The Free Site   |  Hug.me - Get a dinner date this weekend   |  Cheap Web Hosting - starting at $5

EDEBİ YAZILAR

 

enelhak

 

Hallaç Mansur

Hüseyin Mansur... Bağdat... Mansur bir gün tanıdığı bir hallacın dükkanına uğrar. Mansur bir müddet sohbetten sonra, hallac arkadaşından rica da bulunur, arkadaşı kırmaz dükkanı ona emanet eder nasılsa kısa bir müddet içinde geri dönerim diye ayrılır. Ayrılır da iş pek rast gitmez, dönmek de dönemez bayağı gecikir. Darlanmasından dolayı biraz sitem ile Mansur'a:
- Hüseyin, senin işini halledeyim derken, kendi işimdende geri kaldım, müşterilere ne diyeceğim şimdi der?
Mansur, gülümser, bunlar için mi üzülüyorsun der gibi parmağını henüz atılmamış  pamuklara doğru uzatınca pamuklar tel tel olup bir tarafa, süprüntüsü, işe yaramazı bir tarafa ayrılır. Arkadaş hayret içinde kalır ve bunu kısa zamanda işitmeyen kalmaz. Ve Hallaç diye anılmaya başlar.

... Ve dünyayı ayağa kaldıran malum sada:
-" Enelhak!" Hak benim!
Büyük bir sarsıntı. Hayret. Dehşet. İsyan ve itham:
- Küfür.
- Mansur, Hak O'dur de, Hak benim deme.
- Bundan böyle onunla kimse konuşmasın..

Zindanda... İdam fermanı... Halk akın akın ona koşmakta. Gene ölçüye sığmayan sözler.

Halife, iki defa  iki büyük zatı gönderir:
- Sözünden dön, tövbe et, özür dile...
Hallaç.
- Sözü kim söylediyse, özürü de dilesin.

Zindan... Her yerde Mansur'u aradılar. Yok. Ertesi  gece ne zindan ne Mansur. Üçüncü gece herşey yerli yerinde... Sordular ve Mansur cevapladı:
- İlk gece beni aradınız, bulamadınız, ondaydım... Ertesi gece ne ben vardım ne de zindan, O buradaydı... Ve her şeyin yeri yerinde olduğu gece, yerli yerine gelmesi gereken gece. Ta ki, O'nun kanunu korunsun, emri yerine gelsin.

Her gün bin rekat namaz... Soru:
- Hem "Hak benim" diyorsun, hem bu kadar namaz kılıyorsun, söyle namazı kimin için kılyorsun?
Cevap:
- Birbirimizin kadrini yine biz biliriz. Peki sizi zindandan kurtarayım mı?
- Nasıl olur?
Elini kaldırır, parmak uçlarıyla işaret ettiği noktalarda kapılar, kapıların açıldığı yollarda da emin gizli yollar açılır, mahpusların ayaklarındaki zinzirler çözülür.
Sorarlar:
- Ya sen kendini niçin kurtarmıyorsun?
- Biaz Allah'ın esiriyiz, kurtulmak istemeyiz.. Hakkın bize suçlaması vardır, bizi suçlandıran haktır, bize düşen cezamızı beklemektir.

Mahşeri bir gün... Herkes orada... Mansur getiriliyor ve hala aynı nida:
- " Enelhak!" Hak benim!
Bir derviş yaklşır ve sorar:
- Aşk nedir?
- Bugün ve yarın görürsün!
O gün asıldı ve bir gün sonra yakıldı.

Darağacında.... Mansura soruluyor:
- Tasavvuf nedir?
- En aşağı derecesi bende gözüken bu hal.
- Ya ileri derecesi?
- Onu görmeye yol gerek,  o da sizde yok.

Taşlar... Kan... Kanlar içindeki Mansur... Ses yok.. Tebessüm... O esnada bir dost taş yerine bir gül atar. Bir inilti... Bir inilti ki;  yürekler titrer ve sorarlar:
- Taş  yağmuru altında inlemedin de bir güle karşı ne diye böyle inledin?
- Taş atanlar, halden anlamazlarki attıkları taşlar bizi incitsin. Ama ya halden anlayanlar, değil taş gül atsalar dahi o gül incitir, inletir.

Son sözleri:
- Allahım; bana senin için bu işkenceyi reva görenlerden rahmetini esirgeme! Senin aşkın uğruna bana bu işkenceyi yapan ve canımdan ayıran bu kullarını affet affet. Aşkın hürmetine affet...

Gece,  küllerinin  Dicle'ye döküldüğü günün gecesi... Bir derviş Dicle'ye ulaşmak için yürüyor...
Mansur'un vasiyeti aklında:
- Cesedimi yaktıktan sonra küllerim Dicle'ye dökülecek. Korkarım Dicle taşar, Bağdat'ı yutar. İstemem Bağdat'a bir şey olmasın... O gece hırkamı nehrin kenarına getir ve sulara at..

Derviş acele acele yürüyor. Dizle kabarıyor kabarıyor.. Sular tam Bağdatı almak üzereyken, hırka sulara kavuşuyor....

Öldürüldüğü  gece talebelerinden İbrahim Hatekoğlu rüyasında Allah'a  soruyor:
- Allahım, ne sırdır ki, kulun Hüseyin Mansur'u bu hale getirdin?
Cevap:
- Kendi sırrımı ona açtım, o, herkese gösterdi. Ben, ona bahşettim; o halkı kendi nefsine davet etti.

 

 

 

Ben Yaşamak İçin Öldürmek Zorunda Olanlardanım.Siz İse Ben Öldürdüğüm İçin Yaşayanlandansınız.     (BANA AİT SÖZ)

   

Eğer ;

 O'nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...

 sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,

 ve O, her durduğunuz yerde duruyor,

 her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,

 hüzünlendikçe ağlıyorsa...

 dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu

 bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...

 hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,

 O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...

 her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O...

 her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa...

 bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez

 özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,

 iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...

 iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...

 eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın

 O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...

 kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...

 özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...

 hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...

 O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme,

 vuslat sehere denkse...

 gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;

 bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine...

 uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...

 dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,

 bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...

 Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,

 sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...

 ...o halde bugün sizin gününüz!..

 "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

 Can Dündar

 

 

 

 

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

 Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

 Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

 Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

 Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

 Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

 Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

 "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.

 Neler yazmışım diye merakımdan.

 Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

 Can DÜNDAR

  

 

 

Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

 Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.

 Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?

 ''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

 Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?

 Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek...

 Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?

 Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

 Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?

 Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

 Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?

 Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

 Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?

 Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

 Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

 Nereden bileceksin?

 Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

 Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.

 Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni..

 Ama sen hiç benimle olmadın ki...
YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN...

 Can YÜCEL

 

 

 

 

Bugün seni çok ama çok özledim de söylemek istemedim. Niye öyle burnumun sızladığını, içimin burulduğunu, gözlerimin çaktırmadan ıslandığını anladım da ondan seni özlediğimi söylemedim. Bu güzel eylül gününde Boğaz'ı seninle seyretmek isterdim, sigaramın yarı dumanını rüzgarla paylaşmaya hazır, bedenim göğsüne yaslanmış öylece bakardım görüntüye. Bakarken güzel şeyler düşünürdüm! Sabah rastgele müzik dinlerken kimin söylediğini bilmediğim bir şarkının sözü çok hoşuma gitti. Kıymetimi bilmen için illa gitmem mi lazım, sevdiğini duymak için illa ölmem mi lazım diye soruyordu. Ya da benim bu şarkıdan çıkardığım sonuç bu emin değilim. İnsan hem sevdiğini söyleyip de hem neden sevdiğinin yanına gelmez.

 Hani sana okuduğum kitapların konularını ve kişiliklerini anlatıyorum ya "Kürk Mantolu Madonna"nın erkek kahramanı geldi aklıma bugün. Kitabı sana anlatırken, hissettiklerimi dile döküşüm ve adama nasıl sinir olduğumu hatırladım sana sinir olurken. Aşık olduğu kadını evinin işleri bitince yanına almayı düşünen bir adam. O evin inşaat işleriyle uğraşırken kadıncağız Almanya'da hastalıktan ölüverdi. Bu garibim de aşkından gözleri kör, kadını mutlu etmek için evi güzelleştirmeye çalışıyor, kadının öldüğünden habersiz bir şekilde. Aşkın boya badanaya ihtiyacı yok ki. Sonrada bir ömür boyu terkedildiğini düşünerek mutsuz yaşadı. Ama ille de boyayacağım diyorsan ben yanındayken boya. Benim öyle "benden uzak olsanda mutlu ol", "gideceğin yere beni de götür sorana başımın belası dersin", "sabret aşkım sabret" gibi şarkı sözleriyle hiç işim olmaz. Arada söylüyorsun ya "Endamın yeter" diye biz onu söyleyelim.

 Ben seni öyle ilahi bir aşkla seviyorum ki anlatmaya kalksam, kelimelere döksem ifade edememekten korkuyorum. Ya da dile dökülenin basitleşmesinden. Ben eğer becerebilsem parmaklarımla kaburgalarımı ayırıp seni içimdeki buğuda saklarım. Uykunun en derin yerinde birden uyanınca seni yanımda görmek, pişirdiklerimin güzel olduklarını gözlerinden okumak, kış gecesinde söylenmeden patlatılmış mısırı paylaşmak, televizyondaki filmi seyretmek için demlenmiş çayı birlikte içmek, hastalıklarda sevgiyle sıkılmış limonata içirmek, kahvenin telvesinde yazanları birlikte yaşamak, sabahın kör saatinde çıplak denize girmek, emanet alınmış bir motorsikletle gezintiler yapmak, sırtıma dolanmış kollarınla güneşi batırmak, bizim batırdığımız güneşin doğduğu ülkedeki insanların hayatları hakkında abuk hikayeler uydurmak, bozuk musluk yüzünden kavga etmek, ne kadar rahat adamsın ne kadar telaşlı kadınsınlarla başlayan cümlelerle tartışmak, hayatı-hayatın getirdiklerinin tümünü seninle paylaşmak. Bugün seni çok ama çok özledim de söylemek istemedim.

 Hani geçen akşam trafik kazası yüzünden ölmüş birini görmüştük. Üzerini örtmüşlerdi de sadece ayakkabıları görünüyordu. Ben çok etkilenmiştim de sen "adamı tanımıyorsun bile" diyerek etkilenmemin sebebini anlamamıştın. İlk düşündüğüm hayatın çok mu değerli olduğu yoksa düşünmeye değmeyecek kadar basit mi olduğu hakkında aklım karışmıştı. Ne zaman ölümle karşılaşsam aynı karmaşık duyguları hissederim zaten de sevince insanın içi daha çok acıyor. Öleni tanıman gerekmiyor ölüm karşısında. Orada yatan sende olabilirdin bende. Seni düşünmek bile istemiyorum. Kendimi öldükten sonra düşünemeyeceğime göre sana acı çektirmek istemiyorum. Eee diyeceksin. Eee si ölüm var, eve gitme süresince bile ertelenemiyor seni yolun ortasında yakalayıveriyor ve bulduğu yerde götürüyor. Bu yol kıyısında bize göre zamansız bir kaza olabilir, deniz gezmesinde söylenenler söylenmeden gelebilir, yaşanacakları beklemeden de... Yaşamak istediklerini söylemeden... Bir akşam denizden dönerken aynı duygu karmaşasını hissederek, sana telefon açıp "Hayatı benimle paylaşır mısın" diye sormuştum. Güzel şeyler söyledin de hala net bir cevap alabilmiş değilim artık hiçbirşey sormuyorum. Sende unuttum zannediyorsun herhalde. Artık çok özlediğimde bile özlediğimi bu yüzden söyleyemiyorum. Cevapsız sorular varsa ortalıklarda, yalansız olmuyor yaşananlar.

 Bugün seni çook özledim de yinede söylemedim bu yüzden. Orada yatan bende olabilirdim. Bırak işlerini de ben söylemeden kendin gel.

 Kevser Şekercioğlu

 02 Ekim 2004, Cumartesi

 

 

 

 

 

O olmazsa yaşayamam
O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela.
O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle O daha az sever seni,
Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, yada pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın.
Ucundan tutarak...

Can YÜCEL

 

 

 

 

 

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

 Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

 Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.

 Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası....

 Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...

 Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin.....

 Nazım HİKMET

 

 

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.

Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.

Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.

Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.

Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

Can Dündar

 

 

 

 

 

 

 Seninle yaşlanmak istiyorum. Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyım istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum. Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

 Yaşayalım kı, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, içip, arkadaşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

 Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bır şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız. Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek... Böylece yaşamalıyız işte.

 Sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım. Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın. Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

 Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı. Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden. Mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı. Saçlara düşünce aklar ya da gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehırden.

 Kavgasız, her sabah gürültüyle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz. Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli zıyaretimize, geçmışteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız...

 Öyle sevmelisin ki beni, bu yazdıklarım korkutmamalı seni. Tebessümler açtırmalı yüzünde. Bir gün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde, birbirimizi sevmenin gururu olmalı \"herşeyde\".

 Can Yücel

 

  

 

 

 

 

Olgunlaşmak ;

 

Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dısarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran iliskiler, yeni tanısmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya basladım.

 Iliskilerde tasarrufa gidiyorsun her seyde oldugu gibi ve gereksiz insanlari hayatindan atmak istiyorsun.

 Yapmacik, inanmadan konusmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konusmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

 Istedigime istedigimi deme özgürlügüne sahibim, elestirme hakkını olusturan yasamislık ve yeterli yas faktörü artik bende de var.

 "Ben demistim" ,"ben bilirim","ben zaten anlamıstım", sendromunda olanlarla arkadasliklari bir kez daha sorguluyorsun.

 İliskilerini sadelestirmeye baslayinca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. Iyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç oldugunda göçmen kuslar gibi sicaga uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayri düsenler kalıyor.

 Zamanın ne kadar kıymetli oldugunu ögreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan oldugu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulasabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de ögrendim gide gele.

 Bos geçen her saniye degerli artık. Daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana degilim.

 Gerektiginde "HAYIR" demeyi ögrendim ve bu kelime basta karsındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektigini, zamanı geldiginde elinde sadece sevginin kalacagını biliyorum.

 Sevgi paylasildıkça olusuyor, olgunlasıyor. Aileme ve seçtigim tüm dostlarıma daha önce göstermedigim sevgi,anlayis ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu oldugu hatırlanıp anılıyor.

 Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya basladılar. Verecegim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yasamadan hiçbir sey ögrenilmiyor. Yasamıslıgın olusturdugu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

 Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmis dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylasmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sıgmadıgı düsük bel pantolonlara sıgmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı .

 Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hosuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken simdi zevk aldıgım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabilecegim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm olustu.

 Sonra Sezen'in sarkısındaki gibi anneni daha sık düsünüyorsun ve hatta anlıyorsun. Iste bu yeni alısmaya baslanan ve giderek hosa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

 Yasamıslıgın, görmüslügün, geride kalmıs üflenmis dogum günü mumlarının bir sonucu kendiliginden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

 Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yasadıgına göre degisiyor bu olgunluk çagına ermek. Inanın bana hayattaki düsüsler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

 Kendi dünyanın küçüklügünü kesfetmek ve buna ragmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor. Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunlugu bulmasını diliyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

Varlığın, yokluğuna özdeş şimdi…
Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne…

Sen bulanıklaşsan da, gözüm hep ufuktaki yalnız haberciyi gördü… Buğulanmış cama çarparken yağmur damlaları, ben çizdim bir kâlp içine iki bedeni…
Zamanın bilmem hangi köşesindeydik hatırlamıyorum. İşime gelmeyen buluşmalardan kaçmadım sen varsın diye… Çam diplerinde petunyaları kuruturken ellerimizde, sen bana SENİ SEVİYORUM derken bile bakamıyordum gözlerine. Utancımdan … alışık olmadığımdan belki … belki de o öpülesi dudaklarından ayıramam dudaklarımı diye, korkumdan.. Farkına varamadım gerçeklerin.. Gözlerine saklanmış hainliği sezseydim eğer; … eğer, denizlerden çaldığın dalganın, bir mühür gibi yüreğime leke yapacağını çözebilseydim, mayasız öperdim seni.. Özüm’süz …

Güzel kelimeler istiyordum senden … Ay ışıklarıyla yıkanmış, okuyunca en çirkin anlarımın anlamlaştığı, okuyunca dokunduğun gözlerimin mızmızlaştığı …

Kulağımın arkasına fısıldanmış güzel kelimeler biriktirmiştim ben sana oysa… terk edip gitmeseydin ansızın; duyacaktın … Ben çırpınırken bir kaşık suyun derinliğinde boğulmamak için, sen görünce beni böyle çaresiz, beni böyle çırılçıplak; tutup çıkarırsın diye uzatmıştım ellerimi..Sen, biraz yukardan ifrit dolu yüreğinle bakıp gülmüştün hâlime.Oysa ben susmanı bekliyordum.. birde ıslak bedenimi sarmanı… bir “NEYİN VAR SENİN” e öyle ihtiyaç duymuştum ki o an; anlatmak istedim, ama sen … yoktun..!

