1945 (56)       Zeki Alasya: 1943 (58)
Zeynep Değirmencioğlu (Ayşecik): 1955 (46)
 


 

OSMANLILAR'DA TOPLU TAŞIMA KURALLARI

 

 6 Aralık 1909 târihinde kabul edilen Dersaadet Otobüs ve Omnibüs Osmanlı Anonim Şirketi Şartnâmesi 

şu maddelerden ibâretti:

- Otomobil, otobüs, omnibüs ve emsâlinin resmi ve modeli taşıyacağı yolcuların miktarı, belediyenin izniyle olacaktır.
- Arabaların miktarı belediye tarafından tâyin ve gazetelerle ilân edileceği gibi, numaraları üstlerine yazılacaktır.
- Sırf kadınlar için ayrı olarak kâfi miktarda arabalar bulunacaktır.
- Sokaklarda beklemek yasak olup her yerde dâire mârifetiyle gösterilen yerlerde bir müddet durabileceklerdir.
- Bilâ-mezuniyet arabaların ta'tili sebebiyle ahâlinin bîzâr edilmesine meydan verilmeyecektir ve târifeden fazla ücret alınmayacaktır. Eşya nakliyesi için ayrıca târife yapılacaktır.
- Geceleri yolculardan fazla ücret talep olunmayacaktır.
- Köprülerden geçmek için her arabadan köprü ücreti alınacaktır.
- Askerlerden yarı ücret alınacaktır. Belediye çavuşları vazife hâlinde ücretsiz binecektir.
- Arabaların gerek temizleme ve gerek metanetine ve gerek trenlerin yolunda hareket eylemelerine ve zayıf ve sakat atlar koşulmamasına dikkat olunacak. Şehir içinde hareket edecek buharlı her nev'i arabaların sür'ati yarım sür'atten fazla olmayacaktır.
- Makinistlerin ve arabacıların ehliyetleri olacağı gibi güzel ahlâklarına dâir belediyenin tasdiki olmadıkça kabul edilmeyecektir.
- Talep olunan Ruhsatnâme'nin i'ta olunduğu günden itibâren beher araba için senevî târifesi mûcibince 20 kişilik ve fazlası için 1000 kuruş ve 1'den 19'a kadar olanlardan 600 kuruş belediyeye i'ta kılınacağı gibi hâsılat-ı gayr-ı safiyenin umumunda %5 her ay nihâyetinde bilhesap belediye menfa'atine terk ve te'diye edilecektir. Arabalarda kontor bulunacaktır.
- Hususi olarak kiralanan arabalar dahi, diğerleri gibi rüsûm ve hisse-i belediyeye tâbi olacaktır.
 


 

SANATÇILARIN ASIL İSİMLERİ


Müjde Ar: Suat Ebrem
Tarık Akan: Tarık Üregül
Behiye Aksoy: Behiye Tetiker
Bulut Aras: Uğur Fidan
Cüneyt Arkın: Fahrettin Cüreklibatur
Ekrem Bora: Ekrem Şerifuçak
Engin Çağlar: Çağlan Övet
Neriman Köksal: Neriman Kürkçü
Fikret Hakan: Bumin Gaffarçıtnak
Yıldız Kenter: Ayşe Yıldız
Kenan Pars: Kirkor Cezveciyan
Muhterem Nur: Aysel Kısa
Nisa Serezli: Nurinisa Aşkiner
Nuri Sesigüzel: Nuri Kaçtaş
Sezer Sezin: Mesrure Seçer
Ferdi Tayfur: Turan Bayburt
Suna Yıldızoğlu: Sonia
Nubar Terziyan: Nubar Alyanak
Gönül Yazar: Gönül Özyeğiner
Zennube: Memnune Şimşek
Nevra Serezli: Nevra Şirvan

 


 

TÜRKİYE'DE İLK TRAFİK KAZASI

 

Bugün Türkiye'de, her 5 dakikada bir trafik kazasiyle karşılaşılıyor.
Yılda ortalama 100 binin üstünde meydana gelen bu kazalarda 10 bine yakın kişi hayatını kaybediyor ve 10 binlerce kişi ya sakat kalıyor veya sakat kalmaktan varını yoğunu harcayarak kurtulabiliyor. Yurdumuzdaki bu dehşetin ilk sayfası, 26 Ocak 1912 tarihinde açıldı.
O gece saat 22 sıralarında, İstanbul Zincirlikuyu'dan hızla gelen bir otomobil, Şişli Câmii önünde İdris isimli bir şahsa çarpmış ve sürücüsü neye uğradığını şaşırarak aynı hızla kaçarken, Pangaltı'da, polislerin 'ihtar ateşi' ile durmak zorunda kalmıştı.
Bu şoför, İtalyan Sefâreti'nde görevli Frederica Rasi isimli bir memurdu. Hemen tutuklanmış ve İdris'in kaldırıldığı Etfal Hastanesi'nde vefât etmesiyle de iş büyümüştü. Ancak, İtalyan Sefareti'nin, hem İdris'in ailesine yüklü bir tazminat ödemeyi, hem de Rasi'ye gereken cezayı vermeyi kabul etmesiyle, dosya ertesi gün kapatıldı. Ama, İstanbul halkı, bu olayı aylarca konuştu

 

 

 

 

 

 

 

DELİKANLILIĞIN KURALLARI

 

Delikanlı adam sözünden dönmez. Özü sözü birdir.

Delikanlı adam Light Cola içmez.

Delikanlı adam laga-luga yapmaz.

Delikanlı adam ayağını yorganına göre uzatmaz. Uygun yorganı yoksa yorgansız yatar.

Delikanlı adam fino vb. köpekleri gezdirmez.

Delikanlı adam köpekten korkmaz.

Delikanlı adam kısa pantolon giymez. Zorunlu hallerde şort giyer.

Delikanlı adam az konuşur öz konuşur.

Delikanlı adam kodu mu oturtur.

Delikanlı adam avucunu yalamaz.

Delikanlı adam sallama çay içmez.

Delikanlı adam sadece delikanlıların müziğini dinler.( Deli yürek mesela Haydarinna ninaninanayy)

Delikanlı adam kamyoncu kültürüne saygı gösterir.

Delikanlı adam taksici ve minibüsçü kültürünü sevmez.

Delikanlı adam Haydar Dümen ve Güzin Abla gibi şahsiyetlerle muhatap olmaz.

Delikanlı adam ağzı açık cak-cuk sakız çiğnemez.

Delikanlı adam yağcılık ve yalakalık yapmaz.

Delikanlı adam acil durumlar dışında koşmaz.

Delikanlı adam telesekreteri kendine muhattab görmez.

 

 


 

ÇOCUKLU YAŞAMA HAZIRLANMA TEKNİKLERİ

1-) Köşe başındaki süpermarkete gidin. Hiç bir şey satın almadan kasaya yönelin ve cebinizdeki bütün parayı kasiyere verin. Daha sonrada yandaki eczaneye gidin kredi kartınız ile ilaçlar alın.

2-) Akşam saat 17:00 ila 22:00 arasında elinizde yaklaşık 4 kg. ağırlık taşıyarak sürekli ev içinde yürüyün. Saat 22:00 de ağırlığı yatağa bırakın, saati 24:00 e kurun ve yatın uyuyun. Saat tam 24:00 de kalkın 4 kg ağırlığı tekrar elinize alın ve saat 01:00 e kadar evin içinde dolaşın.  Ağırlığı tekrar yatağa koyun. Saatin alarmını da 03:00 e kurun. Yatın. Uyuyamayacağınız için tekrar kalkın ve bu kez elinizde ağırlık olmadan evin içinde dolanıp durun. Saat 02:45 de koltukta kendinizden geçin. 03:00 TED çalan alarm ile fırlayın, 15 dakikalık uyku sersemliği ile yatağa yönelin ve ağırlığı elinize alın. Saat 04:00 e kadar karanlıkta elinizde ağırlık varken dolanın ve bu arada yüksek sesle de şarkılar söyleyin. Kendi kendinize konutun. Saati 05:00 e kurun ve kendinizden geçerek bir süre daha uyuyun. Böylece toplam uyku miktarınızı 45 dakikaya yükseltin. Kahvaltıyı hazırlayın. Güler yüzlü olun ve bu dediklerimi 5 yıl boyunca her gece tekrarlayın.

3-) Eve bir ahtapot getirin.... Ve 5 yıl boyunca onu her sabah düzenli bir şekilde giydirmeğe çalışın. Ayrıca ahtapotu bir çuvala, hiçbir kolu dışarda kalmayacak şekilde , en kısa zamanda sokmanın provasını yapın. ( Bu prova sonunda çocuğunuzu her sabah minimum hasarla giydirmeyi öğreneceksiniz.)

4-) Bir kavun satın alın. Kavunun bir bölümüne küçük bir delik açın.Sonra kavunu uzunca bir iple duvardan aşağıya sallandırın. Ve kavunu iki yana sallayın. Kavun sağdan sola durmadan sallanırken, bir kaşık sıcak suyu alın. Durmadan sağdan sola sallanan kavunun üstünde daha önce açmış olduğunuz deliğe, bir tek damla yere dökmeden sokmaya çalışın. ( Bunu başardığınızda o mini minnacık, sevimlimi sevimli yavrunuza en az hasarla yemek yedirmeyi öğrenmiş olacaksınız.)

5-) Ağzınızdan çıkan her cümleyi en az beş kere daha tekrarlayarak konuşmaya alışın. Bunu bir yaşam biçimi haline getirin.

6-) Dışarıya çıkmak için giyinin. Banyonun kapısı önünde tam tamına yarım saat bekleyin. Aşağıya inin. Kapının önünde beş dakika bekleyin. Sonra tekrar eve dönün. Tekrar dışarıya çıkın. Evin önündeki yolda yürümeye başlayın. Çok ama çok yavaş yürüyün. Yürürken de yerde gördüğünüz her sigara izmaritini, çikleti, kirli kağıt ve mendili ve ölü karıncayı dikkatle ve uzun uzun seyredin. Aniden << yeter artık senden çektiğim diye avazınız çıktığı kadar bağırın. Eve geri dönün. ( Bu provayı yaptığınız zamanda küçük çocuğunuzla yürüyüşe çıkmaya hazır hale geleceksiniz.)

7-) Süpermarkete gidin ve yanınıza da orta büyüklükte bir keçi alın. Süpermarkete girince keçiyi serbest bırakın. Daha sonrada keçinin içerde kırdığı, tahrip ettiği her şeyin parasını sorgusuz sualsiz ödeyin.  (Evet, bununla da çocuk ile birlikte alışverişe hazır duruma gelmiş bulunuyorsunuz.)

8-) Evdeki koltukların üzerine tereyağı sürün. Perdelere de reçel bulaştırın. Mutfakta pişmekte olan bir adet balığı çalın ve onu misafir odasında bir yere saklayın. Balığın odada 5 ay kimse tarafından bulunmadan kalmasını sağlayın. Evdeki yeni sulanmış çiçeklere elinizi sokun ve aldığınız çamurlar ile temiz duvarlar üzerine figürler yaratın. ( Evet, artık ev de çocuk için provalı hale geldi.)

Tamam mI? Tamamsa, bütün bunları yaptıysanız, artık çocuklu yaşama hazırsınız demektir.

 


EĞER  BİR  ÇOCUK...


Eğer bir çocuk kınanarak yaşarsa suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanca davranışlar içinde yaşarsa kavga etmeyi öğrenir. 
Eğer bir çocuk alay edilerek yaşarsa sıkılganlığı öğrenir 
Eğer bir çocuk utanç içinde yaşarsa suçluluk duymayı öğrenir. 
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yaşarsa sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk teşvik edilerek yaşarsa güvenmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk değer verilerek yaşarsa saygı duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk eşitlik ortamında yaşarsa adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güven duygusu içinde yaşarsa inanmayı öğrenir. 
Eğer bir çocuk beğenilerek yaşarsa kendisinden hoşlanmasını öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve dostluk yaşarsa dünyada sevgi aramayı öğrenir.

Çocukların öğütten çok iyi örneğe ihtiyaçları vardır. 

Çocuğun aynası anne ve babasıdır.Bu aynadan daima güzel şeyler görmelidir.            
Çocuklar, hayat piyangosunun çok pahalı alınmış biletleridir. 
Bu bilete büyük ikramiye vurması ya da boş çıkması sizin elinizdedir. 
Çocuklar donmamış beton gibidir. Üzerlerine ne düşse iz yapar.
Çocuklara yüz değil, kulak vermeli.

Çocuklarınıza vereceğiniz en güzel ve değerli hediye ilgi ve zamanınızdır.

 


EĞER DÜNYA 100 KİŞİ OLSAYDI

 

Eğer dünya şu anki haline denk bir şekilde 100 kişiye indirgenseydi bir arada yaşayan bu 100 kişinin durumu şöyle olacaktı;

* 57 asyalı

* 21 avrupalı

* 14 dünyanın batı kısmından

* 8  afrikalı

* 52 kadın

* 48 erkek

* 70 beyaz olmayan

* 30 beyaz

* 70 hristiyan olmayan

* 30 hristiyan

* 89 heteroseksüel

* 11 homoseksüel

* 6 kişi dünya zenginliklerinin %59'unu kullanıyor ve bunların altısı da amerikalı

* 80 standardın altında barınabiliyor

* 70 okuma yazması yok

* 50 yeterli beslenemiyor

* 1 ölmek üzere, 1 doğmak üzere

* 1 (evet, sadece 1) üniversite mezunu

* 1 bilgisayar sahibi

Dünyaya böyle baktığımızda eğitimin ve birbirimize anlayışlı olmanın önemi açıkça gözüküyor.

Çok önemli bir nokta daha var:

*Eğer bu sabah sağlıklı uyandıysanız, bu hafta son haftası olan 1 milyon kişiden daha şanslısınız.

* Eğer hiç savaş görmemiş, hapse düşmemiş, işkence görmemiş, açlık çekmemişseniz

dünyadaki tam 500 milyon kişiden daha şanslısınız.

* Eğer evden çıkınca bir belaya, tutuklamaya, işkenceye uğrama ihtimaliniz yoksa, 3 milyar kişiden iyi durumdasınız.

* Eğer sadece yiyeceğiniz, giysiniz, üstünüzde çatınız ve uyuyacak yeriniz varsa bile bu dünyanın %75'inden daha zenginsiniz.

* Eğer bankada ve cüzdanınızda paranız varsa, birilerine yardım yapabiliyorsanız, dünyanın ilk %8 zenginlerindensiniz.

* Eğer anne babanız sağ ve evliyse çok enden kişilerdensiniz

* Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsan, 2 milyar okuma yazma bilmeyenden daha şanslısınız!!!

 


 

EY OĞUL

 

EY OĞUL, BEYSİN...

BUNDAN GAYRI  ÖFKE BİZE; GÖNÜL ALMAK SANA

SUÇLAMAK BİZE; KATLANMAK SANA

ACİZLİK BİZE; HOŞ GÖRMEK SANA

KEM GÖZ, ŞOM AĞIZ BİZE; BAĞIŞLAMAK SANA

ÜŞENGEÇLİK BİZE, GAYRETLENDİRMEK SANA

BÖLMEK BİZE, BÜTÜNLEMEK SANA

ÇATIŞMA, GEÇİMSİZLİK, ANLAŞMAZLIK BİZE; ADALET SANA DÜŞER

EY OĞUL, BEYSİN... GÜÇLÜSÜN, KUVVETLİSİN, AKILLISIN, KELAMLISIN

ANCAK, BUNLARI NEREDE VE NASIL KULLANACAĞINI BİLMEZSEN;

ÖFKEN VE NEFSİN BİR OLUP AKLINI YENER

 

SABRETMESİNİ BİL, VAKTİNDEN ÖNCE ÇİÇEK AÇMA

AÇIK SÖZLÜ OL, HER SÖZÜ DE ÜSTÜNE ALMA

 

SEVİLDİĞİN YERE SIK GİDİP GELME

ANANI, ATANI SAY :BİLESİN Kİ; BEREKET BÜYÜKLERLE BERABERDİR

 

OĞUL ÜÇ KİŞİYE ACI;

CAHİLLER İÇİNDEKİ ALİME,

ZENGİN İKEN FAKİR DÜŞENE,

HATIRLI İKEN İTİBARINI KAYBEDENE...

ŞUNU DA UNUTMA! İNSANI YAŞAT Kİ, DEVLET YAŞASIN...

EY OĞUL! YAŞÇA, BİLGİCE SENDEN BÜYÜK OLABİLİRİZ.

 

AMA SEN BEY’SİN :BİZ SENİN YANINDA, SENİN EMRİNDEYİZ...

BUNU BİLESİN... LAKİN UNUTMA!

YÜKSEKTE YER TUTANLAR AŞAĞIDAKİLER KADAR EMNİYETTE DEĞİLDİR...

HAKLI OLDUĞUNA İNANIYORSAN MÜCADELEDEN KORKMA:

 

YILGINLIK GÖSTERME...

BİLESİN Kİ! ATIN İYİSİNE DORU, YİĞİDİN İYİSİNE DELİ DERLER!

YOLUN UZUN, İŞİN ÇETİN, YÜKÜN AĞIRDIR...

 

ALLAH YARDIMCIN OLSUN.

 

 

ŞEYH EDEBALİ (1299)

 


ÇOCUK NE ÖĞRENİR

* * *Genç anne-babalara* * *

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,

Kınama ve ayıplamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,

Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,

Sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,

Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,

Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,

Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,

Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,

Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,

İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,

Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,

Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.

 

 


 HAYATIN 40 ALTIN KURALI

1) Ucuz araba kullan ama, alabileceğin en güzel evi al. 
2) Adam gibi üç fıkra öğren. 
3) Sevinçlerini sakın erteleme. 
4) Eşini çok iyi seç. Çünkü bu seçim mutluluğunun veya bedbahtlığının % 90’ nını oluşturur. 
5) Her gün 30 dakika yürüyüş yap.. 
6) Her yemekten önce şükret. 
7) Bir arkadaşının sırrını açıklamadan önce iki kere düşün. 
8) Maaş çekini imzalayan kişileri asla eleştirme. 
9) Kaybedecek şeyleri olmayan insanlardan kork. 
10) Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur. 
11) Çocukların, adet kelimesini duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa. 
12) Dinine ait kitabı tam anlamıyla okumak için kendine bir yıl süre tanı. 
13) Kendini ve başkalarını affetmesini bil. 
14) İlkyardımı öğren. 
15) Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma. 
16) Her gün altı bardak suyunu içmeyi unutma. 
17) Seni seven insanları koru. 
18) Zorda olsa ailenle tatil yapmak için her şeyi dene.

Bu tatildeki anlar, hayatının en değerli anlarından biri olacak.
19) Kendine yapılması istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma. 
20) Başarıya, iç huzura kavuştuğun, sağlıklı olduğun ve sevildiğin zamanı değerlendir. 
21) Başarılı ve iyi bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma. 
      a) Doğru insanı bulmak. b) Doğru insan olmak. 
22) Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır. 
23) Sevimsiz olmayacak şekilde ayrı fikirde olmayı öğren. 
24) Cesaretli ol, hayatına geri baktığında yaptıkların için değil yapmadıkların için üzüleceksin. 
25) Çok mükemmel bulduğun bir fikri başkasının engellemesine izin verme. 
26) Keyifsizliklerini açığa vurma. 
27) Nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek için 24 saat kimseyi ve bir şeyi eleştirme. 
28) Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap. 
29) İyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme. 
30) Çocukların hakkında başkalarına iyi bir şeyler söylerken, bırak onlarda duysun. 
31) Güç, sahip olduğun mallarla ilgili değildir. Unutma. 
32) Çocuklarını anlamaya çalış, yargılamaya değil. 
33) Kalem ve not defterini daima yanında taşı. 
34) Zaman ve kelimeleri boş yere harcama. İkisi de çok değerli. 
35) İnsanların yaptıkları olumsuz şeyleri değil, ileride yapacaklarını düşün. 
36) Senden az ya da çok parası olanlarla, paran hakkında konuşma. 
37) Bir şeyi elde etmek çok çaba sarf ettiysen, tadını çıkarmak için zaman ayır. 
38) Birisinin kahramanı ol. 
39) Neyi ve kimi desteklediğini insanlara söyle. 
40) Sadece aşk için evlen.

 

 


HUZURLU OLMAK İÇİN 100 ÖNERİ

01. Ufak şeyleri dert etmeyin.
02. Kusursuz olamayacağınızı kabullenin.
03. Rahat ve ılımlı insanların çok başarılı olamayacakları düşüncesini bir yana bırakın.
04. Olumlu ve olumsuz düşünce kartopunun çığ gibi büyüme etkisini göz önüne alın.
05. Sevgi kapasitenizi geliştirin.
06. Unutmayın: Öldüğünüz zaman yapılacak işler listeniz hâlâ dolu olacaktır.
07. Kimsenin sözünü kesmeyin, cümlesini siz bitirmeyin.
08. Birisine bir iyilik yapın ve kimseye bundan bahsetmeyin.
09. Bırakın ilgiyi başkaları toplasın.
10. İçinde bulunduğunuz ânı yaşamayı öğrenin.
11. Sizden başka herkesin bilgili olduğunu düşünün.
12. Sabır geliştirme egzersizleri yapın.
13. Sevgi elini önce siz uzatın.
14. Kendinize sorun: Bir yıl sonra bunun bir önemi olacak mı?
15. Gerçeği kabul edin: Hayat âdil değildir.
16. Arada sırada canınızın sıkılması yararlıdır: Bırakın canınız sıkılsın.
17. Strese dayanma gücünüzü azaltın.
18. Haftada bir kez yürekten gelen bir mektup yazın.
19. Sık tekrar edin: Hayat acil bir durum değildir.
20. Zihninizde özel bir bölüm açın.
21. Her gün bir dakikanızı, minnettar olduğunuz birini düşünmek için harcayın.
22. Tanımadığınız insanların gözlerine bakın ve gülümseyerek merhaba deyin.
23. Her gün kendinize biraz sessiz zaman ayırın.
24. Yaşamınızdaki insanları minik çocuklar ve yüz yaşında ihtiyarlar olarak düşünün.
25. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin.
26. Daha iyi bir dinleyici olun.
27. Savaşlarınızı akıllıca seçin.
28. Çöpü çıkarma sırasının kimde olduğunu hatırlamıyorsanız gidip siz çıkarın.
29. Eleştirme isteğinizi bastırın.
30. Daha ılımlı bir sürücü olun.
31. Unutmayın: İnsanı edindiği huylar oluşturur.
32. Bilmemenin verdiği rahatlığı duyun.
33. İpin ucunu biraz bırakın.
34. Bir bitki yetiştirin.
35. Yoga (ya da jimnastiğe) başlayın.
36. Erken kalkmaya alışın.
37. En inatla savunduğunuz beş iddianızı sıralayın ve bu konularda yumuşamaya çalışın.
38. Planlarınızda esnek olun.
39. Konuşmadan önce derin bir soluk alın.
40. Suçluluğu değil masumiyeti görmeye çalışın.
41. Sırf gırgır olsun diye, size yöneltilen eleştiriyi kabul edin.
Göreceksiniz canınız yanmayacak.
42. Kendi görüşlerinizden tamamen farklı makale ve kitaplar okuyun ve bir şeyler öğrenmeye çalışın.
43. Zihninizi sessizleştirin.
44. Birisi size topu atarsa, bunu tutmak zorunda değilsiniz.
45. Olumsuz düşüncelerinize yüz vermemeye çalışın.
46. Öfkeniz kabarmaya başladığı zaman ona kadar sayın.
47. Sorunlarınızı öğretmeniniz olarak görün.
48. Biraz yüzünüz gülsün.
49. Bu da geçer.
50. Gevşeyin!
51. Bugününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın. Öyle olabilir.
52. İç dünyanız için zaman ayırın.
53. Olağan şeylerdeki olağanüstülüğü arayın.
54. Kendi işinize bakın, kendinizi başkasının yerine koymayın.
55. Hayatı olduğu gibi kabul edin.
56. Yüreğinizin sezgisine güvenin.
57. Bırakın çoğu zaman başkaları haklı olsun.
58. Daha sabırlı olun.
59. Kendi cenazenize katıldığınızı farz edin.
60. Önce karşınızdaki kişiyi anlamayı hedefleyin.
61. Ruh durumunuzu dikkate alın: Moralinizin bozuk olduğu zamanlar sizi yanıltmasın.
62. Hayat bir sınavdır. Altı üstü bir sınav.
63. Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın. Övgü ve yergi aynı şeydir.
64. Rasgele iyilikler yapın.
65. Bir davranışın ardındakini görmeye çalışın.
66. Gönlü bol olmayı haklı olmaya yeğleyin.
67. Bugün üç kişiye onları ne çok sevdiğinizi söyleyin.
68. Alçak gönüllü olmaya çalışın.
69. Kışa hazırlık (eksikleri gedikleri kapatma) telaşından kaçının.
70. Her gün birkaç dakikanızı sevecek birini düşünmeye ayırın.
71. Antropolog olun: Ön yargınızdan uzak, başka insanların yaşam ve davranış tercihlerini inceleyin.
72. Herkesin farklı olabileceği gerçeğini anlayın ve saygı gösterin.
73. Kendinize bir kamusal yardım konusu seçin.
74. Her gün en az bir kişiye beğendiğiniz bir özelliğini söyleyin.
75. Sınırlarınızı öne sürmeyin, yoksa sınırlı olursunuz.
76. Gördüğünüz her şeyde tanrının parmak izi vardır.
77. Başkalarının fikirlerinde biraz olsun doğruluk payı arayın.
78. Bardağın (ve başka her şeyin de) kırılmış olduğunu varsayın:
Her şeyin bir başlangıcı ve bir sonu vardır.
79. Bu ifadeyi iyi anlayın: Nereye giderseniz siz oradasınız.
80. Kendinizi iyi hissettiğiniz zaman şükredin, kötü hissettiğiniz zaman ılımlı olun.
81. Postayla evlat edinin. Bir vakıf yoluyla bir çocuğa yardım edin
82. Yaşamı melodram olarak görmeyin.
83. Aynı anda birkaç şey yapmaya kalkmayın.
84. Fırtınanın Gözü'nde (karmaşanın ortasındaki sükûnet noktasında) bulunmaya çalışın.
85. Sahip olmak istediğiniz şeyleri değil, elde etmiş olduklarınızı düşünün.
86. Dostlarınızdan ve ailenizden bir şeyler öğrenmeye açık olun.
87. Bulunduğunuz konumdan mutlu olmaya bakın.
88. Hizmet vermeyi yaşamınızın değişmez bir parçası haline getirin.
89. Bir iyilik yapın ve karşılığını ne isteyin, ne de bekleyin.
90. Varlığınızı bir bütün olarak kabullenin.
91. Başkalarını suçlamayı bırakın.
92. Yardım etmeye çalışırken önceliğinizi küçük şeylere verin.
93. Unutmayın: Bundan yüz yıl sonra dünyada bambaşka insanlar olacak.
94. Sorunlarınıza olan bakışınızı değiştirin.
95. Bir tartışmaya girecek olursanız, kendi görüşünüzü savunmadan önce karşı tarafın savını anlamaya çalışın.
96. "Anlamlı başarı"nın tanımını bir kez daha yapın.
97. Duygularınıza kulak verin; size bir şey söylemeye çalışıyorlar.
98. Yaşamınızı sevgiyle doldurun.
99. Kendi düşüncelerinizin gücünü bilin.
100. "Daha fazlası daha iyidir" diye düşünmekten vazgeçin



Karadenizli bir babanın Almanya'da çalışan
oğluna gönderdiği mektuptan:


| Uy sevgili uşagum, Allah'in selami
| tabiidur.
| Mektubumu çok yavaş yazayrum, Çünkim
| bilirumki,okuman zayuftur,çabuk
| okuyamazsun...
| Benden sana sual edersen, Allahuma pin
| sükür iyiyum, yeni pir iş buldum. Emrimde
| 1500'e yakin adam var, hepside sessuz
| sedasuz, kendi hallerinde... Ne iş
| puldugumu soraysan söyleyecegum patlama,
| mezarluk pekçisi oldum...
|
| Geçtigimiz hafta puraya iki tefa yagmur
| yagdu... Piri pazartesinden persembeye
| öbüride persembeden pazara...
|
| Bacin Emine bir usak doguracak, daha
| erkekmidir kizmidir pelli degil, haçan o
| yüzden saga dayi mi oldin, teyzemi oldin
| söyleyemeyrum
|
| Pahriyede askerlik yapan 10 usaguda kaybettuk.
| Pindikleri denizaltu pozulmus, motoru
| turmus, inmis asagu, denizaltuyu
| itekleyup, motorunu çalistirmak
| istemuslar...
|
| Temel emicende tükkan açtu, o da 30 a
| alduguni 25 e verir, sürümden kazaniyormus
| öyle dedu... Bizim köye findukçularun
| Temel'i muhtar seçtuk, akullu usakta...
| Geçen gün hepimizu zelzeleye karsi aşi
| etturdu. Temel hem akillidur, hemde
| dürüsttür... Geçenlerde bir taksinin
| soförü köye varmis, muhtari ariyor, meger
| yolda bir tavuk ezmis sahibini soraymus.
| Muhtar Temel tavuga pakmis, ha bu pizden
| deguldur pizum köyde yassu tavuk yoktir demis...
|
| Senin küçügün Ergin çok akullu usak çikti.
| Geçen gün tepeye varmis, elinde bir ip
| sallayip duriy. Anan uy usagum ne edeysun
| orada demis. O da heva durumuna bakayrum
| demis. Çektum oni aksam karsuma,anlat
| bakayum su hava turumu isinu dedum.
| Anlattu, meger ip sallaninca havanin
| rüzgarli olduguni; ip islanunca da yagmur
| yagduguni anlaymis. Çok akillu usak
| vesselam. Sen o yasta böyle akillu
| degildun
| Senin gönderdigun resmi alduk, pir yaninda
| bir Alman herif pir yaninda pir Alman
| karisi var, ortada da sen. Iyiki resmin
| arkasina ortadaki penum diye yazmissun
| yaksam tanimayacaktuk.
|
| Yaa iste böyle usagim. Memleçetten saga
| pol pol havadis.. Yeni havadis olursa yine
| yazarum. Baki hüdaya emanet ol. Baban

| NOT: Mektupa para koyacaktim, ama geç
| akluma geldi, zarfi kapatmisum

 


İLETİŞİMİN 50 KURALI

 

İnsanlarla iletişim kurarken dikkat etmemiz gereken ilkeler:

1. Karşınızdakini dinlemesini bilin.
2. Sabırlı olun.
3. Esnek olun.
4. Sizi dinleyenlerin anlayacağı sözcükler seçin.
5. İnsanların gönlünü almaktan korkmayın.
6. Sinirlerinize hakim olun.
7. Şaka yapacağınız zaman iyi düşünün.
8. Sorulara karşılık verin.
9. Konunuzu iyi bilin
10. Düşünmeden konuşmayın.
11. Sürekli dert yanan biri olmayın.
12. Karşınızdakilerin tepkilerine dikkat edin.
13. Kaybetme ihtimalini de göz önünde bulundurun.
14. Gereksiz eleştirilerden kaçının.
15. Görüşlerinizi başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmayın.
16. Gürültü yapmayın ancak sesinizi duyurun.
17. Yüz ifadenizi kontrol edin.
18. Ayaklarınızı masaların üstüne koymayın.
19. Biri sizinle konuşurken işinizle meşgul olmayın.
20. Birisi konuşurken, önünüzdeki kağıtlara çiziktirmeyin.
21. Birisi konuşurken, başkalarıyla fısıldaşmayın.
22. Sözü başkalarının ağzından kapmayın.
23. Duman makinesi olmayın.
24. Yerinde, duramayan bir olmaktan kaçının.
25. Aynı sözcükleri dilinize dolamaktan vazgeçin.
26. İnsanlara ne yapacaklarını öğretmek merakından vazgeçin.
27. Çift anlamlı sözcüklerden kaçının.
28. Ne zaman susmak gerektiğini bilin.
29. Sözünüzü güçlü bir tonla bitirin.
30. Başkalarını kötülemeyin.
31. Öğütlediğiniz şeyleri kendiniz de uygulayın.
32. Yüksekten atmayın.
33. Herkesin işine burnunuzu sokmayın.
34. Size akıl danışılmadıkça öğüt vermeyin.
35. Olduğunuz gibi görünün.
36. Gereksiz yere zıtlık yaratmayın.
37. Adil davranın.
38. Böbürlenmeyin.
39. Başkalarının canını sıkacak esprilerden kaçının.
40. İnsanları terslemeyin.

Telefonla Görüşürken

41. Telefonda önce kendinizi tanıtın.
42. Ahizenin içine doğru konuşun.
43. Karşınızdakinin sözünü kesmeyin.
44. Arada bir şeyler söyleyerek dinlediğinizi belli edin.
45. Telefonda konuşurken bir şey yemeyin.
 

Mektup Yazarken

46. Gereksiz şeyler yazmaktan kaçının.
47. Yazdığınızı hiç değilse bir kez okuyun.
48. Ağdalı sözcükler kullanmayın.
49. Kötü haberleri yumuşak dille iletin.
50. Yazınızı, olumlu, gönül alıcı bir cümleyle tamamlaya çalışın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUK KAZALARININ SEBEPLERİ

 

- Etraflarındaki şeylere aşırı ilgi gösterirler, meraklıdırlar.
- Zamanlarının çoğu etrafı kurcalamak ve öğrenmeye çalışmakla geçer.
- El ve vücut mahâretleri azdır.
- Öğrenme yollarından biri de, bulduklarını ağızlarına sokmaktır.
- Ev âletlerinin kabloları, prizler, musluklar ilgi alanlarıdır.
- Vücut oranları yetişkinlere göre farklıdır.
- Konuşmayı öğrendikleri dönemde soru sormayı da öğrenirler. Ancak yargılama ve karar verme yetenekleri yoktur.
- Küçük deliklere çivi, firkete, tel, kibrit çöpü gibi eşyaları sokmaya bayılırlar.
- Yürümeye başladıklarında daha çok tehlike gösteren merdiven, balkon, pencere gibi noktalara kolayca ulaşabilirler.
- Lavabo altı gibi alçak dolaplarda duran kimyasal temizleyicilere kolayca ulaşabilirler ve içebilirler.
- Anlama kabiliyetleri kısıtlıdır. Sıcak bir cismin kendilerine zarar verip veremeyeceğini kestiremezler.
- Ağır cisimleri (Sandalye, masa, ütü tahtası vs.) devirip altında kalabilirler.


 

ZEKA TÜRLERİ

 

Dr. Vickers'ın tespit ettiği zekayı ortaya çıkaran belli başlı kriterler:

Müziksel Zeka:
- Okul dışı öğrendiği şarkıları söyler
- Çevre sesine duyarlıdır
- Çalışırken ritmik tempo tutar

Dilsel Zeka:
- Hikayeler anlatır
- Espriler anlatır
- Olaylar uydurur
- Hafızası iyidir
- Okumayı sever

Bedensel / Kinetik Zeka:
- Hamur türü çalışmaları tercih eder
- Yeni şeyleri eller
- Kendini tiyatrovari şekilde ifade etmeyi sever
- Uzun süre oturunca sallanır, kıpırdanır

Sosyal Zeka:
- Arkadaş çevresi geniştir
- Doğal bir lider olarak davranır
- Organizasyonlara katılır

Matematiksel Zeka:
- Bir şeyin nasıl çalıştığını sorgular
- Akıl hesaplarını hızlı yapar
- Strateji oyunlarını sever


 

DEVLET GİBİ ADAMLAR

 

Birleşmiş Milletler'in, ülkeleri, iktisâdi ve sosyal gelişimlerine göre sıralayan raporu dünyanın zengin ve fakir ülkeleri arasında gitgide artan büyük bir gelir uçurumu oluştuğuna dikkat çekti. Rapor, dünyadaki gelir dağılımındaki uçurumun 10 yıl öncesine göre daha da arttığını belirtirken, zengin ülkelerin daha da zenginleştiğini, fakir olanların ise daha da fakirleştiğini bildiriyor.
Dünyayı daha âdil bir yer hâline getirmek için âcilen harekete geçilmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerektiğini vurgulayan rapor, mevcut durumu endişe verici buluyor. İşte rapordan bâzı çarpıcı tespitler:

- Dünyanın en zengin üç insanı olan Bill Gates, Warren Buffet ve Paul Allen'in toplam geliri, dünyanın az gelişmiş 43 ülkesinin milli gelirinin toplamından daha fazla. Çoğu Afrika'da bulunan bu ülkelerde toplam 600 milyondan fazla insan yaşıyor.
- Dünyanın en zengin beş ülkesinin ortalama geliri, dünyanın en fakir 5 ülkesinin ortalama gelirinden 74 kat daha fazladır. Kanada, Norveç ve ABD sıralamanın en üstünde yer alırken, Sierra Leone, Nijer ve Etiyopya en altında yer alıyor.
- Dünyanın gelişmiş ülkelerinde yaşayan % 20'lik nüfusu, dünyanın toplam gelirinin % 86'sına sâhip.
- Dünyanın en zengin insanları, gelirlerini 4 yıl öncesine nazaran 2 kattan daha fazla arttırdı.
- Bir Bangladeşlinin bir bilgisayar alabilmesi için başka hiçbir harcama yapmadan 8 yıl çalışması gerekirken bir Amerikalı'ya sâdece 1 aylığı yetiyor.
- Kamboçya'da her 100 kişiye bir telefon düşerken Monaco'da her 100 kişiden 99'unun telefonu bulunuyor.


 

21. ASIRDA 10 TAHMİN

 

Bilim adamları, düşünürler ve araştırmacılar, gelecek yüzyılın nasıl olacağı konusunda bâzı tahminlerde bulunuyorlar. Bu tahminler, ABD'de çıkan World Future Society adlı derginin 'Outlook 2000' özel sayısında şöyle yer aldı:

1- Sayıları bugün 135.000 olan 100 yaşına girenler, 2050 yılında 2.2 milyonu bulacak.
2- 2010 yılına kadar, kişiler bileklerinde taşıyacakları, kol saati büyüklüğünde bir cihaz yardımıyla sağlık durumları hakkında her an bilgi edinebilecekler.
3- Daha çok spor yapılacak.
4- İnsanlar, bileğe takılan bir âlet sâyesinde çevreyle iletişim hâlinde olabilecekler ve bu sâyede evin ışığı ve sıcaklığını kontrol edebilecekler. Bu küçük cihazlar, kredi kartları, anahtarlar, pasaportlar ve diğer kimlik belgelerinin yerini alabilecek.
5- 2100'e kadar yeryüzünde konuşulan 6 bin dilin % 90'ı ortadan kalkacak.
6- 2025'e kadar içme suyu sıkıntısı 1 milyar kişiyi  etkileyecek.
7- Yeryüzündeki kirlenme 2035 yılına kadar ortadan kaldırılacak, evcil hayvanların sayısı artacak.
8- Köylüler genetik mühendisi olacak ve gıda kadar aşı da üretecekler.
9- Yeryüzündeki et tüketimi 2050 yılına kadar iki katına çıkacak.
10- Doğum azalacak. Erkeklerin kısırlığı ABD ve Avrupa'da yayılacak.


 

İNTERNET'TE İLKLER

 

'Silicon Valley' (Silikon Vadisi) kavramını 1971 yılında ilk defa bir gazeteci, Don Hoefler kullanmış.

E-mail adreslerinde yer bildirimi için kullanılan '@' işareti ilk defa 1972 yılında bulunmuş. Onun yerine teklif edilen iki öteki aday sembol '&' veya '$' işaretleri... Ancak kazanan işaret '@' olmuş.

İnternet tarihinde devrim sayılan modem programını Ward Christensen adlı Chicago'lu biri, 1978 yılında yazmış.

Mouse'la kullanılan ve grafik imkanı olan ilk bilgisayarı 1981 yılında Xerox firması üretmiş. O günkü fiyatı 16 bin dolarmış.

ISP (İnternet Servis Sağlayıcısı) 1990 yılında doğmuş.

İnternetin başlangıç tarihi 1958. Ve başlangıç vuruşunu, A.B.D. Başkanı Eisenhower yapıyor.

Fortune Dergisince yayınlanan kronolojinin başında Başkan Eisenhower'ın 1958 ılında ARPA (Advenced Research Projects Agency), İleri Araştırma Projeleri Ajansı'nı kurma talimatı var. Bu emrin verilişinden üç yıl sonra MIT'ten bir grup bilim adamı bilgisayarların kendi aralarında konuşmasını sağlayacak bir ağı oluşturuyorlar. İnternet olayı da işte bu bilgisayarlar arası iletişim ağı ile başlyor.


 

BİZİ RENKLER YÖNETİYOR


<KAHVERENGİ>
Kansas Üniversitesi Sanat Müzesi'nde bir araştırma için halının altını elektronik bir sistemle donatmışlar, duvar rengini beyaz ve kahverengi olarak değişebilir yapmışlar. Arka fon beyaz kullanıldığında, insanlar müzede yavaş hareket etmiş, daha uzun süre kalıp, daha fazla alanda dolaşmışlar. Arka fon kahverengiye döndüğünde ise, insanlar müzede çok daha hızlı hareket edip, daha az alan dolaşmış ve müzeyi çok daha kısa sürede terk etmişler. O yüzden dikkat ederseniz dünyadaki fast-food restaurantlarının hepsinin sandalyeleri ve masaları kahverengi, duvar boyaları ise kahverengi-şampanya-pembe karışımıdır. Hiçbir fast-foodcunun duvarını beyaz göremezsiniz. Burger King, Kentucky Fried Chicken ve benzer fast-foodlar yıllardır bilinçli olarak tüm duvarlarını baştan aşağıya kahverengi ağaç kaplama yaparlar.

Büronuzda kahverengi mobilyalar kullanmayın! Kahverengi aynı zamandı teklifsiz, rahat bir renk olarak kabul edilir. Karşınızdakinin kendini resmiyetten uzak, daha rahat hissetmesini ve açılmasını sağlar. Tüm ünlüleri rahatlıkla konuşturmasıyla tanınan ünlü televizyoncu Larry King'i programında her seferinde kahverengi kravatlar ve ceketlerle görürsünüz.

Rivayetlere göre 40'lı yıllardan bu yana Avustralya'da kahverengi üç parça takım elbise üretilmediği söylenir. Batılılar, 'You blend in people' diyorlar. Kahverengi toprak rengidir ve diğer insanlar arasında kaybolur gidersiniz. İş görüşmelerinizde , profesyonel toplantılarda sakın kahverengi giymeyin.

<KIRMIZI>
Kırmızı, iştah açar. Dünyadaki ünlü gıda firmalarının hepsinin logosunun kırmızı olduğunu hayretle fark edeceksiniz; Coca Cola, Pizza Hut, MC Donald's, Ülker, Burger King... Bu listeyi binlere çıkarabilirsiniz. Kırmızı tansiyonu yükseltir ve kan akışını hızlandırır. 'Peki boğalar niye kırmızı renge saldırıyor?' cevabı ise ilginç; maymunların dışında, araştırılan hayvanların hemen hepsi siyah-beyaz görmektedir. Yani boğalar da renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırırlar. 

<YEŞİL>
Yeşil, güven verir. O yüzden bankaların logolarında en çok tercih ettikleri iki renkten biridir. Yatak odası için de rahatlatıcı bir renktir. Batıda büyük otellerin mutfaklarında duvar renginin, aşçıların yeniliklerini arttırmak için yeşile boyandığı söylenir. Hastaneler de logo ve iç dizaynlarında yeşili tercih eder. Çünkü rahatlatıcı ve sakinleştiricidir. Tabiatı en çok hatırlatan renktir. Yeşil alanlarda insanların daha az mide ağrısı çektikleri tespit edilmiş. Sakız paketlerinde ve sebze satılan yerlerde de yeşil en çok tercih edilen renktir.

<SİYAH>
Siyah, gücü ve tutkuyu temsil eder. Hırsın da bir ifadesidir. Bizde ve Batı'da siyah, matemi simgelerken Japonya'da mutluluğun simgesidir. Fonda kullanıldığında karamsarlığı çağrıştırır. Işığı yok eder. Konsantrasyonu en çok getiren renktir. Einstein'in konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan bir odaya girip ve bu şekilde düşündüğü söylenir.

<MAVİ>
Freud, maviyi sakin, diye niteler. Faber Birren ise tansiyonu düşürdüğünü söyler. Araplar ise mavi taşların kanın akışını yavaşlattığına inanırlar.
Nazar boncuğu o yüzden mavi taşlıdır. Sakinleştirici bir renktir, Batı'da bu etkisi yüzünden intiharları azaltmak için köprü korkuluklarını maviye boyarlar.
Mavi ve özellikle lacivert kozmik bir renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. Uluslararası toplantılarda tüm devlet başkanları lacivert takım elbise giyerler. O yüzden dünyadaki firmaların yarısından fazlası logolarında maviyi kullanırlar. Aynı şekilde Bill Clinton, büyük jüriye ifade vermesinden önce mavi kravat takarak daha altın bronz karışımı bir şekil ve rengi kullandığını hatırlayın. Daha çok altını ve parayı çağrıştırır çünkü.

<MOR>
Mor, nevrotik duyguları açığa çıkardığı, insanları bilinç altında korkuttuğu tespit edilen bir renk. 1998 yılında Ataköy'de çatıdan atlayarak intihar eden çocuğun şizofren olduğu belirtilmişti. İntihar fotoğrafında, yerdeki ajandadan, bir kenara savrulmuş çakmağa kadar her şey mordu. Tırnakları dahi mora boyanmıştı.

<PEMBE>
Pembe giyenlere, hizmetlerinden dolayı ödeme yaparken kendimizi daha rahat hissettiğimizi tespit etmişler. İngiltere'de Boots ve Marks and Spencer mağazalarında tüm tezgahtarların pembe gömlek giydiği bilinir.

<SARI>
Sarı, geçiciliğin ve dikkati çekiciliğin ifadesidir. O yüzden tüm dünyada taksiler sarıdır. Dikkat çeksin ve geçici olduğu bilinsin diye. Araba kiralama firmaları logolarında hep sarıyı kullanırlar. 'Ürün geçici, lütfen geri getirin' demek istiyorlar. O yüzden dünyada hiç bir banka ambleminde bildiğimiz sarıyı kullanmaz. (Portakal ve bronz ya da bakır kimi zaman yer alabilir) Paranın geçici değil, kalıcı olmasını isterler. Türkiye'de sarıyı logosunda baskın bir renk olarak kullanan tek banka, devlet bankası Vakıfbank'tır.

<BEYAZ>
Beyaz, istikrarı, devamlılığı ve temizliği simgeler. Bu yüzden üzerinde fazla şaibeler olanların, beyaz ağırlıklı kıyafetleri seçmelerinde yarar var. Beyaz elbiseler sizin temiz olduğunuz imajını verir.
 