Yıllar geçti aradan.. ve farkında olmadan…
Adımlarım daha büyük, daha hızlı ve daha sağlam…
Yokluğunda büyüttüğüm acılarımı her gün tazelemek zoruma gitmeye başladı. Ve hasretinin bitime uğraması gerekti. Eylüldü.. hüzün mevsimiydi.. nasıl unuturdum seni? Yaprakların salına salına karıştığı toprağı öpüyordum, “Vatanım” diye değil! Sen dön diye…

-Köylü kız- büyüsü bozulduğunda ben öğretmen olmuştum.. Hani rüyalarımın en güzel sahnesinde seyrederken, göz yaşlarımı tutamadığım … hani en mateminde gecenin; üzerimde bir hamal gibi taşıdığım sensizlik yükünü atmak istediğimde, düşünüp de derinlere daldığım….
Hatırladın mı?
Saçlarım; senin bildiğin kadar sıradan değil artık..
Gözlerime durulmayı öğrettim..
Dudaklarıma kilit vurdum konuşmasın diye..
Yüreğimdeki seni her gece zindana attım bensizliğin acısını, sensizliğin acısını çektiğim gibi çek diye! !

Gitme Sevgili!
Sokak aralarında yitirdiğim aklımı geri ver bana.. yüreğim yüreğinde.. Böyle kuru bir beden ne işe yarar sensiz.. Ya dünümü ver, yada hakkımı! çok mu arzu ettiklerim?
Hayatının kısa film akropollerinde hiç mi karem yok? Senaryoda figüran olarak ölmek istemiyorum.. al beni de gözlerine…

Gözünle gördüğün her seksiyonda bir sahtekârlık, her parselinde acı ve göz yaşı… Güzel kelimelerinden duymak istiyordum bir ikindi çayı ertesinde.. Dudaklarından dökülmedikten sonra, adıma yazılan mektupların ne albenisi var ki?

Evlendim…Soğuk duvarlarında, gece lâmbasının aydınlattığı kadar görebildiğim dünyanın eşiğinde, bedenimi saran başka kolları sen zannedip doyasıya, hissedilmeyen kokunu sineye çektiğim günler aklıma geldi..

Evlendin…İkinci sayfa haber bültenlerinden öğrenmek istemezdim… Bilmek isterdim yerime koyduğun biblonu… Kim bilir hangi Can sırada bekliyordu Yanmak için… Farkında olmadan işlediğin günahın bedelini ödeyeceksin demiştim … Yüreğimi yüreğine koymuş olsaydın farkına varırdın süzülmemiş gerçeklerin… Arsız gönül kuşun konmuştu bir başka evin bir başka penceresine…Açar mıydı? …

Yıllar geçti aradan … farkında olmadan.
Cebimde kimsenin göremediği bir öfke saklı sevdiğim… Çıkardığımda dağ dayanmaz ki gönlün dayansın? Ben, kaybolmuşluğun sefasını sürerken, sen, bensizliğin nedametini çekiyorsun… Hissediyorum bunu…Ne ektin ki biçesin?

Beni arıyorsan;
Yokum! !
Sisle çevirdiğin bu evren, artık benim olmadığı kadar, seninde değil! !
Zaman hızla akıp gidiyor..
Yıllar sonra bugün, bakıp da halime gülmeyeceğim… Gözlerime durulmayı öğrettim…
Dudaklarım, dudaklarında güneşe selam çakmayacak artık..
Erkekçe, namusluca çekip gideceğim gözlerinin önünden;
Arkasına bile bakmadan…

Dur! !
Yaklaşma…
Yollarına toz olduğum sevgili! !
Dudak büktüğüm gidişine…
Yüz eskittiğim zamanla..
Ey Yüreğimi yüreğine bir kez olsun konuk edemediğim sevgili! ! !
Dokunma ellerime..
O eller ki, zamanın bir köşesinde, okul kaçışlarının heyecanıyla atan kâlpleri bir bedene dolduran; sonra Tek can ile kenetlenip kaderin vahametini inadıyla kıran eller…

Git..

Varlığın, yokluğuna özdeş şimdi…
Yazıyorum birkaç dakika ağlamışlığın ve gözyaşının üstüne…

Kaan Özer

 

 

 

 

 

 

 

Ne zaman kimi vuracagini asla bilemezsiniz.

Gece yarisi aniden, dipten yukselen coskulu bir dalga gibi kabarir içinizde.

Toprak ayaginizin altindan kayiyor gibi olur ve en hazirliksiz oldugunuz anda bütün siddetiyle vurur.

Sarsilir, neye ugradiginizi sasirirsiniz.

Heyecan,korku, kararsizlik, cesaret, aci, ofke,huzun,merhamet, siddet kaplar bir anda dunyanizi. Es dost yardima kossa da kolay toparlanamazsin.

Bittiginde agir bir enkaz birakir geride.

Daha kotusu, "tamamen bitti" sandiginiz sarsinti, hafif bir siddette artci soklar halinde yillarca surebilir.

Kalbinizdeki kirik hat ara sira yoklar yeniden...

Can Dündar

 

 

 

 

 

Teypte eski bir Cohen şarkısı:

 'Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim / karşılaştık bir süre sonra /‘Gözlerinin feri sönmüş’ dedi bana: / ‘Aşkım, ne oldu sana? ’/Böyle gerçeği söyleyince / ben de doğru söylemeye çalıştım ona /‘Senin güzelliğine ne olduysa’ dedim, / ‘benim gözlerime de o oldu’.

 8 - 10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi... Buruk; kırılmış oyuncaklar kadar...
Ve yenik; 'keşke'li cümleler gibi... Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı...

 Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keşke', onun güzüne denk gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...

 Mağlubiyetin takısıdır 'keşke'...
Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların, boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.

 Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta, göz yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.

 Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte...

 'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim', 'en güzel yıllarımı vermeseydim' diye diye sızlanır gider.

 'Keşke'nin panzehiri 'iyi ki'dir.
İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.

 'Keşke', çoğunlukla bir 'ahhöla kopup gelir ciğerden... esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden...

 'İyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür.

 'Keşke'li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa, 'iyi ki'lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin, tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.

 Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir; dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.

 Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.

 Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır. O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır 'keşke'...

 'Şimdiki aklım olsaydı' dövünmesindedir. Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş, 'Ne derler'e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz, bilinçaltından el sallar.

 'Keşke'cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.

 'İyi ki' öyle mi ya! ...

 Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın iç huzuru ve haklı gururu haykırır.

 'İyi ki'lerinizi toplayın bugün ve 'keşke'lerinizden çıkartın. Fazlaysa kardasınız demektir.

 Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara... Rüzgarlarla koştunuz ya...

 'Keşke'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa...
Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz 'keşke' diye nemlenmesin...

 Can Dündar

 

 

 

 

 

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,

Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,

Dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;

Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni keşifler yapacak....

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa, Gerçekleştirmeyi denemeli!

Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,

Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,

Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;

Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip

Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;

Gördüğünü hissedebilmeli!

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,

Değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini;

Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!

Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı; Sevgisiz, soysuz kalarak!

Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...

Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda; Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;

Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli! Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!

Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan, Neşesizdir kahkahaların;

Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...

Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...

Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!

Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!

Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak! Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;

Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için...

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer; Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;

Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!

Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!

 

 

 

 

 

-orkidlerimizi birbiriLERiNE gösterip "benimki daha kanlı ulan" derdiler.

-orkid in adını değişip erkid olurdu.. :)

-aaa motorcan gene kanamışşın bugün
-sorma, peder gene çok kızdı, etrafı kan içinde bırakmışsın diye. adamın böyle sorunları yok tabii, çoktan andropoz a girdi o.. gibi diyaloglar olurdu.

-ped reklamlarında mavi su yerine sarı-kırmızı, sarı-lacivert, yeşil-beyaz hatta bordo-lacivert renkte sular dökülürdü.

- ped reklamlarında tarkan ı, mustafa sandal ı, kenan doğulu yu bilumum gereksiz popçuları izlerdik.

- kızlar bakkaldan orkid alırken şebek şebek sırıtan bi suratla karşılaşmazdı, hatta artık kızcağızın halinden anlayan bakkal amca bi de gripin ikram eder, ayaklarını sıcak tutmasını söölerdi.

- delikanlilik muessesi olmazdi

- gormemisin adeti olmus gitmis orkid mentollu kullanmis.

- orkidler kuloda yapisacak sekilde degil pipiyi saracak halde uretilmeye baslanirdi.

-ped namina uretilen mamuller, cap cap ebat ebat olur, herkes birkac numara buyuk alip, benimki "pipi" degil "makina" imaji vermeye calisirdi.

-sidik yarislarinin yerini adet yarislari alirdi. en uzaga kanayan adam en delikanli kabul edilirdi.
- uahau hadi bakam en uzaga kim kanayacak?
- vuahha.. ustume kanama lan pantolonu daha yeni aldim..
- bak duvara migfer yaziyorum uahha..

- adetim bitti motorcan!
- ama benimki başladı be verengul!

- ellerindeki kanlı pedi çocuğun ağzına sokmakla tehdit ederek, köşeye sıkıştırdıkları arkadaşlarına istiklal marşını tersten okuturlardı.

-kızlar erkek arkadaşları için bakkaldan jumbo boy orkid alırken utanıp sıkılır, he he erkek arkadaşıma alıyorum da, gibi saçma açıklamalar yaparlardı.

-bu özel günlerinde orkidleri ile normal pantolonlarında rahat edemeyeceklerinden özel pms pantolonları üretilirdi...

-ilk adet gordukleri gun pastayla ve/ya torenle* kutlanir, anneler "seninki olmadi mi? aa benimki gecen yil oldu, simdi zaten yeterince buyumesi gerekiyormus" diye birbirine nispet yapardi....

-molpediniz varmı reklam filminde muhtemelen orhan gencebay,kadir inanır gibi sıkı delikanlı gecinenler secilirdi.

-reklamlarda kadın külodu yerine erkek boxeri veya seriat donu cıkarılırdı.

-futbol maclarinin cilki cikardi. sahaya kullanilmis ped yagardi misal.

-4 gün boyunca kanayıp olmeyen yaratiklar sinifina girerdiler.

-abi versene bi tane,geldi galiba?
-ya yeter m.. k..m her ay her ay ya! al oğlum kendine bi orkid.
- lan sanki sen kaliteli kulllanıyon, bez lan seninki pedin kadar konuş şerefsiz.
- verirsem ....ler lan ***tir git al bakkaldan.daha geçen ay verdim iki tane hain.

-el yordamıyla sürekli araya kaçan ped düzeltilir. yapılabiliyorsa bu işlem cepten* yapılır.

-bolca cinayet!!! her yerde her vesilede birileri oldurulurdu. ayrica meclis adet doneminde islenen cinayetlerde ceza indrimini ongoren yasalar cikarirdi.

-kacirdiklari penaltilar icin iyi bi gerekce olurdu.

-zaten ozel gunumuzdeyiz, racon kesme ulan bana. kirarim bu pedi ben..

-iş yerinde 3 ten fazla erkeğin aynı anda regl olmaları durumunda istifayı basıp gitmek yerinde olur. allah muhafaza bıdı bıdılarından, ay karnım, ay belim ağrıyooo demelerinden durulmaz.

-selim atma su kanli pedlerini orta yere!
-sus kadin sus toplasan eline mi yapisir...

 

 

 

 

 

Gece yarısıydı. Arabadaydım. Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internete yayılmış bir öykü­yü anlatıyordu. Kulak kesildim:

 "Bir sonbahar günü Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasında otu­ran adam, yaprakların dökülmesini hüzün­lü bir gülümsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:

 '- Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalısınız.'

 Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:

 '- İngiltere'de bu ameliyatı yapabi­lecek doktor var mı' diye sordu.

 '- Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada yaşıyor.

 Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Ote­le giderken derin derin düşünüyor ve yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça iti­yordu.

 Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles Wronkow'un İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.

 Polis, böyle tanınmış bir doktorun ne­den Wilkelman adı altında, Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak ediyordu."

* * *

 Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahın­da gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuşlardı.

 Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında bir çığır açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Ar­jantinli cerrahtı. Buenos Aires'teki muhte­şem villasında kalbine sıktığı tek kurşunla son vermişti hayatına...

 Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi yüreğindeki tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşun­layarak susturması ne trajik bir final!..

 Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçir­dikten sonra çekildiği makyaj odasında ses­sizce ağlayan bir palyaço gibi... Çevremize yaydığımız ışıktan biz nasiplenemeyiz çoğu zaman... insanın sözü geçmez, gücü yetmez ba­zen kendine...

 En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur bakarsanız...

 Diline doladığı herkesin iç dünyasını ka­lemiyle didikleyen yazar, kendi içindeki keş­mekeşi tariften acizdir.

 Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrı'yı sorgulamaya başlamış bir din ada­mı kadar çaresiz, kıvranır insan...

 Yalnızlık korkusunu bastırmak için ömrü boyunca sayısız kadına tutulmuş bir Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa dönmesi,

 ...ya da cehennemi bir cephede gün bo­yu askerlerine cesaret aşılayan kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,

 ...en yakından tanıdığı zaafı, en güven­diği yanına yakıştıramaz insan:

 ...ve kendini en bildiği yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin...

 ...bir kurşunla durur.

* * *

 Çünkü en beteridir kendisiyle savaşan­ların, kendine yenilmesi...

 İnanmadan din adamı olarak kalamaz­sınız; sevmeden aşık rolü oynayamaz, cesa­retsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir ya­rayla kalplere şifa taşıyamazsınız.

 Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf”ları­nızı yok etmek zorundasınızdır; çoğu kez kendinizden vazgeçmek pahasına...

 insan, kendine rağmen gider o zaman...gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla yatıveren yaşlı bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği tanıdık bir mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun kol­larına koşar.

 Bazen uluorta, bazen yapayalnız,

 ...uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...

 Malum; "uzun süre uçuruma bakar­san, uçurum da senin içine bakar."

 Can DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

Yıllar yılı acı çekmiştin, istemediğin bir ortamdaydın ve sana ters düştüğü halde yanlış şeyler yapmıştın. Acına, yaşam mücadelene ortak olup, yüreğimi yüreğine, ömrümü ömrüne katıp seni mutlu edecektim. Ben senden sadece sana verdiğim sevgiyi kabullenip, bu sevgiyi yaşamanı istemiştim. Yalnız seni istiyordum… Ama o kadar ters davranıyordun ki bana… Çok sevilmek bu kadar kötü müydü? Gerçekten böylesine ağır mıydı ki?

 Sevgiye hasretim dediğini düşünüyorum da... Hayatıma bilmediğim anlamlar getirmiştin. Gözüm kapalı hayatımı ortaya koyduğum bir kumar oynamıştım. Ya seni kazanacaktım, ya da kendimden VAZGEÇECEKTİM. Hem seni kaybettim, hem de kendimden VAZGEÇTİM.

 Var mıydı böyle kimsesiz darmadağın olmak, biçare kalmak, var mıydı? Keşke beni böyle ödüllendireceğine, hiç ödül vermeseydin. Onca yüreği senin yüreğine feda ettiğim halde, yüreğin kocaman sevdamı alabilecek kadar büyümedi…

 Ben de sana büyük bir sevgiyi vermekte diretiyordum. Bu kadar direttiğim için beni bağışla…

 Beni kırgınlıklarla, çelişkilerle, cevabı sende olan bir sürü soruyla ve bitmek tükenmek bilmeyen "keşke"lerle bıraktın, bana onca acı verdin ama yüreğim düşmanın olamıyor. Her gün alabildiğine yanıyor, istesem de istemesem de seni özlüyor, seni istiyor.