 

 

İPİN HESABI

 

Kasabanın birinde zengin bir tüccar yaşarmış. Öleceği vakit vasiyetinde: 'Ben mezara konulduğum gün kim gelir benimle bir gece mezarda kalırsa ona servetimin yarısını bırakacağım.' demiş.

Çoluğu çocuğu, akrabaları servetin yarısı bırakılmasına rağmen bunu yerine getiremeyeceklerini düşünüyorlarmış. Kısa bir müddet sonra adam ölmüş.

Adamın vasiyeti kasabada zaten meşhurmuş. Bunu duyanlardan biri de kasabanın en ücrâ köşesinde yaşayan hamalmış. Adamın öldüğü haberini duyunca yakınlarına kendisinin bir gece mezarda kalabileceğini söylemiş. Bunun üzerine cenaze merasiminden sonra hamalı da adamla birlikte kabre koymuşlar.

Hamal: 'Zaten bir tane ipim bir tane de küfem var. Kaybedecek bir şeyim yok. İyi ettim de bu adamla buraya girdim. Çıktığımda kasabanın hatırı sayılır insanlarından biri olacağım.' diye düşünüyorken bir gürültü kopmuş ve dünyada daha önce hiç karşılaşmadığı yüzlere orada rastlamış.

Gelen melekler aralarında konuşuyorlarmış: 'Bu ölü olan zaten elimizde. Onu istediğimiz vakit hesaba çekebiliriz. İlk önce şu canlı olandan başlayalım.'

Adam tir tir titriyorken başlamış melekler art arda sorular sormaya: 'Söyle bakalım ey falan oğlu filan. Küfenin ipini nereden buldun? Satın aldıysan ne kadara aldın? Kimden aldın? Aldığın kişiyi dolandırdın mı? Hakiki değerinde mi verdin ücretini?'

Adamın dili dolanıyor sorulan sorulara cevaplar bulmaya çalışıyor ancak, o cevap verdikçe ip ile ilgili bir başka soru ile karşılaşıyormuş.

Gün ağarırken zengin adamın akrabaları gelmiş ve adamı mezardan çıkarmışlar:
- Artık kasabanın sayılı zenginlerindensin. Anlat bakalım bir gece mezarda kalmak nasıl bir duygu?

Hamal:
- Aman, lanet gitsin! İstemiyorum! Bütün mal mülk sizin olsun! Ben bir ipin hesabını sabaha kadar veremedim, o kadar malın hesabını kıyamete kadar veremem herhalde...


 

AYDAKİ SIR

 

Aya ilk ayak basan adam anlatıyor:

20 Temmuz 1969'da Ay'a ilk insan indi. Adı Neil Armstrong. Astronot Armstrong şu tarihi sözleri naklen yayın içinde de dünyaya duyurdu:

'Kartal inmiştir.' Apollo-11 personeli Aldrin ve Collins ile birlikte üç astronottan oluşuyordu. Ay'da yürüyen Armstrong inançları güçlü bir hristiyan idi. Ancak yolculuk boyunca birtakım şeyler 'Sansür' ediliyordu. Üç astronot birden 'Başka bir cisim' görmüşlerdi. Bütün konuşmalar bantlara geçiyordu.

ASTRNOT ALDRİN: Açık kitap gibi bir şey var burada, tam durgunluklar denizinin üstünde.'

ASTRONOT ARMSTRONG: 'İki halka gibi, daha doğrusu bir kitap gibi.'

ASTRONOT COLLİNS: 'Sekstantın odağını değiştirdiğimde bir kitap biçiminde olduğu daha iyi belli oluyor.

YER KONTROL: 'Ne diyorsunuz siz, ayda kitap mı var?

Tuhaflıklar bantlarda yer almaya devam ediyordu. Ertesi gün kitap yok olmuştu ama şimdi de bir parazit radyoyu sürekli meşgul etmeye başladı. İtfaiye arabasının sirenine benzeyen bir ses.

COLLİNS: 'Duyuyor musunuz? Şu sesi kesin yoksa kulaklarım patlayacak.'

YER KONTROL: Bu ses bizden değil, yabancı kaynaklı. Orada sizinle birlikte başkalarının da bulunmak istemediğine emin misiniz?

ARMSTRONG: 'Şimdi de bir müzik başladı. Yer kontrol, şu parazitlerinizi keser misiniz?'

YER KONTROL: 'Hiçbir arıza yok. Müzik oradan sizden geliyor.'

ALDRİN: Hiçbir zaman anlaşamayacağız galiba. Bu müzik sesi bizden gelmiyor.

Ertesi gün Armstrong, Ay'a ayak bastı 'Kartal indi' diyordu. İlk insan ay'da geziyordu. Birden yine o siren sesi gibi parazit geldi. Ama bu kez keskin seslerin içinde şu sözler bantlara geçti: 'RABBİ-EL ARDZ- DİNİ ENDAHU- İZA- KUN-ALİM'

YER KONTROL: 'Hey kim konuşuyor?'

Bu sırada Armstrong ayda yürüyordu. O müzik gibi ses bir daha başladı. 'Eşhedu enlailahe illallah'

YER KONTROL: 'Yine uçan daireler mi? Neydi o şarkının sözleri?'

COLLİNS: 'EŞEN MAHATMA RESSAMBALLA' filan dedi. Bu Hintçe.

ARMSTRONG: 'Tamamını dinledim. Kalbe bir huzur veriyor. Galiba Afrika radyolarından biriydi.'

ALDRİN: 'Frekans değiştirdim yine aynı ses. Bu ses Ay'dan geliyor. Radyo mesajı değil. İnanılmaz bir şey.'

YER KONTROL: 'Çıldırdınız mı siz? Havasız yerde ses yayılır mı?'

COLLİNS: 'Ne yani, yine uçan daireler mi?'

ARMSTRONG: 'Kitap biçiminde uçan daire olur mu?'

YER KONTROL: 'Bilinmeyen bir hastalık, uzay vurgunu mudur nedir? Bu sesler, kitap, melodi, hep hayal olmalı.'

ARMSTRONG: 'Hayali kamera çeker mi, hayalet bir ses teyp bandına kayıt olur mu?'

YER KONTROL: 'Peki havasız ortamda ses yayılır mı?'

Sonra Armstrong ve Apollo-II Astronotları salimen dünyaya döndüler. Bantlar yeniden dinletildi. Bu sırada NASA'da görevli olan Mısır asıllı Faruk El Baz'a danışıldı. Ay'da okunan bir mesajın sözlerinin 'Arapça kutsal bir cümle olduğuna' ilişkin bilirkişi raporu verildi. Daha sonra aynı cümleyi Apollo-16 astronotu 'Worden'de işitti. Aslında hiç kimse tatmin olmamıştı. Belki UFO, belki başka birileri ama Ay'da bir mesaj vardı. Armstrong hiç mi hiç tatmin olmuyordu.

Bu sırada astronotlar dünyayı geziyorlardı. Gittikleri her yerde büyük bir ilgi ile karşılanan astronotlardan Armstrong'un yolu Mısır'ın başkenti Kahire'ye düşmüştü. Armstong kendisine gösterilen rağbetten memnundu. Bu sırada olan oldu.

Armstrong irkildi 'Hey, bu müzik sesi ne?'

Mısırlılar gülmemek için kendilerini biraz tuttular. Sonra da cevap verdiler 'O müzik değil,
Ezan.. Kilise çanları neyse, Cami'nin de ezanı odur.'

Armstrong, 'Ben bunu daha önce de işittim.'

Elbette işiteceksiniz, dünyada bir milyara yakın Müslüman var. Hangi ülkeye gitseniz mutlaka ezan okunur.

'Ben, dünyayı kastetmiyorum, bu sesi Ay'da duydum.'

Armstrong'un yüzü kireç gibiydi: 'Aman Allah'ım, Seni şurada yanıbaşımda değil, ta Ay'da
buldum.

Uzun bir süre Armstrong'dan ses seda çıkmadı. Sonunda bir açıklamada bulundu: 'Ay'a Besmelesiz ayak basmışım. Besmeleyi şimdi çekiyorum Artık ben de müslümanlardanım..'


 

KOD ADI KILIÇBALIĞI

 

John Travolta´nın oynadığı 'Kod adı kılıç balığı' isimli film Amerika ve İngiltere´de şiddet sahneleri içerdiği için yasaklandı.
Filmdeki şiddet sahneleri her gün seyrettiğimiz filmlerden farklı değil. Hatta Rambo filmleri bu filmden on kat fazla şiddet sahnesi içeriyor. Filmi seyrederken bir sahne dikkat çekiyor. Sıkı durun! Replik şöyle; Travolta, derin devlet adamı. (Filmde derin devlet bir senatörle temsil ediliyor). Kendisini engellemeye çalışan adama şöyle diyor:
- Biz kendi uçaklarımızı düşüreceğiz, kendi binalarımızı bombalayacağız ve terörün acımasız yüzünü insanlara göstereceğiz. Böylece terörist devletlere saldırmak için arkamızda kamuoyu desteği olacak.
Filmde aşırı şiddet sahnesi olmayınca filmin sırf bu replik yüzünden yasaklandığına kanaat getirmemek elde değil.


 

VÜCUDUNUZA GÖRE KARAKTERİNİZ

 

Mârifetname isimli kitaptan alınmış olan bu yazı, insanların dış görünüşüne göre karakter analizi yapılan İlmi-Simyâ (sîmâlar ilmi) ilminin kullanmış olduğu bazı kriterlerdir...

1. Boyu uzun olan saf akıllı olur.
2. Boyu kısa olanın hilesi çoktur.
3. Orta boylu olan kişi akıllı ve güzel huylu olur.
4. Saçı sert olan keskin zekâlı olur.
5. Saçı yumuşak olan ebleh ve arsız olur.
6. Saçı sarı olanın işi gücü kibir ve gazaptır.
7. Saçı kara olanda sabır vardır. Böyleleri ile yakınlık kurmaya bak.
8. Saçı kumral olan ise güzel, huyca eşsizdir.
9. Saçı seyrek olan ârif ve zarif bir kişidir.
10. Saçı çok olan kadının anlayışı kıt olur.
11. Başı küçük olan kişinin aklı da az olur. Böylelerine sakın sırrını söyleme.
12. Başı büyük olanın aklı çok olur.
13. Başının üstü yassı olan keder çekmez.
14. Başının cildi sağlam olan hayır işler; şer işlemez.
15. Başı kel olana yakın olma. Böylesinden sakın ki, kötü huylu olur.
16. Alnı dar olanın ahlakı da dar olur.
17. Alnı yumru olan kötü ve aldatıcı olur.
18. Alnı enli olanın kötü huyluluğu hastalık gibidir(ondan gitmez).
19. Alnı düzgün olan kişiyi emniyetli bil.
20. Alnı kırışıksız olan şüphesiz tembel olur.
21. Alnındaki kırışıklar uzun olan anlayışlı olur. Kırışığı az olan cömert olur.
22. Kaşları arası kıvrımlı (kırışık) olan kişi baştan sona gam yüklüdür.
23. Kulağı büyük ve enli olan cahil ve tembel olur.
24. Kulağı küçük olan hırsızdır. Kulağı orta büyüklükte olan ise dürüsttür.
25. Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir.
26. Kaşı çok kıllı olan gönlü kırık ve kederli olur.
27. Kaşı açık olan dürüsttür. Kaşı çatma ise hırsız olur.
28. İnce kaş güzeldir ama bunun da uzunu kibirlilerde bulunur.
29. Kaşı kavisli olan her zaman dilber olur.
30. Gözün çukur ve eğik olması kibirlilik alâmetidir.
31. Kara gözlü olanlar itaatkâr olur. Gözün kanlı olması ise yiğitlik alametidir.
32. Gözleri gök olan zekîdir. Ela gözlü ise edebli olur.
33. Gözü küçük olan hafif bir kişiliğe, gözü büyük olan ise zarif bir kişiliğe sahiptir.
34. Gözü yumru olan hasetçi olur. Gözü orta büyüklükte olan gerçek dosttur.
35. Kıpık gözlü olan yaramaz ve çirkin olur.Bakışı gevşek olan ise süslü olur.
36. Noktalı göz ok gibidir. Böylesinin gözü başkasına çok değer (nazarı dokunur).
37. Tek gözlüye yakın olma; sık bakan ise emniyetli sayılmaz.
38. Şaşıya hiç bakma ki sana eğri (kötü düşünerek) bakar.
39. Gözü güleç olan güzel olur. Kirpiği sık olan ise eşsizdir.
40. Yüzü büyük olan hastalıklıdır. Küçük yüzlü olmak ise kibir alametidir.
41. Yüzü yumru olan ahmak; yassı olan güzel olur.
42. Yüzü arık olan borcuna sâdık değildir. Yüzü etli olan ise sakil olur.
43. Yüzü hayli uzun olan konuşurken yalan konuşur.
44. Yüzü sert olanın genellikle sözü acı olur.
45. Yüz, değirmi gerekir. Dolunaydan parlak olmalıdır.
46. Tebessüm eden bir yüze bakanlar rahatlık bulup kam alır.
47. Benzi kızıl olan edeblidir.
48. Benzi sarı olan hastalıklı; siyaha çalan ise tevekkel olur.
49. Gözleri gök veya mâvi olursa ondan uzak olmaya bak.
50. Rengi ortada olan yüz hem ak hem kızıl olur (yanak ve alın).
51. Burun biraz uzun ise sâhibinin anlayışında biraz kıtlık vardır.
52. Burnu kısa olanın içinde korkusu çok olur.
53. Burnunun ucu top olan kişi neşeli olur.
54. Burnunun ucu ağzına yakın olan adamdan kendini sakın.
55. Burun delikleri geniş olursa, kibir ve haset alametidir.
56. Burnunun iki kanadı hareketli olan kişide kahır ve inat bir aradadır.
57. Burnu geniş olan kişide şehvet hastalık halini almıştır.
58. Burnu eğri olan kişi himmette bulunmayı düşünür.
59. Ağzın küçük olması güzelliktendir ama böyle kişi korkak olur.
60. Ağzı büyük olan yiğit eğri olan ise kötüdür.
61. ----Bu madde sansürlendi.---
62. Burnundan konuşan kişinin bu özeliği kibrine dalâlet eder.
63. İnce sesli erkeğin işi gücü şehvettir.
64. Erkek sesli kadın ise çoğunlukla yalan söyler.
65. Sözü hızlı söyleyenin anlayışı yüksektir.
66. Sesi kaba olanın himmeti de vardır, merhabâya değer.
67. Sesi çatal olan kişi halka fazlasıyla kötülükte bulunur.
68. Gülüşü çok olan kişiden hayâ beklenemez.
69. Yüzü güleç ve sözü tatlı olan kişi ne aziz kişidir.
70. Yufka ve kırmızı dudaklı kişi iyi ilim tahsil eder.
71. Dudak etli olursa sahibi kızgın ve sakil olur.
72. Dişleri iri olan kişi çoğunlukla kötülük yapar.
73. Dişi orta irilikte olanın işi doğruluk ve esenliktir.
74. Kokusu güzel olanın huyu da hoş olur.
75. İnce çeneli erkekte akıl az olur.
76. Çenesi enli olan kişi sert ve kaba olur.
77. Çenesi orta halli olan akıllı ve güzel olur.
78. Sakalı uzun olan kişi hünersiz olur.
79. Sakalı sık olan sakil olur. Böyleleri sözü uzatır da uzatır.
80. Kara ve seyrek sakal zekaya delildir.
81. Hiç sakalı olmayan kösenin hilesi pek çok olur.
82. Sakalı değirmi olan kişi olgunluklarla doludur.
83. Kafası geniş olan ahmak olur.
84. Boynu çok uzun olan kişide olgunluk az olur.
85. Gerdanı ince olan ise câhil olur.
86. Boynu kalın olan kimse gece gündüz tıkınır oburlaşır.
87. Boynu kısa olanın hîlesi çoktur.
88. Boynu orta uzunlukta olan kişi hayırlı işler ile uğraşır.
89. Her yeri orta halli olan kişi şüphesiz bir dilber olur.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

ULUSLARARASI  DAVRANIŞ  BİÇİMLERİ

 

Değişik ülkelerden gelmiş insanlar aynı masada birer kadeh şarap ısmarlarlar. Şaraplar gelince bakarlar ki, her birinin kadehinde bir karasinek vardır.

İsveçli, aynı kadehte yeni şarap getirilmesini ister.
İngiliz, yeni kadehte yeni şarap getirilmesini ister.
Finlandiyalı, sineği kadehten alır ve şarabı içer.
Rus, şarabı sinekle içer.
Çinli, sineği yer fakat şarabı içmez.
İsrailli, sineği yakalar ve Çinliye satar.
Yunanlı, şarabın üçte ikisini içer ve yeni şarap ister.
Norveçli, sineği yakalar ve yem olarak kullanmak üzere balığa çıkar.
İrlandalı, sineği ezerek şaraba karıştırır ve İngiliz'e ikram eder.
İskoç, farkında olmadan şarabı sinekle içer, sinek boğazına takılınca; 'Allah kahretsin şimdi içtiğimi kusacağım!' der.
Amerikalı, lokantaya tazminat davası açar ve 65 milyon dolar tazminat talep eder.

 


HIRSIZ

 

Hırsızın biri herhangi bir evin çatısına çıkmış ve bir anten kablosunu kesmiş. Evin reisi de tam tv'ye dalmışken yayın kesilince televizyonunu kurcalamış ama 'bozuldu herhalde' diyerek yatmış.

Ertesi gün adam işe gittikten sonra hırsızlardan biri kapıyı çalıp adamın karısına: 'Yenge abi gönderdi beni. Sizin televizyon bozukmuş herhalde alın da bir bakın dedi.' demiş. Saf kadın da televizyonu vermiş.

Akşam adam eve gelip de televizyonu görememiş ve karısından olayı öğrenince dumura uğramış tabi.

Hemen o hafta sonu balkonda keyif yaparlarken bizim hırsız aşağıdan ıslık çala çala onlara bakarak geçerken, kadın hırsızı tanımış ve 'Bak bey! Televizyonu çalan adam işte buydu!' demiş. Adam bunu duyunca pijamalarla hırsızı kovalamaya başlamış. 5 dakika sonra diğer hırsız adamın evine gelip, karısına 'Yenge, ben polisim abi hırsızı yakaladı şimdi karakoldalar pantolonuyla, cüzdanını ! istiyor.' demiş ve kadın da vermiş tabiki (?) normal olarak.

Adam hırsızı uzun bir süre kovaladıktan sonra kan ter içinde eve dönmüş. Vee yine dumur! Adam artık karısını ne yapmış bilemiycem...
 


 

STADYUMA BELEŞ NASIL GİRİLİR????

 

Bu anlatacağımız belki de sizin için eski bir teknik, belki de ilk defa duyuyorsunuz. Bunu biz de uygulayan bir arkadaştan dinledik. Oldukça riskli...

Dediğimiz arkadaş, stadyuma bütün seyirciler girdikten sonra beş on dakika bekliyor ve maç başladıktan, bütün itiş - kakış bittikten, kuyruklar tamamıyla eridikten sonra harekete geçiyor.

Malumunuz üzere stadyumun bütün kapıları polisler veya stadyum görevlileri tarafından tutulmuş olur. Bütün gürültü patırtı bittikten sonra son derece telaşlı bir vaziyette stadın herhangi bir kapısına yanaşıyorsunuz ve oraadaki görevli memura: 'Efendim çok acele içerdeki bir arkadaşa ulaşmam lazım, acil bir işimiz var (mesela annesini hastaneye kaldırdılar denebilir).' Ee karşınızdaki yılların memuru. Kaç tane sizin gibi eleman görmüştür. Yutar mı bu numarayı? Onu biraz daha ikna etmeniz lazım. 'Şayet bana güvenmiyorsanız nüfus cüzdanımı da alın.' diyorsunuz. Nüfus cüzdanını memura verdikten sonra gayet rahat içeri süzülüyorsunuz.

Heyecanla tribüne koşmadan evvel kimliğinizi kurtarmanız gerektiğini aklınızdan çıkarmıyor, doğru diğer bir kapıya gidiyor ordaki memura: 'Abi dehşet susadım. İçeride biliyorsun su ateş pahası bana bir izin ver şu karşı büfeden bir koşu gidip su alayım da geleyim.' diyor ona da başka bir güvenilir kimlik veriyorsunuz. Memur haliyle kabul ediyor ve sizin su alıp gelmenizi bekliyor.

Bu işlemler bittikten sonra gayet sakin ilk girdiğiniz kapıya gidiyor, vermiş olduğunuz kimliği memurdan: 'Abi sen bu kapıda mıydın? Ben yan kapıdan çıktım arkadaşı da aldım kimliğimi rica edebilir miyim?' diyor kimliğinizi alıyorsunuz. Daha sonra da maça yetişmek için koşar adım çıktığınız kapıya, elinizde azıcık içilmiş bir şişe su ile gidiyorsunuz. Oradaki kimliğinizi de aldıktan sonra maçtan bir kaç dakika fire vermiş şekilde stadyuma girmiş bulunuyorsunuz.

Nasıl? Sırf maçlara rahat girmek adına, tanıdığınız birinin gazetesinde kendi adınıza haber çıkartarak, Basın Kartı sahibi olmak yerine bu işlemi yapsanız sizce daha mı eziyetli olur?

 


SEVGİYİ BİLGİSAYARINIZA YÜKLEYİN

 

Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?
Müşteri: Evet açıldı. Ancak şu anda GEÇMİŞ_ACILAR.EXE, DÜŞÜK_GÜVEN.EXE, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?
Yetkili: Problem değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞ_ACILAR.EXE'yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ er veya geç DÜŞÜK_GÜVEN.EXE'yi silere YÜKSEK_GÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak siz, HASET.EXE VE GÜCENME.EXE'yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ'nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?
Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?
Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program. Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka KALP'lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.
Müşteri: Haydaa... Daha şimdiden hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: Mesaj ne diyor?
Müşteri: Hata-412! Program iç sistemde çalışmıyor! Bu ne demek?
Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba... Sade bir dille şöyle diyor: 'Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini' söylüyor.
Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor?
Yetkili: 'Kendimi Kabullenme' isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİ_AFFETME.DOC, KENDİNE_GÜVENME.TXT, DEĞER_BİLME.TXT VE İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın.
Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı?
Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama, biz ilerisi için de tedbir alalım... SÜREKLİ_KENDİNİ_ELEŞTİR_HAYATI_ZEHİR_ET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun!
Müşteri: Yaptım. Hey harika... Neler oluyor?.. KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP'e yerleşiyor.
Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Müşteri: Nedir?
Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir... Mutluluklar...
Müşteri: Teşekkürler. Size de mutluluklar...
 


 

ÜÇ İHTİYAR MİSAFİR

 

Bir kadın, kapıdan dışarı çıktığında, bembeyaz sakallı üç ihtiyarın kendi evinin önünde oturduklarını görür.

'Ben sizi hiç tanımıyorum, der...

Ama aç ve susuz olmalısınız... Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim...'

'Evin erkeği içerde mi?' Diye sorar adamlar.

'Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.'

'O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil...' diye cevap verirler.

Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.

'Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler...'

Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.

Ama bu defa da;

'Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz' der yaşlı adamlar.

.....

Kadın öğrenmek ister;

'Niye giremezsiniz?..'

İhtiyarlardan biri açıklar:

'Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.

Diğeri BAŞARI...

Ben ise SEVGİ...'

***

Sonra ekler;

'Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?..'

.....

Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;

'Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin’i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun...'

Karısı itiraz eder;

'Canım, niçin Başarı’yı çağırmıyoruz?'

Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;

'Sevgi’yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!..'

***

'Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına...

Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi’yi davet et.'

.....

Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;

'Hanginiz Sevgi idi?

Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol...'

Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.

Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler...

Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı’ya sorar;

'Ben sadece Sevgi’yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?'

Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:

'Eğer Zengin’i ya da Başarı’yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı.

Ama sen Sevgi’yi davet ettin...

O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz.

Çünkü nerede Sevgi varsa, orda Başarı ve Zenginlik de vardır!..'
 


 

ANNE KALBİ

 

Delikanlı,katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti. Ancak kız,korkunç bir şart ileri sürerek:

-Senin sevgini ölçmek istiyorum, dedi. Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini
getireceksin. dedi...

Delikanlı,tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu farkettiği için oğluna fazla direnmedi. Ve çocuk, annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu. Delikanlı, kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda koşarken, ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı. Canının acısından,ağzından ister istemez 'Ah anacığım!' sözleri döküldüğünde annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir ses yükseldi:

-Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?

 


ÇAĞDAŞ BİR MASAL

 

Ahmet adlı genç o gün diplomasını koltuğunun altına almış, fakülteden ayrılıyordu. Kendisini, özgürlüğe kavuşma özlemiyle izleyen onlarca bakışın tadını çıkararak, dışarıdaki dünyaya katılmak üzere yola koyuldu. Günlerce yol aldı. Sonunda büyük bir insan kalabalığına ulaştı. Kalabalık gerçekte, erkek ve kadınlardan oluşmuş, geniş ve uzun bir insan kuyruğuydu. Sıradakilerin yüzlerinde kaygılı bir bekleyiş vardı. Ahmet bu görüntüyü ağzı açık bir şekilde izlerken sıra uzamaya devam ediyordu. Sürekli bir karışıklık ve itişme-kakışma gözleniyordu. Ahmet de itişe kakışa sırada bir yer buldu. Bir süre bekledikten sonra çevresindekilerle bir konuşma başlatmayı denedi. Önündeki kadına 'Bu sıra nereye uzanıyor?' diye sordu. 'Şişşşt!' diye tersledi kadın. Ahmet'in safça bakan gözlerini görünce, 'Ben de bilmiyorum.' diye yumuşak bir sesle yanıtladı.

Kadının önünde yer tutmuş bir adam, 'Ben biliyorum' diye söze karıştı. 'Tepedeki büyük mailikhaneye uzanıyor. Bakın, bakın, ufukta görebilirsiniz. Orası ayrıcalıkların yeridir. Elbette içeri giriş sınırlandırılmıştır. Yoksa ayrıcalıkların evi olamazdı. Günün birinde ben de oraya ulaşacağım.'

Bu bilgiler Ahmet'i sevindirdi. Okulu terk eder etmez, kısa zamanda doğru sırayı bulmuştu. Beklemeye başladı. Ancak sıra bir türlü ilerlemiyordu. Ahmet önündeki adama: 'Sırada beklerken zamanı nasıl geçiriyorsunuz?' diye sordu. Adam: 'Kaygılanır dururuz' diye yanıtladı. 'Kalabalığa kimler girecek, elbiselerimizi nasıl ütülü tutacağız, görüntümüzü nasıl koruyacağız, her zaman nasıl hazır olacağız diye kaygılanır, dururuz.'

Ahmet bir an düşündü; kaşlarını çatarak, 'Ben bu duruma fazla dayanabileceğimi pek sanmıyorum!' dedi.

'Biraz daha bekle; alıştığını göreceksin' diye yanıtladı adam, 'Ayrıca birazdan yeni öyküyü de duyarız.'

'Yeni öykü mü?'

'Birisinin malikaneye girişine izin verildiğinde haber bize kadar ulaşır. Bak göreceksiniz; haber dalga dalga yayılır. Sonuçta bu haberler bizi oldukça yüreklendirir. Bu öyküler bizim için bir esin, bir duygu kaynağıdır. Çoğu kez göz yaşlarımızı tutamayız.'

Bu konuşma üzerine Ahmet beklemeyi sürdürdü. Ancak bir türlü yerinde duramıyor, ayak değiştiriyor, geriniyor ve sürekli olarak içinde bir tedirginlik duyuyordu. Cesareti kırılmaya başlamıştı. Ardında insanlar birikiyor, sıra ilerliyormuş gibi görünüyordu. Sıra gerçekten ilerliyor muydu? Bir türlü emin olamıyordu.

Sonunda bekleyemez oldu. Ayakları onu sıranın dışına doğru taşıdı. Sıradaki insanlar başlarını onaylamaz bir tavırla iki yana saladılar. Ona acıyanlar oldu. Hatta bazıları alay ettiler.

Ahmet sıra boyunca yürürken kimileri ona kötü kötü baktılar. Küfredenler oldu. Bir bölüm ise öğüt vermeyi yeğlediler. 'Pişman olmadan, çok geç kalmadan sıraya gir' dediler. Ahmet sıra boyunca yürümesini sürdürürken gittikçe insanların yaşlandığını görüyordu. Derken, saçı ağarmış insanların başlarının üzerinden, malikanenin paslı kapısı göründü... En önde olanlar arkalarındakilere yatıştırıcı öğütler veriyorlardı. Diğer gri saçlılar da söylenenleri başlarıyla onaylıyorlardı.

Ahmet, umut dolu yüreğine kötümserliğin yürüdüğünü hissetti. 'Ne uzun bir yolculuk' diye mırıldandı. 'Böyle her yıl bir giderek kentin bir sokağından diğerine ulaşmak bir ömür boyu sürebilir.'

Ahmet elden bir şey gelmeyeceği bilinci ve umutsuzluğu içinde bahçe çitinin kenarından yürümeye koyuldu. Bir süre sonra çitin kıvrıldığını ve malikanenin arka kapısında sona erdiğini gördü. Malikanenin arka kapısı açıktı, yüreğinin hızlanan sesini duyarak kapıdan içeri girdi.

Bir düzine insan hep bir ağızdan 'Hoşgeldin!' diye bağırdılar. 'Gel içeri buyur.' diyerek ona oturacak yer gösteriyor, içecek ikram ediyorlardı. Oturdu. Birisi elini sıkıp, 'Evine hoşgeldin!' dedi

'Yani burada kalabilir miyim?' diye sordu Ahmet.

'Elbette, Hedef'e ulaştın.'

'Peki sıradakiler ne olacak?'

'Onlar bekleyecekler...'

 


ANNELERİMİZDEN NE ÖĞRENDİK?

 

SABIRLI OLMAYI;
'Baban eve gelsin, sen görürsün'

HAKKIMIZI ALACAĞIMIZI;
'Eve vardığımızda ben bilirim sana yapacağımı'

DİYALOG KURMAYI;
'Sana bir şey sorduğumda cevap ver...!!'
'Ne söyleyeyim anne?'
'Sus!! Bana cevap verme!!!'

TIP BİLGİLERİNİ;
'Gözlerini şaşı yaparken bir gün öyle kalıvereceksin, göreceksin gününü'

OLGUN OLMAYI;
'Bu tabağın hepsini bitirmezsen asla büyüyemezsin.'

GENETİK BİLGİLERİ;
'Sen de o lanet olası babana çektin.'

BİLGELİĞİ;
'Benim yaşıma gel de anlarsın o zaman.'

ADALETİ;
'Bir gün senin de çocukların olacak.. inşallah onlar da sana senin simdi bana yaptıklarını yaparlar...'


 


DÜŞÜNCE GÜCÜNÜ GELİŞTİRME YOLLARI

 

Alman Focus Dergisi, düşünce gücünü geliştirmenin yollarını açıkladı. İşte daha zeki olmak için herkesin uygulayabileceği ipuçları:

- Sabahları gözleriniz kapalı duş alın. Lifinizi, sabununuzu, şampuanınızı el yordamıyla bulun. Böylece dokunma duyunuz gelişir.
- Sağ elini kullananlar sol, sol elini kullananlar sağ elle diş fırçalamayı, saç taramayı denesin. Beynin farklı bölgeleri uyarılmış olur.
- İşe giderken farklı yollardan gitmeye çalışın. Böylece beyninizi otomatik pilot sisteminden çıkarırsınız.
- Aracınıza bindiğinizde gözlerinizi kapatın. Kontağın, sileceklerin, radyonun, el freninin yerlerini düşüncelerinizi yoğunlaştırarak bulun.
- İşlerinizi farklı bir sırayla yapın. Her gün gördüğünüz ancak üzerinde düşünmediğiniz eşyaların yerlerini değiştirin.
- Çalışma masanızda aramalı objeler olsun. Taze ve hoş kokular yeni düşünce çağrışımlarını beraberinde getirir.
- Öğle yemeğine her zaman aynı saatte çıkmayın. Bir saat önce ya da sonra çıkarak rutinden kurtulun. Hatta saatinizi farklı kolunuza takın.
- Ara sıra daha önce hiç yapmadığınız yemekleri yapın. Sadece tad alma duyunuzu değil, beyninizi de besleyin.
- Yemek yerken her zaman aynı sandalyeye oturmayın. Ara sıra ailenizin masadaki oturma düzenini değiştirin.
- Eşinizle seksapel dolu bir yemek yiyin. Ağız hareketlerinizle, ısırış ve çiğneyiş tarzınızla birbirinizi baştan çıkarmaya çalışın.
- Eşinizle birlikte banyo yapın. Romantik bir banyo için aromatik yağlara ve sabunlara baş vurun. Mum ışığı, şampanya ve hafif müzikle hoşluk yaratın.
- Teybe çok farklı ve tiz sesler kaydedin. Arkadaşlarınızla biraraya geldiğinizde hangi sesin neye ya da kime ait olduğunu tartışın.

 


BEŞ MAYMUN

 

Bir gün bilim adamlarının kafalarına esmiş, çok enteresan bir deney yapmışlar...
Önce bir kafesin tavanına bir hevenk muz asmışlar. Sonra bu kafese hiçbir şeyden habersiz beş zavallı maymuncuğu doldurmuşlar. Muzu gören maymunların gözleri parlamış tabii. Hemen birisi atılmış, kafesin tellerine tırmanarak muza doğru seğirtiyormuş ki... dışarıdan tazyikli su tutarak maymunu aşağı indirmişler. Gariban, başına ne geldiğini pek anlamamakla beraber paldır küldür yere inmiş. Derken öbürü atılmış muza, tabii onu da ıslatmışlar hemen. Öbürü, öbürü ve hepsi aynı şekilde ıslatılmışlar böylece. Ve sonuçta, tavanda sallanan enfes muzlar ve onları almaya cesâret edemeden altında bekleyen beş ıslak maymundan müteşekkil bir manzara çıkmış meydana.
Ardından ıslak maymunlardan biri kafesten çıkartılıp, yerine bir kuru maymun koyulmuş. Yeni gelen, tavanda sallanan güzelim muzları görür görmez atılmış hâliyle. Öbürküler tecrübeliler tabii. Hemen yakalayıp alaşağı etmişler kuru maymunu. Sonra da belki dersini almamıştır diye bir güzel de dövmüşler. Böylece, dördü ıslak biri kuru ama hiç biri de muzları almaya yanaşamayan maymunlar elde edilmiş.
Bir sonraki aşamada bir ıslak maymunla hiçbir şeyden habersiz bir kuru maymun daha değiştirmişler. Aynı şeye teşebbüs edince, üç ıslak bir kuru maymundan ve bilhassa da kuru olanından esaslı bir sopa da o yemiş.
Bu işlemi tekrar etmişler. Sırayla önce iki kuru iki ıslak sonra üç kuru bir ıslak maymun kafese yeni giren kuru maymunu ilk teşebbüsünde hemen cezâlandırmışlar.
Nihâyet son denemede, kafesteki son ıslak maymunu da çıkartarak yerine bir kuru maymun koymuşlar. Netice ibretlik olmuş. Niçin olduğunu bilmedikleri halde dört kuru maymun niye olduğunu anlayamayan bir kuru maymunu muzu alma teşebbüsüyle hemen yakalayıp bir güzel pataklamışlar.
İşte ideolojilerin tabulara dönüşümünün hoş bir anlatımı...

 

 

 

 

 

 

 

 

ATALARIMIZIN TEZATLARI
 
Damlaya damlaya göl olur /
Taşıma suyla değirmen dönmez
İyi insan lafının üstüne gelir /
İti an çomağı hazırla
Bir elin nesi var iki elin sesi var /
Nerde çokluk orda ...luk
Fazla mal göz çıkarmaz /
Azıcık aşım kaygısız başım
Kervan yolda düzelir /
Balık baştan kokar
Söz gümüşse, sükut altındır /
Sükut ikrardan gelir
Harama el uzatılmaz /
Üzümü ye bağını sorma
 
İki gönül bir olunca samanlık seyran olur /
İki çıplak bir hamama yakışır
Bülbülün çektiği dili belası /
Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp
Eski dost düşman olmaz /
Güvenme dostuna saman doldurur postuna
Eğri otur doğru söyle /
Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar
Düşenin dostu olmaz /
Dost kara günde belli olur
Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz /
İş olacağına varır
Erken kalkan yol alır /
Acele işe şeytan karışır
Birlikten kuvvet doğar /
Körler sağırlar, birbirlerini ağırlar
Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al /
Beş parmağın beşi bir olmaz
 
Gün ola harman ola /
Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir
İyilik yap denize at /
Merhametten maraz doğar
Zararın neresinden dönülse kardır /
Gelen gideni aratır
Akıl akıldan üstündür /
Aklın yolu birdir
İnsanın kıymetini insan bilir /
İnsanoğlu çiğ süt emmiş
Acı patlıcanı kırağı çalmaz /
Yaşın yanında kuru da yanar
Zorla güzellik olmaz /
Zora dağlar dayanmaz
Öfke baldan tatlıdır /
Öfke ile kalkan zararla oturur
İşleyen demir ışıldar /
İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur
Fazla mal göz çıkarmaz /
Azı karar çoğu zarar
NOT: Yukarıdaki deyimleri verirken kastımız atalarımızı yermek değildir. 

Her sözün kullanılacağı ayrı ayrı yer ve zamanlar vardır.

 


MÜSTEAR İSİMLER

 

 

Adnan Özyalçıner

İbrahim Seferzadeler

Ahmet Turan Alkan

Recai Güllaptan

Ali Sirmen

Samim Lütfü

Attila İlhan

Abbas Yolcu, Beteroğlu, Ali Kaptanoğlu, Nevin Yıldız

Aziz Nesin

Bahri Filefil, Berdi Birdirbir,     Fettane Şatifil, Kerami Pestenkerani,  Kerim Kihkih, Ord.Prof. Paf-Puf, Dr.Daim Değer, Oya Ateş, Vedia Nesin

 

Çetin Altan

 

Hadi Borazan, Hüseyin Zurna

Faruk Nafiz Çamlıbel

Akıllı Ozan,  Çamdeviren, İğne ile Kuyu Kazan

Fehmi Koru

Taha Kıvanç

Halide Edip Adıvar

Halide Salih

Haldun Taner

Can Enişte,  Haldun Hasırcıoğlu

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Toplu İğne

Hilmi Yavuz

İrfan Külyutmaz

İsmail Hami Danişmend

Rabia Hatun

Kemal Tahir

Bedri Eser,  Nurettin Demir, Kemal Tahir Tipi,  Kemal Tahir Benerci

Melih Cevdet Anday

Gani Girgin, Zater

Murat Belge

Raif Özben

Muhsin Ertuğrul

Ertuğrul May, Nabi Zeki, İp Çeken, Suflör, Servet Moray

Nazım Hikmet Ran

Ahmet Oğuz Saruhan, Ercüment Er, İbrahim Sabri,  Kartal,  M.İhsan, Nazım Hikmet Borjensky, Nurettin Eşfak

Nurullah Ataç

Sabiha Yağızlar

Orhan Veli Kanık

Adil Hanlı, Mehmet Ali Sel

Orhan Kemal

Yıldız Okur, Hayrullah Güçlü, Raşit Kemali

Peyami Safa

Server Bedi, Çömez, Şerazat

Reşat Nuri Güntekin

Ateşböceği, Mizah Yazarı, Yıldızböceği

Rıfat Ilgaz

Mehmet Rıfat,  Stepne,  Remzi Işık

Sedat Simavi

Rasim Servet,  Çileli,  Güleryüz

Samet Ağaoğlu

Samet Agayef

Tarık Dursun

K. M.Hasan Göksu,  T.Kakınç

Vala Nurettin

Veli Nuri, Va-Nu, Akşamcı, Hikayeci

Vedat Türkali

Hüsamettin Gönenli

Yusuf Ziya Ortaç

Akbaba,  Çimdik,  Kamber

Yahya Kemal Beyatlı

Ahmet Agah, Süleyman Sadi, S.S

Ziya Gökalp

Bimar, Büyük Baba, Meclis-i İdare Vilayet Kitabesinden Ziya

 


 

EN KÖTÜ ESPRİLER

 

vTerlemeyen adama ne denir?  NOTER

vÖğretmen: Çocuklar dinleyin.   Öğrenciler:  din din din din...

vBir adamın kafasına selpak düşmüş ölmüş, neden?  Onlar halka değil fil fil !

vAbi bizim Ali'yi gördün mü? Hangi Ali?  Şehirler arası otobüs termin-Ali.

vÇocuklar konu ile ilgili soru sorun bakalım! Kim sorsun?   Gillette sensor

vTenyalar bağırsakta yaşar,  bağırmasakta..

v Sana Ceren'in selamı var.  Hangi Ceren?  Çelik ten-ceren


vAdam, Hindistan sokaklarında gezerken balkonun birinden başına buda heykeli düşmüş.   "Başıma buda mı gelecekti" demiş..

vSana Ahmet'in selamı var.  Hangi Ahmet?  İstikamet

vAmerika'nin en çok nete bağlanılan eyaleti hangisidir?   Connecticut.

vOsmanlılar yemeği sürekli suyuna banarak yerlermiş, sürekli bana bana kollarında bir kas oluşmuş. Bu kasın ismi nedir?   Osmanlı Ban-kası

vKadının biri akşama kadar mutfakta durmuş, hiçbir şey düşünmemiş. Neden?

Çünkü tefal her şeyi düşünmüş.

vAdamın biri gökdelenin tepesinden atlayacakmış altından bir şey geçmiş atlamamış. Ne geçmiş?      Vaz geçmiş


vPeki iki kişi atlayacakmış;  atlamamışlar neden?   Were geçmis

vAykut gol atamayınca ne der? I couldn't.

vBoşluktaki file ne denir? Fill in the blanks.

 


 

-DELİKANLILIK KURALLARI-

 

Delikanlı adam ayağını yorganına göre uzatmaz. Uygun yorganı yoksa yorgansız yatar.

Delikanlı adam Scooter tipi motorlara binmez.

Delikanlı adam sözünden dönmez. Özü sözü birdir.

Delikanlı adam fino vb köpekleri gezdirmez.

Delikanlı adam Light Cola içmez.

Delikanlı adam sahte isimle veya isimsiz iş yapmaz.

Delikanlı adam laga-luga yapmaz.

Delikanlı adam kaypaklık yapmaz.

Delikanlı adam dedikodu yapmaz.

Delikanlı adam görevden kaçmaz.

Delikanlı adam rejim yapmaz. Diyet yoğurt, peynir vs. yemez.

Delikanlı adam büyüklerine hürmet eder, küçüklerini korur.

Delikanlı adam ana babasına extradan hürmet eder.

Delikanlı adam hayvanlara iyi davranır.

Delikanlı adam köpekten korkmaz.

Delikanlı adam kısa pantolon giymez. Zorunlu hallerde Şort giyer.

Delikanlı adam saçını boyatmaz, saç ektirmez.

Delikanlı adam az konuşur öz konuşur.

Delikanlı adam kodu mu oturtur.

Delikanlı adam fanatik olmaz. Olursa Fenerli olur!

Delikanlı adam Televole ve benzeri programları seyretmez.

Delikanlı adamın çorabı kokmaz.

Delikanlı adam gaza gelmez.

Delikanlı adam tavuk gibi erkenden yatmaz. Gerektiğinde hemen uyanır.

Delikanlı adam borcunu öder. Sadece diğer delikanlılardan borç alabilir.

Delikanlı adam avucunu yalamaz.

Delikanlı adam rüşvet verir ama alandan nefret eder. Rüşvetle is yapmaz.

Delikanlı adam açgözlülük yapmaz.

Delikanlı adam haraç vermez.

Delikanlı adam sallama çay içmez.

Delikanlı adam sadece delikanlıların müziğini dinler.        

(HAYDA RİNNAAA RİNNA RİNNA RİNANAAAAAAAY)

Delikanlı adam eroin ve kokain kullanmaz, satmaz satanlardan nefret eder.

Delikanlı adam delikanlı gibi giyinir.

Delikanlı adam irk, dil, din ayrımı yapmaz.

Delikanlı adam diğer insanları sömürmez. Sömürenden nefret eder.

Delikanlı adam cömerttir, yardımseverdir, şefkatlidir.

Delikanlı adam modayı takip etmez.

Erkek delikanlı adam küpe takmaz, saç uzatmaz.

Delikanlı adam kamyoncu kültürüne saygı gösterir.

Delikanlı adam taksici ve minibüsçü kültürünü sevmez.

Delikanlı adam korkabilir ama korktuğunu belli etmez.

Delikanlı adam kasıntılık ve kibirlilik yapmaz.

Delikanlı adam delikanlı adamı kollar.

Delikanlı adam delikanlı gibi dans eder.

Delikanlı adam Haydar Dümen ve Güzin Abla gibi şahsiyetlerle muhatap olmaz.

Delikanlı adam kağıt helva, elma sekeri ve pamuk helva yemez.

Delikanlı adam ağzı açık cak-cuk sakız çiğnemez.

Delikanlı adam delikanlı arkadaşlarına servis yapabilir.

Delikanlı adam yağcılık ve yalakalık yapmaz.

Delikanlı adam papyon takmaz, zorunlu hallerde kravat takabilir.

Delikanlı adam bilerek hata yapmaz, yaptığı hataları kabul eder ve düzeltir.

Delikanlı adam astroloji, fal, aerobik, fitness, step gibi  isler ile uğraşmaz.

Delikanlı adam ser verir sır vermez.

Delikanlı adam pantolon askısı takmaz.

Delikanlı adam parlak renkli elbise giymez.

Delikanlı adam altın diş takmaz.

Delikanlı adam kimseyi ispiyon etmez. İspiyoncuları sevmez.

Delikanlı adam başkasının isine burnunu sokmaz.

Delikanlı adam laf atmaz, sarkıntılık yapmaz.

Delikanlı adam mal beyanında bulunur gibi giyinmez.

Delikanlı adam el şakası yapmaz. Yapandan da hoşlaşmaz.

Delikanlı adam konuşurken el kol hareketi yapmaz.

Delikanlı adam canim, cicim, hayatim gibi lafları gereksiz yere kullanmaz.

Delikanlı adam emanete hıyanet etmez.

Delikanlı adam sevgilisiyle el ele dolaşmaz.

Delikanlı adam hasta numarası yapmaz.

Delikanlı adam artislik yapmaz.

Delikanlı adam acil durumlar dışında koşmaz.

Delikanlı adam iftira atmaz.

 


ARIYORUM

Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlanmıştı.
" Bu günden sonra, divanda, dergâhta ,bârgâhta, mecliste,
Meydanda Türkçe'den başka dil konuşulmaya"diye
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri,
Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu,şaşırdım merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showmen, radyo sunucusunun diskjokey,
Hanım ağanın, firstlady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun, damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard, sayı tablosunun skorboard,
Bilgi alışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome,
Çıkışında goodbye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın, body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın, prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform, merkezin center,Büyüğün mega, küçüğün mikro,
sonun final,
Özlemin hasretin, nostalji olduğunu öğreneniz var mı?
İş hanımızın plaza, bedestenimizin galeria,
Sergi yerlerimizi, center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin menü,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa, sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh pek olasıcalar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı?
Çarpıcı önemli haberler.,flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları, star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı kahve içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı
çaldırmayalım derken,
dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine, içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik,
Türkçe’miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum ,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı ...
Hayal meyal hatırlayıp da, sahip çıkanınız var mı?

BALTA

Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş.
      Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor,
      ağaç kesmeye başlıyormuş,
      bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş.
      Gün boyu ne dinleniyor,
      ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş.
      Akşamları da arkadaşından bir kaç saat sonra
      ağaç kesmeyi bırakıyormuş.

      İkinci adam ise arada bir dinleniyor
      ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş.

      Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra
      ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar.
      Sonuç: İkinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş.

      Birinci adam öfkelenmiş:
      "Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım.
      Senden daha erken ise başladım,
      senden daha geç bitirdim.
      Ama sen daha fazla ağaç kestin.
      Bu işin sırrı ne?"

      İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş:
      "Ortada bir sır yok.
      Sen durmaksızın çalışırken ben arada bir dinlenip
      baltamı biliyordum.
      Keskin baltayla,
      daha az çabayla daha çok ağaç kesilir."

      Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir.
      Kendimize zaman ayırıp,
      yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir.
      Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek için
      çaba göstermektir.
      Bu zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için
      olmazsa olmaz bir koşuldur.
     Delhi’deki ünlü tapınakta Sokrates'in su sözü yer alır:
      " 'İnsan' Kendini Tanı"
      Kendini tanımak,
      şu anda olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta
      arasındaki yoldur.
      Kendini tanımak,
      kendimizi nasıl gördüğümüz ile
      başkalarının bizi nasıl gördüğü arasında
      fark olmaması anlamına gelir.

      Bireysel ve iş yaşamımızda başarılı, mutlu ve doyumlu olmak istiyorsak,
      baltamızı bilemek için kendimize zaman ayırmalıyız.

 


BiLGiSaYaR iÇiN YaRaRLı BiLGiLeR

TUŞ  KOMBİNASYONLARI

F1

Yardım.

SHIFT + F10

Seçili simgenin mönüsü.

ALT + F4

Uygulamanın kapatılması.

ALT + ESC

Bir sonraki uygulamaya geçiş.

ALT + TAB

Farklı uygulamalara geçiş.

CTRL + A

Tüm simgelerin seçilmesi.

CTRL + C

Kopyala.

CTRL + V

Yapıştır.

CTRL + X

Kes.

CTRL + Z

Geri Al

CTRL + ESC

Başlat menusunun açılması

WINDOWS TUŞU + M

Tüm uygulamaların simge durumunda küçültülmesi.

WINDOWS TUŞU + PAUSE BREAK

SYSTEM Özelliklerine direk giriş.

 

MASAÜSTÜ TUŞ  KOMBİNASYONLARI

F2

Ad değiştirme.

F3

Dosyaların ve dizinlerin aranması.

F5

Masaüstünün yada pencerenin içeriğinin yenilenmesi.

SHIFT + DELETE

Dosyaların tam olarak silinmesi.

ALT + ENTER

Bir dosya ya da   kısa yolun özellikleri.

 

WİNDOWS GEZGİNİ TUŞ  KOMBİNASYONLARI

BACKSPACE

Bir üstü dizine geçiş.

F5

Pencere içeriğinin yenilenmesi.

F6

Pencereler arasında geçiş.

SHIFT + DELETE

Dosyaların tam olarak silinmesi.

CTRL + G

Belli bir dizine geçilmesi.

+

Seçili dizinin ilk alt dizininin gosterilmesi.

*

Seçili dizinin tüm alt dizinlerinin gosterilmesi.

-

Seçili dizinin alt dizinlerinin gizlenmesi.

 

WINDOWS 'UN ÇİFT TIKLANILARAK YADA BİR TUŞA BASILARAK KAPATILMASI

Masaüstünde sağ tıklayarak yeni bir kısa yol oluşturun. Command Line (Komut Satırı) kısmına "RUNDLL32.EXE user,ExitWindows"yazınız. Daha sonra NEXT e tıklayıp kısa yola bir isim verin. Finish(Son) seçeneğini tıkladığınızda masaüstünde yeni bir kısa yol oluşur.Bu kısa yola tıkladığınızda windows hemen kapanır. Ayrıca bu kısa yolu bir tuş ile çalıştırmanızda mümkün.Kısa yola sağ tuş ile tıklayıp özellikleri seçiniz.Daha sonrada tuş seçimini yapınız.Örneğin bu tuşun "F11" olması durumunda direk "F11" ile bilgisayarınızı kapatabilirsiniz.

 

AÇILIŞ LOGOSUNU ATLATMAK İÇİN

Bilgisayarınız açılırken Windows 95'in logosunun görüntülenmesini istemiyorsanız "Windows 95 Başlıyor..." yazısı çıktığında ESC tuşuna basınız.

 

LOGOLARI DEĞİŞTİRMEK

640 * 480 ebatlarında herhangi bir BMP dosyası windows'un açılış, kapanış veya "Şimdi bilgisayarınızı kapatabilirsiniz" ekranının yerini tutabilir. Windows 95 bu ekranları karşınıza getirmek için sabit diskinizde logo.sys,logow.sys ve logos.sys isimli üç dosya tutar. Tek yapacağınız 640 * 480 ebatlarında bir BMP dosyasını bu isimlerden herhangi birine kaydetmek. Bunun yaptığınızda Windows 95 kendi logosu yerine sizin üzerine yazdığınız BMP dosyasını kullanır. BMP dosyalarını oluştururken dikkat etmeniz gereken iki önemli husus var: Bunlardan birisi resmin 256 renkte olması, ikincisi ise 640*480'lik resmin boyutlarının 320*400 olacak şeklilde yeniden boyutlandırılması.

 


BİR  KİMYACININ  AŞK MEKTUBU

Ey benim demir gibi sert, civa gibi ağırbaşlı azot gibi yakıcı, klor gibi çekici, sevgi konusunda soygaz kadar kararlı ve metaller gibi tel levha haline girebilen ve elektriği ileten organik sevgilim; çatal karam çingenem, nikel krozem... Herşeyim.

     Bu mektubu özlemin ve sevginle bir üst enerji seviyesine uyarıldığım gecede yazıyorum. Şuanda senden başka hiçbir şey düşünemeyen kararsız ara ürünüm ben. Yazdığım bu mektup, temel düzeye dönerken yaptığım ışımanın psikonorotik bir yansımadır. Anladın de mi ?

     Sabit bir kütlesi ve eylemsizliği olan, hatta uzayda belli bir hacim kaplayan sevgilim; nasılsın? İyi misin? Hava nasıl oralarda üşüyor musun? Beni sorarsan normal sayılırım. Basıncı bir atmosfer civarında etraf bir labaratuvar kadar kuru ve nemsiz zemin futbol oynamaya müsait. Seni özlüyorum. Seni, öğrencisini sözlüye kaldırmak için sabırsızlanan öğretmenin sabırsızlığıyla bekliyorum. Geçen ki mektubunda yakında geleceğini söylemişsin. O günleri iple çekiyorum. Aradan geçen süre Dt ve aramızdaki mesafeye Dl dersek, geleceğin zaman;

         Dt/Dl= ½{h.Ö . dW¼} bulacağımı söylediler, şu an bunu çözmekle meşgulum.                    Hala çözemedim.

     Kırmızı turnusolu maviye çeviren bazik sevgilim! Derslerin nasıl? Benimkiler çok iyi. Fakat maddi durum dersler kadar iyi değil. Cebimdeki paranın limiti sıfıra yaklaşıyor. Züğürtlükten doğru dürüst bir şey yiyemiyorum. Şöyle derişik derişik asite hasret kaldım. Anlayacağın ne yapacağımı şaşırdım. Yukarı tükürsem sakal, aşağı tükürsem bıyık, yere tükürsem ayıp.

     The inside of the canım! Seni her geçen gün artan ivmeyle seviyorum. Sevgimin sayısal büyüklüğü karşısında Avagadro sayısının büyüklüğü halt etmiş. En büyük arzum sevgimizin limitinin sonsuza gitmesi.

     Ey güldüğü zaman masum öğrencilere , kızdığı zaman hocaya, sakinleştiği zaman futbol topuna, şarkı söylerken çalar saate, ders çalışırken ineğe, bağırdığı zaman Hitlere canı sıkılınca bitlere, uyuduğu zaman Klopatra'ya, uyandığı zaman kediye, çok yediğinde Demirel'e, az yediğinde İnönü'ye, konuşurken Çillere, maç yaparken Möller'e, koştuğu zaman ata, yüzdüğü zaman yata, deneylerde asetata ve cümlelerde bir ismin önüne geldiğinde sıfata benzeyen benim çok fonksiyonlu sevgilim.

     Ey eğik başlı, tükenmez kalem kaşlı, tek gözlü, çift bant ekolayzırlı, anten kulaklı, elma yanaklı, armut burunlu, altın dişli, önden çekişli, geniş iç hacimli, beş vitesli, saçları boya, gözleri kara, memleketi Ankara olan 2000 yılların otomobili pardon zatı muhteremesi...Şunu unutmamalısın ki!... Ben seni hep sevdim ve seveceğimde. Sevgi konusunda sana karşı hep ekzotermiğim. İkimiz bir tuzun bazıyla asidiyiz. HOŞ ÇAKAL. Bu arada herkese selamlar. Büyüklerin protonlarından, küçüklerin nötronlarından öperim.

     SENİ SEVİYORUM...

 


BİRBİRİYLE KARIŞTIRILAN SÖZCÜKLER

aktör = Sinema ve tiyatroda erkek sanatçı
aktris = Sinema ve tiyatroda kadın sanatçı
bilakis = aksine
bilhassa = özellikle
cefakâr = eziyet eden
cefakeş = eziyet gören
çözmek = halletmek
çözümlemek = tahlil etmek
delalet = yol gösterme
dalalet = doğru yoldan şaşma

dansör = erkek dansçı
dan
söz = kadın dansçı
eşgal = işler
eşkâl = şekiller (Hırsızın eşkâli)
etkin = faal, aktif
etken = faktör
etkin = aktif
edilgin = pasif
folklor = halkbilimi
halkoyunları = halk dansı

haseb(hasebiyle) = neden (nedeniyle)
hesap = matematik, alış veriş ilişkisi
irtica = gericilik
iltica = sığınma
istifa = Kişinin bir görevden
istiğfa = bir alacağın ödenmesi kendi isteğiyle ayrılması
kabil = olabilir, mümkün
kabîl = soy, sınıf; tür, gibi
(kabil-i tahammül değil=tahammül edilemez)
(Bu kabil işler = Bu gibi işler)

katl = öldürme işi (katil zanlısı)
katil = öldüren kişi
mahsur = kuşatılmış
mahzur = zarar, sakınca
masör = masaj yapan erkek
masöz = masaj yapan kadın
matine = sinema, tiyatro, konser vb sanatsal etkinliklerin gündüz gösterisi.
suare = sinema, tiyatro, konser vb. sanatsal etkinliklerin gece gösterisi
muhabere=(haber) haberleşme
muharebe = (harb) savaş

muhasebe = hesaplaşma
musahabe = söyleşi
mürteci = gerici
mülteci = sığınmacı
mütehassis = duygulanma
mütehassıs = uzman
mütevazi = eşit
mütevazı = alçakgönüllü
nüfus = insanlar
nüfuz = sözü geçme, saygınlık, itibar

olasılık = ihtimal
olanak = imkân
öğretim = bilgi verme işi (2000-2001 öğretim yılı)
öğrenim = bilgi alma işi(öğrenim hayatı)
râkip = binici
rakîp = birbirinden üstünlük yarışında kişilerden her biri.
tabii = doğal
tabi = bağlı, bağımlı
tahrifat = bozma, değiştirme
tahribat= harab etme, yıkma

taktir = damıtma
takdir = değer biçme
tanıtmak = takdim etmek
tanıştırmak = iki kişiyi birbirine tanıtmak
teamül = alışılmış uygulama
temayül = eğilim
tefriş etmek = döşemek
teşrif etmek = şereflendirmek

tehdit = gözdağı verme
tahdit = sınırlama
tellal = Meydanda bir şeyi bir şeyi duyuran kişi
tellak = Erkekler hamamında müşterileri yıkayan erkek
tellak = Erkekler hamamında müşterileri yıkayan erkek
natır = Kadınlar hamamında müşterileri yıkayan kadın
-zede = ...-den zarar görmüş kişi (kazazede =kaza geçirmiş kişi)
-zade = ...-nın oğlu (paşazade =paşa oğlu)

 


BURÇLARA GÖRE AMPUL DEĞİŞİMİ


Bir ampulü değiştirmek için kaç KOÇ gerekir?
* Bir tane yeter. İşi ciddiye alırlar.
* Hiç gerekmez, "Koç"lar karanlıktan korkmaz.
* Bir tane yeter. İş ki elinizde bol yedek ampul bulunsun (hafif sakarlık).
Bir ampulü değiştirmek için kaç BOĞA gerekir?
* Bir. Sadece kendisine mükafat vereceğinize söz verin.
* Hiç, "Boğa"lar hiçbir şey değişsin istemez.
* Bir. Ancak yanmış ampulün gerçekten hiçbir işe yaramayacağına
ikna etmeniz gerekir.
Bir ampulü değiştirmek için kaç İKİZLER gerekir?
* İki. Ayrıca elinde cep telefonu, danışacağı bir arkadaşı ve"Ampul
Değiştirme El Kitabı" şarttır.
* İki. Ancak ampul değiştirmeleri bir hafta sürer, ama ampulü
değiştirdikten sonra size Fransızca dersi verirler ve paranızı
nereye yatırmanız gerektiğini anlatırlar.
* İki. Ancak kimin ampulü değiştireceği tartışması o kadar uzun
sürer ki, ampul asla değişmez.
Bir ampulü değiştirmek için kaç YENGEÇ gerekir?
* Sadece bir. Ve lakin değiştirmekle iyi yapıp yapmadığını anlamak
için bir hafta terapiye gider.
* Bir. Ama değiştirirken sinirden lambayı kırar.
* Hiç. Bunu bir problem olarak görür ve yatağa düşer.
Bir ampulü değiştirmek için kaç ASLAN gerekir?
* Hiç. Aslan, danışmanlarını arar ve "Ampul değişsin" emrini verir.
* Bir. Ampulü tutar ve dünya etrafında döner.
* Hiç. Aslan kendi ışığını yeterli bulur.
Bir ampulü değiştirmek için kaç BAŞAK gerekir?
* Sürekli başkasının ampullerini değiştirdiklerinden kendi
ampullerini değiştiremezler.
* 1.000.000.000 kadar, bunu hata payı 0.000.0000.001 olabilir.
* Hmmm, bunun kutusu nerede, son kullanım tarihi neydi bakalım. Ben
niye bu markayı almıştım ki? Yoksa taşınsak mı?
Bir ampulü değiştirmek için kaç TERAZİ gerekir?
* Bir belki de iki. Tam çıkaramadım. Sen ne dersin?
* Niye değiştirelim ki, karanlık romantik oluyor.
* Gerçekten bilemiyorum, belki ampule sormak lazım. Ayrıca normal
bir ampul ise tek başıma değiştirebilirim de, özel bir ampul ise
iki olmakta fayda var.
Bir ampulü değiştirmek için kaç AKREP gerekir?
* Hiç, karanlıkta yaşarlar.
* Ne soruyorsun, sen polis misin?
* Bu bilgi kesinkes gizli bilgidir ve sadece emir komuta zinciri
içinde aktarılır.
Bir ampulü değiştirmek için kaç YAY gerekir?
* Şimdi biz Kaş'ta bir tatil geçirmiştik, tamam mı...
* Hayat güzel, güneş pırıl pırıl, karnım aç. Ne ampulü yahu?
* Takmayacaksın, takarsan yanmaz. Bak takma, yanacak.
Bir ampulü değiştirmek için kaç OĞLAK gerekir?
* Hiç. Oğlakların yeni ampul alacak parası olmaz, masraf
gösterirlerse o başka.
* Çocukça işlerle uğraşmıyorum.
* Şimdi değiştiririz, yarın yanmayacağı ne malum?
Bir ampulü değiştirmek için kaç BALIK gerekir?
* Ne ampulü?
* Elektrikler mi kesildi, yoksa saat 21'mi oldu?
* Benim için aydınlık şekerim...
Bir ampulü değiştirmek için kaç KOVA gerekir?
* Bir. Ama iş uzun sürebilir; taktık, koordinasyon, strateji... vs.
* Hiç. Ampulü değiştirmek için kurulan takımın lideri olarak işi
yönetir.
* "Ampulü boş verin ben daha iyi ışık veren bir şey keşfederim!"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

4 MAHALLELİ KASABA

            Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evetama'lar yaşıyormuş. Evetama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

            İkinci mahallede Yapıcam'lar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

            Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!

            Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.

            Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.

            Evetama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

            İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.


86400 Saniye

 

      Bankada bir hesap sahibi olduğunu düşün, hesabına her sabah 86.400 dolar para yatırılıyor, fakat bu paranın hepsini akşama kadar harcamak zorundasın, ertesi güne transfer edilemez. Paranı kullansan da kullanmasan da hesap her akşam sıfırlanıyor. Ne yaparsın? Tabii ki hepsini harcamaya çalışırsın; Hepimiz, Zaman adlı bu bankanın müşterileriyiz;

      Her sabah 86.400 saniyeye sahip oluyoruz; yarına transfer edilemez, Her sabah hesabımız dolar, her akşam boşalır. Geri dönüş yok, saniyelerini şu anı yaşayarak harca, en iyisi bunlarla yatırım yap.

Mutluluk, sağlık ve başarı için. Zaman kaçıyor. Her gün için en iyisini yap.

      Bir senenin değerini anlamak için sınıfta kalmış bir öğrenciye sor.

      Bir ayın değerini anlamak için, 8 aylık bir bebek doğuran anneye sor.

      Bir haftanın değerini anlamak için, haftalık dergi çıkaran bir çilekeşe,

      Bir saatin değerini anlamak için, kavuşmayı bekleyen sevgililere sor.

      Bir dakikanın değerini anlamak için, trenin kaçıran yolcuya sor.

      Bir saniyenin değerini anlamak için, bir kazayı önleyemeyen sürücüye sor.

      Bir saniyenin yüzde birinin değerini anlamak için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan koşucuya sor.

      Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak edebileceğin kadar özel biriyle.

      Unutma! Zaman hiç kimse için durmaz. Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar, meçhullerle dolu.

      Sadece şu an sana verilen gerçek bir armağandır.

      Bu hafta dostluk haftası olsun. Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler, cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar. Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster.

      Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın.

      Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını dikkatle denersen görürsün....

 


                              ACELE KARAR VERMEYİN... 


Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü...

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

 

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden "Bu herif sahiden geri zekalı" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

 

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun ortaya çıktı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

 

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."


AFFET  BABACIĞIM

         Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu.          Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

         Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

         Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

         Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum..


VAHŞİ (Mİ?) KURBAĞA

 

            Bir dişi hayvanın yavrularını yuttuğunu duysanız, herhalde onun ne kadar vahşi olduğunu düşünürsünüz.

            Halbuki Avustralya'da yasayan bir tur kurbağa, yavrularını vahşiliğinden değil, merhametinden yutmaktadır.

            "Rheobatrachus silus" adi verilen kurbağanın yumurtadan çıkmak üzere olan yavrularını yutma sebebi, onların emniyetli bir şekilde gelişmesini sağlamaktadır. Acaba anne kurbağanın midesine inen yavrular, mide tarafından hazmedilmeyecek mi?

 

            Elbette hayır.

            Çünkü bütün kainatta görülen İlahi rahmet, bu yavruları da ihmal etmeyecektir. Yeni doğan aciz yavrulara anında sut yetiştirerek

merhametini gösteren Zat, mideye inen yavruların hazmedilmemesi için de, kurbağanın midesindeki sindirim faaliyetini durdurur. Dişi kurbağanın daha önce midesine doldurduğu gıda maddeleri bağırsağa iletilir ve midenin şekli ile yapısı tamamen değişerek, yavrular için sıcak ve emniyetli bir beşik suretine girer.

            Oburluğu ile tanınan bu kurbağanın iştahı, aynı rahmet sahibi tarafından sonra tamamen kesilecek ve kuluçka devresi tamamlanıncaya kadar hayvan tam 2 ay aç kalacaktır. Kuluçkanın ileri safhasında mide büyüyerek akciğere dayanır. Ve onun faaliyetinin durmasına sebep olur.

            Ancak İlahi Rahmet burada da imdada yetişir ve akciğerleri devreden çıkan kurbağa, derisi vasıtasıyla nefes almaya baslar.

            Yumurtadan çıkan kurbağalar daha sonra yemek borusundan tırmanır ve anne kurbağanın ağzından aşağı atlayarak, gün ışığına çıkarlar.

            Mide yavruların tamamen çıkmasından 8 gün sonra normal

haline gelir ve vazifesini yerine getiren kurbağa, yiyip içmeye baslar.

            Avustralya’nın Adelade Üniversitesi’nden Zoolog Michael J. Tyler ile yardımcısı David Carter tarafından ortaya çıkarılan bu esrarengiz hadise, fizyoloji olarak bilinen ilim dalını alt-üst etmiştir.

         İlim adamları ülserin tedavisinde yeni bir ümit olarak gördükleri bu olağanüstü olayın nasıl gerçekleştiğini ve midedeki faaliyetin nasıl durdurulduğunu aramakla meşguller…


ARKADAŞ

      Vietnam Savaşı sonrası... Evine dönmekte olan bir asker San Francisco'dan ailesini aradı: "Anne, baba eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum." "Memnuniyetle, O'nunla tanışmak isteriz", diye cevapladılar. Oğulları "Bilmeniz gereken bir şey daha var." diye devam etti. "Arkadaşım savaşta ağır yaralandı, bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve O'nun gelip bizimle kalmasını istiyorum." "Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki O'nun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz." "Hayır. Anne, baba O'nun bizimle kalmasını istiyorum." "Oğlum." dedi babası. "Bizden ne istediğini bilmiyorsun. O'nun gibi özürlü biri bize korkunç yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır." Oğlu o anda telefonu kapattı.       

         Ailesi O'ndan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Anne - baba oğullarını hemen tanıdılar yalnız bilmedikleri bir şeyi de öğrenince dehşete düştüler: Oğullarının sadece bir kolu ve bacağı vardı...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİLL GATES

 

         Bill Gates Microsoftsun bir seminerinde bilgisayar sektöründeki gelişmenin hızını anlatmak için şöyle bir benzetme yapmış.

         "Eğer Volkswagen firması son 25 yıl içinde bilgisayar sektörü kadar hızlı gelişmiş olsaydı bugün 500 dolara alacağımız arabalara 25 dolarlık benzin koyup dünya turu atmamız mümkün olacaktı"

         Birkaç gün sonra VW firmasının bir basın açıklaması yayınlanmış.

         "Eğer otomotiv sektörü Bill Gates in işletim sistemi gibi

gelişmiş olsaydı, her alacağımız arabada tek koltuk olacak, diğer koltuklar için ekstra lisans parası ödemek zorunda kalacaktık; arabamız sadece bizim ürettiğimiz benzinle çalışacak; gösterge tablosundaki tüm ikaz ve uyarı ışıkları yerine üzerinde ARABANIZ GEÇERSİZ BİR İŞLEM YÜRÜTTÜ VE KAPATILACAKTIR yazan tek bir lamba olacaktı.

         Ayrıca her kazadan sonra arabanın hava yastıkları açılmadan önce bir düğmenin üzerinde HAVA YASTIKLARI AÇILACAK EMİN MİSİNİZ diyen bir ışık yanacaktı"


SON DERS

        Bir profesörün mezun edeceği talebelerine verdiği son ders:
Bilgisayar Mühendisi Arkadaş, İnşallah iyi bir donanımcı veya iyi bir yazılımcı veya iyi bir Networksçü veya iyi bir sistem yöneticisi olacaksın. Yalnız şu mühim meseleleri sakın aklından çıkarma;

         Bu kainatın öyle bir donanımcısı vardır ki, bütün mevcudâtı ve
  içinde yer yüzünü create etmiş, güneşi bir power source, ayı bir system clock yapmış. O power source'dur ki kesintiye uğramaz ve o system clocktur ki şaşmaz ve şaşırmaz, o donanımcının ilminin ve sanatının nihayetsizliğini gösterir.   
         Bu zât aynı zamanda öyle yüce bir programcıdır ki, şu muazzam dünya üzerinde çalışacak şekilde koca hayat programını yazmış, yüzbinlerce yıldan fazladır, error verdirmeden, crash ettirmeden çalıştırıyor.
         Eğer onun ne kadar iyi bir programcı olduğunu da anlamak istersen, önce kendine bak. Gözünle göremediğin küçücük bir hücrene bütün kodunu save etmiş ve yine o küçücük hücrende execute ettiriyor. Madem ki DNA'nın bir program olduğu apaçıktır, ve bir program programcısız olamaz demek ki, senin programcılığın ancak o büyük zâtın programcılığına ancak bir ayna hükmündedir.
         Yine senin bütün hücrelerinden oluşturduğu network'ün içinde hadsiz protokollerle o hücreleri konuşturduğu gibi, madem ki senin de diğer insanlarla türlü dillerde ve protokollerde konuşabilmen için gerekli donanımı yanına vermiştir, öylece de gördürüyor, konuşturuyor ve dinletiyor. Ve madem ki sen etrafındaki bütün cisimlerden haber alasın diye ışık, ses gibi türlü mediayı hazırlamış kullandırıyor, ve sen bunları keşfeder, kullanır fakat upgrade edemezsin, o halde öyle büyük bir network uzmanı zât vardır ki senin her türlü ihtiyacını bilir, ona göre teçhizatını verir. Senin networkçülüğün ancak onun, sonsuz ilminden sana verdiği bir küçük parça ve bir büyük nimettir.
         Arkadaş, aldanma! Şu güzel dünya hayatı programı bir limited trial version'dur, görüyorsun ki elde ettiğin malı mülkü hiç bir surette save edemiyorsun. Öyle ise, bu kâinat yazılımını yazanı tanı. Hem hiç mümkün müdür ki bir programcı bu kadar güzel bir program yapsın ve yaptığı programda about kesimi koyup kendini tanıttırmasın. Öyle ise bu kainatın en büyük donanımcısı, programcısı, networkçüsü ve sistem yöneticisi olan zâtın her yere işlediği about kesimlerini gör, öğren, full versiyonunu kazanmak için çalış.
         Unutma ki hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli loglar tutuluyor. Bu loglar her şeye gücü yeten o sistem yöneticisi tarafından open edilip check edilecektir.

         Amann ha diccat!...


LİMON AĞACI

         Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden  cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

         Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi. 

         Büyük ağaç, iyice kasılarak:

         —Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.

         Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.

         Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

         Tohumların teklifini kabul ederken: 

         —Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.    

         Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:

         —Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.            

         Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.         

         Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.  

         Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

         Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.


ANNE VE ÇOCUK

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz

3 yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz

4 yaşınızdayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda "GİTMİYECEEEEEEM" diye ağlayarak teşekkür ettiniz

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camını kırarak teşekkür ettiniz

9 yaşınızdayken size piyano öğretmeni buldu. Notaları bir gün bile çalışmayarak teşekkür ettiniz

10 yaşınızdayken  her yere sizi arabayla götürdü. Arabadan fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü. "Sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz

15 yaşınızdayken sizi yurtdışında yaz kampına gönderdi. Tek satır mektup yazmayarak teşekkür ettiniz

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı,sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı. Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz

21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi "Ben senin gibi olmayacağım" diyerek teşekkür ettiniz

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı,sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz

30 yaşınızdayken bebek bakımı hakkında size akıl vermek istedi. "Artık bu ilkel yöntemleri bırak" diyerek teşekkür ettiniz

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı "Anne işim başımdan aşkın" diyerek teşekkür ettiniz

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz

   Derken bir gün..... o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü....

 

 

 

 

 

 

KİTABIN "POWER BROKER"LARI

 

İhsan YILMAZ

Hepimiz kitap alırken kendi zevkimiz doğrultusunda bir seçim yaptığımızı sanırız. Beğenmesem neden para verip alayım, bir de üstüne üstlük okuma zahmetine katlanayım diye düşünürüz.

Oysa kendi seçimimiz olduğunu düşündüğümüz kitaplarımız bizim için başkaları tarafından daha önce seçiliyor. Bir avuç insan doğrudan veya dolaylı yoldan okuma tercihimizi belirliyor. Seçtiğimizi sandığımız kitaplar bize ulaşmadan önce zaten seçilmiş durumda. Biz okur olarak aslında o kadar da özgür değiliz.

Kimler mi bunlar: Hangi kitapların yayımlanacağına karar veren yayınevi yöneticileri, medyada kitap eleştirisi yapan eleştirmenler, kitap eklerinin yöneticileri... Kolay bir iş değil yaptıkları.

Türkiye'de ne okuyacağımızı kimler tayin ediyor?

Kimlerin verdiği fikirlerle, savundukları yargılarla bir kitabı alıyoruz?

Türkiye'de yayın dünyasının power brokerları, yayıncılar ve eleştirmenler kimdir?

Onlar için hem araştırma yaptık, hem de zirvede oturuşlarını konumlandırdık.

Bize kitap seçip okutanların kimliklerini, bazılarının adlarını belki kamuoyu ilk kez duyacak. Çünkü onlar, bize sunulan kitapların arkasındaki insanlar.
 


Fethi Naci

Roman ondan sorulur

Türkiye'de roman denilince akla ilk gelen eleştirmendir Fethi Naci. Nurullah Ataç'tan gelen ‘‘zar atma’’ geleneğini günümüzde sürdüren tek isim. Yeni adların peşine düşer, onları yazar ve okura ulaşmasını sağlar. Son zamanlarda desteklediği, beğendiği Kaan Arslanoğlu ve Cemil Kavukçu'da olduğu gibi. Her yıl 10-15 yeni yazar onun onayıyla okur karşısına çıkıyor. Bugün ünlenip Türkiye'de roman eleştirisi yok diyenler, bir zamanlar onay almak için kapısını aşındırmıştır. Övdüğü roman satılır, okunur. Eleştirinin kurumsallamasında, yayıncılıktaki işlevinde öncülük yaptığı gerçektir. Marksist eleştiri kuramına bağlılığı ve sözünü asla sakınmamasıyla bir ekoldür. Okuru bilir ki, onun yazdığı, çekinmeden ortaya koyduğu kişisel yargılarıdır. Kendisine bağlı, yargılarına inanan bir okur kitlesi vardır. Bir kitabın üzerindeki ‘‘Fethi Naci tarafından okunmuştur’’ damgası, o kitabın büyük bir sınavı geçtiğinin göstergesidir. ‘‘100 Yılın 100 Romanı’’ adlı çalışması Cumhuriyet tarihinin roman serüvenini veren eşsiz bir kaynaktır. Bir eleştirmenin o ülkenin hikaye ve romanının gelişmesiyle paralel olarak gelişeceğini savunur. Her ne kadar eleştirmenlik enayiliktir dese de edebiyatın kendisine verdiği sorumluluktan kaçmaz. Yazılı basının yanı sıra televizyonlarda da kitap eleştirileriyle geniş okur kitlesi üzerindeki etkisini sürdürüyor.
 


Profesör Dr. Namık kemal Pak

Bilimi best-seller yapan adam

Bilimsel alanda yaptığı yayınlarla tanınan Tübitak, 1993 yılında yayın anlayışında değişiklik yapıp yelpazesini genişletince inanılmaz bir okur sayısı yakaladı. İnsanların roman gibi kolay okuyamayacakları bilim kitapları best-seller listelerine girmeye başladı. Bu işin sırrı ise Tübitak'ın başlattığı popüler Bilim Kitapları serisiydi. Tübitak Başkanı Prof. Dr. Namık Kemal Pak'ın öncülüğünde Tübitak Yayın Komisyonu tarafından seçilerek yayımlanan ve bugüne kadar 155 adet çıkan bu kitaplar yeni bir okur kitlesi yarattı. Bilimin, sayıların dünyası hiç ummadığı kadar bir ilgi gördü. Tübitak bugüne kadar 3.5 milyon kitap satarak bu alanda kırılması zor bir rekora da imza attı.
 


DOĞAN HIZLAN

Kültürün Papa'sı

Yayın dünyasının en tanınmış ve önemli ismidir. Uzun yıllar yayıncılık ve eleştirmenliği birlikte götürdü. Çalıştığı yayınevlerinde seçtiği kitaplarla okuru yönlendirdiği kadar eleştirileri ile de bilinçli bir okur kitlesinin yaratılmasında büyük bir rol oynadı. Kitabın büyük gazetelerde yer alması onun sayesinde oldu. Okuruna baskı yapmadan, seçtiği kitabı okutmayı amaçlayan bir eleştirmen. Genellikle övdüğü kitabın niteliklerini sıralar, böylece okuru ikna etme eğilimiyle ona kitabı sevdirir. Şiir alanında daha yoğun faaliyet gösterir, saplantılardan, dar bir dünya görüşünden uzak olduğu için eleştirilse de zaman onu haklı çıkarır. Bir kitabın çok satması onun onayına bağlıdır. Bu da geniş okur kitlesi üzerindeki etkisinin bir göstergesidir. Yalnızca kitabın değil, kültür ve sanatın her alanında power broker olarak kabul edilir. Sanat gündeminin oluşturulmasında ve belirlenmesinde en etkili isimlerden biridir. Bu da zaman zaman ona ‘‘Kültürün Papa'sı’’ adının takılmasına neden olur. Çok kimse onun yazmasını bekler, yazmadıkları da belli bir ard düşünceyle kendilerinin onun yazılarında yer almadığını söylerler. Fethi Naci ile birlikte kitap dünyasını, okur profilini belirleyen kişidir.
 


ENİS BATUR

Yayında kalitenin adı

Edebiyatçı olarak Ankara'da yıldızı parladı, İstanbul'da yayın dünyasında zirveye yerleşti. Yapı Kredi Yayınları'nın yönetecisi olarak her alanda seçkin kitaplar çıkardı. Şair ve yazar olarak taşıdığı beğeniyi daha yaygın bir kimliğe ulaştırarak yayınevi yöneticiliği yapıyor. Yazı dergisinde başlayan nitelikli serüven şimdi hem dergicilikte, hem şairlikte, hem yayıncılıkta devam ediyor. Yirmibeş yılı aşkın bir süre içinde, yaklaşık yüz dergi sayısı, iki bin kitap, birkaç bin ansiklopedi sayfasını yan yana dizme başarısını gösterdi. Değişik alanlara dağılan yayın etkinliğinde Türkiye ile dünyayı bir arada götürme çabasından vazgeçmiyor, bunu kimseye kaptırmak niyetinde de değil. Yayıncıların en çalışkanı. Durmadan kitap yayınlıyor, kendi eserleri çıkıyor. Kitapta olduğu kadar dergicilikte de ‘‘kalite'nin adı’’ olarak kabul ediliyor. Yapı Kredi Yayınları'da biraraya getirdiği ekiple kısa zamanda büyük bir yayıncılık başarısı gösterdi. Başkaları alsın, okusun diye kitap yayımlamayı bir tür sapkınlık olarak nitelese de bu işi en iyi yapanlardan biri.
 


Semih Sökmen

Fantastik edebiyatı sevdirdi

Günümüz genç kuşağının büyük bir ilgi gösterdiği ve başyapıt olarak J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi'nin kabul edildiği fantastik edebiyatı ülkemize Metis Yayınları tanıttı. Semih Sökmen başta kolej çıkışlıların bu tür kitapların İngilizcelerini okuduğunu, onlar arasında zaten bilindiğini ancak geniş kitlelere kendilerinin yayınları ile ulaştığını düşünüyor. Metis Yayınları'nın da kuruluşu birçok yayıncınınki gibi, kitap okuma meraklısı bir grup genç insanın bir araya gelişiyle oldu. 1982 yılında 12 Eylül'ün umutsuz ortamında insanlarla kitaplar aracılığı ile iletişim kurmak düşüncesi bugün etkili bir yayınevinin doğuşunu getirdi. Bugün yerli ve yabancı edebiyat dışında araştırma kitaplarıyla ve son dönemde güncel kitap dizisiyle kitap okutmada önemli bir işlev üstlenmiş durumda.
 


ERDAL ÖZ

Kırmızı kalp

Şiir, öykü ve roman yazarlığının yanı sıra uzun yıllar dergicilik de yapan Erdal Öz yayıncılığa 1981 yılında kurduğu Can Yayınları ile başladı. Beyaz zemin üzerine kırmızı kalp şeklindeki logosuyla yayınladığı kitaplar yaklaşık yirmi yıldır okurların kitaplıklarını süslüyor. Marquez'den Eco'ya, Foucoult'dan İsabel Allende'ye, Paul Auster'e kadar klasik ve yeni dünya yazarlarını Türk okuruyla tanıştırdı. Can Yayınları'nın iddialı olduğu bir diğer alan da Türk yazarları. Orhan Pamuk'tan Ahmet Altan'a kadar bugün çok satan yazarların çıkışları yine Can Yayınları'ndan oldu. Yayınevi'nin büyük misyonlarından biri de genç yazarların ilk kitaplarını yayımlaması. Günümüze kadar 1500'ün üzerinde kitap yayımlayan Can Yayınları'nın halen bin çeşit kitabı piyasada bulunuyor. '80 sonrasının okurunun en gözde yayıncısı. Okuma trendini belirlemede önemli bir yeri var.
 


TURHAN BOZKURT

Yayın dünyasının doktoru

Altın Kitaplar Yayınevi'nin Yönetim Kurulu Üyesi Turhan Bozkurt Tıp Fakültesi'nden sonra baba mesleği olan yayıncılığa gönül verdiği için sektörün tek doktoru. Yayın dünyasının bu saygın ismi kısaca Doktor olarak anılıyor. Altın Kitaplar, Türkiye'de başta Agatha Christie, Stephen King olmak üzere polisiye ve gerilim türü denilince ilk akla gelen isim olsa da bir dönem Doğan Hızlan'ın editörlüğünde Nobel Ödülü kazanmış klasiklerde, edebiyat eserlerinde de hayli iddialı olmuştu. 1955 yılında Sezai Solelli, Bay Stavro ve Seyhan Bilbaşar tarafından kurulan Altın Kitaplar, 1957 yılında Aziz Bozkurt, Fethi Ul ve Turhan Bozkurt tarafından devralındı. 1962'de yayımladıkları Ivo Andric'in Drina Köprüsü, yayınevi için bir dönüm noktası oldu. Başlatılan bu dizide o yıllarda Nobel kazanmış pek çok yazarın eseri yayımlandı. 1955'ten günümüze kadar 2000'in üzerinde kitap yayımlamış olan olan Altın Kitaplar, 1980 sonrasında Milli Eğitim Bakanlığı'nın ders ve yardımcı ders kitaplarını da yayımladı. Hala çok satan kitaplar, romanlar, polisiyeler denince Altın Kitaplar akla geliyor.
 


Beyoğlu

Kitabın hem üretildiği hem tüketildiği yer

Yayınevleri ve kitapçıları ile eski Bab-ı Áli'nin yerini bugün Beyoğlu almış durumda. İstiklal Caddesi üzerinde ve ara sokaklarında bugün 100'ün üzerinde kitapçı bulunuyor. Türkiye'de metrekare başına en fazla kitapçısı olan Beyoğlu, yeni kitaptan ikinci el kitap satan sahaflara, hobi kitaplıklarına kadar okurun istediği her şeyi bulabileceği bir yer. Beyoğlu bu özelliği ile eğlence merkezi özelliği kadar kültür merkezi de olmuş durumda. Sadece kitapçı değil, bugün birçok yayınevi de Beyoğlu'nda bulunuyor. Kitabın hem üretildiği hem de tüketildiği bir yer kısaca.
 


Kitapçılıkta çağdaş adım

Türkiye'nin bugün en geniş satış ağına sahip tek kuruluşu olan D&R mağazaları kitabın yeniden okur gündemine gelmesinde büyük bir öneme sahip. 1995 yılında kurulan ve bugün 43 satış mağazası bulunan D&R mağazalarının aylık kitap satışı yaklaşık 90 bin adet. Kitap ve müzik ürünleri ile meraklılarını buluşturan mağazalar zinciri kitap satışına çağdaş bir anlayış getirdi.
 


MEHMET YAŞİN

Kitapta yeni marka

Usta gazeteci Mehmet Yaşin yönetimindeki Doğan Kitapçılık son yılların en büyük atılımını yapan yayınevi. 1999'daki kuruluşundan bugüne kadar Türk ve dünya gündemini oluşturan kitaplarıyla yeni bir marka oluşturdu. 2000 yılında 140 kitap gibi rekor sayıda kitap basarak bu alanda iddialı olduğunu hemen kanıtlamıştı. Zaten best-beller listeleri de bunun bir göstergesi. Geniş yayın yelpazesiyle hemen her eve bir kitap sokmayı amaçlayan bir yayıncılık anlayışını sürdüren yayınevi yıllardır kitaplıklarda görünmeyen ustaları yeniden okurun gündemine soktu. Reşad Ekrem Koçu kitaplarının gördüğü ilgi yayınevinin yeni bir trend oluşturmadaki başarısının da göstergesi. Türk şiirinin büyük ustaları Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Can Yücel de yine bütün eserleriyle Doğan Kitap raflarında yer aldılar. Fransızlar'ın Stephen King'i olarak kabul edilen Jean Christopher Grange'ı Türk okuruna tanıtan Doğan Kitap, Türk Polisiyesi, Polisiye ve Gerilim, Aşk ve Macera ile Anı Roman kitaplarını topladığı Kırmızısiyah dizisi büyük ilgi gördü. Dünya yayıncılığının son gözdesi olan Mısırbilimci Christian Jack da Doğan Kitap'ın dünya ile aynı anda Türk okuruna tanıttığı yazarlar arasında.
 


Turhan Günay

Yılda iki bin kitap

Turhan Günay, Türkiye'nin en uzun süre yayımlanan kitap dergisi Cumhuriyet Kitap'ı 1992 yılından beri yönetiyor. Perşembe günleri Cumhuriyet gazetesi ile birlikte verilen Kitap eki 600 haftadır okurlara kitap tanıtıyor ve tavsiye ediyor. Günümüzün en etkili kitap dergisi olarak kabul edilen Cumhuriyet Kitap, perşembe günleri gazetenin tirajını 8-10 bin civarında artırıyor. Okuru yönlendirmede büyük bir işlevi üstlenen Cumhuriyet Kitap, eser kadar onları yaratanların tanıtımına da yer veriyor. Gazetenin kimliği ile bütünleşen dergi, kitap okuru olarak bilinen sınıfa doğrudan hitap ediyor. Bu da onun en önemli ve etkin özelliklerinden biri. Yayın dünyasında farklı ve ayrıcalıklı bir konumda bulunan Cumhuriyet Kitap, okur trendini belirlemede ve kitap dünyasını yönlendirmede özel bir konuma sahip. Derginin yöneticisi Turhan Günay, çocukluğundan beri meraklı olduğu kitap okuma eylemini dergi aracılığı ile geniş bir kitleyle paylaşma fırsatı bulduğunu söylüyor. Dergide ortalama olarak yılda iki bin kitap tanıtılıyor.
 


Tuğrul Eryılmaz

Kişiliğini dergisine yansıtan bir yönetmen. Yeni imzalar keşfetmenin en büyük zevki olduğunu söyleyen Tuğrul Eryılmaz, hazırladığı Radikal Kitap ekinde de bu ilkesini sürdürüyor. Kısa süre önce yayımlanmaya başlamasına rağmen kitap dünyasını etkileyen, okuru yönlendirmede etkili bir dergi oldu Radikal Kitap. Eryılmaz'ın hedefi 35 yaşın altındaki okur kitlesi. Radikal İki, Cumartesi ve Milliyet Sanat Dergileri'ni de yöneten Tuğrul Eryılmaz sadece kitap değil kültür hayatını da etkileyen bir isim. Fark yaratmak, onun için vazgeçilmez bir özellik. Kitap ekiyle ulaşmayı hedeflediği genç okurun ilgisini nelerin çektiğini çok iyi biliyor. Öyle fazla misyoner duygulara sahip değil. Bugün gençlerin ilgilenmediği örneğin bir Köy Enstitülü yazarı asla kapak yapmam, diyor. Okunmayanı yeniden hatırlatmak, unutulmuşları gün ışığına çıkarmak gibi bir şeyin çok da gerekli olduğuna inanmıyor. Cumhuriyet Kitap ile ayrıldıkları nokta da burada zaten. O bugünün okurunu yaratmanın peşinde.

 


MURAT BELGE

İletişim'e damgasını vuran editör

Yayın dünyasında akademik kariyerden gelen biri Murat Belge. Yazar, eleştirmen, incelemeci. Bu tavrını, anlayışını, kimliğini, 1983 yılında Taha Parla ile birlikte kurdukları İletişim Yayınları'na yansıttı. Türk yayıncılığında bugün etkin bir imza olan İletişim'in yayın politikası Belge'nin entellektüel kişiliği ile örtüşüyor. Yayıncı olarak yola çıkış amaçları 12 Eylül suskunluğuna karşı gelmekti. Onbeş günlük siyasi dergi Yeni Gündem'i ve Cumhuriyet Dönemi Türk Ansiklopedisi'ni yayımlayarak işe başladılar. Halen yayımlanan Tarih ve Toplum dergisi de yine onlar tarafından çıkartıldı. Toplum ve Bilim, Birikim gibi dergiler düşünce dünyasında yeni ufuklar açtı. Yayınevi araştırmanın önemini, düşünce tarihimize yeni bakış açılarının gereğini bilen bir anlayışta. Yayınevlerinin hepsinin birer favori yazarı vardır, yerli ya da çeviri. İletişim'in şu anki starı da Orhan Pamuk. Araştırma kitapları yayınında önemli bir yer tutan İletişim Yayınları, başlattığı Cep Üniversitesi serisinde sinemadan siyasi partilere, inanç sistemlerinden iletişim teknolojilerine ve ideolojilerden baleye kadar çok geniş bir yelpazede 170 kitaplık bir başvuru kitaplığı oluşturdu.
 