 Yüreğimi koparıp atmak mümkün olsaydı hiç düşünmeden koparıp atardım. Ama artık kendime sözüm geçmiyor.

 Başımı ellerimin arasına ne ilk ne de son alışım. İlk acım değil ama en büyükacımsın.

 Bir limandayım ve senin bindiğin gemi çoktan uzaklaşıp gitti. Bunu kabullenemiyorum, zoruma gidiyor, canımı acıtıyor.

 Sen yüreğimdeki hasret! Yarım kalmışlığım, unutulmazımsın…

 

 

 

 

 

Giden mi kalan mı yalnızdır bilinmez demiştin, gözlerimi gözlerinden ayırmak istemediğim o hüzün dolu ayrılık akşamında...

 Bu ayrılık diğer ayrılıklara benzemiyordu. Sen bunu benden önce fark ettin.

 Bense, hissettiğim halde görmezden geldim...

 Dünyanın neresine, yaşamın hangi ücra köşesine gidersem gideyim, sensizlik bana en dayanılmaz acıları, en çekilmez hüzünleri yaşatacak ve bunları bile bile yaşamak zorunda kaldığım için, senden uzak kalmak uğruna yangına körükle gittiğim için artık alışmıştım bu iç çekişlere, bu sonsuz yalnızlığa, kabus sensizliğe...

 Gözlerimin içine bakıyordun, yeni başlayan ve sanki hiç bitmeyecek olan bir özlemle...

 İçimdeki fırtınaları dindirmek istiyorum gözlerinde... diye yazmıştın...

 O akşam kelimeler, içindekiler, kalbine sığdırmaya uğraştığın onca yoğun duygular, bana söylemek istediğin halde bir türlü söyleyemediğin, gözlerimin içine bakarak o anlamlı bakışlarınla anlatmaya çalıştığın o kaos içinde çırpınan tüm kelimeler artık isyan ediyordu...

 Senin ruhundan benim kalbime doğru hücum ediyordu hepsi, ve ben, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeyen, baskı altında olan insanların yaptığı gibi kıpırdayamıyor, konuşamıyor, ne olacağını düşünemiyordum...

 Adeta kilitlenmiştik o anda, ve biliyorum, ikimizde aynı şeyi düşünüyor ve aklımıza takılan bu zor soruya cevap bulmaya çalışıyorduk...

 Giden mi yalnızdır kalan mı?

 Bu sorunun cevabını her gün, her an düşündüm sevdiğim...

 Senden uzak kaldığım o işkence dolu günlerde, o uykusuz saatlerde, seni düşündüğüm, yüzünü hayal ettiğim zamanlar hep bu soru hançer gibi saplanıyordu yüreğime...

 Senden çok uzaktaydım artık, günlerdir konuşmuyorduk...

 Seni, benliğini o kadar özlemiştim ki, sanki baktığım her tarafta senin o vazgeçilmez yüzünü, o benliğinin açıkça yansıdığı o eşsiz yüz ifadeni görüyordum...

 Ama içimden gelen alışkın olduğum o his, bana yalnız olduğunu ve bana sorduğun o sorunu cevabını senin çoktan bulduğunu, kalanın yalnız olduğunu kabullendiğini ve bedeli ne olursa olsun senin yanında olmamdan başka bir şey istemediğini söylüyordu... Ama bilirsin, içimden gelen o seslere inanmayı sevmem ben...

 O hisleri yaşamımda karşılaştığım yapmacık insanlara benzetirim.

 Ne olduklarını ve neler yapabileceklerini bilirim, ama asla inanmam ve güvenmem onlara...güvenmek istemem...

 Sanki ben istediğim, ben düşündüğüm için iyi görünürler gözüme, ama gerçekle hiçbir alakaları yoktur...

 İşte bu yüzden inanmak istemiyordum yalnız kaldığına, acı çektiğine, beni özlediğine ve ne olursa olsun beni bekleyeceğine...

 Acı çektirmeyi sevmem ben, bilirsin.

 Acı çekmek, yalnız kalmak ve o sessiz yalnızlıklarda içimden ismini sayıklamak, yanımda olman için umutsuzca yalvarmak bana göre...

 Beni buna sen alıştırdın, ben yıllardır buna alıştım, acı çekmek artık yandaşım...

 Ben bunları yaşarken aynılarını senin de yaşamanı kaldıramam.

 Yalnızlığı ben yaşamalıyım, sensizliğin acılarını, isyanlarını ben çekmeliyim, tek başıma...

 Sen ne kadar anlamaya çalışsan da, sensizken yaşadıklarımı asla yaşayamazsın, hissedemezsin.

 Kalan değil, gidendir yalnız kalan sevdiğim...

 Giden yalnızlık için, acı çekmek için, isyan etmek için bırakır gider, kalan aynılarını yaşamak zorunda kalmasın diye...

 Yalnızım işte...bunu yaşayacağımı bile bile kalmadım, kalamadım yanında...

 Yalnız kalmaya, sensiz olmaya, acı çekmeye ve buna ne kadar dayanabileceğimi görmeye ihtiyacım vardı.

 Sensiz kalmak bana çok şey öğretti...

 İlk öğrendiğim, son dakikalarımızda bana sorduğun o sorunun cevabı oldu...

 Gidendir yalnız kalan sevdiğim...

 Yalnız değilsin, biliyorum.

 Yalnızım, görüyorsun...

 İkinci öğrendiğim şey ise ben burada sensizken, mutsuzken, içimde hayata karşı hiçbir istek, hiçbir beklenti ve yaşama hırsı yokken, senin orda yalnız olmadığını ve seni düşündüğüm, seni yaşadığım kadar beni yaşamadığını çok iyi biliyorum...

 Senden uzaklaşmak, sensiz yapıp yapamayacağımı görebilmek, bu korkunç yalnızlığa ne kadar tahammül edebileceğimi görmek içindi seni orda bir başına bırakıp, bu sürgün yaşamda yalnızlığı, sensizliği seçmem...

 Bir gün mutlaka döneceğim, biliyorum...

 Çünkü bu ölümcül yalnızlığa daha fazla dayanamayacağımın farkına vardım.

 Ben burada yalnız olsam da, senin orda yalnız olmadığının ve sırf tek başına olmamak için en olmadık, sana ve ruhuna en yabancı ve bilinmez insanlarla birlikte olduğunun farkındayım.

 Bütün bunlarla yüz yüze geleceğini bilerek terk ettim seni ve yola çıktım kendi yalnızlığımla...

 Yalnızlığımı yaşadıkça, sensiz olduğumu hissettikçe aklıma sorduğun soru geldi, sorunun cevabını bulmaya çalıştıkça aklıma sen geldin, ve sen aklımda oldukça bu yaşadığım hayat, bu hissettiğim yalnızlık, durmadan duymazdan geldiğim o içimdeki sesler ve yalnız olanın ben olduğumu kabullenişim çığrından çıktı içimdeki fırtınalarda...

 Seni, bile bile en olmadık zamanda, çok bildik bir mekanda ve ruhuna en yabancı olan insancıklarla bir başına bırakıp terk ettim...

 Döneceğim seni bıraktığım o yerlere, giden ve gittiği gibi geri dönen olacağım, biliyorum...

 Oysa biliyorum, kalan değil, gidendir yalnız olan...

 Oysa özlediğim, biliyorsun, giden değil kalandır terk eden...

 Bir de gör beni, giderken bana yazdığın yazıda, kendi gözünden ve kendi kalbinden:

 “Karanlığıma gömerken seni sessiz çığlıklarım vardı içimde...korkularım, yine bana kalan yalnızlığım vardı. Zormuş; bu kadar yakın olupta uzak durmak,bu kadar uzak olupta seninle dolmak...yazmanın en iyi şey olduğunu söylerdin hep bana inan ki o bile durduramıyor içimde sana doğru akan seli...iki düşünüp bir yazıyorum her zamanki gibi öyle alışmışım ki kendimi sınırlandırmaya. gidiyorsun artık çok uzaklara,.varlığını ilk defa bu kadar derinlerde hissedip,kendimi sana açmışken gidiyorsun işte... içimdeki yerini zor fark etti benliğim, yokluğunla daha da yorulacak, belki de darmadağın olacak... gözlerimdir konuşan sadece. isyanlarımı, korkularımı, daralan zamanımı, yalnızlığımı anlattı herkese hiç kimsenin onları hiç kimsenin anlayamayacağını bildiği halde, belki de buydu onu rahatlatan... inan ki içimdeki dünyam, içinde bulunduğum dünyadan daha büyük... en büyük farkları; içimdeki... benim dünyamda herkes olması gereken yerde, hakkettiği gibi...

 Gidişini düşünmek bile korkutuyor beni... Tarifi olmayan duygularımla sana uyanıyorum her sabah, Varlığınla çoğalıp yokluğunla eksiliyorum...”

 Mine BAHADIR

 

 

 

 

 

 

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...

'Nereden çıktın bu vakitte' dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...

Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...

En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...

Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.

Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli. Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi... Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..

Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...

Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...

'Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız' diyebilmeli...

Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümit var bir yazıyı yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:

'Bunu da aşacağız!

İmza: Bir dost!...'

Can Dündar

 

 

 

 

 

1."Seni Seviyorum" : Hadi ya Çok ilginç. ee Sonra...

2."Seni Seviyorum" : Yeni Parola Bu mu, Ben Ne Diycem Peki?

3."Seni Seviyorum" : Güzel... Peki Başka Çeşidin Veya Şuben Var mı?

4."Seni Seviyorum" : Allah Razı Olsun.

5."Seni Seviyorum" : Olur, Sarayım mı Burda mı Seveceksin?

6."Seni Seviyorum" : iyide Bunun Sosyal Güvencesi, Sigortası Falan Var mı?

7."Seni Seviyorum" : Net mi? Brüt mü?

8."Seni Seviyorum" : Ömrünü, Enerjini Daha Faydalı işler için Harcasana Canım.

9."Seni Seviyorum" : Elinden Başka Bir Halt Gelmez ki Zaten

10."Seni Seviyorum" : Teoride mi? Pratikte mi?

11."Seni Seviyorum" : Havalardandır, Banada Oluyor Bazen.

12."Seni Seviyorum" : Neden? Bende Benim Bilmediğim Birşeyler mi Gördün?

13."Seni Seviyorum" : Çok Hoş... Peki Başka Ne Gibi Hünerlerin Var?

14."Seni Seviyorum" : Üzülme, Zamanla Geçer.

15."Seni Seviyorum" : Anlaşıldı. Tamam...

16."Seni Seviyorum" : Ne güzel seninle beraber beni seven iki kişi olduk böylece

17."Seni Seviyorum" : Beni bu işlere karıştırma ne olur

18."Seni Seviyorum" : Sende senin beni sevişini seviyorum

19."Seni Seviyorum" : Sende seni seviyorum. Ee şimdi ne olacak

20."Seni Seviyorum" : Hayır izin vermiyorum! Bugün beni seven yarın kediyi köpeği de sever. Olmaz, ben ciddi biriyim

21."Seni Seviyorum" : Teşekkür ederim... Bu benim için büyük bir şeref... Sevgine layık olmaya çalışacağım. Büyüklerimi sevip küçüklerimi koruyacağım.

22."Seni Seviyorum" : Gücün bana mı yetiyor? Akranlarını sevsene!

23."Seni Seviyorum" : Bu neye cevap olacak, neyi çözecek peki?

24."Seni Seviyorum" : Sen aşmışsın, ben artık ne desem boş...

25."Seni Seviyorum" : Seni sevmek demek, beni görmek demek değildir.

26.Bu fani vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat sevgin ilelebet payidar kalacaktır.

27."Seni Seviyorum" : Her vakit ağaç dik Türkiye çöl olmasın, güler yüzün gül yanağın solmasın, ben öleyim sana bir şey olmasın.

28."Seni Seviyorum" : Utanmadan bir de bunu yüzüme karşı söylüyorsun ha... Yıkıl karşımdan.

 

 

 

 

 

 

 

Ne zaman sevmiştim seni? Ne zaman sana “evet” demiştim? Ne zaman yüreğimin en güzel yerindeydin? Ne zaman elini tuttum? Ne zaman sarıldım sıkıca? Ne zaman öpücükler kondurdum yanaklarına? Söylesene ne kadar zaman oldu senden ayrılalı?

 İlk aşkımdın. Ne kadar kısa sürse de seninle olan birlikteliğim; sen benim ilk sevdiğim, sen benim ilk aşkım, sen benim ilk elini tuttuğum. Bütün ilkleri yaşatansın sen. Ama hiç istemediğim bir ilki de yaşadım sende. “Ayrılığın acısını” tattım. Bu kadar çok severken seni ayrılık yüreğimi darmadağın etti bir anda. İçimde kapanmayacak yaralar açtı. Unutmak zor oldu. Senden kalan fotoğrafları, hediyelerini, güllerini atmak zor oldu. Ama yüreğimde kalıcı olmasını istediğim prenstin benim için.

 Ama olmadı. Senin yüreğin beni yaşatamadı içinde. Yanımda kalacağını zannettim. Elimi tutup bırakmayacağını zannetmiştim. Ölene kadar yanımda olacağını zannettim hep ben. Ne kadar yanlış tanımışım seni! Benden ayrılma sebebinin nedenini öğrenememiştim senden; oysa erkekçe gelip yanıma “Ben başkasını seviyorum bu yüzden ayrılmak istiyorum” deseydin keşke. Ellerden duymak çok zoruma gitti. Onu duyduğum anda döneceğine dair umutlarımı tamamıyla kaybettim. Unutmaya çalıştım. İçimde gezen senin sevgini nefret ederek bitirmek istedim. Başardım mı bilmiyorum?

 Benim yüreğime aşk konuk oldu bu kış. İlişki mi senle bitirdikten sonra aşk konuk oldu tekrar yüreğime. Ama sana duyduğum o derin sevgiyi veremiyorum. Gerçi karşılığını da alamıyorum. Senden oluşan boşluğu dolduramıyorum onun sevgisi ile.

 Aylar sonra seni tamamen sildim gönlümden. Başkasına gönlümü açmıştım. 2 sene sonra gördüm seni. Bilemezsin nasıl içim acıdı. Derinlerde bir şeyler koptu içimden. Evlenmiştin. Eşin vardı yanında. Seni gördüğümde titredim; heyecandan mı? Bana vermediğin sevgiyi o kıza verdiğin için mi anlayamadım? Göz göze gelmemek için elimden geleni yaptım. Yine yüreğime hüzünler misafir oldu. Eski günler gözümün önüne geldi. Elini tuttuğum, sarıldığım ve yanaklarından öptüğüm o mutlu günler gözümün önünden bir film şeridi gibi geçti.

 Gözlerimin içinin güldüğü, aşkı yüreğimin derinlerinde hissettiğim o pembe renkli günler. O günleri yaşadığıma mutluyum, ama sevdiğin kişiyi başkasının kollarında görmek o kadar acı bir şey ki. Bana bakan gözlerinle şimdi başkasına bakıyorsun. Beni saran kolların başkasını sarıyorsun, bana söylediğin sevgi sözcüklerini başkasına söylüyorsun, yüreğinde bana karşı beslediğin o derin sevgiyi ona veriyorsun. Bu kadar kötü hissetmemiştim kendimi uzun zamandır. Ama dün seni orda başkası ile görünce tüylerim ürperdi, az da olsa gözlerim doldu.

 05.Eylül.2004 te aynı mekânda beni sarıyordu kolların dans ederken ama şimdi… Aynı mekân da iki defa dans ettiğim sevgilim, o günlerde ki o gözlerimin içinin gülmesi, şimdi yerini hüzne bıraktı Niye bu kadar acı hissettim, çünkü şu anda yaşadığım ilişkide sevgiyi derinlerde hissedemediğim için. O sevgiyi bana veremediği için. O aşkta ilk yaşadığım aşkta film durdu. Sevgiyi bütün coşkusu ile yaşadım. Ama şimdi yaşadığım sevgi, diğerine göre sevgi değil aşkta değil. Yine yüreğim çok seviyor ama yine bu sefer de karşılığını göremiyor.

 Aşk sen bana iyi gelmiyorsun. Yüreğime acılarını bırakıp gidiyorsun, mutluluğu da ekiyorsun ama bir denizköpüğü gibi sular alıp götürüyor mutluluğumu da. Ama her şeye rağmen hayatta olmak, nefes almak acılara rağmen yaşamak güzel. Olsun bu yürek unutur gidenleri, bıraktıkları aşkını acılarını.

 Gün gelir yüreğimize sevgiyi misafir getirmez, inanıyorum ki sevgi geldiği zaman yüreğimde kalıcı olacak. Acılara katlanan yüreğim bir gün mutluluğu da bulacak. Çok seven bir yürek çıkacak elbette karşımıza. Bu defa yüreğim gülecek taa derinlerde…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-150 bin dolar,bir gece!Hasta oğlunun tedavisi için.

 

  (3 gün sonra)

-300 bin dolar,bir gece daha!
-İyi de bizim oğlan iyileştiiiii.
-Olsun hastayım sana!

 

 (6 gün sonra)

-800 bin dolar!Another day in Paradise...
-Ya bişey söyliycem,sen gömü falan mı buldun? Abicim manyak mısın nesin? Hasta oğlum iyileşti diyorum sana anlasana. Dışarıda 1000 dolara afet gibi hatunlar var,niye ben ya?Reyting de bir yere kadar...

 

 (12 gün sonra)

-1,2 milyon dolar!2 gün 3 gece tam pansiyon.
-Görüyorum.Bende full as var,ya sende?

 

 (14 gün sonra)

-2.5 milyon dolar;40 gün 40 gece...
-Ya sen en iyisi evlensene benle. Daha ucuza gelir.
-Olmaz bunun havası başka!

 

 (18 gün sonra)

-150 bin dolar...
-Noolmuş 150 bin dolara?
-Şike için Samsunspor'a 150 bin dolar götürdüm ben.
-Bana ne ki? Git Telegol'de anlat bunları.Deli midir nedir?

 

 (1 ay sonra)

-50 bin dolar?Bir saat daha.
-Nooldu? Paralar suyunu mu çekti? İstersen kredi açayım, ne dersin?


(2 ay sonra)

-Bi biskrem versem

 

 

 

 

 

 

Yokuş aşağı bir yolda, yolun eğimine bırakmış kendimi ilerlerken, Eylül hüznüyle üşüyor yüreğim ve git gide solan bir maviye benziyor hayat...

Kısa ve öz bir bildirge son sayfada...
Bildiren kimliği, bilgilendirmiş sayıyor kendini...
Ve bilgilenmiş farzediyor bildirilen kimliği...

Yan yana düşmüş ve sahipsiz bir kaç kelime, boş bir sayfanın iki satırında ince bir sızı gibi asılı dururken, sessiz bir film gibi akıp gidiyor hayat, sahneler arasındaki kopukluk anlaşılamadan...

Kaç kelime içimize hapsedilmiş sorulara yanıt olabilir ki?

İnadına bir çözümsüzlükle, faili meçhul bir cinayet dosyası gibi tozlu raflara kaldırıldığında aşk; iğreti kalıyoruz...

Muhatabı olmayan her söz kadar anlamını yitiriyor ve şahitsiz kalıyor hayat...
Yakamızı bırakmayan bir eksiklik duygusu...
Hiç bir yere not düşülmüyor artık hiç bir söz...

Yaşamaktan daha zorlu bir sınav yokken, hangi not belirler, tekrarı olmayan bu sınavdaki başarıyı?

Barikatlar kurulsa da yollar üstüne, ölümün ölümsüzlüğüne uzanıyor bütün yollar...
Bir siper ardına saklanıyor kaçak yolcu...
Baştan sona yazılamıyor hiç bir masal...
Her masal biraz eksik ve biraz yarım...
Bir yıldız kayıyor...
Bir kahraman eksiliyor masalımızdan...
Ve her ölüm, kendi ölümsüzlüğünün destanını yazıyor...

.....

Bir avuç hayal, nafile umutlar gibi akıp gitti hayatımızdan...
Parça ve bölüktü...
Kırık bir aynaya bakar gibi baktık...
İnandık ona da, her yalan gibi...
Kırılma noktasını çoktan aşmıştık...
Vazgeçilmiş ve tuz-buzken her şey ...
Daha fazla kırılamazdık...

Hangi düşten daha gerçektik?

Yaralarımız kadar emin olduk geçmişin gerçekliğinden...
En çok anımsadığımız, en derin yarayı bırakandı...
Her ulaşılamayan kadar sevdik ulaşılmayanımızı...
Ve sonra anladık ki;
Bir gölge oyunuydu aslında hayat...
Düşlediklerimiz düşlediğimiz kadar var oldular...
İzin verdiğimiz kadar yaralayabildiler...
Daha ötesine güçleri yetmezdi...
........

Susuz bir yazın kuruttuğu, solan bir bahçede, en coşkulu yeşilin izlerini ararken gözlerim, inadına güzün kokusu siniyor üstüme üstüme...

Esin ARDIÇ

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir yurttaş bağırıyor Başbakan'a:
"Anamın selamı var!"

 Başbakan gülerek yanıtlıyor:
"Benden de selam söyle!"

 Konuyu bilmeyen biri, bir tanış selamlaşması sanabilir. Oysa imalı bir atışma... Başbakan daha önce bir başka yurttaşa "Ananı da al git" demişti ya; burada selam yollayan "o ana..."

 "Konuşan Türkiye" istiyorduk ya... Alın size konuşan Türkiye... Yaygın deyimle, artık "ağzı olan konuşuyor". Üstelik öyle konuşuyor ki, duyan utançla kulağını tıkıyor. Başbakan, muhalefetin yapamadığını yapıyor ve konuştukça kendi itibarını kemiriyor. Bir hafta içinde söylenmiş birkaç cümleyle hem şehit ailelerini hem devlet kademelerini hem de MHP tabanını bir anda topyekûn karşısına almak kolay iş değil...

 Erdoğan susarsa, muhalefet "Susma, sustukça iş bize kalacak" diye bağırarak miting yapmalı.

***

 Sorun şu ki, bu üslup sadece konuşanı vurmakla kalmıyor, öbürlerine de kötü örnek oluyor.

 Ve siyasette bir üslup sorununu tetikliyor:

 Geçen hafta Sakarya'da BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'na Elif Şafak'ın "Baba ve Piç" romanını soruyorlar, şöyle diyor:

 "Kitabın isminden de belli. Kendi adını ve soyadını yazmış. Avrupa'ya piç lazım. Eğer piçlerle iç içeyseniz, ruhunuzda piçlik varsa Avrupa sizi kucaklar. Yeter ki Türklüğe hakaret edin."

***

 Yazıcıoğlu'nun sözlerine büyük gazeteler yer vermedi. Muhtemelen seviye testini aşamadığından... "Çoluk çocuk da okuyor. Ağzımızı bozmayalım" kaygısıyla... Yine de siyasetin dil meselesini ve liderlerin kalibresini ortaya koyması açısından ibretlik sözler bunlar...

 Şeyh böyle konuşursa müritten ne beklersiniz ki? Onlar da mahkeme önlerinde tekme tokat girişiyorlar.

 Geçen hafta NTV'deki "Neden" programında Prof. Dr. Şerif Mardin "Tarikatlarla ilgili çok ağır bir sözcük kullanacağım" dediğinde canlı yayında alarma geçtik.

 Durdu, düşündü ve dedi ki:
"Gettolaştılar!"

 Bir akademisyenin "hakareti" bu olabiliyor ancak...

 Bu zarafeti özlemekte haksız mıyız?
Vasatiye mahkûm muyuz?

***

 Hakan Günday'ın "Piç" kitabından bir alıntı ile bitirelim: "İçinde bulundukları şartlardan tatmin olmayan hırs sahibi insanlar, piçler hakkında konuşarak kendilerini iyi hissederler. Çünkü piçlere kıyasla onlar daima iyi durumdadır. Sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o hale nereden geldiklerini konuşurlar."

 Neden?

 Günday'ın sözcüklerini biraz değiştirerek söyleyeyim:

 "Hayatlarını sıfırdan yaratmış insanların hikâyelerini sömürenler, genellikle hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlardır."

 Not: Bu akşam 20.30'da NTV'de Elif Şafak'ın "Baba ve Piç" romanına açılan dava ile gündeme gelen 301. madde ve "düşünce özgürlüğü"nü tartışacağız. Tabii "düzgün üslup sahipleri"yle...

 Can DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

"BEN BALIĞA ÇIKIYORUM"

 ÇEVİRİSİ: Ben elimde bir çubukla bütün gün sandalda oturucam, kusana kadar içicem ve denizde yüzen balıkları izleyeceğim"

 2. "BU ERKEKLERİ İLGİLENDİREN BİRŞEY"

 ÇEVİRİSİ: "Bunun bilinen bir mantıklı açıklaması yok, Boşuna uğrasma hiçbir mantık kalıbına sokamazsın."

 3."YEMEĞE YARDIM EDİYİM Mİ?"

 ÇEVİRİSİ: "Yemek neden hala masaya gelmedi?"

 4. "EVET TATLIM... HAKLISIN SEVGİLİM"

 ÇEVİRİSİ: Çevirisi yok.. onlar bu sözleri periodik olarak söylemeleri için şartlandırılmıştır.

 5. "BUNU ANLATMAK ÇOK UZUN SÜRER"

 ÇEVİRİSİ: "Bu lanet şeyin nasıl çalıştığı hakkında hiçbir fikrim yok"

 6. "ELBETTE SENİ DİNLİYORDUM TATLIM;SADECE AKLIMDA BİR SÜRÜ KARMAŞIK ŞEY VAR"

 ÇEVİRİSİ: "Su karşıdaki kızıl bombanın erkek arkadaşı var mı yok mu kafam ona takıldı da"

 7. "SEVGİLİM BİRAZ ARA VER, SABAHTAN BERİ EVİ TEMİZLİYCEM DİYE HELAK OLDUN"

 ÇEVİRİSİ: "Şu elektrikli süpürgeyi artık sustursan iyi olucak, filmin içine ettin!!"

 8. "HMMM EVET ÇOK İLGİNÇ HAYATIM."

 ÇEVİRİSİ: "Sen hala konuşuyor musun?"

 9. "HAFIZAM PEK İYİ DEĞİLDİR BİLİYORSUN"

 ÇEVİRİSİ: "American Pie'ın sözlerini hatırlıyorum, ilk öptüğüm kızın evinin yolunu hatırlıyorum, bugüne kadarki bütün arabalarımın teknik özelliklerini hatırlıyorum ama senin doğumgününü unuttum"

 10. "SENİ DÜŞÜNÜYORDUM VE SANA BU GÜLLERİ GETİRDİM CANIM".

 ÇEVİRİSİ: "Köşebaşında gülleri satan kız tam bir afetti"

 11."ENDİŞELENME TATLIM, ALT TARAFI KÜÇÜK BİR KESİK"

 ÇEVİRİSİ: "Aslında tam damarı kestim ama gebericeğimi bilsem canımın ne kadar acıdığını itiraf etmiycem"

 12. "HEY, BUNU YAPMAK İÇİN NEDENLERİM VAR"

 ÇEVİRİSİ: "...Ve en kısa zamanda iyi bir tane bulsam iyi olucak"

 13. "HANİ NEREYE DÜŞTÜ?? BULAMIYORUM İŞTE!!"

 ÇEVİRİSİ: "Yakalamak için ellerimi açtım ama yakalayamadım, dolayısıyla attığın gibi kendin bul"

 14. "YİNE NE YAPTIM?"

 ÇEVİRİSİ: "Yine nasıl yakaladın???"

 15. "TABİİ Kİ SENİ DUYDUM TATLIM"

 ÇEVİRİSİ: "Ne söylediğin hakkında hiçbir fikrim yok ve umarım dinliyormuş gibi yaptığımı anlayınca 3 saat bağırıp çağırmazsın"

 16. "BİLİYORSUN GÜZELİM BEN BAŞKASINI SEVEMEM"

 ÇEVİRİSİ: "Senin çığlıklarına bile zar zor alıştım ve daha kötüsüyle karşılaşma riskini göze alamam"

 17. "MUHTEŞEM GÖRÜNÜYORSUN"

 ÇEVİRİSİ: "Tanrım ne olur bu denediğin son elbise olsun yoksa kalp krizi geçiricem"

 18. "SAKİN OL KAYBOLMUŞ FALAN DEĞİLİZ..NERDE OLDUĞUMUZU BİLİYORUM"

 

 

 

 

 

 

 

 

"BEN BALIĞA ÇIKIYORUM"

 ÇEVİRİSİ: Ben elimde bir çubukla bütün gün sandalda oturucam, kusana kadar içicem ve denizde yüzen balıkları izleyeceğim"

 2. "BU ERKEKLERİ İLGİLENDİREN BİRŞEY"

 ÇEVİRİSİ: "Bunun bilinen bir mantıklı açıklaması yok, Boşuna uğrasma hiçbir mantık kalıbına sokamazsın."

 3."YEMEĞE YARDIM EDİYİM Mİ?"

 ÇEVİRİSİ: "Yemek neden hala masaya gelmedi?"

 4. "EVET TATLIM... HAKLISIN SEVGİLİM"

 ÇEVİRİSİ: Çevirisi yok.. onlar bu sözleri periodik olarak söylemeleri için şartlandırılmıştır.

 5. "BUNU ANLATMAK ÇOK UZUN SÜRER"

 ÇEVİRİSİ: "Bu lanet şeyin nasıl çalıştığı hakkında hiçbir fikrim yok"

 6. "ELBETTE SENİ DİNLİYORDUM TATLIM;SADECE AKLIMDA BİR SÜRÜ KARMAŞIK ŞEY VAR"

 ÇEVİRİSİ: "Su karşıdaki kızıl bombanın erkek arkadaşı var mı yok mu kafam ona takıldı da"

 7. "SEVGİLİM BİRAZ ARA VER, SABAHTAN BERİ EVİ TEMİZLİYCEM DİYE HELAK OLDUN"

 ÇEVİRİSİ: "Şu elektrikli süpürgeyi artık sustursan iyi olucak, filmin içine ettin!!"

 8. "HMMM EVET ÇOK İLGİNÇ HAYATIM."

 ÇEVİRİSİ: "Sen hala konuşuyor musun?"

 9. "HAFIZAM PEK İYİ DEĞİLDİR BİLİYORSUN"

 ÇEVİRİSİ: "American Pie'ın sözlerini hatırlıyorum, ilk öptüğüm kızın evinin yolunu hatırlıyorum, bugüne kadarki bütün arabalarımın teknik özelliklerini hatırlıyorum ama senin doğumgününü unuttum"

 10. "SENİ DÜŞÜNÜYORDUM VE SANA BU GÜLLERİ GETİRDİM CANIM".

 ÇEVİRİSİ: "Köşebaşında gülleri satan kız tam bir afetti"

 11."ENDİŞELENME TATLIM, ALT TARAFI KÜÇÜK BİR KESİK"

 ÇEVİRİSİ: "Aslında tam damarı kestim ama gebericeğimi bilsem canımın ne kadar acıdığını itiraf etmiycem"

 12. "HEY, BUNU YAPMAK İÇİN NEDENLERİM VAR"

 ÇEVİRİSİ: "...Ve en kısa zamanda iyi bir tane bulsam iyi olucak"

 13. "HANİ NEREYE DÜŞTÜ?? BULAMIYORUM İŞTE!!"

 ÇEVİRİSİ: "Yakalamak için ellerimi açtım ama yakalayamadım, dolayısıyla attığın gibi kendin bul"

 14. "YİNE NE YAPTIM?"

 ÇEVİRİSİ: "Yine nasıl yakaladın???"