Deniz Kavukçuoğlu

Kitabın kalesi Tüyap Fuarı

Kitabı Türk insanının gündemine sokan en önemli kuruluş Tüyap. 21 yıldır düzenlediği kitap fuarıyla İstanbul'da okurlarla kitapların büyük buluşmasını sağlıyor. Her yıl yaklaşık 200 yayıncının katıldığı fuar artık bir klasik halini aldı. Yurtdışından konuk yazarların katıldığı, Türk yazarların imza günleri ile okurlarıyla tanışma fırsatı bulduğu, paneller aracılığı ile fikirlerin tartışıldığı Tüyap Kitap Fuarı, okur yaratmada en önemli işlevlerden birini üstleniyor. Fuarı her yıl 200 bin kitap okurunun ziyaret etmesi de bunun en önemli göstergelerinden biri. Yıl boyunca kitapla hiç ilişkisi olmayan biri bile fuara mutlaka uğruyor.
 


EROL ERDURAN

Subaylıktan yayıncılığa

1927 yılında Remzi Bengi tarafından kurulan Remzi Kitabevi, Türk yayıncılığının en köklü yayınevlerinden biri. Yayın hayatına merhaba dedikleri kitap Ömer Seyfettin'in Yüksek Ökçeler'i. Bu daha sonra yayınevinin günümüze kadar gelen yayıncılık anlayışının da bir göstergesi adeta. Bugün yayınevinin başında bulunan Remzi Bengi'nin damadı Erol Erduran, 1965 yılında Deniz Kuvvetleri'nden ayrılarak çalışmaya başladı ve 1978 yılında Remzi Bengi'nin vefatından sonra işlerin başına geçti. Bugün de farklı alanlardaki dizilerin yanı sıra yine çok satan Türk yazarlarının kitapları ile okuma trendini belirleyenler arasında yer alıyor. Erhan Bener, Emre Kongar, Buket Uzuner, Hıfzı Topuz, Ayşe Kulin gibi yazarları okurla buluşturuyor. Yayınevini iki oğlu Ömer ve Ahmet ile yöneten Erol Erduran, son yılların moda kitaplarını da okura ulaştırıyor. Örneğin Mısır serisi 150-200 bin gibi bir satışa ulaştı. Bu başarı bir çok yayıncının Mısır kitaplarına ilgi göstermesini sağladı. Remzi Kitabevi perakende satışta da açtığı mağazalarla öncülük yapanlardan. Altı kitabevinin yıllık satışı 800 bin kitap.
 


AHMET KÜFLÜ

İstanbul'a karşı Ankara

Başkent yayıncılarının duayeni Ahmet Tevfik Küflü. 1965 yılında Bilgi Yayınevi'ni kurarak yayıncılık, dağıtım ve kitabevi işletmeye başladı. İstanbul'un yayıncılıktaki üstünlüğüne rağmen Türkiye'nin önemli yazarları bütün eserleri ile Bilgi çatısı altında buluştular. Bugün Halikarnas Balıkçısı'ndan Sait Faik'e, Attila İlhan'dan Sevgi Soysal'a kadar pek çok yazarın bütün eserleri Bilgi Yayınevi tarafından okura ulaştırılıyor. 35 yılda 4 bin çeşit kitap yayınlayan Bilgi'nin şu an piyasada olan kitap sayısı bin civarında.
 


OSMAN OKÇU

Süpermarket yayıncılığı

Timaş Yayınları'nın kurucuları arasında bulunan ve halen Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdüren Osman Okçu yola süpermarket yayıncılığı anlayışı içinde çıktıklarını söylüyor. Bunu yayımladıkları yazarların isimlerine bakınca da anlamak mümkün. Osman Ulagay, Cüneyt Ülsever, Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Hekimoğlu İsmail, İskender Pala, Nazan Bekrioğlu, Nazlı Ilıcak, Mahir Kaynak, Altemur Kılıç, Ümit Meriç gibi düşünce yelpazesinin farklı yerlerinde bulunan isimleri aynı çatı altında topladılar. Çocuk kitaplarından aile içi eğitime, yemek kitabından görgü kitabına, tarihten şiire, popüler kültürden klasiğe, siyasetten ekonomiye kadar farklı türde kitapları yayımlıyor
.

 


                                                       KALİTELİ YAŞAM YOLCULARINA MERHABA

     Geleceğe umutla bakabiliyor muyuz? Umutla bakabilmeyi istiyor muyuz?  Bunu gerçekten istiyor muyuz? İstiyorsak, Ne yapmalı?  Niçin yapmalı?  Nasıl yapmalı?  Ne zaman yapmalı? Bu sorular üzerine düşünmeli, yanıtlar bulmalı, tekrar düşünmeli ve tekrar yeniden yanıtlar bulmalıyız. Geleceğe umutla bakabilmenin yolu kaliteli bir yaşamı arzulamak ve kendimizi kaliteli yaşama hazırlamak ve buna hakkımız olduğuna kendimizi inandırmaktan ve kaliteyi yaşam biçimi haline getirmekten geçiyor.
      Dr. Erdal ATABEK bir yazısında bakın neler söylüyor:
"Kalite", tutarlı insan, bilinçli yaşam demektir. "Kaliteli yaşam" paranın elde ettikleriyle sağlanamaz. "Kaliteli yaşam", duyguların açıklanmasının kalitesi demektir. "Kaliteli yaşam", düşüncelerin kalitesi demektir. Düşünebilmek, düşüncelerini geliştirebilmek, düşüncelerini paylaşabilmek, düşüncelerini savunabilmek demektir. "Kaliteli yaşam", kendi hayatını yönetebilmek  demektir. Kendi iradesiyle, kendi seçimiyle, kendi yönlendirmesiyle yaşamı başarmak demektir.

    Kişinin bireysel kalitesini arttırması, toplumsal kalitenin de artmasını sağlayacaktır. Toplumsal kalitenin artmış olması kişinin bu dünyada kendisine, diğerlerine ve yaşamına bir anlam bulmasını
sağlayacaktır.

   Yaşamı daha değerli ve daha anlamlı algılayabilen kişi eylemlerinde, düşüncelerinde tutarlı ve üretme çabası içinde olacaktır. Olumlu sonuçlar üretebilmek için olumlu hazırlıkların içine girecektir. Kaliteli yolculuğa çıkan bir kişinin;

-      Okuması
-      Gezmesi
-      Kendini geliştirecek yeni insanlar tanıması
-      Notlar alabilmesi
-      Not aldıklarını yazıya dökebilmesi
-      Kendini geliştirecek etkinliklere katılması
-      Gönüllü çalışmaların içine katılması
-      Düşünmesi
-      Paylaşmayı becerebilmesi gerekmektedir.      

   OKUMAK
   Okuma becerilerinin geliştirilmesi gerekir. Neyi okuyacağız, nasıl okuyacağız, niçin okuyacağız? Hangi hızla okuyacağız? Okuduklarımızdan notlar alıp, önemli gördüğümüz kısımların altlarını renkli kalemlerle işaretleyip daha sonraki okumalarımızda hızlı okumamızı sağlayabiliriz. Doğru ve hızlı okuma tekniklerini kullanırsak daha kısa zamanda daha çok bilgiye ulaşabiliriz. Çok hızlı okuma kurslarına katılabileceğimiz gibi bu konudaki yayınları da okuyarak
Orada dile getirilen noktaları uygulayarak okuma hız ve kapasitemizi artırabiliriz.
   Roz TOWNSEND Okuma zenginliği adlı kitapta daha iyi okuma becerisinin yaşamda kullanmak zorunda olduğumuz bilgileri hemen anlama ve yanıtlama yeteneğimizi geliştireceğini ileri sürer. Yazara göre daha iyi okuma becerisinin kazanılması
-      Verimliliğimizi artırır,
-      Bize zaman kazandırır,
-      Olumsuz duygulardan, örneğin hayal kırıklığından korur,
-      Başkalarıyla ilişkilerimizi güçlendirir,
-      İş yapma perspektifimizi geliştirir.         
 
   GEZMEK
   Hep aynı yerde olursak başka hiçbir yeri görme şansımız olmaz. Oysa her yeni yer, hem doğal örüntü, hem insan zenginliği ile bize birçok şey katabilir. Canlılar içinde hareket etme yeteneğine, yer değiştirebilme özelliğine sahip olduğumuz için ne mutlu bize. Değişik
amaçlarla da olsa insanlar yeni yerler keşfederler. Her yeni keşif bize yeni bir şeyler katar.

   NOTLAR ALMAK
   Gerek okuduklarımızdan, gerek gezdiğimiz yerlerde karşılaştığımız olaylar, kişiler, söylenenler hakkında notlar almayı sürekli kullandığımız bir beceri haline getirebiliriz. Düzenli notlar
alınması halinde not alınan şeyin hatırlanması, olaylar ve olgular hakkında doğru ilişkinin kurulması sağlanabilir. Sürekli olarak hafızamıza güvenmek yerine, hafızamıza güvenmekle birlikte notlar almak bize pek çok şeyi sağlayabilir.

   YENİ İNSANLAR TANIMAK
   Her yeni insan bizim için bir zenginlik kaynağı olabilir. Belki
duymuşsunuzdur yabancı bir özdeyiş var: "RİGHT TIME, RIGHT PLACE, RIGHT PERSON"  yani doğru zamanda, doğru yerde ve doğru kişiyle beraber olabilmenin öneminden bahseder. Kimin doğru kişi olduğunu bilseydik direkt olarak ona gidebilirdik. O halde yeni insanlarla tanıştıktan sonra bilgi birikimimiz insanları tanıma yeteneğimiz ve sezgilerimizle insanları tanıyabilir, kendi ortak yaşantı ve gözlemlerimizle kişi hakkında da daha detaylı ve tutarlı bilgi edinebiliriz. Kendimizi geliştirecek yeni kişilerle tanışmak ve dengeli, sağlıklı bir duygusal ve kültürel alış-verişe geçilmesi gerekmektedir.

   YAZMA EYLEMİ
   Hafızanın bireysel ve toplumsal anlamda zayıflığının önüne geçebilmek için yazma eylemine geçilmesi gerekmektedir. Yazmak konuşmak kadar kolay değildir, bu doğru. Ancak konuşma gibi yazma da geliştirilebilir. Bireysel gözlemlerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz ve düşündüklerimiz bize yazma sırasında gerekli olacaktır. Düşüncelerin yazıya dökülmesi hem bunların kalıcılaşmasını, hem daha sonraki adımlarımızda bakabileceğimiz
notlar olmasını hem de daha da derinleşmeyi sağlar.

   KENDİMİZİ GELİŞTİRECEK ETKİNLİKLERE KATILMAK
   Her türlü etkinliğe katılmak bize bir şey katar. Her türlü etkinlik bize bir şeyler katarsa da, zaman ve kendi bireysel amaçlarımız doğrultusunda ister istemez seçici olmak durumundayız. Konferanslar, paneller, kurslar, sergiler, dinletiler, toplu etkinlikler, resitaller, seminerler bize büyük bir bilgi birikimi sağlamanın yanı sıra hem kişiler arası ilişkileri geliştirmemize hizmet ederken hem de olgunlaşmamıza yardım eder.

   GÖNÜLLÜ ÇALIŞMALARA KATILMAK
   Gönüllü çalışmalara katılarak kendimize daha çok yardım edebiliriz. Kendimizi daha değerli hissetme, işe yarama, yeni dostluklar kurma, kendimizi geliştirme açısından gönüllü çalışmalara
katılım bizim oldukça yararımızadır. TEMA, ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ, ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ, EĞİTİM GÖNÜLLÜLERİ gibi birçok kuruluşun çalışmalarına destek vererek hem toplumsal sorumluluğumuzu yerine getirmek hem de kendimizi değişik açılardan geliştirmek olanaklı hale gelecektir.

   DÜŞÜNMEK
   Düşünmek ciddi bir eylemdir. Kişi düşünceleri boyutunda büyüktür. Düşüncelerini ifade edebilmek, paylaşabilmek ve eyleme geçebilmek kişinin geliştirebileceği şeylerdendir. DESCARTES " Düşünüyorum, o halde varım" demiştir. CHARLES KETTERING ise "Eğer birisi onu
düşünmeseydi, başka birisi onun yapılabileceğine inanmasaydı, başka biri de yapmasaydı dünyada göklere değecek hiçbir şey olmazdı" diyor. Bulunulan "an" içerisinde saçma gibi gelebilen birçok düşünce zaman içerinse eyleme geçirebileceğimiz olağan bir düşünce haline
gelebilir. Zaten unutmamamız gereken şeylerden biri de yanlış düşünce olmadığı, sadece "farklı" düşünce olduğunu kabul etmemiz gerektiğidir.

   PAYLAŞMAYI BECEREBİLMEK
   Duygularımızı, düşüncelerimizi bir yandan geliştirirken bir yandan
da paylaşmayı becerebilmeliyizPaylaşmak insani bir eylemdir. İnsanın paylaşabileceği kişilere sahip olması insana haz ve mutluluk verir. HENRY FORD " Bir araya gelmek başlangıçtır, bir arada durabilmek ilerlemedir, birlikte çalışmak başarıdır." der. Paylaşılamayan duygu ve düşünceler bize zamanla sıkıntı verebilir. Kişiler arası iletişim, dayanışma ve yardımlaşma için paylaşım esastır. Duygu ve düşüncelerimizi insanlarla olduğu kadar elimize kalem alarak defterimizle de paylaşmak olanaklıdır.

   Sonuç olarak kişisel kalitemiz varoluşumuzu simgeler ve olacaklarımız hakkında bize ışık tutar. Kendimizi sürekli geliştirirken, çevremizi de geliştireceğimizin farkına varmalıyız. Yeni, yaratıcı ve olumlu bakış açılarının eyleme geçmekle birlikte bizi geliştireceğinin farkına varmamız gerekir. Yazının başında da dediğimiz gibi bugünü yaşamak, geleceği planlamak ve geçmişten ders almamız gerekiyor.
   Kaliteli yaşam yolculuğuna çıkmış olanlara bir selam, binlerce selam...

                                                                     
                                                                                 Ali  U
LUSOY

 


 

85 İCAD

Forbes dergisi, son 85 yılda yaşamı değiştiren 85 buluşun listesini yayımladı. Listede TV'den naylona, internetten fotokopiye kadar pek çok buluş var. Dergi, ayrıca gelecek 85 yıl içinde yaşamı değiştirmesi beklenen yapay organlar, yeni ilaçlar, bilgisayar oyunları vs. gibi buluşlarla ilgili bazı ipuçlarına da yer verdi.

İşte Forbes dergisine göre, son 85 yılda hayatımızı değiştiren 85 buluş:
1)Lastik ayakkabı-1917
2)İzotopların ölçümü-1918
3)Benzine konan tetraetil karışımı-1921
4)İş idaresi-1924
5)Multiplane kamera-1923 (Animasyon sinemasının başlangıcı)
6)Donmuş gıda-1924
7)Ortak yatırım fonu-1924
8)Bell Laboratuvarları'nın kuruluşu-1925
9)Roket motoru-1926
10)Televizyon-1927
11)Penisilin-1928
12)Sentetik lastik-1929
13)Jet motoru-1930
14)FM radyo-1933
15)Duvar kaplaması-1933
16)Gerçekçi hisse senedi hesaplaması-1934
17)Naylon-1934
18)Otomobil işçileri sendikası-1935 (ABD'de) 19)Kan bankası-1937
20)Ses sinyallerini, gönderilebilir dijital formata dönüştürme-1937 (Dijital çağın başlangıcı)
21)Fotokopi-1938
22)Otomatik vites-1939
23)Helikopter-1939
24)Radar-1940
25)Elektronik dijital bilgisayar-1942
26)Nükleer enerji-1945
27)Cep telefonu-1947
28)Mikrodalga fırın-1947
29)Polaroid fotoğraf makinesi-1947
30)Transistör-1947 31)Plastik kapalı yiyecek kapları-1947
32)Uzunçalar plak-1948
33)Bilgisayarda manyetik çekirdek bellek-1949
34)Diners Club kartı-1950
35)Levittown-1951 (Long Island'da yapılan 17 bin toplu konut)
36)Doğum kontrol hapı-1951
37)Thorazine-1952 (Akıl hastalıklarında kullanılan bir ilaç) 38)Holding yapılanması-1952
39)Holiday Inn oteller zinciri-1952
40)Fortran bilgisayar dili-1954
41)Çocuk felci aşısı-1954
42)Telstar-1954 (İlk ticari iletişim uydusu) 43)Fast food-1955 (İlk McDonalds'ın açılışı)
44)Konteyner taşımacılığı-1956
45)Disk sürücü-1956
46)Fiber optik teknolojisi-1956
47)Ampex V2x1000-1956 (Görüntüleme sistemi)
48)Kalp atışlarını düzenleyen cihaz-1958
49)Lazer-1958
50)Üçgen emniyet kemeri-1959
51)Entegre devre-1959
52)Hazır çocuk bezi Pampers-1961
53)Modem-1962
54)Kasalardandan elde edilen satış noktası bilgileri-1962
55)Bilgisayarda mainframe-1964
56)Tüketiciyi koruma hareketi-1965
57)Bilgisayar faresi-1968
58)Bankamatik-1969
59)Şarj-1969 (Video kamera için)
60)İnternet-1969
61)Kompakt disk(CD)-1970
62)İlişkilendirilmiş veritabanı-1970
63)Telesekreter-1971
64)Mikroişlemci-1971
65)Bilgisayarlı tomografi-1972
66)Ethernet-1972
67)Unix/C programlama-1972
68)E-eğlence-1973 (Bilgisayar oyunları)
69)Borsa işlem ücretinde indirim-1973
70)Katalitik konverter-1974
71)Borsa fiyat endeksini takip eden fon modeli-1976
72)Kişisel bilgisayar-1976
73)Birleştirilmiş DNA-1976 (Biyoteknoloji endüstrisinin başlangıcı)
74)Ticari ve bireysel banka hesaplarının tek bir hesapta toplanması-1977
75)Kısa vadeli, yüksek kazançlı fonlar-1977
76)Finansal bilgi yönetim programı-1979
77)LCD ekran-1984
78)Kişiselleştirilmiş bilgisayar seri üretimi ve perakende satışı-1984
79)Mevacor-1987 (Kolestrol düşürücü ilaç)
80)Prozac-1987(Antidepresan ilaç)
81)World Wide Web-1991
82)AIDS hastaları için inhibitor-1995
83)E-ticaret-1995 (Amazon ve eBay'ın kurulması)
84)Viagra-1998
85)Genetik kod için otomatik dizilim cihazı-2000


BAŞARININ ON ÜÇ KURALI

Kural 1. Sadece Sonucu Değil, Süreci de Önemseyin

Kural 2. Konuşun ve Yazın - Bunu Çokça Yapın

Kural 3. Kolaylıkla Evet Deyin ve Yapın

Kural 4. Başkalarıyla Çalışın Ve Kolayca Paylaşın

Kural 5. Sözlerinizi Tutun

Kural 6. Köpekler Bile Hiç Kendi Yataklarına İşemezler

Kural 7. Kendi Gücünüzü Tanıyın Ve Ona Göre Davranın

Kural 8. Kendi Sınırlarınızı Tanıyın ve Ona Göre Davranın

Kural 9. Sizden Daha İyi Olanlarla Bir İletişim Ağı Oluşturun

Kural 10. Doğrularınızı Koruyun

Kural 11. Mutluluğunuzu ve Huzurunuzu Koruyun ve Sürdürün

Kural 12. Kolayca Hayır Deyin ve Dediğinizi Yapın

Kural 13. Mektuplarınızı Açın, Telefonlara Cevap Verin, Masanızı Temiz Tutun


 

 

 

 

 

 

 

 

IRAK'LI ÖMER

Ben Basra'dan Ömer...

"Bu zulüm yerde kalmaz

Yemin olsun ki asra.

Önce mevtül insanlık

Sonra harabül Basra"

Belki haberin yoktur diye yazıyorum Franks;

Önce demokrasi yağdı göklerden

Sonra özgürlük geçti üstümüzden

Palet palet...

Ve insan hakları namlularından

Yüzü maskeli adamların

Saniyede bilmem kaç bin adet.

Demokrasi bizim eve de isabet etti

Bir gün sonra anladım ayaklarımın koptuğunu

Babamın vücudunda

Tam on sekiz adet

İnsan hakları saymışlar.

Annem zaten yoktu

Ben doğarken

İlaç yokluğundan ölmüş.

Ambargo falan dediler ya

Anlamadım, çocuk aklı işte

Sen daha iyi bilirsin...

Sizde de barış böyle midir Franks?

İnsan hakları çocukları yetim,

ve ayaksız bırakır mı orada da?

Ya demokrasi?

Güpegündüz pazara düşer mi?

Ve zenginlik...

İnsanları korkudan uykusuz bırakır mı?

Ve kuşlar gökyüzünü terk eder mi orada da?

Babamla söylediğim son dua dilimde,

Ayaklarım hastanede,

Ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar

Elimde kaldı...

Çocuğun var mı Franks?

Al... çocuğuna götür onları

Bir işe yarasın.

Kim bilir baktıkça,

Belki beni hatırlarsın

"Bu nasıl demokrasi?

Düştüğü yeri yaktı

Merhamet hür dünyaya

Bu kadar mı Irak’tı?"

 

------------------------------------------------------------------------------------------------------------

PATATESÇİ ADAM

Yaşlı bir adam patatesçilikle uğraşmaktadır. Yaşı epey ilerlediğinden, işler artık ağır gelmektedir. Yine iyice gücünün tükendiği bir gün hüzünlenir ve hapishanedeki oğlu David’e bir mektup yazar:

“ Ah oğlum ah! Ne olurdu şimdi yanımda olsaydın da tarlayı beraber kazsaydık, ürünümüzü beraber yetiştirseydik.”

Bu mektubu gönderdikten iki gün sonra patatesçi amcaya oğlu David’den bir mektup gelir:

“Aman baba, sakın tarlayı kazma. Bütün ölüleri oraya gömdüm.”

Mektubu alan yaşlı adam bir yandan telaşlanır ve bir yandan üzülerek yatağına girer. Sabaha doğru tarladan sesler geldiğini işiten yaşlı adam, kalkar perdeyi aralar. Bakar ki, tarlasında bir sürü adam elinde kürekler tarlayı kazmaktadır. Biraz daha dikkatli baktığında bunların C I A ve F B I ajanları olduğunu anlar.

Bir gün sonra oğlundan bir mektup daha gelmiştir. Oğlu şunları yazar:

Kusura bakma baba, buradan yapabileceklerim bu kadardı.”

--------------------------------------------------------------------------------------------

KERTENKELE

Aşağıda anlatacağım hikaye Japonya'da yaşanmış gerçek bir olaydır.

Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar.

Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanırda kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce. Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Nasıl olmuştu da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmıştı? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yasamak çok zor olmalıydı. Sonra bu kertenkelenin

10 yıldır hiç kıpırdamadan nasıl 10 yıl yaşadığını düşündü- ayak çivilenmişti!! Böylece çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye baslar, ne yiyor acaba? Sonra nereden çıktığını fark edemedigi başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı

yemekle... İnanılmaz!!! Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir

sevgi?

Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmekteydi...

Bu hikayeyi ilk duyduğumda çok etkilendim ve aralarındaki muhtemel ilişki turunu düşünmekten vazgeçtim: es, arkadaş, sevgili, ağabey, kız kardeş.....Teknoloji ilerledikçe bilgiye ulaşmamız hızlandıkça hızlanıyor. Fakat insanlar arasındaki mesafe,o da aynı hızda birbirine yaklaşıyor mu ACABA?

 


İHTİYAR ÇÖPÇÜ

            İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , her şeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.

            İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü. Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi.Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.

            İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile.

            Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran, az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu. Kendine tam gelememiş kız , gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu. Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile , dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını fark etti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

****************

Birden beklenmedik birşey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı.Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi ;

"- Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım"

İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin bir şey söylemesine fırsat vermedi; "-Hoşçakalın !. . . " deyip yürüdü. Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.

--------------------------------------------------------------------------------------------

ZEKA TESTİ

Aşağıdaki soruları tam 1 dk. içinde yanıtlamaya çalış. Bir kağıt kalem al ve yanıtlarını not et  ve her soruya bir defa bakmaya çalış. Oldukça ilginç bir zeka testi... :))

1. Bazı aylar 30, bazıları 31 çeker; kaç ayda 28 gün vardır?

2. Doktorunuz size 3 hap verir ve bunları yarımşar saat arayla almanızı tavsiye ederse, ilaçların tamamını bitirmeniz ne kadar sürer?

3. Gece saat sekizde yatıyorum ve yatarken guguklu saatimi sabah dokuza kuruyorum kaç saat uyurum?

4. 30' u yarıma bölüp 10 eklediniz, kaç etti?

5. Bir çiftçinin 17 koyunu vardı. Sürüde salgın hastalık oldu,dokuzu ağır hastalandı, diğerleri öldü. Çiftçinin kaç koyunu var?

6. Sadece bir tek kibritiniz var, içinde bir gaz lambası, bir gaz sobası,ve birde mum bulunan karanlık ve soğuk bir odaya girdiniz... Önce hangisini yakarsınız?

7. Adamın biri dikdörtgen biçiminde ve her cephesi güney manzaralı bir ev inşa ediyor. Evi kocaman bir ayı ziyaret ederse bu ayı ne renk olur?

8. 3 elma vardı ikisini aldım. kaç elmam var?

9. Musa gemisine her hayvandan kaçar adet aldı?

10. Chicago' dan hareket eden 43 yolculu bir otobüs kullanıyorsunuz. Pittsburgh' da 7 yolcu binip, 5 yolcu indi. Cleveland' da 8 yolcu indi,6 yolcu tuvalete gidip geldi ve 4 yeni yolcu bindi. 20 saat sonra Philadelphia' ya vardığınızda şoförün adı neydi?

 



ŞİMDİ YANITLAR:
1. Hepsinde, tüm aylarda 28 gün vardır.
2. Bir saat
3. guguklu saatler gece gündüz ayrımı yapmadığı için 1 saat.
4. 70 eder, yarıma bölmek 2 ile çarpmak demektir.
5. 9 canlı koyun
6. Kibriti
7. Ayı beyaz olur. Evin her cephesi güneye baktığına göre bina kuzey
kutbundadır.
8. 2 elma
9. Sıfır, gemisine hayvan alan Nuh idi.
10. Şöför sizdiniz.
 

DEĞERLENDİRME:
10 doğru : Einstein seviyesi
9 doğru : Toplumla uyuşamayan psikolojisi bozuk vaka...
8 doğru : Mühendis
7 doğru : Üniversite öğrencisi
6 doğru : Lise öğrencisi
5 doğru : İlkokul öğrencisi
4 doğru : İlkokul öğretmeni
3 doğru : Lise öğretmeni
2 doğru : Üniversite Profesörü
1 doğru : Milletvekili
0 doğru : Vatandaş

--------------------------------------------------------------------------------------------

ARAPÇA FUTBOL TERİMLERİ

Krampon-ül deccal-u uryan: Futbolcu

Vaziyyet-ül velvele ve işgal-i cemaatiyye : Seyircinin sahayı işgali

Krampon-ül bela-i şeytan : İyi futbolcu (rakip takımdan)

Krampon-ül kabiliyye-i maşallah :İyi futbolcu (bizim takımdan)

Mühendis-i kürre-i hümayun : Teknik direktör

Gaflet-ü dalaletiye : Kendi kalesine atılan gol

Hakimiyyet-ül kürre : Top kontrolü

Krampon-ül deccal-uryan-ül kayb-ı kürre : Futbolcunun topu kaybetmesi

Serdar-i kuvva-ül kürre : Takım kaptanı

Asakir-i milliye-i devleti Osmaniyye : Türk milli takımı

Vaziyet-ül madara : Tarihi fark

Hezimet-ül Yarabbi şükür : Şerefli mağlubiyet

Şut-ul minare : Havadan atılan top

Zamane-i yekun-u kürre-i cihad : Topun oyunda kaldığı süre

Zamane-i fuzuliyye: Boşa geçen zaman

Bişerefiye-i tribün-ül sarih : Açık tribün

Cihad-ül kuvva-i milliye : Milli maç

Akibet-ül cihad ya seydi : Uzatma dakikaları

Vaziyyet-ül hararet : Karambol

Şeyh-ül divan-ül kürre-i hümayun : Futbol federasyonu başkanı

Ulema-i rezil-i rüsva: Spor yazarı

Cihad-ül reis-i cumhuriyye: Cumhurbaşkanlığı kupası

Cihad-ül vezir-i azam: Başbakanlık kupası

Vaziyyet-ül kalaba ve istif ül balık-ı numerra: Numaralı tribün

Muhafazzar-i kal'a: Kaleci

Asakir-i muhafazza-ül satıh : Defans oyuncusu

Veled-i rüzigar: Kanat oyuncusu

Asakir-i saha-ül merkeziyye: Orta saha oyuncusu

Cihad-i vallah-ül azim: Kavga

Müfreze-i krampon-ül bomba: Golcüler

Reis-ül tekke-yi kurre-i hümayuniyye: Klüp başkanı

Gariban-i umumiyye: Taraftar

Gariban-i gurbet: Gurbetçi taraftar

Defterdar-i cihad-ül kürriye: Hakem

Sancaktar-i hatt-ül saha: Yan hakem

Sur-ül düttürü: Hakem düdüğü

Sükun-u mahşer: Yenilen gol sonrası sessizlik

İsyan-ı garibaniyye: Kötü tezahürat

Tezahür-ü cümle-i cemaat: Toplu tezahürat

Reis-i imam-i cemaatiyye: Amigo

Ceza-i şerriyye aman yarabbi: Penaltı

Vaziyyet-ül hüzzam velakin Allahüm Rabbena ve İnşallah vaziyet-i zafer-i kuvva-i aliye şehr-i İstanbuliyye : 1 gol İstanbul'da turu getirir mi ?

La havle ve la kuvvete: Yenilen gol

Darbe-i müstehcen: Elle oynamak

Darbe-i abes:Faul

Taaruz-u aleyküm selam: Kontra atak

Cenazetü’l mefta-i kürre: Ölü top

Şut-ül hürriyet: Frikik

Taaruz-u fevkal beşer: Mükemmel atak

Ferman-ı kehribar: Sarı kart

Ferman-i ahmer: Kırmızı kart

Taaruz-ül beleş: Ofsayt

Kabe-i hürriye-i hümayuniyyeh şahane: Stadyum

Divan-i krampon-ül deccal-i üryan-ül mafiş kaabiliyyet: Yedek kulübesi

Hareket-ül rabiya-il kusuriyye: 9 kusurlu hareket

İblis-i vesvese: Basın

Akibet-ül hüzzam : Elenme

Arafat-ul safha: Devre arası

Musabaka-i hicret-ul gurbet: Deplasman

--------------------------------------------------------------------------------------------

AŞK VE ÇILGINLIK

Uzun zaman önce, dünya yaratılmadan, insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez bir vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün, toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın oturuyorlarken “Saflık” ortaya bir fikir atmış : "Neden saklambaç oynamıyoruz?" Ve hepsi bu fikri beğenmiş, ve hemen “Çılgınlık” bağırmış: "Ben ebe olmak ve saymak istiyorum, Ben ebe olmak istiyorum!" ve başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış, 1, 2, 3 .... Ve Çılgınlık saydıkça, iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar.

"Şefkat" ayın boynuzuna asılmış; “İhanet” çöp yığınının içine girmiş; “Sevgi” bulutların arasına kıvrılmış; “Yalan” bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış; “Tutku” dünyanın merkezine gitmiş; “Hırs” bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış. Ve Çılgınlık saymaya devam etmiş, 79, 80, 81, 82..... “Aşk”ın dışında, bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış. “Aşk”, kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.. Bu bizi şaşırtmamalı, çünkü hepimiz Aşk’ı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz. Ve Çılgınlık 95, 96, 97... ya gelmiş ve 100'e vardığı anda, “Aşk” sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış. Ve Çılgınlık bağırmış "Sağım solum sobedir, geliyorum!" ve arkasını döndüğünde, ilk önce Tembelliği görmüş, o ayaktaymış, çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra “Şefkat”i ayın boynuzunda görmüş ve “İhanet”i çöplerin arasında, "Sevgi"yi bulutların arasında, “Yalan”ı gölün dibinde ve "Tutku"yu dünyanın merkezinde. Hepsini birer birer bulmuş, sadece biri hariç.

Ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış, en son saklı huyu bulamamış. Derken “Haset”, diğer huy bulunamadığı için haset duyarak, “Çılgınlığın” kulağına fısıldamış: "Aşk”’ı bulamıyorsun, O güllerin arasında saklanıyor. Ve “Çılgınlık” çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış, saplamış, saplamış, ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, “Aşk” elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş, gözlerinden. “Çılgınlık” “Aşk”ı bulmak için heyecandan "Aşk"ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş. "Ne yaptım ben? Ne yaptım ben? diye bağırmış. "Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?" Ve Aşk cevap vermiş, "Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim kılavuzum olabilirsin."

" O günden beri, “Aşk”ın gözü kördür ve Çılgınlık her zaman yanındadır..."

--------------------------------------------------------------------------------------------

BİLGİSAYARKOLİK MİSİNİZ? 


1. Modeminizi kapattığınızda içinizde bir burukluk hissediyorsanız; 
2. Defterinizdeki tüm adreslerde @ varsa; 
3. İnternet erişimi olmadığı için annenizle haberleşemiyorsanız; 
4. Telefon faturanız 2 sayfadan fazlaysa; 
5. Eşiniz resti çekip "Hayır, bilgisayar yatağa giremez!" dediyse; 
6. Bilgisayar masanızın sandalyesini bir klozetle değiştirmeyi düşündüyseniz; 
7. Gülümsediğinizde başınızı yan çeviriyorsanız; :-) 
8. Eşiniz devamlı olarak evlilikte iletişimin öemini vurguluyorsa ve siz de bunun üzerine kendisine yeni bir telefon hattı ve modem aldıysanız; 
9. Kelime işlemcinizle birşeyler yazarken her noktadan sonra "com" yazıyorsanız.com 
10. "0,1,2,3,4,5,6,7,8,9,A,B,C,D,..." diye sayıyorsanız; 
11. Rüyalarınız 256 renkse; 
12. Uyumaya çalışırken sleep(8*3600) diye düşünüyorsanız; 
13. Asansöre bindiğinizde gitmek istediğiniz kata ait düğmeyi çift tıklıyorsanız.
 

Bu internet işini biraz fazla abartmışsınız demektir.


ANKARA’YI DİNLİYORUM

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Ne rüzgar esiyor hafiften

 

Ne de gözlerim kapalı

 

Denizin sesi de İstanbul’a has

 

Bütün renkler Ankara’da mat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Çankaya sırtlarından çan sesleri geliyor

 

Cinnah’ın dibinde yalnız kalmış minare

 

Tunalı Hilmi’de şuh kahkahalar

 

Kuğulu Park’ta insanlar rahat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Vekiller misket oynuyor milletin kaderiyle

 

Memurlar öğle paydosunda simit dişliyor

 

Amirler kebap yiyor künefenin önünden

 

Açlıktan garibin midesi kat kat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Köprülerin altında baldırı çıplak çocuklar

 

Bir poşetin içinden bali çekiyor

 

Çiftliğe hapsolmuş türlü türlü hayvanat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Acı bir fren sesi geliyor Dö Gol yolundan

 

Sanki çığlığı kızın kulağımı yırtıyor

 

Ambulans bağırarak kıza doğru koşuyor

 

Sona eriyor yine taze bir hayat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Gençlik parkının bankları gıcırdıyor

 

Lunaparkta eğlence var meraklısına

 

Çocukların sevgilisi cansız dönen at

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Kızılay’ı sel götürmüş bir insan seli

 

Kimi işe gidiyor, kimi saf saf geziyor

 

Sakarya Çay Ocağında biri bir çay istiyor

 

Esnafın bugün de işleri kesat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Banliyö treni Sincan yolunu tutmuş

 

Saman Pazarı’nda gelinlik kızlar çeyiz bakıyor

 

Bent Deresi her zamanki gibi eski kokuyor

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Hacı Bayram Camisi yalnızlığını yaşıyor

 

Bakanlıklar, Bahçeli, Emek şen şakrak

 

Altındağ, Mamak, Kayaş fukara ağırlıyor

 

Ömrümü yutuyor canavar saat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

 

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat

 

Ne rüzgar esiyor hafiften

 

Ne de gözlerim kapalı

 

Burada hayatım bölündü lif lif

 

Bütün renkler Ankara’da mat

 

Ankara’yı dinliyorum Orhan Veli’ye inat


 

AMERİKAN MAHKEMELERİ

    Aşağıdakiler mahkemelerde Amerikan Mahkemelerinde Avukatlar tarafından sorulmuş gerçek sorulardan           derlenmiştir:

1. "Uykusunda ölen bir insan, ertesi günün sabahına kadar bunun

farkına varamaz, değil mi doktor?"

2. "En genç olan oğlunuz, hani şu 20 yaşında olan, kaç yaşındaydı?"

3. "Resminiz çekilirken orada mıydınız?"

4. "Yalnız mıydınız, yoksa kendi başınıza mıydınız?"

5. "Savaşta öldürülen kardeşiniz miydi, yoksa siz miydiniz?"

6. "Sizi öldürdü mü?"

7. "Çarpışma esnasında araçlar arasında ne kadar mesafe vardı?"

8. "Oradan ayrılana kadar orada mı kaldınız?"

9. "Kaç kere intihar etmeyi başardınız?"

10. -Soru "8 ağustosta mı hamile kaldınız?"

- Cevap: "Evet."

- Soru: "Peki o anda siz ne yapıyordunuz?"

11. -Soru: "Üç çocuğunuz var, değil mi?"

-Cevap: "Evet."

-Soru: "Kaçı erkek?"

-Cevap: "Erkek yok."

-Soru: "Hiç kızınız var mı?"

12. -Soru: "Merdivenler alt bodruma iniyor dediniz, değil mi?"

-Cevap: "Evet."

-Soru: "Peki bu merdivenler yukarı da çıkıyor muydu?"

13. -Soru: "Bay ___, geçen yaz kusursuz bir balayına çıktınız, değil

mi?"

-Cevap: "Evet, Avrupa'ya..."

-Soru: "Eşiniz de sizinle geldi mi?"

14. -Soru: "İlk evliliğiniz niçin sona ermişti?"

-Cevap: "Ölüm sebebiyle."

-Soru: "Kim ölmüştü?"

15. -Soru: "Şüpheliyi tarif edebilir misiniz?"

-Cevap: "Orta boyluydu, sakalı vardı."

-Soru: "Erkek miydi, yoksa kadın mı?"

16. -Soru: "Bugüne kadar kaç ölü üzerinde otopsi yaptınız, doktor?"

-Cevap: "Bugüne kadar ki bütün otopsilerimi ölüler üzerinde yaptım."

17. Soru: "Bütün cevaplarınız sözlü olmak zorunda, anlaştık mı?

Şimdi, hangi okula gidiyorsunuz?"

-Cevap: "Sözlü."

18. Soru: "Otopsiye başladığınız zamanı hatırlıyor musunuz?"

-Cevap: "Aksam 8:30 civarında başladık."

-Soru: "Bay___ o esnada ölü müydü?"

-Cevap: "Hayır, sandalyeye oturmuş neden otopsi yaptığımı merak

ediyordu."

19. Soru: "İdrar örneği verme imkanınız var mı?"

-Cevap: "Kendimi bildim bileli yapabilirim"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MİSKET


            Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan çocukların en zayıfına dönerek:
            -Küçüüük! diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?
            Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7-8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, "tek kelimeyle" dökülüyordu.
            Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:
            Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi. Bakalım üzerine
uyacak mi?
            Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyâda olup olmadığını, daha sonrada şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı.
            Ama "her zaman hasta" dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu işe bir kere bile itiraz etmemişti. simdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala.
            Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş

olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.
            Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerin
paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:
            -Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım
için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı
da...
            Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi.
            Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi.
            Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu isten sıkılmıştı.
            Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı.
            Arkadaşları :
            -Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen
kazanmıştın.
            -Çocuk, inci gibi yaslar süzülen gözlerini arkadaşlarından
kaçırmaya çalışırken:
            -Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu
yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.
 


HACER MENEKŞE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı..

Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..gölgeyi sever menekşeler derdi.. Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara. Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi ,her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande..

Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı.İlk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı.Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Öğretmen pek oturtmak istemedi Önce Hacer in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye Öğretmen Hande'nin annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu:

- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun? Hande cevap verdi:

- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi. Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak "peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin," dedi.

Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu.

Bir gün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı. Arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal  mıydı?

Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı,

diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti.  Buna tüm gücü ile inandı.

Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu. Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti.

Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacer idi. Hande'ye gülümsüyordu. Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi. Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi.

Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi

Sadece Hande ''bu soğukta ???'' Hacer gülümsedi onlar annem için, annem

onları çok sever. Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.

"Annen hasta mı?" dedi.

"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, bir tek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere

çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak. Bir de bizim köyden şehre

araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum

dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu.

Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

"Bir şeyler yapalım anne" dedi. O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.

Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı.

Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.

LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.

HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR.

SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

 


Amerikan Üniversiteleri

       Amerikan üniversitelerinin  bir adeti var. Her yıl, her üniversite kendi alanında  çok sivrilmiş ama mutlaka akademik hayattan gelmesi de gerekmeyen bir  önemli ismi mezuniyet konuşması yapmak, yeni mezunlara çeşitli öğütler  vermek üzere davet ediyor.Aşağıda 2000 yılında , ünlü Yale Üniversitesi'nde  yapılan mezuniyet töreninde konuşmak üzere davet edilen Oracle  bilgisayar şirketinin kurucusu ve genel müdürü Larry Ellison'un şaşırtıcı,  hatta şok edici  konuşması var.

            "Yale  Üniversitesi mezunları, daha önce  böyle bir giriş görmediğiniz için özür dilerim ama benim için bir şey  yapmanızı istiyorum. 

     Lütfen, etrafınıza iyi bir bakın..  Solunuzdaki sınıf  arkadaşınıza bir bakın. Sonra sağınızdaki sınıf  arkadaşınıza bir bakın.Ve şimdi şunu aklınıza koyun:Bundan beş yıl sonra,  on  yıl sonra, hatta otuz yıl sonra, solunuzdaki kişi hiçbir şeyi  başaramamış olacak. Sağınızdaki kişi de aslında hiçbir şey başaramamış  olacak.Ve siz, ortadaki? Ne bekliyorsunuz? Siz de başaramayacaksınız. 

    Başaramayacaksınız. Aslında bugün şöyle bir etrafıma baktığımda parlak  gelecek için yüzlerce umut ışığı göremiyorum. Yüzlerce değişik  endüstride liderliği ele  alacak kişiler de göremiyorum. Görebildiğim  tek şey, geleceği başarısızlıktan başka bir şey olmayacak yüzlerce  insan. O kadar. Sinirlendiniz. Bu anlaşılabilir bir şey. Ben, Lawrence  'Larry' Ellison üniversite terk, kim oluyorum ve bu yetkiyi nerden  alıyorum ki, ülkenin en prestijli yükseköğrenim kurumunun bu  yılki mezunlarına böyle şeyler söyleyebiliyorum?

    Bu yetkiyi nereden  aldığımı söyleyeyim: Çünkü ben, Lawrence 'Larry' Ellison, üniversite terk  ve dünyanın en zengin ikinci adamıyım. Siz değilsiniz.Çünkü Bill  Gates,  o da üniversite terk ve dünyanın -şimdilik- en zengin adamı.  Siz değilsiniz.Çünkü Paul Allen, o da üniversite terk ve dünyanın en  zengin üçüncü adamı. Siz değilsiniz.Başka  örnekler de var. Mesela  Michael Dell, o listede 9 numara ve yukarı doğru hızla tırmanıyor, o  da  üniversite terk. Ve siz o listede hâlâ yoksunuz.Hımmm... Şimdi çok kızdınız. Bu da anlaşılabilir. O halde biraz da  egolarınızı okşamama  izin verin.Pek çoğunuz burada dört ya da beş yıl eğitim gördünüz.  Önünüzdeki yıllar için epey iyi bir eğitim aldınız, bilmeniz gereken pek çok  şeyi öğrendiniz. İyi çalışma alışkanlıkları edindiniz. Burada size o  önünüzdeki yıllar boyunca yardımcı olacak bir sürü insan tanıdınız,  onlarla bağlantı kurdunuz. Ve hayat boyunca yanınızdan ayrılmayacak bir  kelimeyle güçlü bir ilişkiniz oldu burada: Terapi.Bunların hepsi güzel  şeyler.Ama gerçekte, o kurduğunuz arkadaşlık bağlantılarına fena halde  ihtiyacınız olacak. O çalışma alışkanlığına ve 'terapi'ye de  ihtiyaç duyacaksınız hayat boyu.İhtiyacınız olacak, çünkü üniversiteyi  terk etmediniz. Dolayısıyla asla dünyanın en zengin insanları arasına  katılamayacaksınız.. Elbette, belki de listeye 10 ya da 11. sıradan,  Microsoft yöneticisi Steve Ballmer gibi, girebilirsiniz.. Ama herhalde onun  kimin için çalıştığını söylememe gerek yok, değil mi? Sadece kayda geçsin  diye söylüyorum, o da zaten master sınıfından terk. Biraz geç kalmış anlayacağınız.

      Son olarak, herhalde bazılarınız ya da umarım bu konuşmadan sonra çoğunuz kendi kendinize soruyorsunuz: 'Yapabileceğim bir şey var mı? Bir umudum var mı?'Maalesef hayır. Çok geç kaldınız. İçinize çok şey dolduruldu, siz onlara bakıp çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz. Artık 19  yaşında değilsiniz.Eveeet, şimdi gerçekten çok kızdınız.  Bu anlaşılabilir bir şey. Belki de şu an, size bir umut ışığı vermenin,  bir çıkış yolu göstermenin tam zamanıdır.Hayır, 2000 mezunları size  değil. Siz kaybettiniz. Sizi, yılda 200 bin dolarlık komik  maaş çeklerinizle baş başa bırakıyorum. Üstelik o maaş çekinin üstünde  sizden birkaç yıl önce okulu terk etmiş birinin imzası olacağını söyleyerek.Öğütlerim size değil daha alt sınıfta  okuyanlara.Size söylüyorum: Hemen ayrılın. Daha güçlü söyleyemem: Ayrılın.  Hemen toplayın eşyalarınızı ve  fikirlerinizi ve bir daha geri dönmeyin.  Terk edin. Her şeye yeniden başlayın.Size söyleyebileceğim tek şey, o  başınızdaki kepler ve kıyafetin sizi aynen şu güvenlik görevlilerinin beni  kürsüden aşağı çektiği gibi aşağı  çektiği..."


KENDİNE YÖNELİK YETENEK TESTİ

Testin cevapları kendi içindedir. Testi bir bütün olarak görmeden testin çözülemiyeceğini sanıyorum. Tahminime göre cevap anahtarı tektir. Farklı anahtarlar bulanların beni haberdar etmeleri rica olunur. Çözümü bilgisayarla bulanların bunu belirtmeleri "the spirit of fair play" gereğidir. Testin bir de amacı vardır. Amacı anladığını düşünenlerin bunu benimle paylaşmalarını bekliyorum.