 15. "TABİİ Kİ SENİ DUYDUM TATLIM"

 ÇEVİRİSİ: "Ne söylediğin hakkında hiçbir fikrim yok ve umarım dinliyormuş gibi yaptığımı anlayınca 3 saat bağırıp çağırmazsın"

 16. "BİLİYORSUN GÜZELİM BEN BAŞKASINI SEVEMEM"

 ÇEVİRİSİ: "Senin çığlıklarına bile zar zor alıştım ve daha kötüsüyle karşılaşma riskini göze alamam"

 17. "MUHTEŞEM GÖRÜNÜYORSUN"

 ÇEVİRİSİ: "Tanrım ne olur bu denediğin son elbise olsun yoksa kalp krizi geçiricem"

 18. "SAKİN OL KAYBOLMUŞ FALAN DEĞİLİZ..NERDE OLDUĞUMUZU BİLİYORUM"

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çok zor kosullarda, zar zor büyüttü oglunu...
emedi ona yedirdi, giymedi onu giydirdi.

En büyük ideali yavrusunun kendi ayaklari üzerinde durabildigi günleri görüp Avrupa'ya yerlesmekti.

Orada iyi para kazanacak, bundan böyle adam gibi yasayacakti.

***

Zamanla oglan büyüyüp serpildi, bagimsizligini ilan etti.

Ancak bir arkadasiyla ayri evde oturdugu halde, kendi harçligini çikaramiyor, hala babasinin eline bakiyordu. Üstelik ev arkadasiyla da kavgaliydi. Baba yine de her eziyete katlaniyor, disinden tirnagindan artirdigini ogluna aktariyordu. Ne de olsa o, kendi kanindan, kendi soyundandi.

Bir yaz günü, oglanin evinde büyük bir kavga koptu.

Evladinin dövüldügünü duyan baba sopayi kapip evi basti; öfkeyle oglunun ev arkadasinin kafasini yardi. Tabii bütün mahalle ayaga kalkti.

Herkes babayı suçladi.

Adi "belali"ya çikmisti.

***

Yillar geçti... Baba bir daha dayak yemesin diye, oglunun yanindan hiç ayrilmadi; ona as, para, silah verdi, yanina adam koydu.

Artik yavrusunun güvencede oldugunu düsünüyor, kendi düslerinin pesine düsme vaktinin geldigine inaniyordu. Yeni bir hayata kanatlanmak üzere vize kuyruguna girdi. Ancak "Sen giremezsin"dediler, "Haneye tecavüz etmissin".

"Ama oglumu dövüyorlardi" diyecek oldu, dinlemediler. Yikildi baba... Yavrusunu koruma ugruna büyük idealinden olmustu. Kimi dostlari "Oglani evlatliktan reddet,
kurtul. O zaman alirlar seni" dedi.

Baba "Insan hiç oglundan vazgeçer mi" diye direndi, dinlemedi.

***

Gel zaman git zaman, yoldan çikti bizim oglan... Kirli islere bulasti. Evinde uyusturucu ticareti yaptigi, silah sakladigi, kanun disiislere bulastigi haberleri geliyordu. Babasindan zengin hale gelmisti, ama hala ondan harçlik aliyordu. Üstüne üstlük babasini da sevmiyor, "Basima ne geldiyse senin yüzünden" diye dikleniyordu. Zavalli adamcagiz, onu kollayacagim diye hem fakirlesmis, hem yalnizliga itilmis, hem de istikbal planlarini ertelemisti. Simdi kendisini sevmeyen problemli bir oglanla bas basa kalmisti.

***

Sonra bir gün, araya aracilar girdi, oglan ev arkadasiyla baristirildi. Eski kavgalari unuttular, birlikte vize alip güle oynaya Avrupa'nin yolunu tuttular. Babanin düslerinin ülkesiydi orasi... Baba "Madem onlar baristi, ben de gideyim" diyecek oldu, ama yine ayni gerekçeyle kapidan kovuldu: "Sen bir süre daha bekleyeceksin. O arada sicilini düzeltmeye çalis."

Simdi baba, bir yandan ogluna harcamaktan biriktiremedigi paralari biriktirmeye, bir yandan da oglu yüzünden bozulan sicilini düzeltmeye çalisiyor. Ve boynunu büküp, eski kavgalisiyla, el ele kendi mutluluk diyarina uçan oglunun ardindan el salliyor:

"Oglum, Kıbrıs'ım!

Sen mutlu ol yeter... Belki bana da bir gün verirler. Ben de bir gün yüzü görürüm."

CAN DÜNDAR

 

 

 

 

Bu yılınızı iyi geçirdiniz mi?
Sağlıklı olduğunuz için hiç sevindiniz mi?
Bu yıl hiç gün ışığı ile uyandınız mı?
Kaç kez güneşin doğuşunu izlediniz?
Bir neden yokken kaç kişiye hediye aldınız?
Kaç sabah yolda bir kediyi okşadınız?
Bu yıl yeni doğmuş bir bebek parmağınızı sıkıca tuttu mu hiç?
Ve siz onu hiç kokladınız mı?
Yaz gecelerinde ne çok yıldız olduğuna hiç şaşırdınız mı?
Kendinize bu yıl kaç oyuncak aldınız?
Kaç kez gözlerinizden yaş gelinceye kadar güldünüz?
Yaşlı bir ağaca sarıldınız mı bu yıl?
Çimlere uzandığınız oldu mu?
Çocukluğunuzdan kalan bir şarkıyı söylediniz mi hiç?
Hiç suda taş kaydırdınız mı bu yıl?
Kaç kez kuşlara yem attınız?
Bir çiçeği dalındayken kokladınız mı?
Bu yıl kaç kez gökkuşağı gördünüz?
Ya da hediye alan bir çocuğun gözlerindeki ışığı?
Kaç kez mektup aldınız bu yıl?
Eski bir dostunuzu aradınız mı hiç?
Kimseyle barıştınız mı bu yıl?
Aslında mutlu olduğunuzu kaç kez farkettiniz bu yıl?
İyi bir yılın, bunlar gibi bir çok küçük şeye bağlı olduğunu
hiç düşündünüz mü bu yıl?
Yeni yılda düşünün!
Baharda hemen yayılın çimenlerin üzerine...
Acele edin, er veya geç; çimenler yayılacak üzerinize...

 Can Dündar

 

 

 

 

 

Tüm toplumlar genelinde doğu toplumlarının ateşe karşı özel bir ilgisi vardır.İlgi ve sevginin nerede korkuya dönüştüğü ise ayrı bir yazı konudur belki.Bu ilgi doğaya ateşle karşı çıkma sevinci midir,Zerdüştlüğün etkisi midir garip bir fantezi midir bilinmez. Ama doğu toplumlarında ateşle az çok haşir neşirlik vardır.Bugün son temsilcilerinin İranda Ateşgedeler de yakılı tuttukları ateş bin yıllardır insanların yüreğini ve bedenini yaka gelmektedir.

 Doğu toplumları ateş sevgisini o kadar abartmışlardır ki bayram seyranlarda üzerinden atlamayı bile fanteziye dönüştürebilmişlerdir. Bugünün mantığıyla ateşin üzerinden atlamanın nasıl bir zevk verdiğini anlamak zor, fakat Batı toplumlarında da durum çok farklı değildir. Feraset dışı paralarla yaptırılan konutlarda ısınmayı teknolojiye tevdi etmişken salonun bir yerine şömine koydurmak ateş sevgisi değil de nedir?

 İnsanoğlu ateşle ısınma, aydınlanma, haberleşme, öldürme, cezalandırma, alet yapma, doğaya hükmetme ve envai şeyle yetinmeyerek hayvan terbiye etmede kullanacak kadar abartmıştır. Ateşle cezalandırma Nemrut’tan Hitler’e kadar süre gelen zaman diliminde çeşitli toplumlarda özellikle hükümranlarca kullanılmıştır.

 Medeniyetlerin olmazsa olmaz öğesi ateş bugünkü yaşamın da mimarlarındandır. Demiri eğme gücünü insanoğluna veren ateş değil midir? Kumu şeffaf bir maddeye çeviren sanatın adı da ateştir.İbrahim’i ve Aynzeliha’ yı yakmayan ateş yüzyıllardır insanoğlunu silah ateşiyle yakmaktadır.

 Prometenin Tanrılardan çaldığı ateşten, Bağdat kütüphanelerini yakan Moğol ateşine, Sanayi devriminden sigaranızın ucundaki ateşe, Yunan olimpiyat meşalesinden bilgisayar ekranınızdaki sanal ateşe kadar ateşin yaşamınızdaki yerini sorguladınız hiç?

 Ateşi ister kimyasal bir olay olarak algılayın ister mistik bir öğe olarak algılayın. Ateş algılaamanızda yüreğinizi bir Zerdüşt Ateşgede’sine çeviren sevgiliyi anımsamıyorsanız ateş algınızı gözden geçirmekte büyük yarar vardır.

 Mehmet BEYAZTAŞ

  

 

 

 

 

 

 MT: - iyi günler ben Alia size nasil yardimci olabilirim?

 Abone: - simdi Aria Hanim, benim bir Aria hattim vardi. Ya bu arada sizdeki herkesin adi Aria ve Aycell(Aysel) mi?

 

 ***

 MT: - isminizi ögrenebilir miyim?

 Abone: Ne yapcaksiniz ismimi, ben hat sahibi degilim.

 MT : Hitab etmek açisindan sormustum.

 Abone: Siz bana kisaca Rüzgarin Oglu diyebilirsiniz.

 ***

 Abone: iyi günler , ben Turkcell hat kullaniyorum, Avea ya geçmeyi düsünüyorum. Ama önce sizin bilgi seviyenizi ölçücem. Eger siz yeteri kadar bilgiliyseniz ben de Avea ya güvenerek hat alirim.

 MT: (saskin bir sekilde) Memnuniyetle sorularinizi yanitlayabilirim.

 Abone: Preveze Deniz Savasi kaç yilinda olmustur?

 MT: ?!?!?!?

 Abone: Noldu bilemediniz?

 MT: Biz burdan sadece is ile ilgili sorulara cevap verebiliyoruz.

 Abone: Demek bilmiyorsunuz sorumun cevabini?

 MT: 1538

 Abone: Bilemediniz.

 MT: (Dayanamaz) Bildim Ahmet Bey bildim. Preveze Deniz Savasi 27 Eylül 1538 de Andrea Dorya komutasindaki Haçli Donanmasi ile Barbaros Hayrettin komutasindaki Osmanli Donanmasi arasinda yapilmistir. Bu savastan sonra Akdeniz Türk gölü haline gelmistir.

 Abone: Bravo, ben sizi denemistim zaten.

 (Adam nerden bilsin MT nin Tarih bölümü son sinif ögrencisi oldugunu)

 ***

 Abone: iyi günler, hattimi açtigimda bana pin sormuyor, baska bir sey soruyor. Ne yapmam lazim?

 MT: Memnuniyetle yardimci olayim, ne soruyor ögrenebilir miyim?

 Abone: Bugün Allah için ne yaptin? Diye soruyor.

 ***

 MT: Size birkaç kodlama ileticem, not alabilir misiniz?

 Abone: Tabi. Kagit kaleminiz var mi?

 MT: Var da sizin pek isinize yaramaz.

 Abone: Harbi ya... Kusura bakmayin iyi degilim ben bugün.

 MT: Yok, önemli degil

 

 

 

 

 

 

 

Sevmiştim seni be güzel gözlüm. Gönlümü wermiştim. Sen benim ömrümdün. Kalbinde "o" vardı daha geçen gün. Seviyorsun onu hala bugün. Ben mi ne yaptım? bence"çook şey" ..sence "hiç birşey"... ben senin umurunda bile değildim çünkü... hatırlıyor musun güzel gözlüm sana bişey söylemiştiM.

  "sENİ SEWENLERE YaZIK" demiştim. sen de "kimse umrumda değil demiştin"... işte o zaman ölmek istedim be güzel gözlüm. Çünkü o zaman aşıktın sen aşık. Aşk ne sen bilir misin?

 onu gördüğün zaman kalbinin pır pır etmesidir, heyecandan ölmektir, kalp atışlarının hızlanmasıdır, ellerinin titremesidir, gözlerinin parlamasıdır,onu kendinden bile kıskanmadır.. Peki sen onu sewerken bunların bitanesini yaşadın mı Allah aşkına söyle!

 sen benim küçücük sewgimdin. ta ki onun yanında seni görene kadar.o zman noluyodu biliyo musun? sana olan sewgim nefrete dönüşüyor. Tüm rüyalarım adeta kabus oluyodu. bazen gözlerin çok tatlı gülümsüyordu.. dayanamıyodum... bazen ağlıyodum. içimde ne fırtınalar kopuyordu onu da biliyo muydun?oysa ben seni seviyodum.. sen ise sevmiyodun. CANIN SAĞOLSUN be güzel gözlüm canın saolsun!

 Gözlerine bakınca küçük bi kız çocuğunun gözyaşları damlıyordu kalbime. O küçük kız hep biliyordu. Ama belki de...

 O kız belki bigün büyüyecekti ama hep içindeki doyamadığı yeşil gözlüsünde kalacaktı aklı. Bekliyordu nedensiz, çıkarsız, umarsız bekliyordu. Bu bekleyişin sonu yoktu. Ama onu beklemek bile güzeldi. HAK ETMESE DE...

 FarkımDA BİLE DİĞİLDİN BELKİ. ama birgün olacaktın. Gözlerimin içine bile bakmamıştın belki. Ama bigün bakacaktın. İnanıyordu o kız bunlara, inanıyordu.Ve kalemiyle değil kalbiyle yazıyordu bunları. Sonra anladı o kız bunların bir rüya olduğunu, rüyadan öteye gidemeyeceğini ve onun bu rüyayı bile hak etmediğini...

 SEVGİNİN DEĞERİNİ BİLENLERE
SILA'DAN GÜZEL GÖZLÜSÜNE

 

 

 

 

 

 

bazen takılıp çocukların peşine koşuyor,bir çocukluk anısında varolabilme ihtimallerim..keşke her akşam dönse babam işten diyorum,beklesem onu lambalarına yetişemediğim apartmanımızın önünde, üstümdeki kirlere değişerek bugünleri... sonra gelse babam yüzüme baksa,ben gülemesem yüzüne o yine kızsa ve unutuversek küsmeyi, çıksak birlikte merdivenleri, hayatımdaki tek hüzün son bulsa yanaklarımdaki bi dokunuşla...sonra ilkokula başlasam, ilk kez giysem önlüğü ablam öpse beni, ben çocuk olduğumu unutacak kadar çocuk olsam yeniden... yeniden ilk mavi giyenler olsak,yeniden mavi düşünenler.. beslenme dersinde dua etsem öğretmenim yanıma gelsin tatsın diye yemeğimden, paylaşsam yemeğimi düşüncelerimin kutsadığı adamla.. sonra resimler çektirsek toplu halde rüzgardan kapalı çıksa gözlerimiz sanki hiç uyanmamaya gönül vermiş gibi.. bir an anlayabilsek yaşadığımız anın kıymetini, anlayabilsek yakası kopuk anları.. sonra bir ilkokul aşkında arasam kendimi,ceketimi omzumda taşısam, uğruna tiyatroya gitsem, bir piknik gezisi günü uyuyamasam, eski bir otobüste paylaşsak bizi yeni bir umuda taşıyan koltuğu, kötü düşünmeden, masumca.. uzaktan sevmenin demine vurarak kuşatsam tüm çocuk düşlerini, ayırmadan toplasam hepsini, hiç birşeyden ödünvermeden..

 sonra düş bitse,o zaman gelse çocukluğuma sinen, şu uzaktan sevmenin hayatım boyunca silemediğim kısa cümlesi: "sevdikçe büyüyor uzaklık, sonra başlıyor gözden öteye inemeyen dokunuşlar.." ...ve ben atıversem topladıklarımı lojmanlara uzanan bir askeri kamyonun ardından....

 

 

 

 

 

 

Kaç zamandır için için huzursuz olduğunu biliyordum..

 Yeni bir akvaryum... Bilmem nereden ithal edilmiş, bilmem hangi cins balıklarlarla mı çıkacaktın karşıma? Yoksa ille de Labrador mu, isteyecektin ?