Başarılar.
Avni Çetinkurt

 

  1. Bu testte cevabı A olan ilk soru hangisidir?
    1. 1
    2. 2
    3. 3
    4. 4
    5. 5
  2. Bu testte sadece iki ardışık sorunun cevabı aynıdır. Bunlar hangi sorulardır?
    1. 7 ve 8
    2. 9 ve 10
    3. 11 ve 12
    4. 13 ve 14
    5. 15 ve 16
  3. Bu testte cevabı E olan kaç soru vardır?
    1. 3
    2. 4
    3. 5
    4. 6
    5. 7
  4. Bu testte cevabı E olan ilk soru hangisidir?
    1. 9
    2. 10
    3. 11
    4. 12
    5. 13
  5. Bu testte hangi harf sadece bir defa cevap olmuştur?
    1. A
    2. B
    3. C
    4. D
    5. E
  6. Bu sorunun cevabı bu testteki hangi sorunun cevabıyla aynıdır?
    1. 16
    2. 15
    3. 14
    4. 13
    5. 12
  7. Bu sorunun cevabı bu testteki 19. sorunun cevabıyla aynıdır. Bu cevap hangisidir?
    1. A
    2. B
    3. C
    4. D
    5. E
  8. Bu sorunun cevabı bu testte toplam kaç kez cevap olmuştur?
    1. 4
    2. 5
    3. 6
    4. 7
    5. 8
  9. Bu testte cevabı sesli harf olan kaç soru vardır?
    1. 6
    2. 7
    3. 8
    4. 9
    5. 10
  10. Bu testte cevabı sessiz harf olan kaç soru vardır?
    1. 7
    2. 8
    3. 9
    4. 10
    5. 11
  11. Bu testte cevabı bu sorununkiyle aynı olan son soru hangisidir?
    1. 10
    2. 12
    3. 13
    4. 14
    5. 15
  12. Bu testte cevabı bu sorununkiyle aynı olan ilk soru hangisidir?
    1. 4
    2. 5
    3. 6
    4. 7
    5. 8
  13. Bu testte bu sorunun cevabı bundan sonra (bu hariç) kaç kez geçecektir?
    1. 5
    2. 4
    3. 3
    4. 2
    5. 1
  14. Bu testte hangi harf en çok cevap olmuştur?
    1. A
    2. B
    3. C
    4. D
    5. E
  15. Bu testte bu sorunun cevabı ilk olarak hangi soruya cevap olmuştur?
    1. 5
    2. 6
    3. 7
    4. 8
    5. 9
  16. Bu testte cevapları soru numaralarının sırasıyla yan yana yazılınca anlamlı bir kelime çıkan sorular hangileridir?
    1. 3, 4, 5 ve 6
    2. 5, 6, 7 ve 8
    3. 6, 7, 8 ve 9
    4. 7, 8, 9 ve 10
    5. 11, 12, 13 ve 14
  17. Bu testin ilk ve son sorularının cevapları nedir?
    1. A ve E
    2. B ve D
    3. C ve C
    4. B ve A
    5. D ve E
  18. Bu testte hangi harf daima soru numarası çift olan sorulara cevap olmuştur?
    1. A
    2. B
    3. C
    4. D
    5. E
  19. Bu testte hangi harf toplam 7 kez cevap olmuştur?
    1. A
    2. B
    3. C
    4. D
    5. E
  20. Bu sorunun cevabı bu testte daha önce kaç kez geçti?
    1. 5
    2. 6
    3. 7
    4. 8
    5. 9

 

 

 

 

 

 

 

 

5 ÖNEMLİ DERS

 

Birinci ve de en önemli ders.

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.."

Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu." Tabii dahil" dedi, hocamız.."

İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba'

demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O hademenin adını da.. Dorothy idi.

 

İkinci önemli ders.. Yağmurda otostop!..

Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alabama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi;

Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."

 

Üçüncü önemli ders.. Size hizmet edenleri hep hatırlayın..

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çikolatalı pasta kaç para?" "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla.. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu..

 

Dördüncü önemli ders.. Yolumuzdaki engeller..

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.."

 

Beşinci önemli ders.. Önemli olan vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yasam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yasındaki çocuğa anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerlerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük doktoru yanlış anlamış, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı.


ASIL FAKİRLİK

 

         Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.

         Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,

         "insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

         "Evet!"

         "Ne öğrendin peki?"

         Oğlu cevap verdi,

         "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

         Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi,        "Teşekkür ederim baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"


AŞK BİTİNCE

         Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kız varmış. Birbirlerine aşık olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı sevgilisine öpücük kondurup Fırat’ın azgın sularına girip öbür yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş. Yine bir gece delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş, kadına dikkatle bakarak; - senin bir gözün kör müydü! demiş. 

Kadın o zaman delikanlıya bakarak; - sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme demiş. Delikanlı kadından ayrılmış, Fırat’a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğularak ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden; onun gücü sayesinde Fırat’ı geçermiş. O aşk bitince de...


BEŞ MAYMUN

Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır, bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.

Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Su kapatılıp, maymunlardan biri dışarı alınıp ve yerine yeni bir maymun konulur, ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer, bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır.

Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur. Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.

Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir...'

 

 

 

 

 

 

ÇOBAN VE AĞAÇ

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken:

"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.

Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinden daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Bir şey hatırlamıştı.

Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :

"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.

"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"


ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ


Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.

İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder
birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için.

Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan
içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur.

İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar,
"Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı
bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki,
çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba
"Su beni seviyor mu?" diye düşünmeye başlar.

Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek,
alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni
seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek
yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der.
Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...

Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz
etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der.

Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." der
ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek
artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler
çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine...

Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla
başını döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben,
gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır
nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder
çiçeği. Sonra şöyle der doktor: "Hastanın durumu
ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık
nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir
bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.

Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece
"Seni seviyorum" demek yetmemektedir...


TAVŞAN VE TİLKİ

 

            Bir tavşan önüne bir daktilo almış tak tuk tak tuk bir şeyler yazıyor. Oradan geçen bir tilki:

            Hey tavsan ne yazıyorsun?

            Doktora tezimi yazıyorum

            Ha öyle mi, çok güzel ne hakkında?

            Tavşanların tilkileri nasıl yedikleri hakkında.

            Yok canım olur mu öyle şey hiç tavşanlar tilki yerler mi?

            Olur canım gel istersen sana ispat edeyim.

            Beraberce tavşanın yuvasına girerler biraz sonra tavşan tek başına çıkar ve yine daktilosunun başına geçer tak tuk bir şeyler yazmaya devam eder. Daha sonra oradan geçen bir kurt tavşanı görür.

            Hey tavsan ne yazıyorsun?

            Doktora tezimi.

            Ne hakkında ?

            Tavşanların kurtları yemesi hakkında.

            Yayınlamayı düşünmüyorsun herhalde buna kim inanır.

            Doğru olmaz mı gel istersen göstereyim.

            Yine beraberce yuvaya girerler tavsan biraz sonra tek başına dışarı çıkar.

            Tavşanın yuvasının içindeki manzara. Bir köşede tilkinin kemikleri, Bir köşede kurdun kemikleri. Diğer tarafta bir arslan kürdanla dişlerini temizliyor.


7 KUTSAL GERÇEK

- Kaç yıldır benim yanımdasın?

- 20 yıldır efendim

- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu 7 gerçek mi öğrendin?

- Evet

- Söyle bakalım öyleyse neler öğrendin?

- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak bunlardan hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

- Baktım ki, insanların bir çoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O'na satıp, gönlümü yalnız O'nun sevgisine açtım.

- Devam et!

                  - İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak bir çoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

                  - Devam et yavrum.

                  - Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.

                  - Sonra?

                  - Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunun bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

                  - Doğru...

                  - Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde dünya nimetleri insanlara yeter de artardı bile.

                  - Ve yedinci?

                 - Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine... Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak eğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O'na sığınıp yalnız O'ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu

                  - Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu 7 gerçek etrafında döndüğünü tespit ettim.

 

 

 

 

 

 

 

BİR SAAT

 

         Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken bulmuş. 
         Çocuk babasına:
         "Baba 1 saatte ne kadar para kazanıyorsun?" diye sormuş. Zaten yorgun gelen adam "bu seni ilgilendirmez" diye cevaplamış.

         Bunun üzerine çocuk:
         "Babacığım lütfen bilmek istiyorum" diye cevap vermiş. Adam,
         "İlla ki bilmek istiyorsan 20 dolar kazanıyorum" diye cevap vermiş.       

 Bunun üzerine çocuk,
         "Peki bana 10 dolar borç verir misin?" diye sormuş. Adam iyice sinirlenip:

         "Benim, senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok hadi derhal odana git ve kapını kapat" demiş. Çocuk sessizce odasını çıkıp kapısını kapatmış adam sinirli sinirli bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder diye düşünmüş aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşmiş ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşünmüş belki de gerçekten lazımdı. Yukarı çocuğun odasına çıkmış ve kapıyı açmış. Yatağında olan çocuğa:

         "Uyuyor musun?"  diye sormuş. Çocuk,
         "Hayır"  demiş.
         "Al bakalım istediğin 10 doları sana az önce sert davrandığım için üzgünüm ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim"  demiş. Çocuk sevinçle haykırmış:

         "Teşekkür ederim babacığım"
         Yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkarmış adamın suratına bakmış ve yavaşça paraları saymış bunu gören adam iyice sinirlenerek:
         "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?" demiş. Çocuk,
         "Ama yeterince yoktu"  demiş ve paraları babasına uzatarak:
         "İşte 20 dolar, 1 SAATİNİ BANA AYIRIR MISIN?" demiş...


Bayan Danışma


         Ben henüz çok küçükken eve bir telefon almıştık. Telefonun bağlı olduğu cilalı çerçeveyi ve parlak ahizeyi asla unutamam. Saatlerce onun karşısına geçer ve seyrederdim. Hatta o derece ki, sayımız olan 105'i bir an bile aklımdan çıkaramıyordum, telefonla konuşacak yaşta değildim, zaten boyum da telefonun bulunduğu yere yetişemezdi. Fakat annem konuştuğu zaman, onun karşısına geçip hayranlıkla ona bakardım. Bir keresinde beni kucağına alıp ahizenin yanına kaldırdı ve beni babamla konuşturdu. Bu, bence unutulması çok güç bir olaydı. Sevinçten ve mutluluktan uçuyordum.

         Zamanla, bu telefonun içinde canlı bir yaratık bulunduğunu, "Lütfen Danışma" olduğunu ve bu  Bayanın ne sorulursa hemen cevap verdiğini öğrendim. Annem ona defalarca başkalarının telefon numaralarını sormuştu; bir iki kere de saatimiz durunca gene ondan sorup doğru saati öğrenmişti.


         Telefondaki bu cinle konuşma fırsatını ilk olarak annemin yakın komşumuzu görmeye gittiği ve benim de evde yalnız bulunduğum bir gün elde ettim. Bahçede oynarken, kaza ile elimdeki çekici parmağıma indirmiştim, sancıdan kıvranırken, ansızın aklıma "Bayan Danışma" geldi. Koşa koşa içeri girdim ve ufacık iskemlenin üzerine çıkarak telefonun alıcısını kaldırdım. Alıcıdan acayip ürültüler geliyordu. Ağlar gibi bir sesle: "Danışma lütfen" dedim. Karşımda gayet tatlı bir Bayan vardı. Ben tekrar ağlayarak: "Parmağımı acıttım. Ne yapacağımı söyleyebilir misiniz?" diye sorunca, makinenin içindeki bayan bana: "Annen evde yok mu?" dedi.


         "Hayır, evde hiç kimse yok."


         "Parmağın kanıyor mu?"

 

         "Hayır, çekiçle vurdum, şimdi acıdan kıvranıyorum."


         "Buz dolabını açabilir misin?"


         "Evet", diye cevap verince, Bayan Danışma sözlerine şöyle devam etti:          "Peki, dolabı aç ve buzluktan ufak bir parça buz çıkararak acıyan yerin üzerine bastır. Dikkat et, yerleri kirletip buzları dökmeyesin. Biraz sonra sancın dinecek. Artık ağlama ve bir daha sefere daha dikkatli davran."

         O günden sonra da en ufak bir bilgi için Bayan Danışmayı rahatsız ediyordum. O ise, en ufak bir hoşnutsuzluk göstermeksizin hemen bana yardım ediyordu. Coğrafya derslerinde, aritmetik problemlerinde hatta ve hatta parkta bulduğum sincabın beslenmesi için bana yardımcı olmuştu.


         Bir gün çok sevdiğim kanaryamız Peter kafesinde ölü bulundu. Ağlayarak hemen telefona sarıldım ve Bayan Danışmaya büyük acımı bildirdim. O da, diğerleri gibi, basit sözlerle beni yatıştırmaya çalışıyordu. Halbuki ben ondan daha fazla anlayış bekliyordum. Peter gibi güzel öten bir kuşun ölümünün olmayacak bir şey olduğunu ona anlatmak istiyordum. Sonsuz acımı anlayan ve onu paylaşmaya çalışan Bayan Danışma bana şu öğütte bulundu: "Beni dinle Paul, haklısın böyle güzel öten bir kuş ölmemeliydi, fakat unutma ki, çok daha güzel bir dünyaya gidiyor ve orada da  ötmesine devam edecek. Onun için artık üzülmen yersiz."

         Başka bir gün de, telefondaki cinden bir kelimenin anlamını soracaktım. Tam alıcıyı kaldırıp, Bayan Danışmayı istemiştim ki, yavaşça odaya giren kız kardeşim, beni korkutmak için ansızın bağırdı. Birden yerimden sıçradım. Sıçramamla birlikte duvara çakılı telefon alıcısı da benimle yere düştü. Telefondan teller fırladı. Bayan Danışma'nın sesi hiç duyulmuyordu. Yarım saat sonra kapımız çalındı ve telefon tamircisi olduğunu söyleyen bir adam gelerek telefonumuzu hemen tamir etti. Bizdeki bu bozukluğu kendisine yine Bayan Danışma'nın bildirdiğini de sözlerine ekledi.

         Dokuz yaşıma bastığım yıl, evimizi değiştirdik. Evle birlikte, o eski telefon alıcısını da değiştirip, daha modern bir alıcı satın aldık. Bu alıcıyı hiç sevmemiş ve Bayan Danışma'nın ancak o eski alıcıda bulunduğuna nedense inanmıştım. Yıllar geçip de delikanlılık çağına girince, bazen eski günleri düşünür ve telefondaki o bayanın saatlerce ufak bir çocukla uğraşmasını ve onun saçma isteklerini ve sorularını eksiksiz yerine getirmesini takdir ederdim.

         Yıllar geçmiş, ben büyümüş ve kolej öğrenimini tamamlamıştım. Bir gün iş için uçakla seyahat ederken, küçüklüğümün geçtiği bu kasabaya yakın bir merkezde uçak değiştirmek zorunda kaldım. Alanda beklerken, kız kardeşime telefon edip konuştuk. Sonra nasıl oldu bilmem, birden aklıma çocukluk yıllarımın Bayan Danışmanı geldi. Hemen alıcıyı kaldırıp, aynı kasabanın Danışmasını istedim. Hayret, karşıma çıkan, daha doğrusu alıcının içinden gelen o tatlı ve yumuşak sesi hemen tanımıştım. Birden hiç düşünmeden: "Benim çok güzel bir kanaryam vardı. Öldü. Ne yapayım, bu acıya nasıl dayanayım?" diye sordum. Öbür taraftaki ses bir iki saniye sustuktan sonra: "Herhalde parmağın iyileşmiştir artık." dedi. Gülerek:        "Demek hala siz burada çalışıyorsunuz. Yıllar ardına gidecek olursak, o çocukluk yıllarımda sizin bana neler verdiğinizi, bende ne gibi anlaşılması güç duygular uyandırdığınızı bir bilseniz." dedim.

         "Aynı durum benim için de oldu. Siz de akıllı ve tatlı bir çocuk olmak sıfatıyla bana çok şeyler veriyordunuz. Benim kendi çocuğum olmadığı için, sizinle konuşmak, sizin o çocuksu ve saf acılarınız paylaşmak, size bazı alanlarda yardımcı olabilmek de benim için sonsuz bir zevkti."

         "Yeniden buralara gelecek olursam sizi arayabilir miyim?" diye sordum. O ise gülerek: "Tabi, Bayan Sally'i istiyorum dersen, hemen beni bağlarlar," dedi. Bayan Sally! -Nedense bu isim bana acayip geliyordu. Bayan Danışma'nın bir ikinci ismi daha olamazdı. O, Bayan Danışma ve hep de öyle kalacaktı.

         Bu olaydan üç ay sonra, yine o bölgeye işim düşmüştü. Hemen en yakın telefon kulübesine koşarak, Danışma'yı istedim ve oradan da bayan Sally ile görüşmek istediğimi söyledim. Bu seferki Bayan Danışma daha genç birine benziyordu. Biraz çekingen bir eda ile: "Siz bayan Sally'nin arkadaşı mısınız?" diye sordu. "Evet, çok yakın arkadaşı idim," deyince, üzgün bir sesle: "Maalesef, Bayan Sally beş hafta önce öldü. Uzun süreden beri hastaydı. Bir dakika, acaba isminiz Paul mu? Tamam size son bir haber bıraktı; eğer bir gün onu telefonla arayacak olursanız, size, "Başka bir Dünya daha vardır ve orada da şarkı söylenebilir" dememizi istedi.

         Teşekkür ederek telefonu kaparken, Sally'nin ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Yanağımdan aşağı süzülen gözyaşlarını silerken, Bayan Danışma'nın ruhuna Tanrı'dan rahmet diledim.


AN’INI YAŞA

 

Mutsuz olduğum ve yalnız kalmak istediğim zamanlarda bir yer var hep oraya giderim. Yazın yeşille süslenip, kuş cıvıltılarıyla şenlenen bu yer, kışın beyazın sonsuz huzuruyla örtünür. Bahar ise bir başkadır buralarda. Ama bir şey var ki o bambaşkadır. Kambur bedeni, garip yıllanmış giysileri, üstün yaşama sevinciyle bir adam yaşar küçük bir kulübede. Çevremdeki bir çok insanla paylaşamadığım bir çok şeyi o adamla paylaşır, dertleşir ve rahatladığıma inanırım.

         Ruhumun yıkıldığı, hayatımın anlamını yitirdiğime inandığım, çevremdeki her şeyin anlamını yitirdiğine inandığım, çevremdeki her şeyin anlamsız geldiği bir gün kendimi yine onun yanında buldum. Bu seferki bir başkaydı. Bir yaşama yılgınlığı, hayattan ve insanlardan bıkmışlık, belki de isyan. Bu halim onu çok şaşırtmıştı. Bende artık mutsuzluklarımı isyana dönüştürmüştüm. Bende artık savaşma gücümü yitirmiş hayatın içinde kaybolup gitmiştim. Bir süre beni dinledikten sonra elimi tuttu ve bana;

         “Hayattan sıkıldın ve onu değiştirmek içinde bir şey yapamıyorsun. Geçmişin seni fazlasıyla etkiliyor ve gelecek kaygıların hayattan bıkmana neden oluyor.. Belki de artık ölümün eşiğine geldiğine inanıyorsun yani ölmek istiyorsun. Ha varım ha yokum ne fark eder ki düşüncesindesin...” dediğinde ona şüpheyle bakmadan edemedim. Çünkü beynimden geçenleri okumaya başlamıştı. İçimden ölümün belki de en güzel kurtuluş yolu olduğunu düşünüyordum.

         Tekrar konuşmaya başladı.

         “Evet, ölüm senin için bir kurtuluş yolu olabilir. Yaşamına son vermek isteyebilirsin. Ama ne için? Ölmüş bir geçmiş için mi? Ya da şu an hayal olan bir gelecek için mi? Dediğinde ise sadece bu sorunun cevabı dolaşmaya başlamıştı beynimde. Geçmiş için mi? Gelecek için mi? Evet bu soruya bile cevap bulamıyorum ölmeyi düşünürken. Ben cevapsız kalan soruları düşünürken o biranda ayağa kalktı ve beni elimden tutup kaldırdı.

         “Şimdi seninle bir yere gideceğiz. Gideceğimiz yeri söylemiyorum. Yalnız yaklaştığımızda gözlerini bağlamak istiyorum. Çünkü nereye gittiğimizi görmeni istemiyorum“ dedi.

         Beraberce ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladık. Rüzgarın artan esintisi ve ormanın yavaş yavaş seyrekleşmesi denize doğru gittiğimiz hissini doğurdu içimde. Bir ağacın önünde durduk ve gözlerimi bağladı. Biraz korku biraz heyecan yaşıyorduk ama merakım ağır basıyordu. Sormama izin vermeyeceği için ise kendimi ona bıraktım ve onun yardımıyla yürümeye devam ettim. Bir yere geldik ve durduk.

“Şimdi bağı çözeceğim ama gözlerini aç diyene kadar

açmayacaksın ve elimi tutmanı istiyorum” dedi. Gözlerimi açtığımda yüksek bir yerdeydim, metrelerce aşağıda kalan deniz korkunç görünüyordu. Evet burası bir uçurumdu. Ölümün eşiğinde olan ruhumun şimdi bedenimle beraber bir uçurumun eşiğinde duruyordu ve ölüm çok yakındı, ve konuşmaya başladı;

         “Evet her şey bir adım, Ölmek mi? Her şeye rağmen yaşamak mı? Bir adımla ölümü seçebilirsin. Uçurum korkunç mu geldi? Belki bir adımla bir arabanın altında da kalabilirsin. Ya da bir adımla birçok can alan tren raylarının altında. Ya da bir hareketle ilaç kutusuna sarılıp hepsini içmek de isteyebilirsin. Ama kendini gökyüzüne bırakıp bu taptığın mavilikte ölmek belki de daha çok hoşuna gider ne dersin? Şimdi elini bırakıyorum ve sen seç ama adımını atmadan önce geçmiş için mi? Gelecek için mi? Sorusunun yanıtını vermeni istiyorum.”

Düşündüğüm şey sadece o anım oldu. O an soluduğum hava, kokusunu duyduğum deniz, esintisiyle tenimi okşayan ılık rüzgar. Ne geçmiş, ne gelecek her şey anını keyifle geçirmek dedim ve bir adım attım. O an bana sımsıkı sarıldı ve;

         “İşte evlat” dedi. “Geçmiş ölmüş gelecek ise sadece bir hayal, şimdi ise yaşanan an ve gerçek. Ölmüş bir geçmişle hayal bir gelecek düşüncesiyle yaşanan anın gerçeğini yitirmek ve onu öldürmek ise kendine verdiğin en büyük ceza olsa gerek. Artık her anın keyfini çıkart ve sonra da geçmişte bırak...”

         Bu ondan aldığım en büyük miras olmuştu. Ve aylar sonra bir gün onu ziyarete gittiğimde onu en sevdiği, gökyüzünü en rahat görebildiği yerde yatarken buldum. Ama ölmüştü. Anlaşılan öldüğün anın bile keyfini çıkarmıştın bay yaşama sevinci... Hoşça kal...

05/07/2000

N. Taştemur

 

 

 

 

 

 

 

 

BALON

Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizleyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "Bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi.
            Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını fark ederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:
            -Baloncu amca, dedi. Biliyor musun benim hiç balonum olmadı.

Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
            -Paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
            -Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
            -Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
            Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı.
            Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı. Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:
            -Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını
hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. İster istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adama dönerek:
            -Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o?
            Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra:
            -Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al.
            Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun
uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak:
            "Olsun", diye mırıldandı.

"Olsun. Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artık......"


BİR KADER ÖYKÜSÜ

         Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994’te San Diego’da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. 

         ‘Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir:

         23 Mart 1994’te Ronald Opus’un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."

         Opus’un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm şeklini intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus’un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vak’ası olduğu düşüncesine itti.   Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kastı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.

         Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kastıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğla kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.

         Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus’un hayatı sona ermişti.

            Dosya intihar olarak kapatıldı.


OKUNMASI GEREKEN TARİHİ GERÇEKLER

Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün. 1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını  Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu  esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir  şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların  altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek  yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor" (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.

Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçesi "eşik") idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. "Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna "yağ çiğnemek" (chew the fat) adı veriliyordu.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.

 

Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma" nöbeti deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift") denirdi.

Bazıları zil sayesinde kurtulur ("saved by the bell") bazıları da "ölü zilci" (dead ringer) olurdu.

Gerçekler bunlar. Kim demiş tarih sıkıcıdır diye..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ARKADAŞ
     
Savaşın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş...
Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin..
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.." İnanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatini tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim. dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen.. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- Ahmet!.. Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum.. ....


Kalbimizde Arkadaşlık adında bir mucize var. Nasıl olduğunu veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı bilirsiniz ve Arkadaşlığın Allah’ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız.

Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin. Bu yazıyı ARKADAŞ olarak gördüğünüz herkese gönderin. Eğer size geri gelirse, o zaman sonsuza
kadar bir arkadaşınız olduğunu anlayacaksınız.


BİRLİĞİN GÜCÜ

      Birlikte hareket etmek adına, "KAZ"lardan alınacak dersler.
 

     Göç eden kazları havada süzülürken hiç izlediniz mi?  "V" şeklinde bir formasyonla uçtuklarını farketmişsinizdir. Bilim adamları araştırmış, "Bu kazlar neden V şeklinde gurup yaparak uçarlar" diye...

Ve sonuçta kazların hiç de "kaz kafalı" olmadıkları ortaya çıkmış. Hatta bizlerin ders alacağı noktalar var...


Bize çıkan ders:
Kafamız kaz kadar çalışıyorsa bizimle aynı yöne gidenlerle
bilgi alışverişini sürekli kılarız.
Başta giden V lideri yorulduğunda en arkaya geçiyor ve hemen arkasındaki
lider konumuna geçiyor. Bu değişikliği sürekli yapıyorlar.


Bize çıkan ders: Liderliği paylaşmak ve zor işi rotasyonlu yapmak ivme
kazandırıyor.

Gerideki kuşlar öndekileri daha hızlı gitmek üzere uyarıyor.

 

Bize çıkan ders: Takım ruhu.
Formasyondaki bir kuş hastalanırsa veya bir avcı tarafından vurulur da
uçamayacak hale gelirse... Düşen kuşa yardım etmek üzere formasyondan iki
kaz ayrılıyor ve korumak üzere yanına gidiyor. Tekrar uçabilene kadar veya
ölümüne kadar onunla beraber kalıyorlar.
Sonra gidip bir V formasyonuna katılıp kendi guruplarına ulaşıncaya kadar
beraber uçuyorlar.

Bize çıkan ders: işler zorlaştığında kenetlenmenin faydası var. 
Uçan her kuş, kanat çırptığında arkasındaki kuşa onu kaldıran bir hava akımı
meydana getiriyor. V şeklindeki formasyonla uçan kaz gurubu, birbirlerinin kanat
çırpınışlarındaki hava akımını kullanarak uçuş
menzillerini yüzde 71 oranında uzatıyorlar. Yani tek başına gidebilecekleri
maksimum yolu, gurup halinde neredeyse ikiye katlıyorlar.

Bize çıkan ders: Belli bir hedefi olan ve buraya ulaşmak için biraraya gelen
insanlar oraya daha kolay ve çabuk erişirler. Çünkü birbirlerinin çekimini
kullanırlar. Bir kaz V gurubundan çıktığı anda uçmakta güçlük çekiyor, çünkü
kaldıraçla hava akımının dışında kalmış oluyor. Bunun sonucu olarak hemen formasyona geri dönüyor ve "V"nin gücünü kullanıyor.


BIRAKIN IŞIĞINIZ YANIK KALSIN

 

            Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir oluşturdu.

            Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi:içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hakkettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.    Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.

            Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın ?" Çocuk cevap verdi: "Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.

            Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın ?" Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım. Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.

            "Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın ?" diye sordu adam. Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 50 centini İncil’de yazıldığı gibi çok değerli bir şeye verdim. 20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. 20 centte kiliseye verdim.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım. Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı.

            Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu. Baba memnundu; "Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.

 

 

 

 

 

 

 

NE GÖRÜYORSUNUZ?
Harp sırasında kocam New Mexico'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum.

Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm.

Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti.

Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım.
"Gelin, beni buradan alın" dedim.
"Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim."

Babamı beklerken cevabı geldi.
Sadece iki satır yazmıştı;
"İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı.
Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları."

Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim.
Ben hep çamuru görmüştüm.
Halbuki yıldızlar da vardı.

Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler.

Kaktüsleri, vukka ve erguvan ağaçlarını inceledim.
Kır köpeklerini tanıdım.
Çöl gurubunu seyrettim.
Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım.

Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım.

Çöl mü değişmişti?
Hayır.
O yine kavuruyordu.

Yerliler mi değişmişti?
Hayır.
Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı.

Sadece ben değişmiştim.

Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm.


ZORLAR ve KOLAYLAR
Hayatta zor işler, kolay işler var,
Bunları ayıran insan olmak zor.

Bilgiçlik taslamak, konuşmak kolay,
Az ve öz konuşup susan olmak zor.

Akıl vermek kolay, iş bozmak kolay,
Bozuğu onaran insan olmak zor.

Niyet etmek kolay, başlamak kolay,
Bir işi bitiren insan olmak zor.

Almak kolay, benlik, bencillik kolay,
Alan insan değil, veren olmak zor.

Merak kolay, olay seyretmek kolay,
Bakan insan değil, gören olmak zor.

Kazanç kolay, servet, zenginlik kolay,
Vicdanlı, namuslu patron olmak zor.

Açları kandırmak, azdırmak kolay,
Açları doyuran insan olmak zor.

Yemin etmek kolay, söz vermek kolay,
Verdiği sözünde duran olmak zor.

Hile, yalan, riya, kalleşlik kolay,
Doğru olmak, içten insan olmak zor.

Kan akıtmak kolay, acıtmak kolay,
Acıyan yarayı saran olmak zor.

Nefse uymak kolay, hırslanmak kolay,
Nefsini, hırsını yenen olmak zor.

Yuva kurmak, evlenmek kolay,
Yuvada huzura eren olmak zor .

Yaşam kolay, doğmak, yaşlanmak kolay,
İnsanca yaşlanmak, insan olmak zor.


POZİTİF DÜŞÜNCE


John Ruskin, ünlü bir İngiliz sanat eleştirmenidir.

Bir gün, Ruskin'in zengin bir arkadaşıyla akşam yemeği randevusu vardır.

Arkadaşı suratı asık bir şekilde gelir.

Anlaşıldığına göre, yemeğe gelirken arkadaşının göğüs cebindeki dolmakalem kırılmış ve kısa bir süre önce hediye olarak aldığı değerli bir mendilin üzerine çıkmayan Hint mürekkebi leke yapmıştı.

Arkadaşı mendili çıkarıp Ruskin'e gösterir.
Kumaşın ortasında çok belirgin siyah yuvarlak bir leke vardır.

Adam o kadar üzülmüştür ki, yemeğine çok az dokunabilir ve eve aceleyle dönerken, mendili masanın üstünde unutur.

Ruskin, çıkarken mendili yanına alır.

Birkaç hafta sonra zengin arkadaşının evine bir paket teslim edilir.

Açtığında, kendisini çok şaşırtan ve sevindiren bir şekilde mürekkep lekeli mendilin harika bir sanat eserine döndüğünü görür.

Ruskin, biraz Hint mürekkebi almış ve yuvarlak lekeyi merkez noktası olarak kullanıp, bütün mendili kaplayan nefis bir desen çizmişti.

İnsanlar eğer pozitif düşünürlerse, olumsuzlukları başarıya dönüştürebilirler.

Ruskin, arkadaşının küçük üzüntü duvarına bir kapı açarak mutluluğunu sağlamıştı.

Hem özverili davranışı ile yaşamlarını zenginleştirmiş, hem de arkadaşının sevgisini kazanmıştı.


BİRAZ MUTLULUK

 

        Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi. Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.
Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl olduğunu sorsa; 

“Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep.. “Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu...
Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse, Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.
Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye gittim.

Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman, her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun... Nasıl başarıyorsun bunu?
"Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim. Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim. Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var.. Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.
Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?

Evet.. Kolay dedi Jerry.. "Hayat seçimlerden ibarettir. Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının iyi ya da kötü olmasını seçersin... Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!.."
Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.
          Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler... Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış. Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.
Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm. Nasılsın? diye sorduğumda:

"Bomba gibiyim dedi Bomba gibi." Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.

"Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm.. Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim."
Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..

"Ambulansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı. Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler. Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızlasürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler bana; adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam, biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten.."
Ne yaptın? diye merakla sordum..

Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu.. Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi toparladım ve bağırdım:

Benim kurşunlara alerjim var !..
Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..

“Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin. Otopsi yapar gibi değil..”
Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.
       Her gün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim.. Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..


ÇİÇEK DEĞİL, ÇOCUK YETİŞTİRDİĞİNİZİ UNUTMAYIN !


     Kapı komşum David'in beş ve yedi yaşında iki çocuğu var. Bir gün yedi yaşındaki oğlu Kelly'ye benzinle çalışan  çim biçme makasıyla nasıl çim biçildiğini öğretiyordu. Makinayı çim üzerinde nasıl döndüreceğini öğretirken eşi Jan, David'e bir soru sormak için içeri çağırdı. David içeri girince, Kelly makinayı çalıştırdı ve çimlerin ortasındaki çiçek tarhına daldı. Çiçek tarhı bir anda mahvolmuştu. David döndüğünde gördüğü manzara karşısında çılgına döndü. Bütün komşuların çok beğendiği, emek emek kendi elleriyle yaptığı çiçek tarhı yoktu artık. David tam sesini  yükseltmeye başlamıştı ki, Jan dışarıya çıktı ve David'e ''David, çiçek değil, çocuk yetiştirdiğini unutma!'' dedi. Jan bu sözleriyle bana ana baba olarak önceliklerimizin ne olduğunu çok güzel anımsattı. Çocukların kendileri ve benlik saygıları, kırabilecekleri ya da hasar verebilecekleri herhangi bir fiziksel nesneden çok daha önemlidir. Bir futbol topunun kırdığı bir cam, dikkat edilmediği için kırılan bir lamba ya da mutfakta elden kayıp, kırılan bir tabak zaten kırılmıştır. Çiçekler zaten ölmüştür. Verilen bu zararı, bir de ben çocuğumu inciterek, yaşam sevincini öldürerek iki katına çıkartmamalıyım.


************

Birkaç hafta önce kendime spor bir ceket aldım ve dükkan sahibi Mark Michaels ile anne babalık üzerine biraz sohbet ettik. Mark bana eşi ve yedi yaşındaki kızlarıyla dışarıya yemeğe çıktıkları bir gece kızının masadaki bardağı devirdiğini anlattı. Masadaki su temizlenip, anne babası üzülmemesini söyledikleri zaman kızı onlara bakmış ve, ''Biliyor musunuz, size  diğer anne babalara benzemediğiniz için teşekkür etmek istiyorum. Arkadaşlarımın çoğunun anne babaları böyle bir durumda onlara bağırır ve bir de daha dikkatli olmaları konusunda onlara söylev çekerler. Böyle bir şey yapmadığınız için size teşekkür ederim!'' demiş. Bir seferinde ben arkadaşlarımla yemekteyken, benzer bir olay oldu. Beş yaşındaki oğulları masaya bir bardak süt döktü. Arkadaşlarım çocuklarına bağırmaya başlayınca, ben de bilerek çarptım ve kendi bardağımı devirdim. 48 yaşında olmama rağmen nasıl halâ aynı şeyi yaptığımı anlatmaya başlayınca,
çocuğun gözleri parladı ve anne babası gereken mesajı alıp, çocuklarına bağırmaktan vazgeçtiler. Her gün halâ yeni bir şeyler öğrendiğimiz unutmak bazen ne kadar da kolay oluyor.


************
Geçenlerde  Stephen Glenn'den ünlü bir araştırmacı bilim adamı hakkında bir öykü dinledim. Bir bilim adamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu
sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş? Bilim adamı bu soruyu ''iki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle'' diye yanıtlamış. Bilim adamı buzdolabından süt şişesini çıkartmaya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş. Annesi
mutfağa geldiğinde,ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine, ''Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir  süt  gölü görmemiştim.  Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?'' demiş. O da eğilip, oynamış yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annesi, ''Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?'' demiş. Robert süngeri seçmiş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler. Daha sonra annesi, ''Biliyor musun, burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi sula doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı
sağlayalım'' demiş. Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş. Ne güzel bir ders! Bu ünlü bilim adamı daha sonra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış. İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir. Bütün anne babalar çocuklarına, annesinin Robert’e davrandığı gibi davransalar çok daha iyi olmaz mı?

************

Son öykümüz de aynı tutumu yetişkinler bağlamında anlatıyor. Bu öyküyü birkaç yıl önce bir radyo programında Paul Harvey'den dinlemiştim. Genç bir kadın işten evine dönerken arabasının çamurluğuyla, bir başka arabanın tamponuna vurmuş. Kadıncağız ağlamaya başlamış, çünkü arabası yeniymiş. Bu durumu kocasına nasıl açıklayacakmış? Diğer arabanın sürücüsü anlayışlı davranmış, ama yine de birbirlerine plakalarını ve ruhsat numaralarını vermeleri gerektiğini açıklamış. Genç
kadın, belgelerinin bulunduğu zarfı açtığında, zarftan yere bir kağıt düşmüş. Kağıtta eşinin el yazısıyla şu sözler yazılıymış: ''Sevgilim, bir kaza yaptığında, arabayı değil, seni sevdiğimi unutma!''

************

Şimdi bir kez daha çocuklarımızın, maddesel şeylerden çok daha önemli olduklarını anımsayalım. Bunu aklımızdan çıkarmadığımız zaman, çocuklarımız benlik saygısı kazanır ve yüreklerinde sevgi tomurcukları belirir. Dünyadaki en güzel çiçek tarhlarından daha güzel bir insan olurlar.


ÇİRKİN POSTACI

 

Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanıyorum, birkaç defasında da evden ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık bekliyordum sanki, ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde daire kapıma sıkıştırılmış bir mektup buldum. Hayretle baktım üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip açtım...  

"Acıları paylaşmak insanların vazifesidir, diyordu. Senin geçtiğin sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım veya paylaşılmamış acılarını içinde gezdiren bir insan!... Ve ekliyordu sonunda; Sana her gün mektup yazacağım..."

Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki kimdi bu?.. Kimdi, neden yazmıştı bu notu ve neden "bana" yazmıştı? Aslında hoş sözlerdi... Ve aslında bir mektuba da deliler gibi ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı her gün?.. Bunu zaman gösterecekti.

İlk gün kafam karışıktı. Hem kendi problemlerimi, hem dün gelen mektubu, hem de yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün posta kutumda beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim... Yazı aynıydı, odama girip okumaya başladım mektubu. Bu, inanılmazdı... Bir bardak su içercesine bitiverdi mektup.  Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve susuzluğumu kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı... Sanki tanıyordu beni, sanki yıllardır dertleşiyordum onunla...

Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..." Yarın yine yazdı, öbür gün yine... Ve sonraki günler yine yazdı... Her mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı ve her gün de dediğini yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün görüyordum posta kutumun bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız olmadığımı, kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime giriyor, sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu. Zannediyordum ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım. Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar sanki nefes alamayacağım!..

Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum. Zaman geçti ve zamanla beraber sıkıntılarım da geçti. O günlerden geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde karşı koyamadığım bir merak peydahlandı; Kimdi bu?.. Nasıl biriydi?.. Onunla ilgili her şeyi merak etmeye başlamıştım. O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya da devam edecekti!.. Bundan emin olduğum için de, "yazılarında anlattıklarından çok" nasıl bir kalemle yazdığına, neden bu kağıdı seçtiğine, yazı stiline aklımı takmaya başladım... Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana, onunla ilgili her şey de mükemmel olmalıydı. Ama her şey... O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika mektupların en azından nasıl biri tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum kafama...

Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm. Koşarak aşağı indim. Mektubumu kutuya şimdi bırakmıştı, eli henüz havadaydı... Göz göze geldik. Aman Allah'ım...  Aman Allah'ım, bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle!... Dondum kaldım. O da başını eğdi, döndü ve gitti. Orda, öylesine bekliyordum şimdi... Kutuyu açıp mektubumu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca güzel mektubu, bu kadar çirkin biri mi taşımıştı?.. O öptüğüm, kokladığım, göğsüme bastırdığım, yastığımın üzerine koyduğum mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli değmişti?.. Saçmaladığımı biliyordum. Ama böylesine güzel duygularıma bu çirkin yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum. Kapıyı açtım, dışarı çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. "Neye" olduğunu bilmiyordum, ama çok kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya. Odama girdim, eski mektuplarıma baktım. Biliyordum, onlar benim en zor günlerimle bugünüm arasına köprü olmuşlardı, ama onlara da dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği yakıştıramıyordum!.. Yarın iş dönüşü baktım ki, kutumda hâlâ o aynı "kirli" mektup var! Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte. Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım!..

Altı-yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana. Bir dosta, bir morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım. Her şey çok ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum. Gece yarısını geçiyordu aklıma o mektup geldiğinde. Tereddüt bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubumu aldım. Bir saat içinde üç defa okumuş... Özlemiş olarak göğsüme bastırmış... Ve uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim. Bunlar benim ilacımdı, biliyordum. En çok o gün merak etmişim, bir daha ne zaman yeni bir mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı aynıydı, zarfta yine isim yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu... Açtım zarfı; içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu: "Sana gelmiş bir mektubu kırk sekiz gün okumamakla ne kazandığını bilmiyorum... Ama artık benim sana yazmaya vaktim olmayacak. Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre gidiyorum. Hoşça kal. Çirkin Postacı!.."

Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma, hıçkırarak eve girdim. Çantamı açtım; tarakların, rujların ve diğer karışıklığın arasında bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kağıda; "Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta kutuma koydum. Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda, aynı notum iki yıldır yapayalnız bekliyor!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BEN SENİ HİÇ SEVMEDİM Kİ...

Ben seni hiç sevmedim ki....
     Ben seninle bir gün bizim lanet netcafede,
         Ben seninle kalabalığın ortasındaki masamda,
             Kendimi tren gibi hissettiğim o ortamda,
                  Benimle chatte olma ihtimalini sevdim.

Ne zaman karşısına otursam bilgisayarımın
   ICQ'da Online olma ihtimalini sevdim
       Password ü yazmamla başlayan,
           Ömrümün en uzun, en kısa, en çocuk...
                Ömrümün en ihtiyar zamanlarını bekliyordum
                     Çünkü sonunda sen orada oluyordun, Online oluyordun!

Ben senin bana chat açma ihtimalini sevdim...
    "Tekrar merhaba" demeni,
          Yazı rengini yeşil yapmanı,
                Beni yalnız bırakmamanı sevdim.
                     Ben seni hiç sevmedim ki...
                           Chat'te benimle ilgilenmeni sevdim.

Ben seni hiç sevmedim ki...
    Sorunlarımı dinlemeni sevdim.
         Away olduğun zaman,
                Yan yatmanı sevdim...
                      Klavyeyi sevdim döndüğün zaman
                           Gitmeni sevmiyordum;
                                 Korkuyordum sana kırılmaktan.

Sen Online olmadığın zaman,
     Hotmail hesabıma baktım;
            Bağlantımı kestim, Ekran filitresini kırdım.
                 (ve dayak yedim babamdan:)
                        Ben senden E-mail alma ihtimalini sevdim.
                              Mail'ini gördüğümde heyecanlanmayı,
                                     Okuduğumda gülümsemeyi sevdim.

Ben seni hiç sevmedim ki..
    Yorgun akşamlarda yaptığımız chat'leri sevdim
         Bir çiçek scriptini, bir gül scriptini sevdim.
                Bir de yıldızları sevdim,
                      Sayfamı süsleyen yıldızlar...
                            
Ben seni hiç sevmedim ki...
    Kanalda  "op" olmanı sevdim.
         İktidara geçmeni,
               İnsanlara hatırlatmanı ;
                      Chat'in bir adının da "geyik" olmadığını.

Beni kicklediğinde auto join olmayı sevdim
     Taşları sevdim başıma vurduğunda
            Ağlamayı sevdim disconnect olduğumda
                   Yalnız olduğumu anladığımda
                         Odaya yeniden girmeyi sevdim
                                Ben seni hiç sevmedim ki.

Düştüğün zaman,
    Düşmeni sevdim.
          Server'ı sevdim geldiğin zaman...
                Kalmanı sevmedim;
                      Korkuyordum sana alışmaktan...
                            Yine de sevdim gülümsemeyi
                                 "bye" deyip ayrılışının ardından.

Ben seni hiç sevmedim ki.
Ben seninle chat yapma ihtimalini sevdim!


Birleşmiş Milletler Bush'a sorar:

-Irak’ın kitle imha silahları olduğuna dair deliliniz nedir?

 Bush cevaplar:

-Faturalarını sakladık.................

-------------------------------------------------------------------------------------

   George Bush bir ilkokulu ziyaret eder. Çocuklara:

- Sorusu olan var mI? der. ve küçük Bob sözü alır.

- Benim üç sorum olacak:

1- Seçimlerde daha az oy almanıza rağmen nasıl oldu da Başkan oldunuz?

2- Hiroshima'ya atılan atom bombası sizce dünyanın en büyük terör

faaliyeti değil midir?

3- Hiçbir neden yokken neden Irak'a saldırmak istiyorsunuz?

Aniden zil çalar ve çocuklar teneffüsse çıkarlar.

Çocuklar geri döndüğünde bu sefer sözü küçük Tom alır.

Benim beş sorum olacak:

1- Seçimlerde daha az oy almanıza rağmen nasıl oldu da Başkan oldunuz?

2- Hiroshima'ya atılan atom bombası sizce dünyanın en büyük terör

faaliyeti değil midir?

3- Hiçbir neden yokken neden Irak'a saldırmak istiyorsunuz?

4- Bugün neden zil 30 dakika erken çaldı?

5- Bob nerede?


BÖYLE BiR DOSTUNUZ OLDU MU?


*Daima düşünceli idi.
*Susması konuşmasından uzun sürerdi; lüzumsuz yere konuşmaz konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı.
*Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
*Kötü söz söylemezdi.
*Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düsmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
*Kendisini üç şeyden alıkoymuştu; Kimseyle çekişmezdi, çok konuşmazdı, faydasız boş şeylerle uğrasmazdı.
*Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi; hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.
*Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı, kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
*Yanında en son konuşanı, ilk önce konuşan gibi dikkatli dinlerdi.
*Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse O da güler, bir şeye hayret ederlerse O da onlara uyarak hayret ederdi.
*Gerçeğe aykırı övmeyi kabul etmezdi.
*Her zaman ağırbaşlıydı. Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.
*Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

*Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.
*Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
*Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti "Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi yaşa!"
*Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururdu, yüzünde daima ışıldayan bir parlaklık olurdu.
*Adet üzere sarf edilen hiçbir kötü söz ağzına almadı. Fakirlerle birlikte yerdi, öyle ki onlardan ayırt edilmezdi.

* Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
*Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
*Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi: "İlahi doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa maruz kalmaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım."
*Sıradan değildi; sıradan insanlar gibi yaşadı.

İŞTE O, PEYGAMBER EFENDiMiZ (sav)' Di.

 

 

 

 

 

 

 

 

PULSUZ DİLEKÇE

 

Sevgili Anneciğim , Babacığım ;

      Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim , size şunları  söylemek isterdim :

      Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim . Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum .

      Beni tanımaya ve anlamaya çalışın .

      Deneme ile öğrenirim . Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz . Oyunda , arkadaşlıkta ve uğraşlarımda özgürlük tanıyın . Beni her yerde , her zaman koruyup kollamayın . Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim . Bırakın kendi işimi kendim göreyim . Büyüdüğümü başka nasıl anlarım ?

      Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum . Bunu önemsemeyin . Ama siz beni şımartmayın . Hep çocuk kalmak isterim sonra . Her istediğimi  elde edemeyeceğimi biliyorum . Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum . Bana  yerli yersiz söz de vermeyin.  Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim azalıyor .

      Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin . Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın . Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem . Ancak , hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum . Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor , hem de bundan yararlanmadan edemiyorum .

      Öğütlerinizden çok , davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın . Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz .    

Bunları çabuk unuturum . Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını  görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder .

      Çok konuşup çok bağırmayın . Yüksek sesle söylenenleri pek duymam . Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır . “ Ben senin yaşında iken ...” diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım .

       Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın . Bana yanılma payı bırakın . Beni , korkutup  sindirerek , suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın . Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın .

       Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin . Ceza vermeden önce beni dinleyin . Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.

       Beni dinleyin . Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar , soru sorduğum anlardır . Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun . Beni yeteneklerimin üstünde işleri zorlamayın . Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin . Bana güvendiğinizi belli edin . Beni destekleyin ; hiç değilse çabamı övün . Beni başkalarıyla karşılaştırmayın ; umutsuzluğa kapılırım .

       Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin . Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın ; bana süre tanıyın . Yüzde yüz dürüst davranmadığımı  görünce ürkmeyin . Beni köşeye sıkıştırmayın ; yalana sığınmak zorunda kalırım . Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin . Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın . Hele başkalarının yanında onurumu kırmayın . Unutmayın ki ben de sizi  yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim .

       Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin . Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz ; tersine , beni size daha çok yaklaştırır . Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi ve daha değerli görüyorum . Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın . Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük

olur .

       Biliyorum , ara sıra sizi üzüyor , belki de düş kırıklığına uğratıyorum . Bana verdikleriniz yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum . Yukarı da sıraladığım istekler size çok  geldiyse bir çoğundan vazgeçebilirim  ; yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın .

       Benden “ Örnek  Çocuk “ olmamı istemezseniz , ben de sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem . Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter .

       Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi . Ama seçme hakkım olsaydı , sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim .

      

                                                                                                                     Sevgiler

                                                                                                                   Çocuğunuz 


ÇOCUKLARI KÖTÜ EĞİTMENİN YOLLARI

1.   ÇOCUKLARI KENDİNİZE KARŞI KİNLİ YAPMANIN YOLLARI

¨    Ona karşı daima aksi ve asık suratlı olun.

¨    Niyetinin ne olduğuna bakmaksızın en küçük bir kabahati ceza ile karşılayın.

¨    Böyle davrandığınız zaman, size nasıl kin beslediğini göreceksiniz.

¨    Çocuğunuzun size karşı kin beslemesini temin etmenin bir çok yolu vardır. Bunlardan biri de onun hislerine değer vermemektir.

2.   ÇOCUKLARI KENDİNİZE KARŞI İTİMATSIZ YAPMANIN YOLLARI

¨    Onlara boş vaatlerde bulunun.

3.   ÇOCUKLARIN SİZE HAKARET ETMELERİNİ SAĞLAMANIN YOLLARI

¨    Çocuklarınızın en küçük suçunu hakaret ve alayla karşılayın.

¨    Her şeyini tenkit edin.

4.   ÇOCUKLARIN SÖZÜNÜZÜ DİNLEMEMELERİNİ SAĞLAMANIN YOLLARI

¨    Yerine getirip getirmemelerine bakmaksızın emirler yağdırın.

¨    Onlardan yerine getiremeyecekleri şeyleri isteyin.

¨    Suçlarını zamanında cezalandırmak yerine kuru tehditler savurun.

5.   ÇOCUKLARI İNSANLARDAN SOĞUTMANIN YOLLARI

¨    Onlara daima kötü insanlardan bahsedin.

¨    Bu dünyada güvenilecek insan kalmadığını tekrarlayın.

¨    Herkesin menfaat peşinde koştuğunu söyleyin.

6.   ÇOCUKLARI ZALİM VE ACIMASIZ YAPMANIN YOLLARI

¨    Herkese, hatta çocuklarınıza bile kaba davranın.

¨    Hayvanlara işkence edin.

¨    Sizden zayıf olanları daima ezin.

7.   ÇOCUKLARI BAŞKALARINA KİN DUYMAYA ALIŞTIRMANIN YOLLARI

¨    Çocuklar birbirlerine kızdıkları vakit onlarla birlikte olun.

¨    Kızdığı kimseye lanetler yağdırın.

¨    İntikam almasını teşvik edin.

¨    Birisi çocuğunuza hakaret ettiği zaman olayı büyütün, bunu asla unutmasın.

8.   ÇOCUKLARI KISKANÇ BİRER BİREY YAPMANIN YOLLARI

¨    Çocukların yanında daima durumu sizden iyi olanları eleştirin.

¨    Varlıklı, işi yerinde, mutlu insanların başkalarını düşünmeyen kimseler olduğunu söyleyin.

9.   ÇOCUKLARIN HAYAL VE KABUS GÖRMELERİNİ SAĞLAMANIN YOLLARI

¨    Onlara büyüden, sihirden, peri masallarından, Kaf Dağının ardındaki denizden, kötü kalpli cadıdan bahsedin.

10. ÇOCUKLARI TABİATIN GÜZELLİKLERİNE KARŞI HİSSİZ YAPMANIN YOLLARI

¨    Onlar, Allah’ın sanat harikalarıyla dolu tabiatla ilgilenince bu meraklarıyla alay edin.

¨    Otla, böceklerle boş insanların uğraştığını söyleyin böylece onların tefekkür hislerini köreltin, ta ki duygusuz kaba birer insan olsunlar.

¨    Duygularını köreltecek, düşünce kabiliyetini dejenere edecek bir yol da şudur; Onlara çok küçük yaşta zorla okuma - yazma öğretin seviyesinin üzerinde bilgi vermeye çalışın. Ders çalışmadığı zaman üzerinde dayağı eksik etmeyin.

11. ÇOCUKLARI İNATÇI YAPMANIN YOLLARI

¨    Onların her isteklerini yerine getirin.

¨    Bir dediklerini iki etmeyin.

¨    Hiçbir arzularını geri çevirmeyin. Göreceksiniz ki söz dinlemez, laftan anlamaz birer inatçı çocuk olup çıkacaklardır.

¨    Onların haklı isteklerine kulak asmayın. İlla da istiyorum diye ağlamaya başlayınca arzularını yerine getirin.

12. ÇOCUKLARI KÜÇÜK YAŞTA İFTİRACI YAPMANIN YOLLARI

¨    Çocukların yanında daima başkalarını çekiştirin ve onlara da tasdik ettirin, sık sık başkalarını eleştirin suç atın.

13. ÇOCUKLARI YALANCILIĞA ALIŞTIRMANIN YOLLARI

¨    Onlara yalancılıkla örnek olun.

¨    Yerine getirmeyeceğiniz vaatlerde bulunun.

¨    Başkalarına yalan söylemeyi tembihleyin.

¨    Daha küçüktür diye yalanlarını hoş görün.

¨    Uyduruyor diye iltifat edin.

¨    Suçlarını itiraf ettikleri zaman onları şiddetle cezalandırın, böyle davrandığınız takdirde cezadan kurtulmak için yalan söyleyeceklerdir.

14. ÇOCUKLARI NANKÖR VE SOMURTKAN YAPMANIN YOLLARI

¨    Her şeyin kötü tarafını gösterin.

¨    Hayatınızdan hep şikayetçi olun.

¨    Kötü bir kaderiniz olduğundan yakının.

15. ÇOCUKLARI GAYESİZ, ENERJİSİZ VE HAYATTAN SOĞUMUŞ İNSAN YAPMANIN YOLLARI

¨    Onlara ders çalışması için baskı yapın.

¨    Oyun oynamalarına izin vermeyin.

¨    Daima ve her zaman ders çalışmalarını sağlayın.

¨    Sizi dinlemeyerek derslerini ihmal ederse dayağı başlarından eksik etmeyin.

¨    Kendilerinin hoşlandığı değil sizin seçtiğiniz bir mesleğe özendirin.

¨    Sevdiğiniz mesleğe kabiliyetlerinin uygun olup - olmadığına aldırmaksızın onlara baskı yapın.

16. ÇOCUKLARDA GÜVEN DUYGUSUNU KIRMANIN YOLLARI

¨    Çocukların kendilerini size beğendirmek için gösterdikleri gayretleri görmezden gelin.

¨    Onların işini beğenmeyip, beceriksizlikle itham edin.

¨    Çalışmaları ile alay edin.

17. ÇOCUKLARI İNTİZAMSIZ, DAĞINIK, PASAKLI YAPMANIN YOLLARI

¨    Onların temizliğe olan hevesini kırın bu titizlikleriyle alay edin.

¨    Dağınık ve intizamsız hareketlerinizle onlara örnek olun.

18. ÇOCUKLARI TEMBEL VE HAYLAZ YAPMANIN YOLLARI

¨    Onlara mutluluğun sadece parada ve zenginlikte olduğunu söyleyin.

¨    Çok okumakla zengin olunamayacağını etraftan örnekler göstererek anlatın ve onları okuldan soğutun.


İKİ ÖNEMLİ SORU

>>>> > Soru 1: Eğer zaten üçü sağır, ikisi kör, biri zihinsel özürlü sekiz çocuğu olan frengi hastası hamile bir kadına rastlasaydınız, ona kürtaj olmasını tavsiye eder miydiniz?

>>>> > Bu sorunun cevabına bakmadan önce lütfen ikinci soruyu okuyun.

>>>> > Soru 2: Şimdi bir dünya lideri seçme zamanı ve sizin oyunuz da sonucu etkileyecek. İşte üç aday hakkındaki gerçekler:

>>>> > 1. Aday: Sahtekar, siyasetçilerle işbirliği içinde ve falcılara danışıyor. İki metresi olmuş. Paket paket sigara ve günde 8 ile 10 bardak martini içiyor.

>>>> > 2. Aday: İki kere işten atılmış, öğlene kadar uyur,üniversitedeyken uyuşturucu kullanmış ve her gece 1 litre viski içiyor.

>>>> > 3. Aday: Madalya almış bir savaş kahramanı. Vejetaryen, sigara içmiyor, nadiren bira içer ve evlilik dışı hiçbir ilişkisi olmamış.

>>>> > *Tercihiniz bu adaylardan hangisi olurdu?

>>>> > Önce karar verin, kopya çekmek yok, daha sonra cevaba bakın.

 

 


1. Aday: Franklin D. Roosevelt
2. Aday: Winston Churchill
3. Aday: Adolf Hitler

ve bu arada...
Kürtaj sorusuuna eğer evet dediyseniz, Beethoven’i öldürdünüz.

 

AŞAĞIDAKİ BİLGİLER TAMAMEN GERÇEKTİR:

 

Abraham Lincoln'un kongreye seçildiği yıl 1846.
John F. Kennedy'nin kongreye seçildiği yıl 1946.

 

Abraham Lincoln'un ABD Başkanı olduğu yıl 1860.
John F. Kennedy'nin ABD Başkanı olduğu yıl 1960.

 

Her iki başkan da bir cuma günü suikasta kurban gitti.
Her iki başkan da başlarına isabet eden kursunla oldu.

 

Lincoln'un sekreterinin soyadı Kennedy idi.
Kennedy'nin sekreterinin soyadı Lincoln idi.

 

Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafından öldürüldü.

 

Lincoln ve Kennedy'nin koltuğuna güneyliler oturdu.

 

Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson'di.

 

Lincoln'den sonra başkan olan Andrew Johnson'in doğum yılı 1808'di.
Kennedy'den sonra başkan olan Lyndon Johnson'in doğum yılı 1908'di.

 

Lincoln'u vuran John Wilkes Booth'un doğum yılı 1839'du.
Kennedy'yi vuran Lee Harvey Oswald'in doğum yılı 1939'du.

 

İki suikastçının de üç ismi vardı.
İki suikastçının de isimlerinde 15 harf vardı.

 

Lincoln, "Kennedy" isimli bir tiyatroda vuruldu.
Kennedy, "Lincoln" marka bir otomobilde vuruldu.

 

Lincoln'u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı.
Kennedy'yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı.

 

Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü.


Bizim insanımızdan başkasına nasip olmayanlar:


 1.  "Nerelisin ?" sorusuna cevap aldıktan sonra otomatikman "içinden mi?" diye sormak.

 2.  Amca, hala, dayı, teyze, görümce, kayınço,eniste,elti,bacanak, kaynana, kayınpeder,baldız, yenge, amca oğlu, hala oğlu,  dayı oğlu, vb. gibi akrabalık terimleri.

 3.  Gelin-Kaynana çekişmesi.

 4.  Sigarayı çoraba veya kulak arkasına koymak.

 5.  Düğünlerde, eğlencelerde, toplantılarda, vb. içip içip olay çıkartmak.

 6.  Kuru fasulye-pilav-cacik, at-avrat-silah,devlet-mafya-polis,
 kavun-beyazpeynir-rakı, metin-ali-feyyaz, karpuz-peynir-ekmek,
 vb. gibi üçlemeler.

 7.  Yürüyüş veya dolaşma esnasında eline tespih, değnek, sopa, vb. almak.

 8.  Yabancı dil öğrenirken önce küfürleri öğrenmek, yabancılara Türkçe öğretirken önce küfürleri öğretmek.

 9.  Yolculuk esnasında yanındakine "Yolculuk nere hemşerim?" diye sorarak muhabbete başlamak.

 10. Çırak-kalfa-usta ilişkisi.

 11. Büyüklerin yanında sigara-içki içmemek, bacak bacak üstüne atmamak.

 12. Mektuplarda "büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden" öpüp   "kestane kebap, acele cevap"  beklemek.

 13. Kendini tanıttıktan sonra diğer yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemek.

 14. Japonları kastederek "adamlar yapmış abi!" demek.

 15. Ortaokul ve lisedeki ani-hatıra defterlerine yazarken "bana kalbin kadar   temiz bu sayfayı ayırdığın için... " diye başlamak.

 16. "Bizim askerdeyken bir çavuş vardı..." diye başlayan askerlik anıları.

 17. Ütü ütülemek, su sulamak, boya boyamak, uyku uyumak,
 yangın yanması, ölu ölmesi, vb. gibi dumur yaratan deyimler.
 
 18. "Geldiniz mi?" veya "Siz mi geldiniz?" gibi gereksiz sorular.

 19. "Kim O?" sorusuna "Ben!" diye cevap vermek.

 20. Telefonu açan kişiye kendini tanıtmadan "orası neresi?" veya "sen kimsin?" gibi sorular sormak.
 
 21. Neredeyse herkese, her şeye takma isim bulmak.

 22. Misafir gelince hemen cay suyu koymak.

 23. "Senin paran burada geçmez!" deyip karşıdakinin eline sarılmak.

 24. Paraları cüzdana veya cebe koyarken Atatürklerin aynı tarafa
 gelmesine dikkat etmek.

 25. Düğün, lokanta, vb. gibi yerlerde masaları birleştirerek oturmak.

 26. Büyüklerin "Biz sizin yaşınızdayken..." diye başlayan serzenişleri.

 27. Düğünlerdeki takı merasimleri.

 28. Otobüs, uçak, hastane, vb. gibi cep telefonu kullanmanın yasak olduğu yerlerde gizli gizli cep telefonu ile konuşmak.

 29. "Hamili kart yakınımdır!."

 30. Yüzsüzce rüşvet istedikten sonra abartıp "Helal et" demek (yaşanmıştır).

 31. Bir ise başvururken muhtardan onaylı ikametgah, fotoğraf,  nüfus cüzdanı sureti, noterden onaylı diploma fotokopisi, askerlik belgesi vb. gerekmesi.


"SORU"NUN BÖYLESİ

*A kentinden yola çıkan bir çift katlı otobüs, B kentine vardığında tek
katlı olmuştur. Ayni anda C kentinin F İlçesine bağlı K nahiyesinden yola çıkan bir midibüs ters yöne girerek hız sınırını geçmiş ve P ülkesine gitmiştir. Her iki aracın saatte 90 kiloamper hızla yol aldığı varsayılırsa, iki aracın T şarampolünde karsılaşmaları ne zaman gerçekleşir?
a. 2001 sonbaharı
b. 2001 ikindi vakti
c. 2013 milenyumu
d. 2008 bir pazar sabahı
e. Hepsi

*Birbirini birkaç kez kesen iki doğrunun arasında mutlak bir gerilim vardır
ve bunları barıştırarak üçgen oluşturmak isteyen üçüncü doğrunun çabaları
boşunadır. Matematikte bu kurala ne denir?
a. Hakinen metodu
b. Prenses Stephanie Prensibi
c. Tuğrul Ağabey Yöntemi
d. Buruşma Yöntemi
e. Hepsinden biraz

*Bir sınıftaki 32 öğrenciden 18'i hem İngilizce hem Almanca, 12'si hem
Fransızca hem Almanca, 6'si ise hem İtalyanca hem de yine İtalyanca ve
İspanyolca bilmektedir. Bazen kimin ne söylediği anlaşılamamaktadır. Bir de
su var, bu sınıf hangi ülkededir ki kuzum?
a. Dingiltere
b. Ispiyonya
c. Ithalya
d. Utopya
e. Nedir Layn

 

*Bir göle dört bir yandan maya çalınmaktadır. O gölün sulak bir arazide yer
aldığı düşünülürse ve çalınan mayaların toplam ağırlığının
340 hektogram olduğu da hesaba katılırsa gölün derinliği ne kadardır?
a. Dört basketbolcü boyu
b. Dört basketbolcü + bir cüce boyu
c. 40 dekametre
d. Gol Maya tutmaz
e. Hep biri

*A kenti ile E kenti arasında dört harf vardır. A kentinden yola çıkan bir
kamyonet, L kentine vardığında TIR olmaktadır. Her iki kent
arasındaki uzaklık dekametrelerle ifade edildiğine göre F kenti neresidir?
a. Bolu
b. İnebolu
c. Safranbolu
d. Bursabolu
e. Kütahya

*Mahmut ile Nedim'in yaş toplamı 303'tur. Mahmut henüz ilkokula giden küçük
bir çocuk, tosun bir yavrucak olduğuna göre Nedim'in kaplumbağa olma
olasılığı kaçtır?
a. 100 hektar
b. Bir miktar
c. Bilinmez
d. Yoktur
e. Hiç yoktan iyidir.

*Bir duruşma salonuna beş kapıdan tanık girmektedir. Bunlardan bir kısmının
bir başka kapıdan çıkıp gittiği ve bir kısmının ise yalancı tanık olduğu
düşünülürse kalan iki tanığın, sanığa olan uzaklıkları ne kadardır?
a. 30 dekametre
b. 815 mili amper
c. 40 hara mitre
d. 102 hekto mirmic
e. Hep biri

*Eşkenar üçgen nedir?
a. Bir üçgenin dörtgen olmaya çalışmasıdır.
b. Kenarların eşitliğine denir.
c. 80 derece limon kolonyası dökülmüş üçgendir
d. Kenarların kübikliği söz konusu olur
e. Hepsi

*Sir Ernest Waikiki (1764-1836) İskoçyalı bir matematikçidir. Bu
bilim adamının keşfettiği olçününn adı nedir?
a. Putu kare
b. Mega kuku
c. İki litre
d. Hekto kukla
e. Yedi cüce

*Bir köprüden bir eşşek dört dakikada geçmektedir. Köprü yıkıldığında aynı
eşşek, aşağıdaki çağlayana yedi dakikada düşmektedir Eşeğin sahibi, oldu
sandığı eşeğine iki bucuk yıl sonra bir reklam filminin çekiminde
rastlamaktadır. Buna göre, köprünün bağladığı iki  belde aşağıdakilerden
hangisidir.?
a. Gudik köy-Şahbaz Yaylası
b. Gudik köy - Pa ovası
c. Kubik köy - Şahbaz Yaylası
d. Titiz köy - Şah mat Vadisi
e. Hep biri

* Bir sınavda 140 soru sorulmuştur. Bu sorulardan en az 100'unun yanıtı "c"
şıkkıdır. "c" şıkkına böylesine yüklenmesine trigonometride ne denmiştir?
a. Oklitusomania
b. Soruları Cevat Hoca hazırlamıştır.
c. Ne var, nesi varmış c şıkkının
d. Hadi oradan
e. Yapmayın beyler, hiçbiri...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUĞUMA:


  Sadece bu sabah için, içimden  ağlamak geldiği halde
  yüzünü gördüğümde gülümseyeceğim
  Sadece bu sabah  için, ne giymek istediğinin
  seçimini sana bırakacağım ve gülümseyerek
  ne  kadar yakıştığını söyleyeceğim
  Sadece bu sabah, çamaşırları yıkamaktan  vazgeçip
  seninle parkta oynamaya gideceğim
 
  Bu sabah bulaşıkları  lavaboda bırakıp
  bulmacanın nasıl çözüldüğünü bana  öğretmeni
  izleyeceğim
  Öğleden sonra telefonun fişini çekip
  bilgisayarı  kapatacağım ve arka bahçede oturup
  seninle köpükten balonlar  uçuracağım
 
  Bu öğleden sonra dondurma arabası için çığlıklar  attığında
  sana hiç kızmayacağım ve gelirse bir tane  alacağım
  Bu öğleden sonra büyüdüğünde ne olacağın  hakkında
  hiç canımı sıkmayacağım. Ya da seni ilgilendiren  konularda
  ikinci bir düşünce üretmeyeceğim
  Bu öğleden sonra kurabiye  pişirirken bana yardım etmene
  izin vereceğim ve tepende dikilip düzeltmeye  çalışmayacağım
  Bu öğleden sonra Mc Donald's a gideceğiz ve iki  tane
  çocuk mönüsü isteyeceğiz ki, iki oyuncak alabilesin
  Bu gece  seni kollarımda tutacağım ve nasıl doğduğunu
  seni ne kadar çok  sevdiğimi anlatacağım
  Bu gece küvette suları sıçratmana izin  vereceğim
  ve sana hiç kızmayacağım
  Bu gece geç saate kadar  oturmana
  ve balkonda oturup yıldızları saymana izin vereceğim
  Bu gece  yanına uzanıp
  en sevdiğim TV programlarını bir kenara bırakacağım
  Bu gece  sen dua ederken parmaklarımı saçlarında dolaştırıp
  bana en büyük armağanı  verdiği için
  Allah’a şükredeceğim
 
  Kayıp çocuklarını arayan anne ve  babaları düşüneceğim
  Yatak odaları yerine çocuklarının mezarlarını ziyaret  edenleri
  ve hastane odalarında donuk bakışlarla,
  daha fazla içlerinde  tutamadıkları çığlıklarıyla
  hasta çocuklarını seyreden anne babaları  düşüneceğim
 
  Ve bu gece yanağına iyi geceler öpücüğü  kondurduğumda
  seni biraz daha sıkı ve biraz daha uzun tutacağım  kollarımda
  Allah’a  senin için teşekkür edip
  bize yalnızca bir gün  daha vermesi için
  yakaracağım...........


DAHA İYİ YAŞAMANIN YEDİ ALTIN ÖĞÜDÜ....

1- İnsanlar arasındaki ilişkilerinizde olduğu gibi hayatınızda da "esnek" olun. İnsanların huyları ve gariplikleri vardır ve içinde bulunulan durumlar da değişik olabilir. Başarıya ulaşmış bir insan, her ne durum içinde bulunursa bulunsun uyum göstermeyi bilmeli, art niyetli olmadan "dürüst" olmalı ve kendini daima rahat hissedebilmelidir. Tutamayacağınız sözleri vermeyin. Size duyulan güvenin artmasını sağlayın.

2- Konuştuğunuz kimselerin adını sık sık tekrarlayın. Bir insanı övmek ve ona değer vermek, onun en iyi tarafını ortaya çıkarmak demektir. İlişki kurduğunuz insanın değerini ve özelliklerini bilmek ve ona iltifat etmek çok önemlidir.

3- Bir tartışmaya herkes kendine göre fikirleri ile katılır: başkalarının farklı olmalarına izin verin (sizden daha kötü olduklarını düşünmek doğru değildir). Yapıcı olmayan bir rekabete katılmayın, ayrıca alışılagelmiş bayağı eleştirilerden kaçının. Eğer onları düzeltmeye yardımcı olamıyorsanız, hataları belirtmek ilişkiyi düzeltmez. Yine de yararlı olan kuşkuya da yer verin. Düşüncelerinizde her zaman ve mutlaka haklı olduğunuzu sanmak doğru değildir.

4- Başkalarına yardım etmek istediğiniz zaman kendinizi unutun. Herkesi sorunlarınızla sıkmayın, unutmayın ki onların da sorunları vardır. Bir satıcının en güzel huyu “dinlemeyi” bilmektir.

5- Günlerinizin faal olmasını temin edin, ufuklarınızı genişletin, yeni kişilerle tanışın. İnsanlar pozitif olma eğilimindedir ve ilerlemek isterler. Aynı yerde durmak imkansızdır, eğer ileriye gidilemezse geriye doğru gidilecektir.

6- Hayatınız için istediğiniz her şey başkalarını da ilgilendirmelidir. İyi bir insan ilişkisi size saygı, sevgi ve sempati kazandıracaktır. Eşyalar size herhangi bir şey kazandırmaz. Bu cümle üzerinde durmanızı isteriz:  

İnsan hiç bir şeye sahip değildir; aldığı herhangi bir nesnenin geçici bekçisidir.

7- Eğer bir gülümseme istiyorsanız, gülümsemeyi öğrenin. Gülümseme hem kalbe iyi gelir, hem ruhu zarif kılar...


DEĞERİNİZİ BİLİN

İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 50 dolarlık bir banknotu göstererek başladı. 200 kişiyi bulan dinleyicilere, bu parayı kim ister diye sordu ve eller kalkmaya başladı. Ve konuşmacı "bu parayı sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım" dedi. Parayı önce buruşturdu ve dinleyicilere "hala bu parayı isteyen var mı?" diye sordu, eller yine havadaydı. Bu sefer, konuşmacı "peki bu paraya şunları yaparsam?" dedi ve 50 doları yere attı onun üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu.

Konuşmacı şöyle dedi:

"Arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yine de istiyorsunuz, çünkü benim ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 50 dolar. Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz, kendimizi kötü hissederiz, fakat ne olduğu veya ne olacağı önemli değil, hiç bir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz ya da pis, hırpalanmış ya da kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir. Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman bileceklerdir".


DEĞERLİ BİR ÖYKÜ

 

 

“Değer miydi be koçum” diye karşıladı İhsan baba. Ali şaşkın gözlerle koğuşa bakıyor, düne kadar hiç aklına bile getirmediği bu hapishane koğuşunu belleğine aktarmaya çalışıyordu. Daha hayatının baharında, 20 yaşındaydı. Köyde yavuklusunu, bir çok kardeşlerini, anasını ve babasını geride bırakmıştı. Geride bir de cansız olarak bıraktığı kız kardeşi vardı. Hem de nasıl cansız!

Koğuşta bulunan diğer erkekler delikanlıya bir yandan hoş geldin derken, diğer yandan da İhsan babaya çıkışıyorlardı. “Baba bırak ya!”dedi topal Hasan, “Çok da iyi yapmış, çok da doğrusunu yapmış çocuk. Törelerimize uymamak olur mu? Namus her şeyden önemli. Namus söz konusu oldu mu, bacı kardeş, ana, baba hepsi önemini değerini yitirir. Biz toplumda başımız dik yüzümüz ak yaşamak isteriz.”

“Tabi ya” diye söze karıştı Arnavut Niyazi, “Eline sağlık koçum. Namus davasından mapusta yatanlar en şerefli insanlardır. Helal olsun sana.”

Koğuşun ileri gelen bu üç şahsiyetinin dışında kalanlar da töreleri destekleyici sözler söyleyerek, moral yükseltmeye çalıştılar ve Ali’ye ömrünü geçireceğini düşündüğü yatağını gösterdiler.

Bundan daha bir ay öncesi, böyle bir yaşam biçimi Ali’nin aklının köşesine bile uğrayamazdı. O, gençlik hayalleri ve umutları içerisinde yüzüyor, yavuklusuyla evleneceği günü düşünüyordu. Çok zengin sayılmazlardı. Aileleri kalabalıktı, ama onları geçindirecek bir toprakları vardı. Üstelik kurak bir iklimde yaşamadıkları için de toprakları verimliydi. Yani şanslı bile sayılabilirlerdi.

Ali’nin günlük sıkıntıları ve gelecek ile ilgili planları arasında geçirdiği olağan günlerden biriydi. Yaz günüydü. Hava sıcak mı sıcaktı doğrusu. Birkaç davarı almış otlatmaya çıkmıştı. Testisi de yanındaydı susuzluğa karşı. “Aman ha!” diye düşündü. “İşimi doğru dürüst yapmazsam babamdan yine fırça yerim.” Oldukça sert ve otoriter bir babası vardı. Karısı ve çocukları ondan çok korkarlardı. Yine de köydeki bir çok erkeğe göre sevecen, adil ve ailesine düşkündü. Üstelik yıllardır evli olmalarına karşılık, başkaları gibi karısının üzerine kuma getirmemişti. Tüm aile babayı hem sever, hem de yanlış bir şey yapmamaya çalışırlardı. Çünkü ondan korkarlardı. Yani, ailesine göre kasabadaki jandarma komutanı kadar güçlü bir otoritesi vardı.

Davarları otlayacakları yere götürdükten sonra bir ağaç altına oturdu. Azığını da yanına almıştı. Tam hayale dalacakken, ortanca kardeşi Musa’nın ona doğru koşarak geldiğini gördü. Musa nefes nefese kalmıştı. “Ağabey koş eve git babam çağırıyor.” dedi.

Ali “Davarlar ne olacak?” sorusunu tamamlamadan, “Koş eve git abi, babam seni acele çağırıyor, ben davarlara bakarım.” diye kardeşi sözlerini tamamladı. Ali ne olduğunu anlayamamıştı, ama içini tarif edilmez bir sıkıntı kapladı ve bu, yaz sıcağında sıkıntısıyla birleşerek bir bulantıya dönüştü. Testiden bir yudum su içti.

Hızlı adımlarla eve doğru yöneldi. Güneş, tepesinde parlak ve sıcaktı. “Ne oldu acaba?” diye düşünerek yoluna devam etti.

Kapıdan içeri girdiği zaman bir tuhaflık sezdi ama ne olduğunu anlayamadı. Adeta başına gelecekleri hissetmişti. Oturma odasından sesler geliyordu. Odaya tam yönelmişti ki, annesi ile karşılaştı. “Amcangiller içerde” dedi ve başka bir şey söylemeden hızla oğlunun yanından uzaklaştı.

İçeride iki amcası ve babası hararetli bir şekilde konuşuyorlardı. İçlerinde en büyüğü babasıydı ve dedesini kaybettikleri için aile reisliği ona geçmişti. Doğrusu, amcaları da onun sözlerine değer verir ve onu sayarlardı.

Baba, “Gel otur oğlum.” dedi. Sinirli ve huzursuz bir hali vardı. Amcaları da asık suratla oturuyorlardı.

“Bunu söylemek de, düşünmek de, anlamak da çok zor.” diye söze başladı babası. “Ama kendi töre ve değerlerimize göre bir çıkış yolu bulmamız gerekiyordu ve ben aile meclisini toplayarak bir karara vardım, sana güç görev düşüyor oğlum, unutma görev kutsaldır.”

“Anlayamadım baba.” dedi Ali.

“Acele etme anlayacaksın, anlaması güç de olsa anlayacaksın.”

Baba biraz duraksadı, düşünceye dalar gibi oldu. Amcalar asık surat ve sabırsızlıkla bekliyorlardı. Sessizliği dışarıdan gelen bir köpek havlaması bozdu. Baba dalmış olduğu düşünceler aleminde adeta irkilerek yaşama geri döndü.

“Kardeşin Emine, sabah Çoturun oğlu İsmail’le kaçmış. Aramızda husumet olduğunu sağırlar, körler bile bilir. Olacak iş mi bu? Namusumuzun, şerefimizin temizlenmesi gerekiyor. Bu iş de en büyük çocuk olarak sana düşer Ali”

Babasının konuşması başka bir dünyadan gelen melodiler gibiydi. Gözünün önünden bir anda film şeridi gibi yavuklusu, kız kardeşi, hasımları, tüm aile fertleri geçti. Koşarak odadan çıktı lavaboya zor yetişti. Sıcak, odada geçirdiği psikolojik şok, hepsi çok fazla gelmişti. Midesini kazırcasına kustu, kustu.

Odadakiler yerlerinden kıpırdamadılar bile. Yüce divan toplanmış, kalem kırılmış ve idam cezası verilmişti. Yalnızca durumu fark eden anne koşuşturdu. Oğlunun koluna girdi yarı baygın durumdaki çocuğu divana yatırdı. Elindeki ıslak bezi alnına koydu. “Yavrum” dedi, “Başına güneş geçmiş senin, ıslak bez iyi gelir. Hadi yavrum uyumaya çalış.”

Uyandığında akşamüstü olmuştu. Ev sessizdi. “Herhalde amcalarım gitti.” diye düşündü. Kalktı oturma odasına doğru yöneldi. Orada sadece babası vardı.

“Genç olduğun için böyle davrandığını düşünüyorum.” dedi babası. “Erkek adam böyle davranır mı? İşte ayrıca erkek olduğunu da gösterebilmen için önüne bir fırsat çıktı. Sana güveniyorum, erkekliğini ispat edecek ve yüzümüzü kara çıkartmayacaksın. Benden sonra bu aile sana emanet olacak, törelerimizi sen yürüteceksin.”

Ali, “Tamam baba” dedi. “Sen nasıl dersen öyle olacak.”

“Bunu ben söylemiyorum oğlum” diye üzerine basarak cevap verdi baba.

“Bunu törelerimiz, bunu ailemiz söylüyor, bunu herkes söylüyor.”

“Acaba” diye düşündü Ali. “Ben de mi söylüyorum?” Sonra hızla bu değersiz ve zararlı fikri aklından çıkarttı. Başını dikleştirdi ve vakur bir biçimde babasına bakarak sordu “Şimdi ne yapmam gerekiyor?”

Baba köşedeki çekmeceye gitti, çekerek açtı ve içerisinden soğuk bir biçimde parlamakta olan bir silah çıkarttı. “Bu tabanca senin bu yoldaki arkadaşın olacak, namusumuzu bununla temizleyeceksin. Namussuzu da, onunla beraber olup namussuzluğu seçeni de.”

Çok iyi anlamıştı Ali. Yapması gerekenleri de, başına gelecekleri de çok iyi anlamıştı. “Kader” diye düşündü. “Bu onurlu görev, yalnızca değersiz bedenleri ortadan kaldırmak olacak. Böylece ailemin namusu da kurtulacak” Yine de bir sızı kapladı içini. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, bilincinin altından yavuklusunun hayali fırlayıverdi sahneye. “Ya o?” diye düşündü, “O ne düşünecek acaba? Görev öncesi onunla muhakkak konuşmalıyım.”

Babası eliyle omzunu sıvazladı. “Komşu köydeki bağ evinde kaldıklarını öğrendik. Bu gece işi tamamlamalısın, hepimizin sana güvendiğimizi biliyorsun.” dedi. Dışarıda bir baykuş öttü. Adeta ölüm fermanını ahaliye ilan ediyordu.

Ali diğer arkadaşları gibi zaman zaman silah atmıştı. Çok nişancı sayılmazdı ama, silah kullanmayı biliyordu ve biliyordu ki yakından işi bitirebilirdi. Yeter ki korkmasın, yeter ki görevi benimsesin.

Kafasındaki öldürmeme konusundaki fikirleri uzaklaştırmak için zihninden kendi kendine tekrarladı ve bunu saatin ritmine uydurdu. “Tik tak, sakın olma korkak, tik tak, sakın olma korkak.” Bunu defalarca tekrarladı. Adeta bir beyin jimnastiği yapıyordu.

Babasının “Hadi oğlum, bu iş bu gece bitecek” sesiyle kendine geldi. Hava iyice kararmıştı. Babasının elini öptü. Annesine de veda edip etmeme konusunda tereddüde düştü, sonra da arkasına bile bakmadan hızla koşarak evden çıktı.

Çıkınca doğrudan yavuklusunun evine yöneldi. Eve yaklaşınca, her zaman yaptığı gibi iki elini birleştirerek baykuş sesi çıkarttı. Bir daha, bir daha. Pencere açıldı yavuklusu göründü. “Aşağı gel” dedi Ali.

Kız “Gelemem ne diyeceksen oradan söyle.” diye cevap verdi.

“Belki bir daha uzun zaman görüşemeyeceğiz, belki de hiçbir zaman” diye, ağlamaklı bir karşılık geldi Ali’den.

“Ne demek istiyorsun sen?”

Ali olan biteni hızlı ama uzun bir biçimde anlattı. Anlattıklarını onaylarcasına baykuş yeniden öttü ve arkasından uzun bir sessizlik.

Sessizlik sonrası, kız konuştu. “Sen delirmişsin, ben ne olacağım, biz ne olacağız.”

“Onurumuz, törelerimiz, değerlerimiz” diye bağırdı Ali ve koşarak uzaklaştı. Şimdi olanca hızıyla görev yerine koşuyordu. Kutsal görev yerine.

Ay bulutlarla saklambaç oynarken, kah yolunu aydınlatıyor, kah karartıyordu. Ay gök yüzünde, düşünceler zihninde saklambaç oynamaktaydılar. Bir netleşip, bir bulanıklaşıyorlardı.

Yürüyerek yarım saatlik kadar bir yolu vardı. Kendini dinleyerek yoluna devam etti. İnce dereyi aştı, fundalıkların arasından geçti. Sonra olacakları bir an önce halletmek için koşmaya başladı. Bir yandan da düşünüyordu “Köyde top peşinden de böyle koşardık.” Ama o koşuşmalar bir neşe içersinde gerçekleşirdi. Şimdi hissettiği....., Sahi neydi hissettiği? Sanki duyguları ile beyni arasında taştan bir blok örülmüştü ve beyin, duygularını anlayamıyordu. Evet artık taştan bir adamdı o, taştan ve cesur.

“Az kaldı, ha gayret oğlum” diye kendi kendine konuştu.

Zaten biraz sonra da bağ evinin silueti belirmeye başlamıştı. O yürüdükçe, içindeki duvar gibi, daha belirgin bir hal aldı.

Eve yaklaştı. Camdan hafif bir ışık sızıyordu. Pencerede perde olmadığı için içerisini rahatça görebilecekti.

İşte ikisi de oradaydılar. Sedirin üzerinde oturuyorlardı.

“Neler konuşuyorlar acaba?” diye düşündü. Kız kardeşinin küçüklüğü gözünün önünden geçti, gözünden bir damla yaş süzüldü. Aklına yeniden yavuklusu geldi. Onu öldürseler kendisinin nasıl bir durumda olacağını düşündü. “Kov şu şeytanı kafandan, aklını karıştırıyor” diye kendi kendine hafif sesle söylendi.

Camı göz kararıyla kestirdi. Kırdığı takdirde içeri girebileceği kadar genişti.

İçinden “Bismillah” diyerek elindeki silahla cama hızlı bir biçimde vurdu. Cam darbeyle parçalanarak içeriye doru dağıldı. Kız kardeşi bir çığlık atarken, Ali onu kesen cam parçalarına aldırmadan alçak pencereden içeriye daldı.

İki genç ne olduklarını anlayamamışlar ve sedirin üzerinde donup kalmışlardı.

Önce kız kardeşi durumu anladı. Sedirde doğruldu.

“Ne yapıyorsun ağabey, çıldırdın mı?” diye bağırdı. Ama Ali’nin gözlerindeki kararlılığı okumuştu.

Kızın bağırması, ateş etmek üzere olan Ali’de kısa bir tereddüt anı yarattı. Kardeşi olacakları anlamışçasına sedirden ağabeyinin üzerine doğru atladı ve silah iki el ateş aldı. Pat, pat.

Kız Ali’nin üzerine doğru düşerek dengesini kaybederken, sevgilisi de hiç tereddüt etmeden kendisini yan duvardaki camdan dışarı attı. Kırılan camla birlikte dışarı düştü. Biraz sersemledi.

Ali evde kalmıştı, üzerinde cansız yatan kardeşinin cesedi ile birlikte ve dehşet içersindeydi. Adeta felç geçiriyordu.

Kızın sevgilisi aldığı yara ve berenin acısını duymadı bile. Yerden kalktı koşarak ve bağırarak köye doğru yöneldi.

Onun gürültüsüne, köpek sesleri de koro halinde eşlik etmeye başladılar.

Tabii Ali kısa zamanda Jandarmalar tarafından yakalandı. Zaten saklanmaya gerek de duymamıştı. Görev tamamlanmamıştı. Ama olsun, kahpe kız kardeşin hesabı görülmüştü.

Evde bir matemden çok törensel bir hava vardı. Hani kazanılan zaferlerden sonra takınılan, vakur ve ağır hava vardır ya. İşte böyle bir şey.

Kız gömülürken, Jandarmalar da Ali’yi elleri kelepçeli olarak karakola doğru götürüyorlardı.

Sorgu sual derken, çocuk her şeyi tek başına yaptığını itiraf etti. Kimse onu azmettirmemiş, kimseden de yardım almamıştı. Evdeki silahı kaptığı gibi doğruca namusunu temizlemeye gitmişti. Böyle anlatıyordu. İfadeler, tutanaklar, mahkemeye geliş gidişler derken aradan neredeyse bir yıl geçti. Yavuklusu hiç uğramamış ama yaptıklarını kınayan zehir zemberek bir mektup yollamıştı. “İkimize de haksızlık ettin” diyordu mektubunda. “Ayrıca sen bir katilsin. Nasıl kıyabildin kardeşine? Yarın evlenip çoluk çocuğa karışsak, kendi kızına da mı böyle kıyacaksın?” Bu mektup aslında Ali’yi kıyım kıyım kıymıştı da, her şeyi içine atmaktan ve kara kara düşünmekten başka yapacak bir şeyi yoktu ki.

Babası ve diğer akrabalar sıkça ziyaretine geliyor övgü dolu ve cesaret verici sözler söylüyorlardı. Onların gelişi kalbine biraz su serpiyordu şüphesiz. Ama gelecek ile ilgili endişeleri ağır bir bulut gibi üzerine çöküyordu. Yavuklusu da burnunda tütüyordu.

İdamla yargılandı. Savunmalar avukatlar derken karar günü geldi çattı. Müebbete mahkum olmuştu. “Müebbet”, bu kelimeyi düşünüyor ne olduğunu anlıyor, nasıl bir şey olduğunu kavrayamıyordu. “Yani sonsuzluk gibi mi, hiçlik gibi mi, yokluk gibi mi?”

Hapishane arabasına bindirip bundan sonraki yaşayacağı cezaevine götürdüler. Sanki bir boşluk içerisine düşer gibiydi. Akrabalarının desteklemeleri ile okşanan gururu, o boşluktan çıkmasını sağlıyor ama sıkıntısını hiç hafifletmiyordu.

Yaşamının baharında dört duvar arasına mahkum olmuştu ve geleceği yoktu. Ne için? Değerli ve şerefli bir görev için.

Koğuşunda İhsan baba dışındakiler onu takdir ediyorlar ve yüreklendirici sözler söylüyorlardı. Ama yavuklusunun düşüncesi, İhsan babanın serzenişleri ve derinden gelen bir şeyler onu boşluğa düşürüyordu...

Koğuş hayatına alışmaya başlamış ve aradan bir ay geçmişti. Bunaltısı ise azalmamış hep artmıştı.

Günde bir kere yarım saat avluda volta atmalarına izin veriliyordu. Avlunun üç yanı yüksek duvarlarla çevriliydi. Duvarların üzerinde iki tane merdivenle çıkılan nöbetçi kulübesi vardı ve bunların içerisinde her zaman nöbetçi oluyor, ayrıca da aşağıda merdiven başlarında birer nöbetçi bulunuyordu. Yerler taş olduğu için, toz toprak da azdı.

O gün yine karışık duygular içinde bahçeye, hava almaya ve volta atmaya çıktı. On kişilik bir gruptular ve bir saat arayla bahçeye çıkartılıyorlardı. Namus belasından hapse girdiği için saygı bile görüyor, bazı diğer genç mahkumlar gibi aşağılanmıyordu. Koğuşun yasaları da yazılı olmayan kendine ait bir düzeni olduğunu anlamış, hatta buna uyum sağlamaya başlamıştı bile.

Ama o gün kafası diğer günlerden daha karışıktı. Annesinden aldığı mektuptan yavuklusunun başka birisiyle evlilik hazırlıklarına başladığını öğrenmişti.

Bunaltısı gittikçe artıyor, avluda volta atanların taş zeminde çıkardığı ayak sesleri adeta beynine çivi çakıyordu.

Birden yavuklusunu görür gibi oldu. Yukarıya çıkan merdivenin başında duran kimdi acaba? Duran kişi muhafız mıydı yoksa yavuklusu mu? Muhafıza doğru ilerlemeye başladı. Muhafız, “Hop hemşerim nereye” diyerek dikkat kesildi.

Ali “Zeliha” diyerek yavuklusunun adını mırıldandı ve duraksamadı bile. Ne olduğunu anlamayan muhafızın alnının ortasına bir kafa çaktı. Adam yere yuvarlanırken tüm bulantısı da sanki içinden çıkarak adamla birlikte yere yuvarlanmış gibi hissetti.

Merdivenlerden koşarak yukarıya doğru çıkmaya başladı. Yukarıdaki kulübedeki muhafız kulübenin camından, kendisine doğru gelmekte olan mahkuma silahını doğrulttu.

“Dur” diye bağırdı.

“Dur” diye bağırdı diğer mahkumlar.

Yalnızca Zeliha “Gel” dedi, ta beyninin içinden.