 Laf aramızda, tüye alerjin var masalıyla yıllardır köpek besleme hevesini gemlemeyi başarmıştık, daha doğrusu başarmıştım. Evet, bencilce ama eve alınacak köpeğin tüm sorumluluğunun derhal, en çok iki üç hafta içinde bana yıkılacağını çok iyi biliyordum... Ve tüy torbası bir Labrador ile başa çıkmaya hiç mi hiç niyetim yoktu.

 Aslında bilgi sayarın daha yeni değiştirildiği için, bilgisayar diye tutturma şansın da azdı.

 Ve bir akşam yemeğinde itirafınla sırtımdan aşağıya nasıl bir ter boşandı, anlatamam. Annenle bakıştık bir an. O yine soğukkanlıydı.

 - Yaa, ben de piercing yaptırtacağım... Şimdi herkes yaptırtıyor ama. Teoman'ın da var... Vallahi sadece kaşıma... Evet, bir tane... Kadıköy'de Akmar Çarşı'sında yeri var... Sonra acımıyormuş hiç...

 O güzel yüzünde minik halkalar öyle mi..?

 Baştan sert tavır koysak ters tepki yapacak, vazgeçecek olsan, kararsız olsan da inatla dediğini uygulayacaktın. Tedirgin olmuştum... Ya bir de mikrop kaparsan mazallah?

 Aslında seni çok iyi anlıyordum. Tam yaşındı... Kan deli deli akıyordu damarlarında... Vallahi “piercing mi, Danua türü köpek mi?” desen ikinci söylediğin başım gözüm üstüne diyebilirdim...

 Nereden çıkmıştı bu piercing şimdi ?

 - Olur güzel oğlum... Benim oğlum, şımarık oğlum... Tabii, yarın zaten cumartesi seninle düzgün bir eczane ya da kliniğe gideriz... Öyle her yerde piercing yaptırtılmaz... Hem iyi oldu, ben de epeydir küpe düşünüyordum... (Riske bakın şimdi... Blöfün dik alası.) Sen kaşını ben de kulağımı deldirtiririm...

 - Nasıl yani ?

 - Ne o yakışmaz mı ?

 - " ......"

 Maya tutmuştu. Durdun. İlk şoku yaşıyor olmalıydın: Küpeli bir baba... Kaşında halka olan evlat... Deri ceketler, jöleli saçlar... E, bir de motorsiklet. “Hey George versene borç” muhabettleri de cabası.

 - Ciddi misin ?

 - En az senin kadar...

 Şöyle bir doğruldun iskemleden. Bardağa uzandın. Kafan tam istediğim şekilde karışmıştı. Şans benden yanaydı artık.

 - Baba, vazgeçsek diyorum... Şimdi düşündüm de yaptırtmamaya karar verdim...

 Zarlar bana dönmüştü... Avucumdaydın.

 - Oldu mu şimdi, neyse, hevesim kursağımda kaldı...

 

 Nasıl unuturum ?

 Balkonda oturuyorduk annenle. Sitenin özel futbol sahası yine varoşlardan gelen çocuklarla dolmuştu... Avaz avaz top oynuyor, küfür ediyor, deli gibi koşuyorlardı nefes nefese.

 Kimi yırtık pırtık bir t-shirt, rengi atmış bir pantolon ve üstelik çıplak ayakla sahayı birbirine katıyordu... Seni izliyordum... “Nike” marka şort, atlet, çorap, marka kramponlu papuçlar, jöleli saçlar...

 Okçuluk sporuyla uğraşmanın, koşmanın, yüzmenin bedenine kazandırdığı canlılık... Yanık tenin... Odanda duvarlara asılı bröve, madalyaların... (2001 Okçuluk- Fetih Kupası İstanbul İl Birinciliği, Genç Erkekler İstanbul İl İkinciliği.)

 Sahanın kenarında heyecanla bekliyordun...

 - Ağabey bende oynayayım mı ? yalvarırcasına soruyordun,

 - Ağabey ne zaman çıkayım sahaya... Sizin takımda mı oynayacağım...

 Adidas marka toplarını evden alıp gitmiştin onlarla oynamak için. Annen sinirlenmeye başlamıştı.

 - Hayır, dedim bırak, karışma sakın... Onlarla kaynaşması şart... İnsan olmayı böyle böyle öğrenecek.

 - İyi lan oynarsın acelen ne... Hele tut şu topları yakala... Haydi...

 Fransızca, İngilizce, Almanca bilen, TED koleji mezunu, St.Benoıt Lisesi öğrencisi, Berker Türker hayatın değişik yüzlerini de tanımalıydı. Yarın herkes için belirsizdi çünkü...

 cemal türker/TEŞRİN FIRTINASI

 

 

 

 

 

 

 

Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş.1980'lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.

 Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda'dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış. Yapılan tüm deneyler Benveniste'nin sonuçlarını desteklemiş. Benveniste buna karşılık "12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler" demiş. Benveniste ayrıca "Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratır" demiş.

 Unutmayalım ki; insan bedeninin %85\'i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı.

 Masaru EMOTO
"İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR."

 Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto'nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.

 Bay Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Bay Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rast gele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.

 

 

 

 

 

 

 

Gece insafsızlığını koruyor yine.Sesimi duyurmuyorum sana baba. Üşüyorum, ağlıyorum…Sensizlik yaramadı bana be bitanem. Yokluğun çok yoruyor sızlayan yüreğimi. Hayır baba pes etmiyorum. Ama yediremiyorum niye gittin? Karanlık her yer, ışıklarınıda götürdün hasret dolu yüreğinle.. Bilmiyorum baba. İstanbul korkutuyor beni, bakıyorum da her yerde sen varsın. Her trende, her durakta, her vapurda…Umutlarım seninle beraber terk etti beni. Artık hayallerim yok baba. Onlar seninle..

 Çok isterdim beni beyaz gelinliğimle görmeni. Elimden tutmanı gururla sevdalıma vermeni. Kısmet baba. Biliyorum için rahat, huzurlusun baba çünkü bana çok güveniyordun.Bayram geldi baba. Ellerini öpemiycem belki ama yüreğin terk etmeyecek ocağımızı biliyorum baba.

 Daha 30 gün oldu ellerin ellerimi terk edeli. Denizler ağlıyor, her gün soruyor bana trenler; Nerde o efsane adam?
Diyemiyorum baba, söyleyemiyorum öldüğünü,bizi terk ettiğini….

 Sonbahar bitiyor baba. Bilirsin sevmem karanlığı. Ama ya yüreğim asıl sonbahar orda..

 Gece fısıldadı yüreğime ansızın ‘’ gül artık ‘’ diye.. gülemiyorum baba sensiz.Yağmur yağıyor, korkuyorum baba.. Şimşek çakıyor ışıklar yüreğime çarpıyor ağlayamıyorum yine korkuyorum baba.Odana gitmek istemiyorum gecenin bir vaktinde senin yokluğunu bir kez daha öğrenmek beni çıldırtıyor baba.Sanki yeryüzüne değil, yüreğime yağıyordu korkusuz damlalar.İçimi acıtıyordu her damla. Gitmek istedim, yok olmak, dönmemek İstanbul ‘a,ama yine korktum baba. Çünkü, her gittiğim yere kendimi de götürüyordum. Sessizlik ne zormuş gecenin karanlığında, umutsuzluğun bağrında….

 Yine kar yağacak baba, Hep 8:45 de çalardı kapı. Tanırdım ayak seslerinden her halini. Üşürdün, acıkırdın.. Özledim be baba. Şimdi acıkmıyor musun?Üşümüyor musun?Ben üşüyorum baba, hem de çok.Kolların yok üşüdüğümde ısıtan. Seni çok öpüyorum. Ben hep sana layık olacağım sana söz veriyorum. Şimdi gitmek zorundayım.

 SENİ ÇOK ÖZLEDİM

 

 

 

 

 

 

Yerinde kölen, yerinde efendin
olmak istiyorum

 Hem efendim hem kölem olur musun?

 Kızdığımda kaplan, kızdığında süt dökmüş kedin

 olmak istiyorum

 Hem kedim hem kaplanım olur musun?

 Hüzünlüyken müşfik baban, heyecanlıyken ateşli aşığın

 olmak istiyorum

 Hem aşığım hem anam olur musun?

 Küçücük oğlun, gencecik kardeşin
olmak istiyorum

 Hem kardeşim hem kızım olur musun?

 Üstünde gökyüzü, altında toprak
olmak istiyorum

 Hem toprağım hem göğüm olur musun?

 Gözünde nur, içinde huzur olmak istiyorum

 İç huzurum göz nurum olur musun?

 ...

 Sahibin, herşeyin, KOCAN

 olmak istiyorum

 Sahibim, herşeyim, KARIM olur musun?

 

 

 

 

 

 

 

Bugün yine hatıralarımı gözlerime yükleyip “senin gözyaşların “ diye bulutların eteklerinden düşen yağmur tanelerini topladım küçük ellerimle. Yokluğunda üşüdüm. Sıcak sesini aradım kurak topraklara bereketi dağıtan rüzgarın koynunda. Varlığını sorguladım cümlelerin virgülsüz sokaklarında..Seni aradım gecenin iç cebinde.. Yüzünü, gülüşünü aradım hatıralarımın ağlayan suretinde..Bazen senin yüreğinde sevilmiş olmanın gururuyla kendimle onur duydum bazen de yalnızlığını soludum. Sonbahar yapraklarının sokaklarında gezindiği vakitlerde ben adının her bir harfini gözyaşlarımla yıkayıp gülüşlerimin sıcak avlusunda kuruladım. Ölmeden önce zzbere tanıdığım karanlıkların içinde benden yabancı kollarda baharın beyaz duvağını giyinmiş yüreğine emanet ettim yüreğimi. Sen mavi düş ülkelerinin bulutlarında gezinirken ben ayak uçlarına serpiştirilmiş acılarını sırtlanıp gülüşlerinde tazeledim yitirilmiş düşlerimi. Bedeller ödedim senin için. Kah yalnızlık sinmiş odamda cığlık cığlığa sevdanı sayıklattım dudaklarıma kah adının her harfini kanattım parmak uçlarımda. Bağışla beni sevgili. İçimdeki sana olan ölümsüz sevgiyi “ varlığımda” yaşatamasam da sen uzaklarda acılarını bedenimle ödemek sensizlikte yapabileceğim tek şey ne yazık ki..Bir ömür mutlu olacağını bilsem, bedenimi kefenleyip varlığına serilsin bu yamalı kalbim.Çünkü ben sadece bir şafak vakti sis duvarlarından aşıp acılara yenilmiş dudaklarına sunulmuş bir damla can suyum…

 Yokluğuna kanayan her gecede “ benden ömür uzaklıktaki yüreğinden ” kurak toprağa düşen cümlelerin ölüme mevzilenmiş namlusunda kanattım hasretini. Sen kirpiklerini gökyüzünün ince dallarında uyuturken, ayrılıklara yataklık eden bir eşkıya gibi kelimelerin namlusunda ağlattım içimdeki cocuğun gözbebeklerini . Sen benden uzaklarda susmaları oynarken ben sensizliği anlatan intihar mektuplarının harflerinde susturdum yokluğunun pas tutmuş çığlıklarını. Seni sevmenin bedeli ölümle onurlandırılmışsa sevgili; gülüşlerim kefenim, saçların darağacım olsun… Çünkü ben; ayrılık şarkılarının notalarına yaslanıp uzaklarda yarınlarım için vuslat cicekleri toplayan kadının dudaklarından söylenmiş son mutluluk cümlesiyim..

 Unutma sevgili ; benden bir ömür uzaklığa gitsen de, ben hala ilk gün ki gibi seviyorum seni. Sesini duymasam da varlığına yaslanıp dualarıma ekliyorum ıslak gözyaşlarımı. Tozlanmış hatıralarımı gözlerimin önüne getirip getirip yüreğinle bana gülümsediğin hallerini anımsıyorum. Lakin gittiğin günden beri her yağmurda hüzünler üşüşüyor bedenime. Ne zaman yağmurun bulutlarla dansına tanıklık etsem; kanla yıkanmış yaşlarım düşüyor kuru toprağın ince dudaklarına. Yaşıma,başıma aldırmadan delicesine ağlıyorum gözlerimde nem, yüreğimde sensizlik ile..Biliyorum ki; gözlerimden her akan yaş, bana haram gülüşlerine dua oluyordur. Kirpiklerimden akan her nem, senin yazgına senin acılarına kefaret ödüyordur umarım.. Ve geleceğini bilsem; umuda gebe sabahlara kurşun sıkardım. Ölmeden önce gözlerini göreceğimi bilsem; dağlarını sırtlanıp tuz basardım kanayan sancılarıma..Ah gülüm, ah hicrana gelin ettiğim yarim..Gittiğin mevsimlerden dönüp baharlarıma gülümsemeyecek misin ?

 Gittin ama gidişine hiçbir zaman pes etmedim. Yokluğunda kazılmış ayrılığın dipsiz çukurlarına düştüm. Canıma, yüreğime ilmeklediğim seni benden acımasızca söküp ipsiz uçurumlara sürgüler beni. Ezildim, itildim nemli duvarların sağır dudaklarında. Kanayıp durdum sensizliğin çatısız duraklarında. Ama pes etmedim. Gittin diye, beni “ sensiz “ bıraktığın diye senden vazgeçmedim. Gidişine yargısız ve acımasız mahkemeler kurup sevgine ayrılık hükmünü giydirmedim. Gözlerinde kanayan bir hatıra olsam da ben senin sevgini hep nefesim bildim. Yüreğine dokunamadığım her gece taş dibekleri yumruklayıp sensiz denizleri yakıp yıktım. Sancıyla kavrulan bedenime yosun bağlamış taşları reva gördüm. Bayatlamış bir isyanı üzerine giyinip ayrılığa bayrak açan ruhumu kalbimin ölümsüz sevdasıyla savaşlar açtım.. Meydanlarda süngüsüz kalsam da sevdanı tek silahım bildim. Ayrılıklar zafer çığlıkları atsalar da, ben seni kazandım. Biliyorum bu dünyada bize vuslat yasak.. Bize kavuşmalar hep ırak. Ama aşk bu değil midir ki; gitse de bir yudum gülüşüyle hala yürekte yaşatabilmek ?..Merak etme hüzün gözlüm; sen gitsen de ben sadece seni sevdim sevgili..Çünkü biz seninle aynı yürekle gülümseyip aynı gözle ağlayan iki imkansız yürektik kavuşmaları ölüme ertelenmiş….