Merdivenlerden tırmanırken yarı yoldan kendisini avluya doğru bıraktı ve ağzından bir çığlık fırladı. “Geliyorum”

Dalgalı değerler denizine doğru dalış yaptı, artık bir kuş gibiydi, ona ağırlık yapan ne varsa onun arkasında, onun dışında kalmıştı.

Uçtu, uçtu, uçtu. Kim bilir belki de başka değerlerin ve olduğu bir cennette............

 

 

ORHAN TUNCAY


KISSADAN HİSSE...

Sokrat Ölüme mahkum edildiğinde, eşi:

- Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat:

- Ne yani, demiş. Birde haklı yere mi öldürülseydim!

====================

Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:

- Ben çekilirim!!

====================

Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare'a gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur:

- Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.

===================

Meşhur bir filozofa:

- Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsiniz? diye sorulduğunda:

- Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan, demiş.

====================

Dostlarından biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:

- Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü?

Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder. Kral, alaylı alaylı gülerek:

- Hakikaten enteresan bir fikir, cevabını vermiş. Bu buluşunuza karşılık, sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.

====================

Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri:

- Efendim, demiş. Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?

Galile:

- Doğru, demiş. Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama, seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?

====================

Fransa hükümet ricalinden biri Napolyon'un bir muharebede tenkide kalkışıp parmağını harita üzerinde gezdirerek:

- Önce şurasını almalıydınız, sonra buradan geçerek ötesini zapdetmeliydiniz, gibi fikirler belirtmeye başlayınca, Napolyon:

- Evet, demiş. Onlar parmakla alınabilseydi dediğin gibi yapardım.

====================

Bir toplantıda bir genç M. Akif’i küçük düşürmek için:

- Afedersiniz, siz veteriner misiniz? demiş. M. Akif hiç istifini bozmadan şu cevabı vermiş:

- Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu ?

====================

Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:

- Sen sır saklamayı bilir misin? diye sormuş. Vezir:

- Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:

- Bende bilirim.

====================

Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla:

- 300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor, der.

Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der:

- Bizde onlara yaklaşıyoruz.


DOKUNUŞ

 

              Haşir meydanındaki insanlar, ebed ülkesine uçmak için sabırsızlanıyordu. Peygamberler, şehitler ve büyük veliler için herhangi bir problem yoktu. Ancak diğerleri, "Elli bin sene sürer" denilen bu yolu, dünyadaki hayatlarının karşılığı olan bir vasıta ile aşmak durumundaydı. Her insan, sevap ve günahlarını ortaya döküp ince hesaplar yaparken, sermayeleri yetmeyen bazı gençler bir araya geldi ve kendilerine gözcülük eden meleğe başvurarak: 

         — Bizler, dünyada iken meşhur bir yarışmaya katılmış ve ellerimizi günler boyu süren bir sabırla lüks arabaların üzerinden çekmeyerek onları kazanmıştık, dedi. Bu gayretimize karşılık o arabaların verilmesini istiyor ve bu zorlu yolu onlarla aşmayı planlıyoruz.

         Melek, yarışmanın detayını öğrendikten sonra:

         — Yanlış şeye dokunmuşsunuz, dedi. Sizin arabanız, bu yolda gitmez.

         Gençler, biraz ilerideki insanları göstererek:

         — Şuradaki insanların da bir şeylere dokunduğu söyleniyor, diye itiraz etti. Ama şimdi Cennet’e uçuyorlar.

         — Evet!.. dedi, melek. Onlar da dokundular. Hem de günde sadece bir saatçik.  

              -Bir saat mi?.. diye atıldı gençler. Oysa bizler günler boyu çekmedik elimizi. Uyumadık, aç kaldık, nerdeyse ölüyorduk. Peki onlar nelere dokundular?

              -Seccadeye, dedi melek. Küçük bir seccadeye. Şimdi ise onlarla uçuyorlar. 

                                                                                                            Cüneyd Suavi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ORGANLAR MAFYA KURAR MI?

 

-Artık dayanamıyorum, dedi göz. Günde altı-yedi saat TV seyrediyor. TV’-den gelen radyasyon retina tabakamdaki koni hücrelerini mahvetti. Ya kirpiklerim, yıkanmadığından mikroplarla doldu, arpacık hastalığına teslim oldum.

    

Kulak lâfa girdi.

-Ya ben? Şehrin gürültüsü yetmiyormuş gibi 100 desibelin üzerindeki metalik gıcırtılarla titreşmekten genç yaşta ihtiyarladım. Oysa zarım, orta kulak kemikçiklerim ve korti organım 20-60 desibele ayarlı. Direnecek gücüm kalmadı.

 

Kısık kısık öksürükler arasında akciğerlerin homurtusu duyuldu:

-Bir de bana sorun arkadaşlar halimi. Sahibimiz günde iki paket sigara içiyor. İncecik nazik zarlarla yapılmış alveollerim, soba borusu gibi simsiyah kurumlarla kaplandı. Nefes alamıyorum, boğulmak üzereyim.

 

Yanık kokuları sala sala deri geldi:

-Ah kardeşlerim, ya benim derdim. Güzellik uğruna her yaz kızgın güneşlerin altında saatlerce kavruluyorum, neredeyse kansere yakalanacağım.

 

Dil söylenmeye başladı:

-Yedikleri, içtikleri şeyleri hiç sormayın. En asitli koladan, bin bir çeşit alkollü içkiye kadar beni mahvedecek ve sizleri de öldürecek ne varsa içiyor. Üstelik abur-cubur yiyip komşum dişleri de fırçalamıyor bile. Bakteri yuvasına döndük. Kokuyoruz.

 

Kaşına kaşına ayaklar lâfa girdi:

-Bütün gün üzerimde şişman birini taşımak ne demek, bana sorun. Üstelik tırnaklarım yıkanmadığından pislik ve mikrop dolu. Mantar hastalığı çekiyorum. Kaşınmaktan yara bere içinde kaldım. Yeter artık.

 

Beyin konuşmalara katıldı:

-Tefekkür için, Yaratan’ı (cc) bulmak, tanımak için, O’nun rahmetini, şefkatini, güzelliğini ve diğer isimlerini, kâinatta harf harf söküp okumak için yaratılmıştım. Sizler de bana bu konuda yardımcı olacaktınız. Oysaki yalana, düzenbazlığa, kurnazlıklarla haram yollarda menfaat peşinde koşmaya harcandım. Hakkımı istiyorum.

     

En sonunda kalp, manevî boyutuyla birlikte, ağır ağır adımlarla yanlarına geldi:

-Hepiniz haklısınız. Ama bir de beni dinleyin. Ben manevî yönümle, sonsuza kanatlanıp uçmak için yaratıldım. Rabbimize aşık olmak için varım. Bunun için kâinatı, Yaratan’dan dolayı her şeyiyle sevebilecek kapasitedeyim. Yaratan’a kul olma makamının başında ben gelirim. Ben bir çekirdeğim. Büyüyüp kocaman bir ağaç olabilirdim ki o ağacın kökü iman, gövdesi sevgi, meyvesi Yaratan’a kul olmaktır. Bir de şu halime bakın. Mala, mülke, cismanî zevklere harcandım. Kula kul oldum. Yalancı sevdaların peşinde perişan oldum. Maddî boyutumda ise, yanlış beslenme, sigara ve tembellik yüzünden koroner damarlarım tıkandı, artık yaşamak istemiyorum.

 

Bütün organlar ayaklanmıştı, sesleri giderek yükseliyordu ki pürtelaş önsezi koşarak geldi:

-Arkadaşlar, koca bir kâinat dolusu kızgın kalabalık buraya doğru geliyor. Aralarında kimler yok ki? Etini, sütünü veren koyundan, bir kilo bal için on binlerce çiçek dolaşan arıya, fotosentezle çamurlu bir suyu bir bir kimyevî işlemden geçirip elma, incir, üzüm yapan ağaçlara, bir lâmba gibi hiç durmadan yanarak dünyayı aydınlatan güneşe kadar, karıncadan yıldızlara bütün varlıklar bir ordu gibi buraya geliyorlar. Kızgın ve öfkeli, haklarını almak için geliyorlar. Bize katılacaklarmış.

 

Bu haber üzerine bütün organlar sahiplerini Rablerine (cc) şikâyete karar vermişti ki yollarını gözleri yaşlarla dolu ümit kesiverdi.

-Durun kardeşlerim. Biraz daha sabredelim. Şikâyetimizi geleceği kesin olan Âhiret gününe saklayalım. Belki bu süre içinde sahibimiz pişman olur, kul olduğunu hatırlar, tövbe eder...

 

Evet, bu hikâyenin sonu nasıl biter bilinmez, ama bilinen bir şey varsa o da hepimize, verilen nimetlerden teker teker hesap sorulacağı.


RİSK

 

Gülmek "SAFTIR" denme riskini göze almaktır.

Ağlamak "DUYGUSAL" görünme riskini göze almaktır.
 
Sevdiğini söylemek "SEVİLENİ YİTİRME" riskini göze almaktır.

Duygularını açmak "KENDİNİ ORTAYA KOYMA" riskini göze almaktır.

Düşüncelerini söylemek "DOKUZ KÖYDEN KOVULMA" riskini göze almaktır.


Umutlanmak "HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA" riskini göze almaktır.

Ama riskler mutlaka göze alınmalıdır…

 

Çünkü, hayatımızın en büyük riski,   hiç  risk  almamaktır.
Çünkü, yaşamak "ÖLME" riskini göze almaktır.
 


RUHLARIMIZ GERİDE KALIYOR

       Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkmışlar.

         Kafile zor doğa koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam etmiş. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden durmuşlar. Taşıdıkları yükleri yere indirmişler ve hiç konuşmadan beklemeye başlamışlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman kaybettiklerini, biran önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak,yerlilerin neden durduklarını öğrenmek istemişler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekliyorlarmış. Bu anlaşılmaz durumu yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade etmeye çalışmış:

         "Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

         Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri bu;"hızla ve sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak" ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları,küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak... Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek...


KÖPEK

 

        Mandelson 12 yaşında fakir bir ailenin çocuğudur. hayatta tek tutkusu köpeklerdir. Her gün pet shoplari gezip, köpeklere bakıp onlardan bir tanesine sahip olacağı günü hayal edermiş. Her zaman babasına yalvarıp kendisine köpek alabilmesi için gerekli parayı vermesini ister, ama babası maddi imkanları yüzünden karşı çıkınca da çok üzülürmüş.

        Bu nedenle bütün harçlıklarını biriktirip babasını da razı edip biraz daha para toplamış. Doğruca çarsıdaki hayvan dükkanına gitmiş. Bir köpek beğenmiş. Dükkan sahibine fiyatını sormuş. Adam:

        "O köpek satılık değil!" cevabını verince; Mandelson gayri ihtiyari nedenini sormuş. Adam:

        "O köpeği satamam çünkü onun bir ayağı yok" demiş. Çocuk:

        "Olsun ben onu istiyorum" demiş. Adam:

        "Evlat o köpek sana istediğini veremez" diye eklemiş. Çocuk:

        "Ne gibi?" diye karşılık verince; adam:

        "O koşamaz, seninle oynayamaz, yani seni eğlendiremez" demiş.   Çocuğun ısrarlarına dayanamayan dükkan sahibi köpeği çocuğa hediye etmek istemiş. Fakat Mandelson teklifi reddedip cebindeki bütün parasını adama uzatmış. Adam isteksiz ama çocuğun köpek sevgisinden duyduğu sevinçle parayı alıp, Mandelson'a:

        "Evlat bu köpeğin sakat olduğunu bile bile neden o kadar ısrar ettin?" diye sorunca; Mandelson pantolonunun paçasını aralayıp protez bacağını göstererek şu yanıtı vermiş: "siz o köpeği bana sakat olduğu için vermek istemediniz, ama inanın beni ondan daha iyi hiçbiri mutlu edemezdi!"


SEDEF ÇİÇEĞİ

         Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını... Ve hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...
          "Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

         Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı... "Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
         Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti.. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...
         "Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim"
           Hakim, yaşlı adama dönerek ; "Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.
         Yaşlı adam bastonla zor yürüdü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.
"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime’mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi...

              İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

         "Her gece o yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

         O an Mahkeme salonunda her şey sustu... Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...


SERAP'IN HİKAYESI

Dünya hayatının en çetin imtihanlarından biri de, gerçeğe yaklaşmakta çekilen zorluklardır.

        Çünkü beyinlerimiz maddi olaylarla yıkanmış, gözler görmediğine inanmaz olmuş, bu yüzden de dualarımız bile samimiyetini kaybetmiştir. Aslında her insan, başta rüya gerçeği olmak üzere bir çok kere madde ötesindeki esintileri farkeder. Veya birçok kere madde ötesinden yansıyan mana gücünün varlığına şahit olur. Fakat kuvvetli bir imana sahip olmayan insan, madde ötesi gerçeklerin nefsin ve şeytanın tesiri ile ya görmezlikten gelir, ya da "tesadüf" der geçer.

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm.  Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.

Bir işkadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat karda mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.

Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

-         Doktor bey, dedi.

-         Ben size... dargınım."

-         - "Niçin ? " diye sordum

-         -Siz...dindar... bir... insanmışsınız... niçin... bana... da, Allah'ı... ölümü... ahireti... anlatmıyorsunuz?

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

-" Doktorlara ulaşmak kolaydır,dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın...

"Konuşmaya mecali olmadığından "ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler" hızlandırılımış öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kadar kala:

-"Doktor bey, dedi.

Ben...ölürken... ne...söylemeliyim?"

-"Senin durumun çok özel" dedim. Kelime-i şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince Muhammed(s.a.v) sana yeter.

" O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.

Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek :

- "Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?"


SEVGİ AĞACI

 

         Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş. Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde.

         Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş. Gölgesinde barınan hayvanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış. Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış. Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle.

         Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış.   Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş "pıt, pıt" diye.

         Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca. Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle. Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye.

         Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış. Sevgi Ağacı, çevresindeki hayvanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini.       Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye. Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan hayvanlara bakmış gülümseyerek. Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için. Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye.

         Dostluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş hayvanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Hayvanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de. Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine.

         Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde... Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce. Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş... Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar. Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye.

Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur. Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur. Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İHANET ve SADAKAT

 

İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş, sadakatin adı ise bir serçeye.

Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca

Küçük koyun üstünde uçmuş serçeyle beraber

Küçük sinekleri, kurtları yemişler

Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış derelerden su içmişler

Masmavi gökyüzünde dans etmişler

Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler.

Birbirlerine söz vermiş kuşlar;

Ayrılmayacağız diye.

 

Ama kış gelmiş,

Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,

Serçe ise her zamanki gibi sadık

Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek

Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için

Yaşamaksa önemli imiş göçmen için

O baharların tatlı eğlencesiymiş sadece

Gel demiş serçeye senle beraber başka bir bahara uçalım

Serçe ise burada bekleyelim demiş yeni baharı

Ama kış acımasızdır demiş göçmen,

Yaşayamayız burada, aç kalır üşürüz

Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber

Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.

 

Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere

Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye

Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş

Uçacakmış yeni bir bahara.

 

Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,

Ama serçe zayıfmış, onun kanatları uzun uçuslar için değil.

Dayanamayacakmış bu yola

Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş

Çünkü o hep kaçarmış kışlardan

Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara

 

Bir fırtına yaklaşıyormuş.

Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış

Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış

Göçmene duralım demiş artık.

Biraz dinlenelim

Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.

Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.

Ama göçmen yürü demiş serçeye birazdan okyanuslara varacağız

Serçe sevgisine uymuş ve peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin

 

Birazdan varmışlar okyanusa

Kurtuluşuymuş bu büyük deniz göçmen için çok iyi bilirmiş buraları

Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi

Serçe artık dayanamıyormuş, son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene

Artık gidemiyorum.

Göçmen serçeye bakmış,

Bakmış ve yoluna devam etmiş....

 

Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük

Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük.

 

Mavi sularında okyanusun

                                 bir minik sadakat

Yeni bir baharın koynunda

                                 koca bir ihanet...


İKİ ARKADAŞ

 

       İki tane çok iyi arkadaş varmış. Bunlar üniversite yıllarında tanışmışlar. Okul bitince biri memleketine,  yani Mardin'e gitmiş, diğeri ise İstanbul'da kalmış.

       İstanbullu bir gün Mardin'e gitmiş arkadaşını ziyaret etmek için. Arkadaşının evinde kalırken binada bir kız görmüş. Arkadaşına sormuş ve o da onun komşunun kızı olduğunu söylemiş.

      İstanbullu geri dönmek zorunda kalmış. Mardinli işi ayarlamış ve İstanbullu gelip o beğendiği kızla evlenmiş.

       Bir zaman sonra Mardin’linin işleri bozulmuş. Tek çare, otobüse atlamış ve durumu çok iyi olan arkadaşının yanına gitmiş. Şirketin kapısından girmiş ve doğruca sekretere çıkmış. Adını vermiş ve odaya girmek için hazırlanmış. Sekreter onu engellemiş ve patronun böyle birini tanımadığını söylemiş. Mardinli çıkmış dışarı. Battığına mı yansın, arkadaşından yediği kazığa mı yansın, dolanıp durmuş.

       Yolda bir ihtiyar bunu durdurmuş. Ne derdinin olduğunu sormuş. Önce bir şey söylememiş ama sonra bütün olayı anlatmış. Yaşlı adam,

"Ben yaşlıyım ve miras bırakacak hiç kimsem yok. Senin istediğin parayı ben vereyim sana. Ama borç olarak değil. Sanki benim oğlummuşsun gibi. Zaten hiç oğlum olmadı" demiş..

       Önce kabul etmemiş Mardinli, sonra ısrara dayanamamış. Memleketine dönmüş. İşlerini düzeltmiş ve ülkenin sayılı zenginleri arasına katılmış. Bir gün bir davete katılmak için İstanbul’a geçmiş. Orada eski arkadaşına rastlamış. Ne kadar kaçınsalar da bir araya gelmek zorunda kalmışlar. Ve aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:

       "O gün zor durumdaydım. Yanına geldim. Ama beni tanımazlıktan geldin. Niye?"

       "O gün benden çıktıktan sonra yaşlı bir adama rastladın değil mi?"

       "Evet. Sen nereden biliyorsun bunu?

       "O benim babamdı. Senin geldiğini duyunca durdum düşündüm.   Eğer sana borç verseydim. Ömür boyu karşımda boynu bükük kalacaktın. Bunun olmasını istemedim. Bu yüzden hemen peşinden babamı gönderdim. Babamın sana verdiği para benim paramdı.

       Mardinli şöyle bir durmuş ve "Yaa. Senin karın var ya"

       "Evet"

       "O da benim nişanlımdı"


İKİ KARDEŞ

 

Erkek kardeşlerin ikisi de babalarından kalma çiftlikte çalışırlardı. Kardeşlerden biri evliydi ve çok çocuğu vardı. Diğeri ise bekardı. Her günün sonunda iki erkek kardeş ürünlerini ve kârlarını eşit olarak bölüşürlerdi.

Günün birinde bekar kardeş kendi kendine:

"Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil" dedi, "Ben yalnızım ve pek fazla ihtiyacım yok." Böylelikle, her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin evindeki tahıl deposuna götürmeye başladı. Bu arada evli olan kardeş, kendi kendine:

"Ürünümüzü ve kârımızı eşit olarak bölüşmemiz hiç de hakça değil, üstelik ben evliyim, bir eşim ve çocuklarım var ve yaşlandığım zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardeşimin kimsesi yok, yaşlandığı zaman hiç kimsesi yok bakacak" diyordu.

Böylece evli olan kardeş her gece evinden çıkıp, bir çuval tahılı gizlice erkek kardeşinin tahıl deposuna götürmeye başladı. İki kardeş de yıllarca ne olup bittiğini bir türlü anlayamadılar, çünkü her ikisinin de deposundaki tahılın miktarı değişmiyordu. Sonra, bir gece iki kardeş gizlice birbirlerinin deposuna tahıl taşırken çarpışıverdiler. O anda olan biteni anladılar.

Çuvallarını yere bırakıp birbirlerini kucakladılar.

 

Hayattaki en yüce mutluluk, sevildiğimize inanmaktır.


İKİ ELMA

Tarih 12 eylül ihtilalinin hemen sonraları...

Kayseri’ nin o zamanlar merkez köyü olan
şimdilerde metropol Melikgazi ilçesine
bağlı Nize köyü ve zamanın muhtarının
köye getirmeye çalıştığı telefon
santralinin bir hikayesidir bu aslında.

Muhtar defalarca müracaat etmesine rağmen
bir türlü köyüne telefon santrali getirilmesini
sağlayamamıştır. Ufak bir yer olduğu için de
konunun dedikodusu çok olmaktadır.

Köyün en büyük özelliği de insanlarının genelde
hep başka şehirlerde yaşıyor olmasıdır. İnşaat
ustalarının bol olduğu bir yöredir aynı zamanda.

Ve muhtar son bir umutla valizini hazırlamaya
başlar. Köyde yapılan dedikoduya bir son
verecektir artık. Ankara’ya gidecek,
gerekirse Genel müdürlükte yatacak
ama santrali getirecektir köye.

Valizini hazırladığını gören annesi,
iki elma uzatır muhtar oğluna.
“Al oğlum! Şu iki elmayı da yanına koy.”

Almak istemez muhtar, “git işine anne”
diyecek olur. Sonra, kalbi kırılmasın
diye alır elmaları valize koyar.

Ve çıkar yola; Ankara'ya zamanın
PTT Genel Müdürlüğüne varır.
 Özel kalemden genel müdürle görüşmek için randevu ister.

Genel müdür, muhtarın tekrar tekrar gelişinden
oldukça rahatsızdır. Kabul etmek istemez.
Epey bir müddet bekletir kapıda. Nihayet
odasına kabul ettiğinde yüksek bir sesle kızar
muhtara ; “Niye geldin yine muhtar, sen
olmazdan anlamaz mısın kardeşim?” diyerek
azarlar muhtarı. Muhtar ise; “Efendim bu benim
için çok önemli bir şey, köy halkına söz verdim,
santrali almadan gitmeyeceğim buradan. Aha bak,
valizimle geldim. Gerekirse burada yatacağım.”

Daha bir sinirlenen genel müdür; “Kardeşim sen
yoktan anlamaz mısın? Yok diyoruz sana yok...
Haydi, çıkar cebinden bana bir elma ver !”

Genel müdürün maksadı işin olmazlığını
izah etmektir. Muhtar güler, tam o sırada aklına
annesinin alması için ısrar ettiği iki elma gelmiştir.

Hemen valizini açar ve elmanın birisini
genel müdürün önüne koyar, diğerini de
kendisi yemeye başlar. Genel müdür
hayretler içindedir, hemen telefona sarılıp
Kayseri PTT Başmüdürünü arar;

“Aloo, şu an Nize köyü muhtarı yanımda,
bu adam Kayseri'ye varmadan köyüne
santral gidecek ! Muhtar Kayseri'ye
geldiğinde telefon edecek ve köyü ile
görüşme yapabilecek... Aksi takdirde
hiç birinizi orada görmek istemiyorum...”

Muhtar neşe içinde döner köyüne ve
giderken ısrarla: "Şu iki elmayı da yanına al !"
diyen annesinin eline sarılır, öper, öper, öper...


İKİ KURBAĞA

Biri beyaz, diğeri siyah renkteki kurbağalarımızın huy ve mizacı tıpkı renkleri gibi zıtmış. Ak kurbağa ne kadar iyimserse Karakurbağa o kadar kötümsermiş. Ak kurbağa birşeye “ak” mı dedi; o hemen atılıp “kara” dermiş. Her şeyin olumsuz tarafını görmeye o kadar alışmış ki, gördüğü her şeyi eleştirmeyi neredeyse meslek haline getirmiş. Yağmur yağsa, Karakurbağa:
         “Offff! Olacak şey mi şimdi bu?” diye şikayete başlarmış. “Yağmurda ne derenin tadı olur,  ne de ortalıkta avlayacak sinek bulunur. Nefret ediyorum yağmurdan!”
Arkadaşının aksine her şeyin güzel tarafını görmeyi seven Akkurbağa cevap vermeden edemezmiş:
        “Haksızlık etme lütfen! Sırf senin keyfin bozuldu diye güzelim yağmura niye düşman oluyorsun ki? Hem söylesene, yağmur yağmasa bizim evimiz-yurdumuz olan dereler, sazlıklar, bataklıklar kalır mı ortada?”
         Elbette o bu sözlerini tamamlayamadan Karakurbağa atılırmış:
       “Tamam tamam, bay çok bilmiş kurbağa! Biliyor musun, sen tam da insanların sözünü ettiği şu Polyanna’ya benziyorsun. Mutluluk rolü oynayacağım diye saçma sapan sözler ediyorsun. Hani, uçurumdan aşağı düşsen, ‘bak ne güzel uçuyorum’ diyeceksin neredeyse. Azıcık gerçekçi olsan ya canım!”
         Akkurbağa genelde bu tür tartışmaları uzatmak istemez ve şöyle dermiş:
         “Gerçeği görmek için asıl kendi kötümser bakışını terk etmelisin.”
         İşte böyle iki zıt kutupmuş kurbağalarımız...
Günlerden birgün canları sıkılınca derenin yakınındaki köye doğru gitmeye karar vermişler. Akkurbağa:
       “İstersen fazla yaklaşmayalım, biliyorsun yaramaz çocuklar bizi görürse canımızı acıtabilirler” dediyse de, Karakurbağa ısrar etmiş:
         “Akşamın bu karanlığında çocuklar bizi nereden görsün Allah aşkına! Şu en yakındaki evin oraya kadar gidelim, sonra geri döneriz. Korkaklığı bırak şimdi.” Akkurbağa, korkaklıkla suçlanmaktan çekindiğinden, çaresiz kabul etmiş.
        Köye girmişler ve evin yanına gelmişler. Akkurbağa sıkıntılı bir vıraklama ile “Hadi, artık dönelim, içimde kötü duygular var!” demiş demesine, ama Karakurbağa heyecanla atılmış:
        “Gel bir oyun oynayıp öyle dönelim. Şuradaki yüksek kovayı görüyor musun? İkimiz aynı anda üstünden zıplayacağız. Bakalım yarışmayı kim kazanacak?”
      “Akşamın bu vaktinde bırak böyle çocuklukları lütfen!” diye itiraz edecek olmuş Akkurbağa, ancak yaramaz arkadaşı bir türlü fikrinden vazgeçmemiş. Hatta “Dediğimi yapmazsan, seninle artık arkadaş olmam!” diye tehdit bile savurmuş. Bunca yıllık arkadaşını kaybetmek istemeyen Akkurbağa bu teklifi de istemeye istemeye kabul etmiş.
İki kurbağa hızla koşup zıplamışlar. Ama ne olduysa o zaman olmuş ve tam kova dedikleri şeyin üzerinde çarpışıp içine düşmüşler! Acı gerçeği o zaman anlamışlar: üzerinden atlamaya çalıştıkları o şey, yarısına kadar dolu kocaman bir süt güğümü değil miymiş meğer! 
         Yorulana kadar giriştikleri denemelerin sonucunda başka bir gerçeği daha anlamışlar: Güğümün kenarları zıplayıp çıkmalarına imkân vermeyecek kadar yüksekmiş. Karakurbağa ümitsizlik içinde haykırmış:
          “Mahvolduk! Buradan çıkmamız mümkün değil! Bu güğümün içinde ölüp gideceğiz.”
         “O kadar kolay pes etme bakalım” diye karşılık vermiş Akkurbağa. “Çıkmadık candan ümit kesilmez. Kim bilir, hiç ummadığımız bir anda imdadımıza yardımsever bir el yetişir belki de.”
          Karakurbağa acı bir kahkaha attıktan sonra şöyle demiş:
        “Benim kurbağa Polyannam! Neler sayıklıyorsun sen? Bari böylesi bir haldeyken hayal görmekten vazgeç.”
        “Ben hayal filan görmüyorum. Nasıl bilmiyorum, ama buradan kurtulacakmışız gibi bir his var içimde. Kendini koyuverme sakın!”
Ne yazık ki, Karakurbağa’nın ümitsizliği her geçen dakika bütün kalbini daha çok kaplamış ve ümitsizliği arttıkça bacaklarındaki güç ve kuvvet de azaldıkça azalmış. Ve en sonunda:
“Bacaklarımda derman kalmamış. Hakkını helal et kardeşim!” deyip sütte yüzmekten vazgeçmiş. Bir-iki dakika sonra da son nefesini vermiş...
        Akkurbağa arkadaşının bu kadar kolay vazgeçip ölmesine çok üzülmüş, fakat ümidini hiç yitirmemiş. Sürekli şu şekilde yalvarmış Allah’a:
        “Darda kalanların sesini ancak Sen duyar, onların imdadına ancak Sen koşarsın! Senin rahmet ve şefkatin süt güğümüne düşmüş zavallı bir kurbağaya da yetişir elbet! Kurtar beni Allahım!”
        Akkurbağa bu şekilde yalvarırken, bir taraftan da sebebini bilmeden sütün içinde var gücüyle çırpınmış. Karanlıkta, yapayalnız, çaresiz, ama hiç ümitsizliğe düşmeden... çırpınmış, çırpınmış, çırpınmış.
Bu hal dakikalarca devam etmiş.
        Bir ara arka tarafından ayağına birşey çarpmış. Dönüp baktığında bunun irice bir tereyağı topağı olduğunu görmüş. Oraya nereden geldiğini düşününce, bu tereyağının farkında olmadan kendi çırpınışlarıyla meydana geldiğini anlamış. Gözleri sevinçle parlamış, çünkü bu onun kurtuluş vesilesi olabilirmiş! 
       Azalmaya yüz tutan gücü, ummadığı kadar artmış. Bu defa niçin yaptığını bilerek bacaklarını yine çırpıp durmuş. Bir saat kadar sonra tere yağ topağı o kadar büyümüş ki, onun üstüne basıp zıpladığı gibi güğümün dışına atlamış ve ilk sözü şu olmuş:
       “Rahmetinden ümidimi kestirmediğin ve imdadıma yetiştiğin için Sana şükürler olsun Allahım!”


İLAN-I AŞK

 

         Genç bir delikanlı saatlerdir genç kızın peşinden geliyordu. Genç kız dayanamayıp arkasını döndü:

         - Neden saatlerdir beni takip ediyorsunuz? diye sordu.

         Genç erkek :

         -Sizi seviyorum hem de canımdan çok seviyorum!

         Genç kız :

         -Bak benim arkamdan ablam geliyor, o benden daha güzel benden iş çıkmaz sen ona git..

         Delikanlı arkasını dönüp bakınca çok çirkin bir kızın geldiğini görüp sinirlenmiş ve genç kıza dönmüş :

         -Neden bana yalan söylediniz?

         -Asıl siz bana neden yalan söylediniz?

        

         Eğer beni gerçekten seviyor olsaydınız,  dönüp arkanıza bakmazdınız.

         Çünkü gözünüz benden başkasını görmezdi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YAŞAMAK


Yaşamak fırsattır, yararlanmayı bil.
Yaşamak güzelliktir, kıymetini bil.
Yaşamak mutluluktur, tatmayı bil.
Yaşamak rüyadır, gerçekleştirmeyi bil.
Yaşamak meydan okunmasıdır sana, karşı çıkmayı bil.
Yaşamak görevdir, tamamlamayı bil.
Yaşamak oyundur, oynamayı bil.
Yaşamak servettir, korumayı bil.
Yaşamak aşktır, sevgidir, keyfini çıkarmayı bil.
Yaşamak bilmecedir, çözmeyi bil.
Yaşamak verilmiş bir sözdür, tutmayı bil.
Yaşamak hüzündür, aşmayı bil.
Yaşamak şarkıdır, söylemeyi bil.
Yaşamak mücadeledir, kabullenmeyi bil.
Yaşamak şanstır, kullanmayı bil.

YAŞAMAK YAŞAMAKTIR, UĞRUNA SAVAŞMAYI BİL


ELBETTE


Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa

En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa

Neden korkulur hayatta söyleyin bana
Ben neden hep aynı kalayım söyleyin bana

Elbette bazen çiçek açıp bazen solacağım
Elbette daldan dala konup sonra uçacağım
Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım
Elbette bazen söyleyip bazen susacağım

İnanmadım asla inanamam
Her şeyin bir sonu olduğuna

Elbette bugün ağlıyorsam yarın güleceğim
Elbette önce çekip gidip sonra döneceğim

Candan Erçetin


GÜNÜN MENÜSÜ


Bir ölçü "Günaydın"
İki ölçek "İyi Günler"
Birazcık "İlgi"
Bir tutam "Anlayış"
Normal ölçüde "Nezaket"
Bir tatlı kaşığı "Tolerans"
Malzemeyi iç dünyanızdan alın
Yıkamaya gerek yok tertemizdir
Gönül teknenizde yavaşça karıştırın
Kokusu her yanınıza sinince
İçine duygu şerbeti ekleyip karıştırın
Karışımı hayat tabağının üzerine yavaşça boşaltın
Üstünü sevgi marmelatı ile süsleyin
Gökkuşağının renginden bir kaç parça serpiştirin
Gün boyunca afiyetle yiyin
Sadece kendiniz yemeyin
Herkese verin...
Yemeğin adı: İNSANLIK


ZAMAN AYIR


ÇALIŞMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, başarının bedelidir.

DÜŞÜNMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, kudret ve kuvvetin kaynağıdır.

EĞLENMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, genç kalmanın sırrıdır.

OKUMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, bilginin temelidir.

İBADET İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, yücelmenin yoludur.

BAŞKALARINA YARDIM VE
ARKADAŞLARDAN HOŞLANMAK
İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, mutluluğun kaynağıdır.

SEVMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, hayatın kutsallıklarından biridir.

HAYAL KURMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, ruhu yıldızlara eriştirir.

GÜLMEK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, hayatın yükünü hafifleten bir boşanıştır.

PLAN YAPMAK İÇİN ZAMAN AYIR
Bu, ilk dokuz şeyi yapabilmek için
gereken zamana sahip olmanın sırrıdır.


ÜÇ İNSAN


Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
Bir insan gelmiş, fıçının başına,
karıncayı görmüş,
"Ne işin var senin burada?", demiş ve
karıncayı ezmiş, yok etmiş.

 

Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
Bir insan gelmiş, fıçının başına,
karıncayı görmüş,
"Kimseye zararın yok sevimli hayvan,
haydi fıçıda yaşamaya devam et", demiş.

 

Bir fıçının içine bir karınca düşmüş.
Bir insan gelmiş, fıçının başına,
karıncayı görmüş,
Bir kaşık şeker serpmiş fıçının içine.

 

Bu üç insan kimdir?

Birincisinin adı; BENCİL

İkincisini; HOŞGÖRÜ, diye çağırıyorlar

Üçüncü mü? O, SEVGİ, işte!.....


KÜÇÜK İSTAVRİT


Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

"Dudağı yarıklar " denir, şanslıdır onlar
Hani görüpte gökyüzünü, insanı
oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece bakakaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Bir kaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye?
"Bir gün" dedim, "bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz,
son ana kadar hep bir umudum olsun diye"

 

 

 

 

 

 

 

İHTİYAR HASTALIĞI

 

        İhtiyar bir adam hastalanıp yatağa düşer. Çocukları doktor çağırır.

Doktor gelir, hastanın şikayetlerini dinler, tansiyonunu, nabzını ölçer, sırtını dinledikten sonra:

- "Neyiniz var bey amca?" diye sorar. Hasta:

- "Ah! sorma evladım, başım ve beynim ağrıyor."

Doktor:

- "Merak etme! Bu ağrılar hep ihtiyarlıktan."

Hasta:

- "Fakat gözümde de bulanma ve kararma var."

Doktor:

- "Önemli değil, ihtiyarlıktan."

Hasta:

- "Sırtımda çok şiddetli bir ağrı var."

doktor:

- "O da ihtiyarlıktan."

Hasta:

- "Doktorcuğum! Ne yersem dokunuyor, hazmedemiyorum."

Doktor:

- "Bak bey amca! Mide hazımsızlığın da ihtiyarlıktan."

Hasta:

- "Oğlum, rahat nefes alamıyorum, nefesim daralıyor."

Doktor:

- "Bakiniz, bu da ihtiyarlıktan. İnsan ihtiyarlayınca akciğerleri iyi işlemez olur" deyince hasta iyice kızmış bir vaziyette:

- "Ey ahmak doktor! Sen ne biçim doktorsun öyle. 'İhtiyarlıktan' demekten başka şey öğrenmedin mi? Tek cevaba saplandın kaldın. Ey cahil! Sen bilmiyor musun ki Allah Teala her derdin dermanını da vermiştir. Yazıklar olsun sana. Doktorluğun böyle olunca, böyle söylüyorsun" deyince, doktor:

- "Ey yaşı yetmiş, işi bitmiş adam! Bu kızgınlığın ve sinirin de ihtiyarlıktan...

Sabrın tükenmiş bu yüzden hiddetleniyorsun" der.


MUM

         Mumun söndüğü an.. Benzetme yapmak isterdim şu an. Yaşamım mı muma, mum mu yaşamıma benzemeli. Bulamıyorum.. Gözünün önüne bir mum getir, o zaman beni daha iyi anlarsın..

         Elinde tuttuğun mum herhangi bir mum. Hiçbir özelliği olmayan, kimse için bir şey ifade etmeyen...

         Sade, basit, işine yaramadıkça bir köşede durmaya, unutulmaya mahkum.. O, senin elinde hayat bulur. Sen O’nun yaşamasına izin verirsin. Öyle bir şey ki bu; yaşamının son bulması bile senin elindedir. Ufak bir kıvılcımla başlar hayatı. Dimdik ayaktadır. Sonra zaman geçer. Hala karanlıktır. Sen ve O yalnızsınızdır o karanlıkta.. birden şiddetli bir rüzgar; söner gibi olur ama tutunur zamana.. Sönmez... Gün hiç ağarmasın diye yakarır tanrıya. Hep yanmalıyım der sessizce. Eğer, eğer istersem, çok istersem AY kadar parlak olabilirim bir gün der içinden... Zamanla erir mum. Önüne geçemez istese de.

         Artık geçtir hayalleri için; artık geçtir yarından beklediği için.. Yarın olmayacak. Bu günün doğuşu O’nun batışıdır..

         Yavaşça söner sonsuza dek. Son bulur her şey O’nun için. Hayat devam eder. Bir iz bile bırakamadan gitmiştir. Arkasında keskin bir koku ve günün ışıklarında kaybolan ince bir duman...


Murphy Kuralları

 

Her bilgi işlem departmanında bir adet "her şeyin nasıl işlediğini bilen" bir eleman vardır. Ama ne yazık ki çoktan kovulmuştur.

           

Yeni bir program iyi çalışmaya başladığı anda, çalışmayan bir üst sürümü piyasaya çıkmış demektir.

 

Eğer inşaatçılar yapıları, bilgisayarcıların programları yaptığı gibi yapsalardı, küçük bir ağaçkakan birkaç saatte bütün bir şehri yok edebilirdi.

           

Bir bilgisayarın ilk bozulacak olan parçası, en çok ihtiyacınız olan parçadır.

           

Eğer bir bilgisayarın içerisine saçma bir bilgi girerseniz, sonuçta dışarıya saçma bir bilgi çıkar. Amma velakin bu saçmalık pahalı bir makinenin içine girip çıktığı için, hiç kimse onu eleştirmez. Aksine kendini saygı duymak zorunda hisseder.

           

Eğer işler içerisinden hiç çıkılmayacak bir duruma gelmişse, bilin ki o ofiste bilgisayar kullanılıyordur.

           

Eğer bir programla kolayca çalışıyorsanız, bilin ki o program en kısa zamanda bozulacaktır.

           

Eğer bilgisayarınızın ne kadar yetersiz olduğunu öğrenmek istiyorsanız, sisteminize windows kurmayı deneyin...

           

Eğer bilgisayarınız arızalanırsa, teknik servisi arayın. Mutlaka size kısa, basit, ama yanlış bir cevap verebilecek biri bulunur.

           

Hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.

           

Her şey umduğunuzdan uzun sürer.

           

Kötü gidebilecek bir şey mutlaka kötü gider.

 

Bir şey basitçe kötü gidemezse, her halükarda gidecektir.

           

Her şey mükemmel gidiyor görünüyorsa mutlaka gözden kaçan bir şey vardır.

           

Yazdığınız bir program ilk seferinde hatasız çalıştıysa bir yerlerde hata vardır. Kontrol edin.


MUTLULUĞUN GİZİ

 

            Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
            Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sarayda bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
            Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

            "Ama, sizden bir ricada bulanacağım", diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."

            Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumda ki acem halılarını gördünüz mü?
            Bahçıvan Başı'nın yetiştirmek için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?
            Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?
            Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.
            "Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı", demiş ona bilge, "oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
            İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
            "Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
            Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

            "Peki", demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."


MUTLULUK REÇETESİ

"Baykuş gibi sabırlı bir seyirci olmayı öğrendik. Kargadan zeki olmayı öğrendik.
Kendisinden on kat büyük baykuşu arazisinden atmak için, durmaksızın mücadele veren alakargadan, cesareti öğrendik.

Fakat hepsinden önce, öğretmenimiz olarak iskete kuşu gelir. Çünkü onun, boyun eğmez bir ruhu vardır."

Gelelim reçetemize:

1. "Sadece kendi davranışlarınızı kontrol edebilirsiniz, diğerlerinin değil"

2. Kimse size istemediğiniz bir şeyi yaptıramaz, sizin de diğerlerine yaptıramayacağınız gibi. Başkalarını kontrol etme isteğini ve bu istek için harcadığınız enerjiyi kendinize yönelttiğinizde, yapabilme gücünüz ve özgürlüğünüz artar; ancak özgürlüğün de bir bedeli olduğunu unutmayın.

3. Ne kadar büyük ve acı verici olursa olsun, sorunu kabul edip, yüzleşin. Üzüntüyü çekmeden, çözüm üretip güçlenmeniz mümkün değildir. Sakinleşin, önceliklerinizi belirleyin ve düzenleyip, yapılandırın.

4. Geçmişe saplanıp kalmayın; değiştiremeyecekleriniz için yanıp yakılmak ve pişmanlık duymak faydasızdır. Şu andan sonrasına etki edebileceğinizi farkedin. Hatalarınızı ve nedenlerini bulup, yolunuza devam edin.

5. Sevgi, huzur, paylaşım gibi ihtiyaçlarınızı reddetmeyin. Koşullar gereği şu anda karşılayamıyorsanız, yapabildiğiniz kadarını gerçekleştirin.

6. Esneme ve uyum yeteneklerinizi geliştirin. Katı prensipleri olmak, kişilik gücüne işaret etmez. Temel özelliklerinizi koruyarak, gelişime açık olun ve gelişimin getireceği değişimlerden korkmayın. Sevdiğiniz insanların da gelişimi için fırsat tanıyın; korkularınızı kontrol altına alın.

7. Zaafsız insan yoktur. Neler olduğunu belirleyin. Bu zaaflara yönelik durum, duygu, düşünce vb. ile karşılaştığınızda, her zamankinden daha dikkatli olun.

8. Olumsuz özelliklerinizi görmede gösterdiğiniz hassasiyeti, olumlu özelliklerinizi görmek için de kullanın, ama kantarın topuzunu kaçırmayın.

Son söz yine bir Kızılderili atasözü:
"Soruyu yüreğine sor, cevap da yürekten gelecektir".


MUTLULUK......

            Hayatımda ilk önce sevmeyi öğrendim. Çünkü sevdikçe kendimi hissettiğimi gördüm, affetmenin ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm. Bir gün geçmişime baktığımda pişmanlıklarımdan üzülmediğimi gördüm. Bunları ben yaşadım… Birisini hatırlamanın aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık, trafik ışıklarından geçerken omzumun üstümden şöyle bir baktığımı şehri terk etmeden yakaladım, bana değer veren insanların çok yakınımda olduğunu fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım.    
            Birisini kırdıktan sonra özür dilemenin aslında beni ben yaptığını anladım, sen benim için önemlisin cümlesinin verilebilecek en büyük hediye olduğunu buldum.
            Bir yerden sonra kelimelerin mana ifade etmediğini biliyorum, sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni düşündüğü duygusu beni sevindiriyor. Mutlu olmanın aslında bir kedinin güzel bir anını yakalamak kadar basit olduğunu anladım.
            Kaçırdığım fırsatların aslında bana yeni fırsatlar türettiğini gördüm. Yıldızların benim için parladığını göremeyen gözlerim, gün geldi hayatımdan kayan yıldızların gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım. Gözlerin kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum, hayatımda yanımda görmek istediklerimi yanımda göreceğim çünkü onlarında bana değer verdiğini biliyorum.            Telefonun 160 karakterine, üzüntünün mutluluğun ve yıkıntının sığdığını gördüm, yaşamın yaşamaya değer olduğunu ve istersem mutlu olacağımı öğrendim.

 

 

 

 

 

 

TELEFON DEFTERİNİ TEMİZE ÇEKMEK

 

İnsan telefon defterini temize çekerken,  bazı isimleri eski defterinde bırakır. Onların artık bir daha aranma ihtimalleri hemen hemen yoktur.  Garip bir hüznü barındıran bu silik isimlere bakılır bakılır…

Kimi okuldan sınıf arkadaşınızdır, kimi çok çabuk unutuverdiğiniz birileri, kimi bir dönemde her şeyinizi paylaştığınız birisi ya da istifa ettiğiniz bir yerden bir arkadaşınız!

Soyadları sorulmamış bir sürü hatırlanmayan isim de vardır defterde ve şüphesiz  üstünde isim olmayan telefon numaraları korkunç bir operasyonla, onlarca hayat, onlarca güzellik bir çırpıda ortadan kaldırılır.

İnsan telefon defterini temize çekerken bazı isimler üzerinde durur.

Onca zaman sonra bir kez arasanız, sesini duysanız... Ona edilebilecek bir çift sözünüz yoktur! Ya da bunca yıldır hiç aramamanızın mazereti. Uyduracak mazeretiniz de yoksa aramamayı tercih edersiniz. Birlikte yaşadığınız günler, birlikte başardığınız işler, gittiğiniz toplantılar, mitingler, filmler, lokantalar, evler birbirinizi yıllar sonra özlemenizi sağlayacak duygular... Ve ayrılan yollar... Yalnızca bir isimdir şimdi o. Temize çekerken  atlarsınız hemen. Derhal çevirirsiniz sayfayı telaşla, alelacele.

İnsan telefon defterini temize çekerken hayatını da sorgular!

Hangisi ihanet etmiştir, hangisi büyük gayretler vermiştir ortak noktalar bitmesin diye... Hangisinin bir süre sonra arkanızdan konuştuğunu duymuşsunuzdur; hangisiyle en hararetli tartışmalara girip kavga etmişsinizdir, hangisi için sabahlara kadar düşünüp ağlamış ya da dua etmişsinizdir?!... Doğrular, yanlışlar, hatalar, tutkular! Birlikte okuduğunuz, çalıştığınız,

yaşadığınız o insanlar, solmuşlardır.  

Bütün bu insanlar şimdi nerede, ne yapmaktadırlar? Ve bu isim katliamı aslında size ters gelir...  

Çalan telefona bakarsınız.

Acaba? Acaba telefon defterini temize çeken bir arkadaşınızın son anda kurtarma çabası mıdır?


KAYBETTİK...

İnsanoğlu, bir gün virgülü kaybetti.

Söyledikleri birbirine karıştı.

Noktayı kaybetti.

Düşünceleri uzayıp gitti, ayıramadı onları.

Ünlem işaretini kaybetti.

Sevincini, öfkesini, bütün duygularını yitirdi.

Soru işaretini kaybetti.

Soru sormayı unuttu, her şeyi olduğu gibi kabul eder oldu.

İki noktayı kaybetti.

Hiçbir açıklama yapamadı.

Hayatının sonuna geldiğinde elinde sadece "tırnak işareti" kalmıştı.



 “
İçinde de başkalarının düşünceleri vardı, yalnızca.”



Hayatınız boyunca hiçbir şeyinizi kaybetmemeniz temennilerimle...


PATATESÇİ AMCA

 

Yaşlı bir adam patatesçilikle uğraşmaktadır. Yaşı epey ilerlediğinden, işler artık ağır gelmektedir. Yine iyice gücünün tükendiği bir gün hüzünlenir ve hapishanedeki oğlu David’e bir mektup yazar:

         “Ah oğlum ah! Ne olurdu şimdi yanımda olsaydın da tarlayı beraber kazsaydık, ürünümüzü beraber yetiştirseydik.”

 

          Bu mektubu gönderdikten iki gün sonra patatesçi amcaya oğlu David’den bir mektup gelir:

          “Aman baba, sakın tarlayı kazma. Bütün ölüleri oraya gömdüm.”

 

         Mektubu alan yaşlı adam bir yandan telaşlanır ve bir yandan üzülerek yatağına girer. Sabaha doğru tarladan sesler geldiğini işiten yaşlı adam, kalkar perdeyi aralar. Bakar ki, tarlasında bir sürü adam elinde kürekler tarlayı kazmaktadır. Biraz daha dikkatli baktığında bunların CIA ve FBI ajanları olduğunu anlar.

 

         Bir gün sonra oğlundan bir mektup daha gelmiştir. Oğlu şunları yazar:

       

         “ Kusura bakma baba, buradan yapabileceklerim bu kadardı.”


KAÇ LİRA DEĞERİNDEYİZ?

       Bir kimyagerin araştırmalarına göre insanın değeri komik denecek kadar düşük olup adeta sudan ucuzdur. Çünkü vücûdumuzda 7 kalıp sabun yapacak kadar yağ, orta boyda çivi yapacak kadar demir, ancak bir kahve fincanı dolduracak kadar şeker, bir tavuk kümesini boyayacak kadar kireç, 2000 kibrit yakacak kadar fosfor, ufak bir topun atımına yetecek barut için potasyum bulunmaktadır.

       Madde itibariyle bu kadar ucuz olduğu halde tek bir organını bile dünyaya değişmeyen insan, kendisine verilen bu değerin kıymetini bilmeli ve yine kendisini kâinatın dilenciliğinden kurtarıp, bütün mahlukatın sultanı  yapan Zât’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmelidir.

       Aksi takdirde gerçek değer kokuşmaya mahkûm birkaç kilo et, birkaç litre kan ve bir yığın kemikten ibaret kalacaktır.


KAPI

        19. yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

        Hunt'ın "Kainatın Işığı" adini verdiği bu tabloda geceleyin elinde duran fenerle bahçede duran filozof kılıklı bir adam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek:

        "Güzel bir tablo doğrusu, ama manasını bir türlü kavrayamadım" dedi,

        "Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Kapıya tokmak takmayı unutmuşsunuz da..."

        Hunt gülümsedi:

        "Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki..." dedi.

        "Bu kapı, insan kalbini temsil ediyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında tokmağa ihtiyaç yoktur?".


KAPI ÇALAR


Sabahın erken saatlerinde,  açarsınız.

Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. 
Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.

İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.

 

Kapı çalar... 
Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız.

Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini  yasarsınız.

Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. 
"Artık canim sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız. 


Kapı çalar... 
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. 
Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yasamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken. 


Kapı çalar... 
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz.

Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar.

Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o şırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız.

Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile  uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş.

İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı. 


Kapı çalar... 
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı  zaptedemezsiniz.

Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar... 
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden.

Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar... 
Ve kapı çalmaz... O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. 
Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.

 

Ölüm, sessiz sedasız gelivermiştir... 

 

 

 

 

 

 

ÖZEL

Eniştem; kız kardeşimin çamaşır dolabının en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı. "Bu" dedi, "sıradan bir çamaşır değil." Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve  ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi. "Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu."

Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla kapattı ve bana döndü.

"Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün  özeldir."

Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bu ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri hatırladım. Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden eve dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm. Hala  eniştemin o sözlerini düşünüyorum. "Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir." Artık hayatım değişti. Daha çok okuyor, daha az toz alıyorum. Uzayan çimlere aldırmadan balkonda oturup bahçemi seyrediyorum. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında ise daha az. Mümkün olduğu kadar sık  "hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine, zevk alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi" gerektiğini hatırlatıyorum kendime. Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum. Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek,  tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk açan çiçek gibi özel olaylarda..

En pahalı ceketimi canım isterse süper markete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı daha rahat ödeyebilirim. Pahalı parfümü özel partiler için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka memurlarının burunları da en az parti parti gezen arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır. -Birgün- kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum.

Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını göremeyeceğini" bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir?  Sanırım aile fertlerini veya yakın arkadaşlarını arardı. Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi. Belki bir lokantaya en sevdiği yemeği ısmarlardı.  Bunların hepsi birer tahmin... Kardeşimin neler yapamadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim. Ya ben ?.. Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım. Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım. "Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım. Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım. Artık hayatlarımıza renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye çalışıyorum. Ve her sabah gözlerimi açtığımda  kendime o günün "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum.

 

Her gün, her dakika, her nefes gerçekten Allah'tan bize bir armağan... Onu iyi yaşayın...


DENEYİM

        60'lık ünlü ressam, bir lokantaya girer. Gerçi cebinde parası yoktur ama aldırmaz. Lokantacıya yapacağı portresine karşılık yemek yemek istediğini söyler. Güzelce karnını doyurur. Sonra bir çırpıda lokantacının portresini çizerek masaya bırakır.

        Kalkarken adam gelir, resme bakar, beğenir. "Güzel ama" der lokantacı "Bir dakikada yaptınız bunu, oysa bir saattir yiyorsunuz".

        Ressam "Bir dakika değil, 60 yıl ve bir dakika" diye karşılık verir.


YUMURTA
Utangaç delikanlı bir genç kıza aşık olur. Sürekli onu
izler ama bir türlü duygularını söyleyemez. Bir gün
artık kesin konuşmaya karar verir. Kızın peşine düşer.
Kız büyük dükkanlardan birine girer, alışveriş yapmaya
başlar, sepetlerini paketlerle doldurur, bu arada bir
pakette yumurta alır. Alışverişini bitirdikten sonra
yürüyerek evine gider. Delikanlı da peşinden. Utangaç
oğlan, her köşe başında, "Bir daha ki köşe başında kıza
yetişip" konuşmaya karar verir ama her seferinde bir
sonraki köşe başına erteler.
Sonunda kız evine gelir, merdivenleri çıkıp içeri
girer. Dışarıda kalan delikanlı bir zaman orada
durduktan sonra "Artık konuşacağım" deyip evin
merdivenlerini tırmanır. Kapıyı çalar. Kapıyı kız
açar. Oğlan kızı karşısında görünce yine eli ayağına
dolanır, ne söyleyeceğini unutur. Kızsa oğlanın yüzüne
bakmaktadır. Sonunda, oğlan elini cebine atar,
marketten aldığı tek yumurtayı çıkarıp uzatır kıza...
"Yolda yumurtanızı düşürdünüz. "der" Onu getirdim..."


YOLUMUZDAKİ ENGELLER

        Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.      Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.

        "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.

        Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders vermişti.

        "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."


Ayı'nın Dostluğu

       Orman... Bütün hayvanlar ve bitkiler aleminin uyum ve denge içinde yaşadığı bir yer. Vahşi hayvanlar yaratılışları gereği, ancak acıktıkları zaman bir başka canlıyı öldürüyorlar.

Ayının biri, başına geleceklerden habersiz, yüzüne konan sinekleri kovalayarak uyumaya çalışıyordu. Yalnızdı. Ailesinden ve arkadaşlarından uzaklaşmış, tenhada yalnızlığın keyfini çıkarıyordu.

      Büyük bir boğa yılanın ise karnı çok acıkmış av arıyordu. Dolaşırken tek başına uyumaya çalışan ayıyı gördü. Sessizce yaklaşan boğa yılanı, ayıyı belinden sarsarak sıkıştırmaya başladı.  Ayı korkuyla ve can havliyle feryat etmeye, yılanın elinden kurtulmaya çalışıyordu. Boğa yılanı da ayıyı sıktıkça sıkıyordu. O sırada ormandan geçen bir avcı, ayının bağırtılarını işitti ve ayıya yardım etti. Avcı, ayıyı yalandan kurtardı ve yılanı öldürdü. Ayı da bu sayede ölümden kurtuldu.

      Ölümden kutular ayı, bu iyiliğinden dolayı avcının peşinden ayrılmadı. Avcı, defalarca ayıya artık peşini bırakmasını söylediyse de ayı, sadık bir köpek gibi, avcının her an yanından ayrılmıyordu.

      Avcı, bir gün hastalanıp yatağa düştü. Ayı da avcıya sevgisinden ona bekçilik ediyordu. Komşularından biri avcıyı ziyarete geldiğinde bakar ki, hasta komşusunun başucunda bir ayı durmakta ve ona hizmet etmektedir... Bu ise pek şaşırdı:

- "Komşum! Bu ne hal? Bu ayı ne arıyor burada?" diye sordu.

     Hasta avcı, ayıyı büyük bir yılandan kurtardığını, o günden beri de ayının kendisine bağlanıp, bir an bile yanından ayrılmadığını anlattı. Komşusu güngörmüş, tecrübeli biridir.

    "Aman komşum! Sen ne yaptığının farkında misin? Budalanın dostluğu, düşmanlıktan beterdir. Bu budaladan kurtulmanın çaresi ise, onu hemen yanından uzaklaştırmandır" diye öğüt vermeye çalıştı. Fakat avcı, ayının gösterdiği sadakate öylesine kendini kaptırmıştı ki, komşusunun doğru sözü ona diken gibi battı ve:

- "Sen bunu hasedinden söylüyorsun. Tabii sana böylesine bağlı bir ayın yok. Bana gösterdiği sevgiyi kıskandın. Onun ayılığına ne bakıyorsun? Asıl onun bana gösterdiği sevgiye, hürmete bak" diye komşusuna kızdı.

      Nasihat veren komşu:

"Safların, aptalların sevgisi aldatıcıdır. O seni sever gözükür ama bir gün onun sana çok büyük zararı dokunur. Seni çekemediğimi söylüyorsun fakat, benim bu hasedim, onun muhabbetinden daha iyidir.

     Haydi kalk! Kendine gel ve vakit gedmeden şu ayıyı buradan uzaklaştır. Bir ayıyı hemcinsin olan bir insana tercih etme" diye kâh kızarak, kâh yalvararak adama doğru yolu göstermeye çalıştıysa da, hasta ayının dostluğuna güvenmekte ve:

- " Ey hasetçi! Haydi işine git! Bizimle uğraşma!" diye komşusunu kovar.

Avcının komşusu nasihate devam eder:

- "Ey komşum! Bana düsen seni tehlikeden kurtarmaktı, ama talihin ve aklın yokmuş. Ben bir ayıdan aşağı değilim. Onu bırak da sana ben arkadaş olayım. Uğrayacağın tehlikeyi düşündüğüm için yüreğim oynuyor. Mü'minin zekasından, kavrayışından sakının. Çünkü o, Allah'ın kendisine verdiği bir nur ile görür ve baktığını anlar buyruğunu duymamazlıktan gelme!"

Komşunun güzel öğütleri avcının kulağına girmedi. Çünkü o, komşusuna karşı su-i zan yani kötü duygu taşıyordu. Böyle olunca doğru ve akıllı düşünemedi. Nasihatin kıymetini bilemedi.

Komşusu hastanın elinden tutmak istediyse de, hasta elini çekti. Sonunda komşusu da onun bu akılsız tavırlarından bıktı ve:

- "Akilli bir dost olmadığın için gidiyorum" diyerek evden uzaklaştı.

Hasta da:

- "Git ve beni düşünme! Münasebetsiz sözlerinle de benim canımı sıkma" dedi.

Avcı doğru sözlü komşusuna türlü kabahatler buldu da, ayıya karşı sevgisinden vazgeçmedi.

Nasihatçi komşu, artık hastayı bıraktı ve yüreği yandığı halde "lâ havle" çekerek geri döndü. Kendi kendine:

- "Benim buca çabamı, nasihat vermemi düşmanlık sanıyor. Bundan sonra nasihat yolu kapandı" diyordu. Çünkü nasihat dinleyene ve isteyene verilir. istemeyenlerden ise "onlardan yüz çevir, onlarla uğraşma ve bekle" emri uygulanır.

     Çünkü insanlar madenler gibidir. Nasihat kabul edenler en kıymetli madendirler, etmeyenlerin ise değeri düşüktür. Eğer bir adam benim değerimi ve iyi niyetimi anladıysa bu, benim için dert değil. Bir takım yarasaların benden nefret etmesi benim için değerlidir. Eğer pislik böceği bir gül suyuna rağbet gösterirse, onun gülsuyu olmadığına delalet eder. Müşrikler de Hz. Peygamber'den hoşlanmadılar, çünkü onlar pislik böceği gibi, pisliklere ve pis kokulara alışıktılar. Eşekler de insanların yemeğe tenezzül etmedikleri küllük için bayılırlar.

Ayıyla dostluğu kabul etmiş olan avcı, bu dostluktan son derece memnundu.

Avcı bir gün uyudu.

Bir sinek avcının yüzüne konup duruyordu. Ayı, efendisine iyilik olsun diye sineği kovalıyor, fakat sinek tekrar tekrar geliyordu. Ayı, ne kadar uğraştıysa sineği bir türlü uzaklaştıramıyordu.

Ayı, sineğin sahibini böylesine rahatsız etmesine dayanamadı. Sineği öldürmek lazımdı. Koşarak gitti, dağdan kocaman bir kaya parçası kaptı. Sineği öldürmek maksadıyla uyuyan sahibinin yüzüne indirdi. Koskoca tas avcının kafasını parça parça etti.

Avcı da ayı ile dostluğunun cezasını hayatıyla ödedi.

Öğütler

* Ahmaktan uzak olun. Ahmak, akılsız insanlarla dost olmayın, hatta ondan uzaklaşın. Çünkü iyi gibi gözükür fakat, öyle yerde kötülüğü dokunur ki neye uğradığınızı şaşırırsınız.

* Aptalın sevgisi ayı sevgisi gibidir. Onun kini, sevgidir. Sevgisi kindir.

* Din öğüttür. Nasihat dinleyene ve isteyene verilir. İstemeyenlerden ise onlardan yüz çevir, onlarla uğraşma ve bekle" emri uygulanır. Çünkü insanlar madenler gibidir. Nasihat kabul edenler en kıymetli madendirler, etmeyenlerin ise değeri düşüktür.

* Müminin firasetinden korkun. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar. Başkalarının görmediğini görebilir.

* Cins cinsi çeker. Herkes kendi aklına uygun olanlarla dostluk kurar.


OKUMUYORUZ ÇÜNKÜ....

1-Anamızın karnından her şeyi bilerek çıktığımız için...

2-Atalarımıza layık olmaya çalışıyoruz. Onlar da okumazlardı.

3-Çok zeki olduğumuz için okumaya gerek duymuyoruz.

4-Okumuşluk genellikle pek bir işe yaramıyor.

5-Onları yazanların daha iyi yaşamadıklarını bildiğimizden ötürü...

6-Paranın yolu kitaptan geçmediğinden...

8-Sıkıcı geliyor...

9-Birinin yazdığı ötekini tutmuyor.

10-Okul çoktan bitti yine mi okuyacağız?

11-Kim okuyor ki ?

12-Yolunu bulan okumadan da pekala buluyor...

13-Zaman yok!

14-Ölümlü dünyada o kadar kafa patlatmaya değmez.

15-Okuyan züppelik etmek için okuyor ,  boş ver....

16-Zavallı kardeşimin başına ne geldiyse hep okumaktan geldi....

17-Hepsinin yazdığı yalan...

18-Kitap insanin kafasını bozuyor...

19-Delikanlılığı bilmek yeter, gerisi fasarya...

20-Okumuşları görüyoruz çoğu borç içinde...

21-Mangır yoksa okumuşsun ne olacak?

22-Bakkalla fırıncı kaç kitap okuduğunu sormuyor...

24-Ne var ki okumaya değecek?

25-Katını alıp, arabanı altına çektikten sonra okusan ne yazar okumasan

ne yazar?

26-Gazete okurken bile uykum geliyor.

27-Okursak başımız göğe mi erecek?

29-Diplomayı alır almaz hepsini yakacaksan kitapların...

30-Karı dırdırıyla çocuk zır zırından vakit kalmıyor...

31-Ne okuyacağımızı bilmiyoruz ki...

32-Bizim bi ahbap vardı okumaktan kafayı yedi...

33-Hayat bizim canımıza okurken, canımız okumayı nerden çekecek?

34-Kirayı düşünmekten , ne okumaya kalksam bir turlu kafama girmiyor...

35-Televizyon yetiyor bize...

36-Evde oturup kitap inekleyeceğimize, gider kahvede pinekleriz daha iyi...

37-Hepsi ahlaka mugayir şeyler aslında...

 

 

 

 

 

 

 

Martı,Çikolata,Kitap.......

         Fırtınalı bir günde aşağı doğru süzülmekteydi; çoook yükseklerden bir martı tüyü, bir kitap yaprağı ve bir çikolata kağıdı. Her biri ömürlerinin emeklilikleri denilecek günlerinde "bugün benim son günüm olmalı" istekleriyle uçmaktaydılar havada, amaçsız, o fırtınalı günde.

         Martı tüyü artık yaşını almış bir martının kanadından kopmuştu. Çünkü vazifesini yapmıştı, martıyı taşımıştı özgürlük uçurtmasının kuyruğundaki küçük kağıtlar gibi… Vazifesi sona ermişti. Her sona erenin sonu gibi o da koptu, kanadından. Şimdi sürünmekteydi yerlerde yaşlılığın keyfini mi yoksa acısını mı yaşamaktaydı tartışılırdı.

         Sonra bir çikolata kağıdı vardı. Bir çocuk dedesinin cüzdanına kondurduğu sihirli değneğiyle bir anda çikolatasına sahip oluvermişti. Hemen ambalajını açtı ve bir güzel afiyetle yedikten sonra bilmiyordu ki çikolatanın sadece içindekinden oluşmadığını ve yere attı onu. Kağıdın da akıbeti aynı martı tüyü gibi, sadece sürünmekti. Amaçsız ve yargısız sürgüne mahkum edilmek.

         Bunlardan başka bir de kitap yaprağı vardı ki binlerce insan onu okşardı bir zamanlar şehir kütüphanesindeki günlerinde. Her okuyan koklardı kendisini uzuuun uzun bakardı, bir şeyler görmeye çalışırlardı o yaprakta. Ta ki bir sorumsuzun kitabı geri teslim etmeyip onu yırtarak ödevinde kullanmasına kadar. Kullanmasına kullandı ev ödevinde ama, sonra? Evet, sonra çikolata kağıdı ve tüyün kaderindeki benzerlik oldu sonu. Adam o yaprağı ödevini hazırlarkenki gibi kullanmadı. Fırlattı gitti bir sokak kaldırımdan caddeye bir tekmede. 
        İşte bu fırtınalı gün onları bir araya getirmişti. Bu üç Tanrı oyuncusunu. Fırtına kaldırdı yükseklere kaldırdı, daha da yükseğe. Onlar alışkındılar bu duruma bu ilk olmuyordu. Başladılar aralarında sohbete. Her parça kendi hayat hikayesini anlattı. Ve birden ne görsünler? Tam aşağıda, şehir kanalizasyonuna doğru hızla akan bir kanal. Hepsi de bütün yaşlı insanlar gibi ölümün ne demek olduğunu hiç bu kadar ciddi ele almamışlardı beyinlerinde. Her birisi bu kısa tanışmanın ardından bir kanalizasyondan dipsiz bataklık derinliklerinde ölmenin acısını dile getirdi. Çare yoktu her biri bıkmıştı hayatta kalma yarışından ve gereksizdi çabalamak, çünkü her biri kaybetmişti eski günlerini ve bir işe yaramıyorlardı artık. Fakat birden martı tüyü eski günlerinden aldığı bir cesaretle son bir umut olduğunu anlattı arkadaşlarına. Bir plan yaptılar hemencecik. Çikolata kağıdı ıslanmama görevini, kitap yaprağı yumuşak yapısıyla tüyü taşıma görevini ve martı tüyü oluşturulan teknenin yelkeni olmayı yapacaktı. Çikolata kağıdı ıslanmazdı, onun üstüne binen kitap yaprağı yumuşaktı ve çikolata kağıdı sayesinde ıslanmazdı. Böylece martı tüyü kağıda kolayca girip dik tutabilirdi kendisini. Kendilerini öyle bir umutla ayarladılar ki planları tam olarak işe yaradı ve martı tüyünün bir anlık umutlarıyla ve yönlendirmesiyle kanalda akıntıya kapılmadan karşı kıyıya geçmeyi başardılar.

       Böylece dünya resminde her rengin ama her rengin bir yeri olduğunu kabul ettiler ve umutla yaşadılar.

 
Şimdi nerde mi kahramanlar? Martı tüyü bir gencin sevgilisine özgürlüğü hatırlatması için armağan edildi, kitap yaprağı çevreci bir örgütün kağıt toplama kampanyasında tekrar yeni bir kitaba dönüştürüldü, çikolata kağıdı ise yıllar sonra bir çocuğun koleksiyonunda.

Belki bir gün o koleksiyonda rastlarsınız ona… 

 
.........Çağrı Küçükyıldız..........


MAVİ KURDELE

New York'ta yaşayan bir öğretmen, Lise son sınıftaki öğrencilerinin

"diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya

karar vermiştir. California'dan, Helice Bridges tarafından geliştirilmiş

süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırır. 

İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel ne kadar özel

olduklarını belirtir. Sonra her birine üzerinde altın harflerle

"Siz çok önemlisiniz"

yazılı birer mavi kurdele verir. Daha sonra kabul görmenin toplum

üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına

bir proje yaptırmaya karar verir.Her bir öğrencisine üçer tane daha

kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini

ister. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi

onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi

vereceklerdir.

        Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine

 yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini

 onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından,

 iki tane daha kurdele vermiş ve;

        "Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini

 bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin.

 Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için  başkalarını bulabilirler.

 Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.

 O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye

 karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun "iş dünyasında bir deha

 olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi

 kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına

 dönen patron;

        " Tabi ki " şeklinde cevap verdi.Yönetici mavi kurdeleyi, patronun

 tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;

 "Bana bir iyilik yapar mısınız?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak

 istediğiniz birine verir misiniz?...Bunu bana veren çocuk, okulda bir

 proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi

 gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini

 belirleyeceklermiş..." dedi...

        O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına

 oturdu. "Bugün inanılmaz bir şey oldu" dedi. "Ofisteydim. Üst düzey

 yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip,

 "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için" göğsüme bu kurdeleyi

 iliştirdi... Bir hayal etmeye çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor..

 "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.

 Bana ekstra bir kurdele verdi ve  onurlandıracak başka birini bulmamı

 istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi

 onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...

 Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor.

 Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın

 notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp

 çağırıyorum... Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için

 ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de

 benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun.

 "Seni seviyorum" diye devam etti...

 Şaşkına dönen çocuk ağlamaya başlamıştı... Bütün vücudu titriyordu...

 Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde babasına baktı, ve:

 "Yarın intihar edecektim baba" dedi... "Baba, ben senin... çünkü ben

 senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum...

 Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatını

 kurtardın!..."

 

 Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu

 sakın unutmayın...


MAZİYE VEFA

         Yelkovan kaçı vurmuş, akrep hangi rakamdan alıyor öcünü bilmek mümkün değildi o Temmuz sıcağında. İnsanın gözlerini kapattığında unutulmuş bir kasabanın mavi verandalı bir evinde hissettiği günlerden biriydi. Çıt yok. Gözlerimi kapatmış sadece kendimi dinliyor, saç tellerimden ayak parmaklarıma inen bir yorgunlukla baş etmeye çalışıyordum. Hayal gücünü zaptetmek zor, hele de yalnızlığı seviyorum diyerek kendini avutmanın yaşla orantılı olduğu gerçeği insanı daha da yıpratıyor. Kurulan hayallerle, içine gömüldüğünüz yalnızlığı dengelemeye çalışıyorsunuz.

            Canavar kesilmiş kabuslardan kendini kurtarabilseydi insan. Ya da sabah ezanında titremeyecek kadar güçlü hissedebilseydi kendisini, ne ölüm ne de yaşam korkusu görürdük gözlerinin ferinde.

            Kavak yapraklarından süzülen çiğ tanelerini gözyaşına, kedilerin gururunu efsane kahramanlarının cahil cesaretine benzeterek hayatın özünde bir romantizm yakalamaya çalışıyoruz. Oysa ki bundan ne çiğ damlasının, ne de kedinin haberi var. Kendi kendine yeteyim derken iyice kaptırıp, ruhunu bir Tibet keşişine çevirmek işten değil.

            İsteksizce ayağa kalktım. Bira bardağına doldurduğum musluk suyuna bir avuç dolusu buz atıp rehavet köşeme döndüm. Dünya üzerinde yaşamını bir saniye daha uzatmak için çırpınan insanları düşündüm, ben buzlu bardağımı vücudumda gezdirirken... Aynı anda bir annenin çocuğu başında yaktığı ağıtlar geldi kulağıma. "Haksızlığın böylesi" dedirten reality show spikerleri havasına girip biraz ağlamak istiyordum aslında. "Gözyaşlarımız yüreğimizin parçalarıysa eğer, hiç bitmeyecek. Çünkü dağlar kadar büyük bir yüreğimiz var bizim".

            Okunmamış kitap sayfalarının baştan çıkarıcı kokusu var sende. Bir an önce bitirmek ve katilin uşak olduğunu anlamak istiyorum. Öte yandan da her harfi aklımda tutmak, kelimeler arasındaki uyum içinde kaybolmak, saatlerce bu gizem kokusu içinde sarhoş olmak. Keşke sen de beni, ıssız bir adaya giderken götüreceğin 3 şeyden biri gibi sevseydin!

            "Seversen alırsın, alamazsan aşık olursun" diyordu rahmetli dedem.      Güzel tanımlama! Şimdi nektarin ağaçlarının altında bizleri bekliyor olmalı o güzel köyde. Taş plaktan çalınan içli ayrılık şarkılarını söylüyorum ben ona kimi zaman. Koroda öğrendiğim ilk Nihavendi (o zamanki arkadaşların deyimiyle "sızlayan mitolojik nağmeler(!)) ellerini tutarak söylediğimde ağlamaya başlamıştı. İşte o zaman hissettim ki, insan ancak mazisine tutunarak ayakta kalır, ruhunu satmaz Şeytana. O zaman bir bebeğin tebessümünden keyif alırsınız, ya da yalnız başına dahi ıslık çalarak tempo tutarsınız yürek atışlarınıza. Maziniz, sadece ruhsuz insan siluetlerinden, ya da tozlu raflarda okşanmayı bekleyen fotoğraf yığınından oluşuyorsa; bir adamı/kadını çok sevmiş de alamamışsanız (ve aşık olmuşsanız); ona, gözlerini kapattırıp yazdığınız şiiri okumamışsanız, ya da üşüdüğü zaman kollarınız ona dolanmamışsa; korkarım siz sadece nefes almışsınız!

            "İstikbale taltif, ancak maziye vefayla imkan dahilidir."

            Akşam serinliğinde çok oyalandığımı hissederek sandalyemden kalktım. Pikaba, sevdiğin plağı koyduğumda ellerim titredi birden.

            Üşüyordum...


                                         Gerçek Bir Olay

Sibirya'nın köylerinden birinde cenaze mezarlığa götürülüyormuş...
Mısır tarlasının ortasında, tabut köylülerin ellerinden düşüvermiş.Tabutun içindeki ceset düşüp dereye yuvarlanmış. Akıntı cesedi, dinamitle avlanan balıkçıların yanına sürüklemiş...
Balıkçılar "Acaba adamı dinamitle biz mi öldürdük" diye endişeye kapılarak, cesedi askeri kışlanın tellerine bırakmışlar...
Nöbetçi er, bölgeye birinin yaklaştığını düşünerek cesedi yaylım ateşine tutmuş. Hemen ambulans çağrılmış. Delik deşik olan ceset hastaneye kaldırılmış. Operasyon altı saat sürmüş. Ameliyattan çıkan doktor alnından akan terleri silmiş ve

"Çok zor oldu ama galiba yasayacak"  demiş.


KENDİNİ DELİ GÖSTEREN AKILLI

 

        Adamın biri, önemli bir iş için akıl danışacağı, fikir alacağı akıllı birini arıyordu. Bunun üzerine biri ona:

- "Bizim şehirde kendini deli gibi gösteren biri var ki, ben ondan daha akillisini görmedim. Yalnız bu adamı, deyneğini at yapmış, diğer çocuklarla beraber oynarken görürsen hiç şaşma. O kendini deli gibi gösteriyor. Aslında o adam son derece bilgili, tecrübeli, zeki birisidir" dedi.

       Bunun üzerine akil arayan adam, ismi verilen şehre geldi. "Sora sora Bağdat bulunur" derler ya, o da deli denilen akıllıyı aradı ve buldu.

Sorusu olan adam:

- "Ey deyneğe binmiş olan kişi!  Atını bu tarafa sür de yanıma gel" diye seslendi.

Deli, deyneğini o tarafa sürerek geldi.

- "Çabuk söyle! Atim çok huysuzdur, sonra seni teper" dedi.

Sorusu olan, onun bu halini görünce, asıl soruyu sormaktan vazgeçti ve alay etmek maksadıyla:

- "Evlenmek istiyorum, acaba nasıl bir kadın bulmalıyım?" dedi.

Deli·

- "Dünyada üç türlü kadın vardır. İkisi belalıdır, üçüncüsü define gibidir, zor ele geçer. Birincisi bela, ikincisi sıkıntı, üçüncüsü ise dünyada cennettir. Birinciyi istersen, o hiç senin olmaz. İkincisinin yarısı senindir, yarısı senden ayrıdır. Üçüncüsü ise tamamen senin olur. İste bunları söyledim. Çekil yolumdan da atım çifte atmadan buradan uzaklaş. Yoksa düşersin de bir daha ayağa kalkamazsın" dedi.

Deli adam, atını çocuklarının arasına doğru sürdü. Soru soran ise, arkasından koşarak:

- "Dur gitme! Gel de bunların açıklamasını yap. Bu üç çeşit kadın kimlerdir?" diye bağırdı. Deli, sopasını durdurdu. Onun yanına geldi ve;

- "Senin olmayan kadın; çocuklu, dul kadındır. Bütün sevgisi çocuklarına ve ilk kocasınadır. Yarısı senin ' yarısı başkasının olan kadın ise; çocuksuz dul kadındır. Hepsi senin olan kadın ise; bekar kızdır. O her şeyiyle sana bağlıdır" dedi.

Deli, bunları söyledikten sonra atını mahmuzlayarak sokaktaki çocukların arasına karıştı.

Soru soran adam, delinin cevapları karsısında hayret etti ve;

- "Ey büyük insan! sana bir sorum daha olacak. Onu da cevaplandır, öyle git" dedi. Deli:

- "Peki! Çabuk sor, arkadaşlarım beni bekliyor."

Adam:

- "Bu kadar akilli ve edepli olduğun halde, bu delilik oyununu neden oynuyorsun?"

Deli görünüşlü akıllı adam:

- "Neden mi? Çünkü bu devletin idarecileri beni şehre kadı yapmaya karar vermişler. Ben de kabul etmediğim halde, ısrar ettiler. Senden daha iyisini bulmamız mümkün değil dediler. Ben de aslında akıllı ve normal biri olduğum halde, kendimi deli gibi göstermeye mecbur kaldım. Kadı olup, bunca insanin yükünü çekmektense, deli olmak daha hoş" dedi ve tekrar sopasına binip uzaklaştı.

Öğütler:

* İnsan görünüşü ile değil, aklı ve fikirleri ölçüsünde değerlidir. Onun için insanlar hakkında görünüşlerine göre hemen karar vermemelidir.

* Kişi, dilinin altında gizlidir. Dış görünüşünün güzel ve çirkinliği, bir an için insanı etkiler. Ama konuşulduğunda, sözleri ölçüsünde değer verilir.

* Her gördüğünü Hızır bil. Karşımızdaki insanların kılık-kıyafetine bakmayıp, herkesin mutlaka değerli bir tarafı olabileceğini düşünerek hareket etmeliyiz.

Ruhen büyük insanlar, aynı zamanda başkalarına da hürmet etmesini bilen insanlardır.

* Şöhret, afettir. Başkaları tarafından parmakla gösterilen biri olmak, insanda zaten mevcut bulunan kibir gurur, haset gibi kötü huyları öne çıkartır, dünya ve ahretin mahvolmasına sebep olabilir. O yüzden sakınmak lazımdır.

* İnsanin başarısını alkışlayan eller gün gelir ölümünü de alkışlayabilir. İnsanların bir anlık övgüsü ve alkışı bizi şımartmamalıdır. Tersini de düşünmelidir.


MUCİZE...

       

       Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.

        George'ın yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:

        "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir."

        Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

        Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı
çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce

        "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.

        Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."

        Eczacı Sally'e bakarak:

        "Anlayamadım" dedi.

        "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.

        Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu.

        "Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar
ve on bir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!"

"Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.

        Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George
için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.

        Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:

        "Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça mal olduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve on bir sent!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAVANOZDAKİ TAŞLAR


Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine, "Haydi, küçük bir deney yapalım" demiş.

Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş.

Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş; "Kavanoz doldu mu?"

Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş.

"Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş. Kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler.

Yeniden sormuş öğrencilerine; "Kavanoz doldu mu?"

İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler; "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler.

"Aferin" demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş.

Ve sormuş yeniden; "Kavanoz doldu mu?"

"Hayır dolmadı" diye bağırmış öğrenciler.

Yine "Aferin" demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış.

Sormuş sonra; "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?"

Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış; "Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz."

"O da doğru ama" demiş zaman kullanma hocası; "Çıkartılması gereken asıl ders şu; Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız."

Ve ardından herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş;
"Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri,onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz?
Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?"

 


KİMİN KALBİ

 

                  Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir şeye çarptığını fark etti. Eğildi baktı. Aman Allah’ım!... Ayaklarının arasında, bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi, diri ve kanlıydı. Onu büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetten çıldıracaktı. Kalp tıp tıp atıyordu ve sımsıcaktı.

                  Delikanlı, sanki ellerine yapışıp bir başka uzvu haline geliveren kalpten kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği, kestiremediği duygular tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra sakinleştiğinde, onun sahibini bulmak için en yakındaki evin  kapısını çaldı ve zincir  aralığından bakan genç kıza : "Bu kalp sizin mi?" diye sordu. Biraz önce buldum onu.

                  Kız, mahcup bir ifadeyle; "Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir vefasıza kaptırdım" dedi. "Yandaki eve sorun, onların olabilir."

 

                  Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı. Kapıyı açan hizmetkarlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine götürdüler.  Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan kanları ayağıyla örtmeye çalışırken; "Bu kalp sizin mi acaba? " diye sordu. "Hala atıyor da....."

                  Beyefendi, ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden höpürtülü  bir yudum çekerek; "Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom" diye sırıttı. "Komşu evde bir yaşlı bir ihtiyar var, belki o bilir sahibini...."

                  Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları gittikçe yavaşlayan kalbi bitişik kulübedeki yaşlı ihtiyara koşturarak; "Bu sizin mi?" diye sordu. "Çabuk olun, neredeyse duracak."

                  Yaşlı adam, okumakta olduğu Kutsal kitabi yavaşça kapatırken; "Ben kalbimi, her şeyimle Allah'a verdim evlat" diye gülümsedi.

                  "Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana sormuyorsun ?"

                  "Her ikisi de yaşlanıp bunadı." diye söylendi genç... "Bir bebek gibi alaka görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip onları terk ettim."

                  ihtiyar adam, büyük bir üzüntüyle ; "Terk ettin ha..! " diye  mırıldandı.

"Terk ettin demek....."

                  Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu. Oysa ki yaşlı adam, beklediği cevabi çoktan almıştı. Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki eliyle kavradığı delikanlının gömleğini bir hamlede yırtarak göğsünü açıverdi. Delikanlının sol göğsünde, avuçlarında tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı bir boşluk vardı.


KIRLANGIÇ

 

            Günlerden bir gün Kırlangıcın biri bir adama aşık olmuş. Ve adamın penceresinin önüne konup adama şöyle demiş:

            -Ben seni çok seviyorum lütfen pencereyi açıp beni içeri al da birlikte yaşayalım.

            Adam:

            -Olmaz alamam... Sen bir kuşsun hiç bir kuş adama aşık olur mu?... demiş.

            Kırlangıç tekrar:

            -Lütfen pencereyi açıp beni içeri al birlikte yaşarız. Hem ben sana dost ve arkadaş olurum canında sıkılmaz birlikte yaşar gideriz… demiş.

            Adam yine:

            -Olmaz alamam... Git başımdan, diye cevap vermiş.

            Üçüncü ve son defa kus adamın penceresinin önüne konup adama tekrar şöyle demiş:

            -Lütfen beni içeri al.. Artık soğuklar da başladı, dışarıda kalamam biliyorsun ben sıcak havalarda yasayabilirim, sadece. Beni içeri almazsan başka sıcak ülkelere gitmek zorunda kalırım. Lütfen beni içeri alda burada kalayım. Birlikte yemek yer omuzuna konar, seni neşelendirir, sana yarenlik ederim. Hem sen de benim gibi yalnızsın, der...

            Adam ona:

            -Git derhal başımdan!... Ben yalnız kalırım demiş ve kuşu kovmuş...

            Kırlangıçta bu cevap üzerine üzüntülü bir şekilde uçmuş ve uzaklara gitmiş..

            Adam kırlangıç uzaklara gittikten sonra düşünmüş ve kendi kendine "Ben ne aptal, ne kadar akılsız bir adamım, niye kırlangıçla birlikte kalmayı kabul etmedim? Ne güzel birlikte kalırdık demiş ve çok pişman olmuş, pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Kendi kendine nasıl olsa sıcaklar başlayınca kırlangıcım yine gelir bende onu içeri alır birlikte mutlu bir hayat sürerim, demiş. Ve penceresini sonuna kadar açıp beklemeye başlamış. Yazın gelmesiyle kırlangıçlarda gelmeye başlamış. Ama onun kırlangıcı gelmemiş. Yazın sonuna kadar hiç penceresini kapatmadan pencerenin başında beklemiş ama boşuna... Kırlangıç yokmuş. Gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcını gören olmamış. Sonunda bir bilge kişiye halini danışmak ve ondan bilgi almak için gitmiş. Bilge kişiye olayı anlattıktan sonra bilge kişi ona söyle demiş:

            -Kırlangıçların ömrü 6 aydır . . .

           

***

Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...


Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?

 

Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar  size sunulan bir dostluğu?

 

Hayatta bazı fırsatlar vardır ki, sadece bir kez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.


Ve asla geri gelmezler....

 


KIRMIZI ARABA

 

       Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu. Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk.

       Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu:

“Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı.” dedi.

         Gayle’i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm. Yanına da bir not iliştirilmişti:

"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."

      Hemen Gayle’in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp , verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle’e almalıydım.

Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.  Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim. Dükkan sahibi dört haftadır her gün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.

Ardından da gözlerimin içine bakarak:
"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı? "diye sordu.

       Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti. "İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi. Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.

        Ertesi günü Gayle’i ziyarete gittiğimde gözleri ışıl ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla: "Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !" 

Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:
"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisini de, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle’de senin gibi bir dostu olduğu için  çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"

 

Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan.

Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.


KİŞİLİK

        Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.


        Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
        "Bakın" diyor.

        "Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."


        Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
        "Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".


        Bir (0) daha...
        "Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".


        Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: 
        Yetenek... disiplin... sevgi...


        Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...

Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.

Geriye bir sürü sıfır kalıyor.

Ve Hoca yorumu patlatıyor:
       

"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".
       

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür...

 


KÜÇÜK BİR DOKUNUŞ

     Acile kaldırılıp kardiyoloji (kalp hastalıkları) katına yerleştirilmişti. Uzun saçları, tıraşsız suratı, pisliği, tehlikeli şişmanlığı ve sedyenin alt rafına atılmış siyah motosiklet ceketiyle, bur parlak mozaik zemin, çalışkan, üniformalı personel ve kati enfeksiyon kontrol işlemlerinin steril dünyasında o bir yabancıydı. Kesinlikle dokunulmayacak olanlardan. 

     Bu insan eti öbeği önlerinden geçerken görevli hemşireler gözleri fal taşı gibi açılmış onu izliyor, her biri ürkek ürkek baş hemşire Bonnie’ye bakıyordu. Söze dökmedikleri, ama yalvarırcasına ilettikleri mesaj “Bunu alacak, yıkayacak ve ona bakacak kişi ben olmayayım”dı. Bir önderin, tam bir  meslek erbabının gerçek göstergelerinden birisi, akla gelmeyeni yapmaktır. Olanaksızla uğraşmaktır. Dokunulmayacağa dokunmaktır. Bonnie, “Bu hastayı ben istiyorum” dedi. Bu, bir baş hemşire için olağan dışıydı hiç alışılmadıktı, ama insan maneviyatına hayat veren, onu iyileştiren ve yücelten kaynak işte oydu. 

     Bonnie kauçuk eldivenlerini takıp, bu devasa, hiç de temiz olmayan adamı yıkamaya hazırlanırken yüreği sızladı. Ailesi neredeydi acaba?Annesi kimdi? Küçük bir çocukken nasıldı? Çalışırken, usul usul bir şarkı mırıldanıyordu. Bu, adamın hissediyor olduğunu bildiği korkuyu ve utancı yatıştırıyor gibiydi. Sonra tuhaf bir arzuyla “Bugünlerde hastaların sırtlarını keselemek için zamanımız olmuyor, ama bunun sana çok iyi geleceğine bahse girerim” dedi. “Kaslarının gevşemesine ve iyileşmene yardim edecek. Buranın bütün amacı bu değil mi... İyileştirmek” Şişman, pul pul olmuş kırmızı deri, yıkıcı bir yaşam tarzının ipuçlarını veriyordu: Muhtemelen yemek, içki ve uyuşturucu bağımlılığı. Bonnie bu gergin kasları ovarken, mırıldanıyor ve dua ediyordu. Büyümüş, haşin bir yaşam tarafından reddedilmiş ve düşmanca, zorlu bir dünyaya kabul edilme mücadelesi veren bir erkek çocuğun ruhu için dua ediyordu.

     Finalde ılık losyon ve bebe pudrası vardı. Görüntü neredeyse gülünçtü; losyon ve pudra, bu kocaman, yabancı yüzeyle nasıl da bir tezat oluşturuyordu. Adam sırt üstü dönerken yanaklarından yaşlar süzüldü ve çenesi titredi. Şaşırtıcı güzellikteki kahverengi gözleriyle Bonnie’ye bakıp gülümsedi ve titrek bir sesle şöyle dedi:

“Yıllardır kimse bana dokunmamıştı. Teşekkür ederim. İyileşiyorum”

 

 

 

 

 

 

ÖĞRENM Ki

Yıllar sonra öğrendim ki... Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız. Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz, gerisini karşı tarafa bırakırsınız.


Öğrendim ki... Güveni geliştirmek yıllar alıyor, yıkmak bir dakika.


Öğrendim ki... Hayatında nelere sahip olduğun değil kiminle olduğun önemli.


Öğrendim ki... Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün, ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.


Öğrendim ki... Kendini en iyilerle kıyaslamak değil, kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.

Öğrendim ki... İnsanların başına ne geldiği değil, o durumda ne yaptıkları önemli.


Öğrendim ki... Ne kadar küçük dilimlersen dilimle her işin iki yüzü var.


Öğrendim ki... Olmak istediğim insan olabilmem çok vakit alıyor.


Öğrendim ki... Karşılık vermek, düşünmekten çok daha basit.


Öğrendim ki... Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek, hangisi son gorüşme olacak bilemiyorsun.


Öğrendim ki... "Bittim" dediğin andan itibaren pilinin bitmesine daha çok var.


Öğrendim ki... Sen tepkilerini kontrol edemezsen, tepkilerin hayatını kontrol eder.


Öğrendim ki... Kahraman dediğimiz insanlar bir şey yapılması gerektiğinde, yapılması gerekeni şartlar ne olursa olsun yapanlardır.


Öğrendim ki... Affetmeyi ögrenmek deneyerek oluyor.


Öğrendim ki... Bazı insanlar sizi çok seviyor ama, bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.


Öğrendim ki... Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz, bazıları hiç karşılık vermiyor.


Öğrendim ki... Para ucuz bir başarı.


Öğrendim ki... Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları kaldırmak için elini uzatır.


Öğrendim ki... İki insan aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler görebilir.


Öğrendim ki... Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar daha uzun yol yürüyor.


Öğrendim ki... Hiç  tanımadığın insanlar, iki saat icinde, senin hayatını değiştirebilir.


Öğrendim ki.....Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.


Öğrendim ki... Karşındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.


Öğrendim ki... Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir. Onları da affetmek gerekir.

 

Öğrendim ki... Bazen başkalarını affetmek yetmiyor. Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.


Öğrendim ki... Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir. Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.


Öğrendim ki... Her problem kendi içinde bir fırsat saklar. Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

Öğrendim ki...
Allah(cc)ın yolundaymış gibi görünmek kolay ama olmak çok zor.

 

Öğrendim ki... Bugün A. Kadir Geylaniyken, yarın şeytan olabilirsin...


OĞUL İLE BABASI

 

        Oğlu ile babası sahile indiler:

        Babacığım şu yerdeki şeyler neyin nesi?

        -Çakıl taşı çocuğum.

        Oğul kafasını sağa çevirdi:

        Babacığım ya bunlar?

        -Onlar da çakıl taşı evladım..

        Sola çevirdi:

        Ya bunlar babacığım?

        -Hepsi çakıl taşı evladım...