 

 Gitmiştin; ayrılığın meteliksiz sebepleri yamalı yüreğimde, kör hançeri göğsümde ışıldarken gitmiştin. Haklıydın gitmekte.. Ben gökyüzünden düşüp gülüşlerine yağan kar tanesiydim sen ise baharların en nazlı çiceği. Yüreğine her sarıldığımda sen üşüyecektin, bedeli ödenmemiş acılarını bedenimle sardığımda yine de sen ayazlara yenik düşecektin. Oysa ben sadece senin yüreğin için gökyüzünden serpilmiştim dudaklarına. Sadece senin gülüşlerin icin serilmiştim yapraklarına. Sevdana doğmuşken kar tanesi iken ben senin yapraklarında ölmeye gelmiştim. Aldığın nefes benim mutluluğum bilmişken her acın benim ölümüm olacaktı.. Ben senin yüreğinde yeniden doğmaya değil, senin yapraklarında ölüme kanatlanmaya gelmiştin.. Bilemedin seninle öleceğimi.. Bilemedin senin yüreğinde yavaş yavaş eriyeceğimi.. Gittin, yapraklarından düşüp toprağa sarıldım. Kanadı düşlerim, ezildi kelimelerim. Ben senin yüreğinde ölmeyi isterken, ben toprağın avuçlarında yavaş yavaş eridim. Ama hiçbir zaman ayrılığa yenilmedim ben. Çünkü ben seni sensiz yaşatacak kadar cok seviyordum. Bir gülüşüne bedenimi ölümün ayak uçlarına serecek kadar cok seviyordum seni. Çünkü; sen benim nefesimdin. Cünkü biz seninle güneşe mevzilenmiş sabahların avuçlarında vuslata gülümseyecek iki sevda tohumuyduk dallarında hep mutluluk cicekleri açacak…

 

 Şimdi benden uzaklarda olsan da gecenin karanlığında “ umuda gülümseyen “ o gözlerini düşlüyorum. Adını bilmediğim rüzgarlara seni anlatıyor, gökyüzümden gelip geçen turnalara seni soruyorum. Bensiz uzaklarda mutlu olduğunu duydukça bir cocuk gibi seviniyorum. Gitsen de ben hala sendeyim sevgili. Gözlerini gördüğüm ilk günden beri ben hep aynı yerdeyim. Unutma sevgili; sana göre “ hiç yaşanmamış “ , bana göre “ hiç sonlanmamış “ sevda masalının iki kahramanıydık seninle..Mavi bulutların kirpiklerinde yıkanmış cümlelerin vuslat kokan satırlarıydık biz seninle.. Birbirimize severken ne savaşlar verdik seninle.. İmkansızlığı kelimelere ilmekleyip kavuşmalarımızı Ahirete erteledik. Aynı gökyüzünün altında gezinip aynı baharlara gülümsedik. Aramıza devasa yalnızlıklar örüldü, sevdamız emeklerken bize kör uçurumlarda tek başımıza yürüme reva görüldü. Aynı baharda yaşarken ayrı çöllerde düştük seninle..Aynı kirpiklerinden akan iki damla gözyaşı iken sen baharlara gelin oldun ben ise toprağın kanayan yaralarına bir dirhem tuz…

 Gülüşlerimi yüreğine takıp tüm imkansızlığa inat bir gün kavuşabilseydik seninle ; yağmura aldırmadan saatlerce dans edecektim seninle gökyüzünün şahitliğinde. Sırılsıklam olmuş tenine taze gülüşlerimin sıcaklığını serip adaklar adayacaktım her nefesine.. Yağmur sonrası gökkuşağının güzelliğini çalıp baharın taze gelinciklerini örecektim naif yüreğine..Söyle ey yar; bulutları saçlarıma indirip bir bahar günü gelecek misin gülüşlerimin sıcaklığına ? Söyle ey yüreğimi acılarına adadığım sevgili; dönecek misin yüreğimin yalnızlığına ? Eşlik edecek misin yağmurla gözyaşlarımın dansına? Şahitlik edecek misin seni “ sensiz “ yaşatmama ? Kelimelerin susmalarına üzerine örtüp ben satırlarda gittiğin güne ağıtlar yakıyor olacağım. Sensiz yaşadığım her güne gitmiş olsan da yaşadığım aşkın mutluluklarını bulutlara yazıyorum olacağım. Ve sen yazılan bu satırlardan habersiz “ bensizliğe “ uyandığında ben sana nefes alıyor olacağım… Gitsen de benden, ben hala seni seviyorum çünkü biz seninle hayat kadar yalan, ölüm kadar gerçektik..

 İsmail Sarıgene

 

 

 

 

 

 

İdeal Erkeğim Nasıl Biri (Yaş 22)

 Yakışıklı, sempatik, maddi durumu iyi, beni ilgiyle dinleyecek, espri anlayışı gelişmiş, gücü kuvveti yerinde, iyi giyinen, her konuda zevk sahibi, sürpriz yapmayı seven, romantik ve hayal gücü gelişmiş biri...

 İdeal Erkeğim Nasıl Biri (Yaş 32)

 İyi görünümlü, kafasında saçı olan, arabadan inerken kapımı açan, yemeğe gittiğimizde sandalyemi tutan, pahalı bir restorana götürecek kadar parası olan, konuşmaktan çok dinleyen, fıkra anlattığımda katıla katıla gülen, alışverişte paketlerimin hepsini zahmetsiz taşıyacak kadar gücü kuvveti yerinde, en az 1 kravata sahip, yaptığım yemekleri beğenen, doğum günü ve yıl dönümlerini unutmayan, haftada en az 1 kez romantik olabilen biri...

 İdeal Erkeğim Nasıl Biri (Yaş 42)

 Çok da çirkin değil, tamam kel olabilir, ben binmeden arabayı hareket ettirmeyen, işinde disiplinli, fırsat oldukça aksam yemeğine köşedeki köfteciye götüren, beni dinlerken başını sallayan, anlattığım fıkraların can alıcı yerlerini hatırlayan, evdeki eşyaların yerini değiştirmeme yardim edecek kadar gücü kuvveti yerinde, göbeğini kamufle edecek şekilde kıyafet seçen, çoğu hafta sonu traş olan biri...

 İdeal Erkeğim Nasıl Biri (Yaş 52)

Burnunun ve kulağının içindeki kılları fazla uzun olmayan, topluluk içinde gaz çıkarmayan, para isteme alışkanlığı edinmemiş, ben bir şey anlatırken uyuyakalmayan, aynı fıkrayı tekrar tekrar anlatmayan, hafta sonları poposunu koltuktan kaldırabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, aynı renk çorapları seçebilen, ve temiz iç çamaşırı giyen, televizyon karşısında akşam yemeğinden hoşlanan, adımı unutmayan, bazen tıraş olan biri...

 İdeal Erkeğim Nasıl Biri (Yaş 62)

 Küçük çocukları ürkütmeyen, banyonun nerede olduğunu hatırlayan, bakımı fazla masraflı olmayan, mümkün olduğu kadar gürültüsüz horlayan, neye güldüğünü birden unutmayan, yardım almadan ayağa kalkabilecek kadar gücü kuvveti yerinde, lapa yiyeceklerden hoşlanan, dişlerini nereye koyduğunu unutmayan biri...

 İdeal Erkeğim Nasıl Biri (Yaş 72)

 Yaşayan ve arada bir nefes alan biri...

 

 

 

 

 

 

 

 1. yıl:

 Koca şöyle der:

 "Oooo sevgilim, böyle kesik kesik öksürmen beni endişelendiriyor.. bilmiyo musun artık heryerden her türlü mikrobu kapabiliyoruz.. işimizi şansa bırakamayız şimdi doğruca hastaneye gidiyoruz..seni bi görmelerini istiyorum, sanırım birkaç gün orda dinlenmen gerekicek.. biliyorum hastane yemekleri kötü o yüzden sana sevdiğin ev yemeklerinden getiricem.. başhemsireyle bu konuyu ayarlamıştım bile..

 2. yıl:

"Bak tatlım, bu öksürükler iyiye işaret diil.. aile doktorumuzu aradım bugün bi ara uğrayip sana bi bakıcak. Şimdi neden gidip yatmıyorsun senin dinlenmen lazim."

 3. yıl:

 "Hayatım birak şimdi yemek yapmayı da git yat.. ben sana yiyecek bişeyler hazırlarım.. hey evde hazır çorba var mı?"

 4. yıl:

 "Bu hasta halinle kendini yormanı istemiyorum.. bulaşıkları bitirip çocukları da yıkayıp yatırdıktan sonra lütfen sen de yat dinlen..."

 5. yıl:

"Madem hastasın niye bi aspirin almıyosun?"

 6. yıl:

"Orda köpek gibi hırlıycağına git banyoda gargara yap bişey yap boğazını temizle..!"

 7.yıl:

 "Allahaskına bu öksürükler ne zaman biticek?? Etrafa saçtığın mikrop da cabası.. beni de mi hasta etmeye çalışıyorsun sen..!!!!"

 

 

 

 

 

 

Bazen herşey anlamsızlaşır, boğulur gibi hisseder insan kendini. Masalar sandalyeler üzerine gelir. Seni anlamayan, boş konuşan boş bakan insanlarla sonuçsuz cümleler paylaşmak zorunda kalırsın. Ayrılamazsın o ortamdan ne kadar istesen de. Hayatın gerekliliğidir bu, kurmuş olduğun düzenin getirdikleridir. Konuşur, konuşursun aklın yüreğin başka yerlerde, başka diyarlarda. Başka zamanlarda, başka mekanlarda olmak istersin hep. Bu umutsuz bir çabadır bilirsin ama istersin de bir taraftan. Gözlerine bakarsın çevrendekilerin. Farklı bir ışık, farklı bir açı yakalamaya çalışırsın. Yoktur tekrar tekrar baksan da. Belki değişir birgün diye aynı gözlere bakarsın için titreyerek.

  Sokaklar kalabalıktır ama ıssız olsa keşke dersin. Gökyüzü berraktır ama hafif yağmur istersin. Sevgilin aramıştır aslında ama "niye daha önce aramadı ki" dersin. Karanfil almıştır sana papatya koklamak istediğini düşünürsün. Radyoda anılar serisinden hafif bir müzik vardır, Sezen'den bir parça olsa da dinleseydim dersin. Arkadaşın kek yapmıştır en sevdiğinden, sütlü bir tatlı olsa da yesem dersin.Olur bazen değil mi herkese bunlar? Olduğunu söyleyin lütfen. Bazen, çok sık olmasa da olduğunu söyleyin ne olur...

 Olması gereken, doğrusu böyledir diye bilinen şeyler vardır ya, kalıplaşmış düzenin insanları yapıyor hepimizi. Ve mutluluğumuzun sınırları da başkaları tarafından çiziliyor. Mutsuzluğumuzu yaşama, gösterme hakkımız elimizden alınıyor. İçi farklı dışı farklı bireyler haline geliyoruz. İfade edemiyoruz duygularımızı. Bencil olmamak, sahip olduğumuz nimetlerin değerini bilememekle suçlanıyoruz. Aslında nasıl hissediyorsan öylesindir. Zaman gelir bağıra çağıra şarkılar söylemek gelir içinden. Zaman gelir ağlamaya bahane ararsın, en küçük birşeyde gözlerin ıslanır, dudakların titrer. Bu farklı birşeydir, tarifi gerçekten zor. Bir derdin, sıkıntın yokken bile olabilir. İşte ben o anlarda hep denizi olan şehirde yaşamadığıma hayıflanırım. Deniz olsaydı ah, deniz olsaydı... İçin kabarır, gözlerin dalar gider. Olur değil mi herkese bu? Olduğunu söyleyin ne olur...

 Yaşam bir armağan bizlere biliyorum, hayatı ve bize verdiği herşeyi seviyorum...Ama arada bir uzaklaşma, memnuniyetsizliğimi göstermeme fırsat verin ne olur...

 

 

 

 

 

 

Bir gün daha yaşandı ve bitti.Yeni bir güne tekrar açtım gözlerimi farkı yoktu aylardır uyandığım sabahlardan.Değişen tek şey takvim yaprağındaki rakam oldu.Yakalandığım hastalıktan kurtulmaya çabalıyordum ve her seferinde daha derine batıyordum. İlacımın zaman olduğu söylendi. Zaman denilen ilacı vaktini geçirmeden aldım ama hiçbir etkisi olmadı. Ne bir yan etki nede bir olumlu etki. Sonuç negatif. Antibiyotik olarak aldığım miller her yudumda içerimde oluşmuş yaraları tuz basarcasına yakarak geçti. Alev alev yaktı.

 Ben daldığım ufuktaki hayalinle beraberken anlayamıyordum artık yanımda konuşulanları.

 Bazen nerde olduğumu bile kavrayamıyordum nasıl bir illetse öyle sarmıştı bedenimi benliğimi.

 Etrafımda ki insanlara aldırmadan kendi içimde büyüttüğüm yalnızlığımla beraber oturup seninle geçen günlerimi düşünerek gitmendeki mantığı bulmaya çalışıyorum.Sana göre insan doyduğu yerde mutluydu. Bense bu doğduğum, doyduğum, aşığı olduğum şehirde mutlu değildim. İnsan sevdiği yanında olmazsa neresi olursa olsun mutlu olamıyormuş.

 Şimdi tek merakım yine sensin. Doyduğun o şehirde cidden mutlu musun,yada hiç anıyor musun ismimi, bir sigara yakarken böcüğüm olsa sigarayı şöyle içerdi, miller’ına limon katmadan içmezdi, patates kızartması onun vazgeçilmeziydi diyor musun? Ben de saçmalıyorum işte adımı anacak olsaydın gitmezdin zaten di mi. Ben adını nefes aldığım her saniye andım ve ben gitmedim. Artık hastayım belki de yasta bilmiyorum ama ben seni beklemekten hiç vazgeçmedim. Bu aşığı olduğum şehirde sensizde olsam yaşamaya devam ettim.

 Ve bugün anlamsız bir istekle sana bu ilk ve son olan mektubu yazdım.İster oku ister at.Bu senin sorunun. Bugün her şey son bulacaktı. Ardından çektiğim acı,yazdığım şiir,dinlediğim hüzün şarkıları ve en önemlisi aylardır arkan sıra döktüğüm gözyaşı bugün son kez akacak gözümden ve yanaklarım bugün son kez ıslanacak.

 İşte böyle sevgili dedim ya artık hastayım yada yasta ben bile bilmiyorum.Tek bildiğim mutluluğun artık dudaklarımda acı ve sahte bir tebessüm olduğu.

 

 Ben biz olmaktan vazgeçtim sevgili.Ve son kez başka bir şehirden ELVEDA…

 

 

 

 

 

 

Neydi içimdeki karanlığın adı? Her zaman içimde bir yerlerde siz görmeseniz de… İçim kararıyor… Özenle yaptığım tek şey sonumu hazırlamak…

 İçimdeki karanlığı büyütüyorum herkesten gizleyerek… Uzaklaşsanız da benden, dokunmasanız da içimdeki karanlığa anlamalısınız beni, içimdekileri. Karanlık… Gittikçe büyüyorlar içimde ve ben dur diyemeyecek kadar yorgunum onlara… Katlanamıyorum size anlamıyor musunuz? Hiçbir şey sandığınız kadar kolay değil hem de hiçbir şey…

 Açtığınız boşluğu saklamak için kendimden, daha büyüğünü yaratıyorum içimde… Ne alaycı biriyim aslında nede acımasız… Sadece anlıyorum çoğu şeyi hatta sizin anlamadıklarınızı bile… Bu yüzden belki de yaptıklarım, yapacaklarım…

 Her şeyin kurtuluşu açık aslında… Kimse yokken uçmak… Her şeyin sonu hayatın, acının, benim… Karanlık beni çağırıyor içine… Tutunacak dallarımı çoktan kırdınız… Gidiyorum… Gökyüzünde her şey farklı… Her şeyin sonu geliyor benimde…

 Neydi içimdeki karanlığın adı? Ölüm mü? …

 

 

 

 

 

 

 

Sana uzaktan bakıyorum. Sana bakmak inanılmaz mutlu ediyor beni. Sen gidince aklım da senin peşinden sürüklenip gidiyor, yüreğim de.. Yanında biri mi var, ona bir şey mi söylüyorsun, onunla gülüyor musun.. içim yanıyor. Ama senden sonra gördüğüm o insan birden senden biri oluyor. Senin baktığın her yer artık güzel, senin konuştuğun her insan, özel oluyor.

 Sen evine şu yollardan gidiyorsun. Ardından yürüyorum. Beni fark etmiyorsun. Önünden geçtiğin evlere, gölgesinde yürüdüğün ağaçlara, her gün bindiğin otobüse bakıyorum. Senin gözünle bakıyorum. Sen yokken de o yollardan defalarca geçiyorum. Senin kokun, senin havan, senin auran sinmiş havaya.. Sanki seni soluyorum.

 Akşamları ne yaparsın acaba? Sofraya oturduğun zaman yanında kimler var? Hangi yemeği severek yersin, neyi sevmezsin? Kitap okur musun? Hangi kitapları seversin? Ne tür filmlerden hoşlanırsın? Televizyon izler misin? Gece sokağa çıkar mısın? Arkadaşlarınla en çok neye gülersin? En çok kim kızdırır seni..Hangi futbol takımını tutarsın?

 Bilmeliyim. Senin hakkındaki bütün ayrıntıları öğrenmeliyim. Çünkü ben de o filmlere gideceğim, ben de o dizileri izleyeceğim, ben de o yemekleri seveceğim ya da nefret edeceğim. Bilmeliyim. Baştan kuruyorum dünyamı. Seninle yaşamaya başlıyorum.

 Onca kalabalığın içinde, karmaşık yaşamın ortasında eğer sen varsan daha seni görmeden bir kuş gibi çırpınmaya başlıyor yüreğim. Bir ışık çarpıyor yüzüme, bir sıcaklık yürüyor göğsümde. Anlıyorum ki sen varsın. Sen ordasın. Sen gelmişsin. Bakmadan, başımı çevirip seni görmeden varlığının farkındayım.

 Ey uzak uzak baktığım.. göz göze gelmeden, saçını okşamadan, değil bir rüyayı bir cümleyi paylaşmadan sevdiğim sevgilim. Bir aşk filiz verdi, fidan verdi, kök saldı içimde. Onu sana göstermek için ömrümü veririm.

 

 

 

  

 

 

Yine bir yolun sonundasın. Hayat uzun, çakıllı, bazen genişleyen bazen daralan, düzlükler ve engebelerle dolu, iki yanı ağaçlarla kaplı uzayıp giden bir patika. Bu patikada genellikle tek başına yol alırsın. Önceden başına gelmiştir, bilirsin kimseye yaslanmadan kendi yolunu kendin çizmen gerektiğini ve sonunda hayal kırıkları yaşayabileceğini. Ancak yüreğinin derinliklerinde hep, bir şeylerin yokluğunu hissedersin. Yine de umursamazsın bu duyguları, bir nevi zayıflıktır senin için böyle hissetmek ve bastırırsın. Günlük telaşlara dalıp gidersin. Bazen yaya, bazen bulduğun bir vasıtayla ilerlersin kendi yolunda. Yapmayı tasarladığın ve ertelediğin onca şey önünde yığınla birikir ama bunaltmaz, aksine hayata "bağlanmak" adına bir şeyler bulduğun için memnunsundur hayatından. Kafanın içinde her şey planlı programlıdır, planlarında yer olmayan şeylere kesinlikle kapalıdır kapıların...

 Bir gün, kendini bir telefon beklerken bulduğunda, durumu kabul etmezsin ilk başta ve kendini kaptırmama adına donanımlı olduğunu düşünerek kaygı bile duymazsın. O'nun, sana özel bir his besleme ihtimali de düşündürür seni bir yandan. Tüm düşünceleri kafandan uzaklaştırıp reddedersin içinde O'nun ilgisini ya da O’na duyduğun ama kendine bile henüz itiraf etmediğin ilgini. Kendini savunma metotlarının devre dışı kaldığı olaylarla burun buruna geldiğinde her şey kontrolünden çıkmıştır artık. Çevrende mutlu olmayı başaran tüm çiftleri düşünürsün ve geçmişte yaşadığın hayal kırıklıkları gelir gözünün önüne.. Riske girmeyi göze almak değil, risk almak boyutuna gelirsin. Artık ne kendini zapt edebilirsin ne zamanı durdurabilirsin ne de O'nunla geçirdiğin her ânın enstantane olmasını engelleyebilirsin. O'nu hatırlatan bir bakış, bir nükte, bir cümle senin için özel bir anlam kazanır. Mantığını devre dışı bırakarak duygularının peşinden sonuna kadar gitmeye karar verirsin, sonunda uçurum da olabilir, çölde bir vaha da...İlk önce emin adımlarla ilerlersin. Duyguların tüm çıplaklığıyla O’nun gözleri önüne,gururun rahatça çiğneyebileceği şekilde O’nun ayakları önüne serilmiştir. O'nu, aslında senin de mutluluğu aradığına, gerçek aşkların arasına zaman ve mesafe girmeyeceğine ikna etmek için tüm benliğinle çırpınırsın, bakışlarınla yalvarırsın adeta, bir umut var mıdır acaba diye gözlerinde o ifadeyi ararsın. Günlerin beklemekle geçer, ararsa neler söyleyeceğini, nerelere gideceğinizi, neleri açıkça soracağını kurarsın hep kafanda, beklersin, beklersin…Zaman geçer ve bu beklemenin de bir sonu olacak bilirsin, ama aradan zaman geçtikçe son bir atakta bulunma isteğini bastıramazsın. Her attığın adımda senden biraz daha uzaklaştığını hissedersin. O hiçbir çaba göstermeyerek sadece seni yargılamış, hep açığını yakalamaya çalışmış ve senin için zerre kadar çaba sarf etmemiştir. İlgisiz mi yoksa kafası mı karışık? Çözmek için neleri feda edersin? Sonuçta kapını aşındıran ve düşüncelerini bulandıran O değil miydi? Sanki asırlarca duran eski ve tozlu bir sandıktan, duygularını derinlerde bulup çıkararak uyandıran “O” değil miydi? O’nun acizlikleri, zaafları, sence olumsuz olan yanları ilk tanıştığınız zamanlarda gözüne sürekli çarparken şimdi nereye kayboldular? Neden bunları düşünüp daha yolun başındayken vazgeçmez insan? Kendimizin de mükemmel olmadığımızın farkında olmamızdan ileri gelir belki bir insanı tüm sıradanlığına ve çarpıklıklarına rağmen içinde büyütebilmek. Çabasızlığına içerlersin ama içinde kırık dökük bir umut barındırırsın yine de, ta ki O'nun gözlerinde o ışıltının kaybolduğunu görene kadar, ta ki bir veda bile etmeden bulunduğu toprakları terk edene kadar…

 Hayat, aslında nasıl olduğunu tahmin ettiğin ama hep görmek istediğin bakış açısıyla bakmayı tercih ettiğin bir yol. Hayat yolunda biri uğruna girdiğin ara sokaklardan tekrar asfalta çıktığında, ışıklar ve çevrendeki kalabalık önce anlamsız ve boş gelir sonra da eskiden bulundukları konumlarını tekrar kazanır. Evrendeki konumumuz belki kumsaldaki bir kum tanesi boyutuyla bile ölçülemez ama kendi dünyamız alabildiğine geniş. Dönem dönem dünyamızın merkezine farklı şeyler yerleşir kendiliğinden ve bu resmigeçidi hayretle izlemek düşer bize. Her şeye rağmen içindeki fırtınaların, rüzgarların bir süre sonra dinginleşeceğini bilirsin. Bir efsane yaratmak için tüm çabalarına rağmen aşk sadece “teğet” geçer…

 

 

 

 

 

 

 

Çıkarıyorum seni kelimelerimden, yazılarımdan, hayatımdan… Kolay olmayacak biliyorum. Ama kolay olan ne vardı ki bizim ilişkimizde. Hep kapalı kapıları zorladık seninle… Aşılamayacak engellerin üzerinden gelmeye çalıştık. Hep karanlıkta, hep koskocaman bir boşlukta koşup durduk. Birbirimizi bulmaya, birbirimizin olmaya çalıştıkça daha da uzaklaştık, daha da koptuk birbirimizden. Ben sana gelmeye çalıştıkça, elimi uzattıkça sen hep bir adım geri kaçtın. Mücadele eden ben; kaçan, korkan hep sen oldun! Sen bana arkanı döndükçe ben hep arkandan seslenen, gitme diye yalvaran oldum… Yanımda kalman için önüne duvarlar ören, engeller koyan ben şimdi anlıyorum ki yanımda olan sadece bedeninmiş, yüreğin değil! Dedim ya kolay değildi yaşadığımız şeyler; benim sana “seni seviyorum” dediğimde senin susman, konuşmaman; ben sana geldikçe senin kaçman ve benim sürekli her yerde seni aramam kolay değildi… Her insan hak ettiğini yaşarmış ya sevdiğim! Sen hak etmediğini, beni, benim aşkımı yaşadın. Verdiğim sevgi, hissettiğim aşk senin hak ettiğinden çok çok fazlaymış meğer. Kim bilir belki de bu yüzden böyle oldu. Benim aşkımmış sana asıl ağır gelen… Bu yüzden hep kaçmayı, kolayı seçtin. Karşılaştığın ilk engelde arkanı dönüp gitmeye kalktın. Bir kere de üstesinden gelebilirim bunun demedin, diyemedin. Benim payıma düştü hep engeller, karanlıklar, zorluklar…

 Şimdi o zorluklara bir yenisini daha ekliyorum ve bu sefer benim için hiçte kolay olmayan bir şey yapıyorum: seni hayatımdan sonsuza kadar çıkarıyorum. Çünkü anladım ki sen yüreğime ışık tutan, bana yol gösteren sandığım o büyük aşk değil, yolumu gidilmez yapan, kapkaranlık bir boşluksun. Bu yüzden vazgeçiyorum senden, aşkımdan, sevgimden belki de en önemlisi kendimden… Korkuyorum anlıyor musun? O boşlukta yapayalnız kalıp, yönümü hiç bulamamaktan korkuyorum. Günün birinde beni bırakabileceğin, gidebileceğin, sevgimin biteceği korkusu, yerini; yolumu bulamama, kendimi o boşlukta kaybetme korkusuna bıraktı. O yüzden;

 GİT ŞİMDİ… Yanına sevgimden kalan sevgi parçalarını da al ve git. Çık hikâyelerimden, yazılarımdan, hayatımdan…

 Seda

 

 

 

 

 

 

 

 Kapı çalar...

 Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.

 Kapı çalar...

 Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. "Artık canim sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.

 Kapı çalar...

 Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.

 Kapı çalar...

 Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.

 Kapı çalar...

 Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar...

 Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...

 Ve kapı çalmaz...

 O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der.

 Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.

 Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...

 Can Dündar

 

 

 

 

 

 

 

Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi... Ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti... Hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek 'kimse'mden yoksunluk, yani kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu yağmur…

 Yine yağmur yağıyor, yine gece... Yine İstanbul... Ve sen kollarımın arasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim?

 Sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarına aldığında, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadığımda, kokunu kalbimle soluduğumda... Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşık kadınlar, ne sevdiklerin, ne geçmişin, ne yarının...Uykunda sadece ikimiz vardık. Aşkıma dar gelen sevgi sözcüklerine ihtiyacım yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispat etmeye ihtiyacım yoktu artık. Aşkımızın kokusuydu sana beni anlatan, sana seni anlatan.... Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalarıyla yutan ve alıp alıp senden ötelere savuran hayatın dışındaki tek kaçış tünelimdi uykun.

 Önce kolunu çekerdin başımın altından, sonra sırtını dönerdin. Usulca sarılırdım sana arkandan, seninle ya da sensiz geçen yılların hasretiyle... Ardından yavaş yavaş kollarımın arasından sıyrılırdın...Yıllardır taşımaktan yorulmadığım hasretin, tenimden tenime akan o ateş, ağır gelirdi bedenine... Uyuyamıyorum, nefes alamıyorum, lütfen sarılma, derdin... Yatağın bir ucuna sığınmış bedeninden kovulmak, hayatından kovulmak gibiydi benim için. Sığındığım, soluk aldığım tek cennetten kovulmak gibiydi. Beni uykunda terk etmen, gerçek hayatta terk edişinden bile ağır gelirdi. Yanıbaşındaki sensizlik, o rutubetli evimdeki, o baştan ayağa sen olan evimdeki unutulmuşluğumdan çok daha ağır gelirdi.

 Seni kaybetme korkusu öyle işlemişti ki hücrelerime...Yataktan doğrulduğun anda bu korkuyla açılırdı gözlerim. Bilinçaltım konuşurdu benim yerime... Su içmek ya da tuvalete gitmek için kalktığın asla aklıma gelmezdi. Gittiğini düşünürdüm yalnızca... O saatte kendi evini terk edip, nereye gidebileceğini sorgulamadan, sadece beni o sonsuz hiçlikte, o en masum rüyada, cennetimizde, uykumuzda bir başına bırakıp, kaybolacağından korkardım. Bana hep aynı soruyu sorduran bu yüzyıllık korkuydu işte: Nereye gidiyorsun sevgilim?

 Beni yeniden hayatın içinde, gerçeklerin ortasında bir başına mı bırakıyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye gidiyorsun sevgilim?

 Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar, yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardın. Cennette cehennemi hatırlardın.

 Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan... Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş...

 Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili?

 Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü... Bir aşk meczubu sadece...

 Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili... Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları bile özleyebilirmiş kimi zaman... Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için, aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi...

 Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk... Nasıl da hoyrattın bana karşı... Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin mi? ..

 Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu. Unutuluş hepsinin acımasız cevabı oldu. Sonrası dipsiz bir karanlık... Sonrası çaresiz bir çıldırış...

 Hayata karışmamak için tek kalkanım, tek sığınağımdı aşkın. Tek silahımı yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldı beni savurdu başka bedenlere, parçası olamadığım o kırık dökük öykülere...

 Kırgınlık kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanın en ağırı unutamadan unutmaktır. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme... Sonrası dipsiz karanlık... Sonrası hatırlamaya bile dayanamadığım düş yıkımları... Sonrası kesif, karanlık ve rutubetli bir kuyu... Koskoca bir boşluk... Sonrası 'yalnızlık' kelimesine sığmayacak kadar derin bir yalnızlık...

 Kaç zaman sonra bilmiyorum, bir gün geldi ve beni yeniden hatırladın. Yokluğumda kendine kurduğun hayat, beni yasak bir ilişki haline getirdi bu kez de... Ve bu ilişki bir kez daha kimlik değiştirdi. Seni, bir başkasıyla birleştirdiğin hayatına uzaktan bakarak, kalbimi kıskançlığın lanetli hırsına teslim ederek, kısıtlı zamanlarda, gizli saklı buluşmalarda, o doyumsuz kaçamaklarda sevmeyi de öğrendim... Hasretinin o tarifsiz kokusu burnumu sızlatırken yapayalnız uyumayı da öğrendim. Yağmurlu İstanbul gecelerinde o baştan ayağa sen olan evimde kaderimle kıyasıya yaşamayı da öğrendim, sevgili...

 O zamansız unutuluşun ardından yeniden hatırlanmanın sevinci, seni paylaşmaya boyun eğmenin ve hep gizliliğin gölgesinde kalacak olmanın acısına büründü. Uykunda soluğunun bir başka soluğa karıştığını bilerek geçirdiğim sayısız gecelerde, gururumu parça parça bölüp aşkıma kurban verdim. O tarifsiz ağrıyı uyuşturmak için ruhumdan, kimliğimden, kadınlık onurumdan vazgeçtim. Her şeye rağmen direnebilmek için kendimden vazgeçtim. Geriye dönüş kapılarını sonsuza kadar kapatmış oldum böylece. Ruhumdan kendimi kovup, tüm hücrelerime sadece aşkını yerleştirdim. İşte o andan itibaren, sensizlik artık bensizlik oldu sevgili...

 Nasıl da telaşlı, nasıl da soluk soluğa yaşardık o kaçamak anları... Aşkımızın en karanlık, en gerçek, ama en yoğun anlarıymış onlar... Sensiz geçen gecelerde yüreğimde biriken kıskançlığın, öfkenin, kırgınlığın ve hasretin hummalı karanlığı, sana kavuştuğum anlarda sevinçten çıldırmanın eşiğinde tarifsiz bir hazza dönüşürdü... Nasıl da ateşliydi sevişmelerimiz... Sana yeniden dokunmak, sanki bulutlara öpücükler kondurmak gibiydi... Huzurla huzursuzluk, hasret ve kavuşma, aşk ve öfke, merhamet ve acımasızlık, kırgınlık ve bağışlama her şey ama her şey sevgimizin taşkın sularında birbirine karışırdı. İki kalbin bir ömre sığdırabileceği tüm duyguları biz o kısacık anlarda soluk soluğa yaşardık...

 Sonra hayatını değiştirdin. Yeniden özgürlüğüne kavuştun. Ve bu ilişki bir kez daha biçim değiştirdi. Yıllardır bir savruluş halinde aramızdan akıp giden aşkımız, nihayet dingin, doygun ve emin bir sığınak bulmuştu kendine. O savruk yıllar bile koparamamıştı ya bizi birbirimizden, artık hiçbir şey bu aşkı yıkamazdı. İhanetlerin, unutuluşun, hayatın sınavından geçmişti aşkımız. Tam da birbirimizi hayattan çok uzakta, dokunulmaz bir boyutta sevdiğimize inanmaya başlamışken, dudaklarından dökülen o lanetli cümle korkularımı yeniden uyandırdı, geçmişi zamandan koparıp aramıza soktu yeniden: 'Varlığın artık bana acı vermiyor...'

 Ah sevgilim, ayrılık trenini çoktan kaçırmadık mı biz? Bulup bulup kaybetme oyunlarını çoktan tüketmedik mi? O dünyevi aşk oyunlarından, kıskandırmalardan, kaçamaklardan çoktan vazgeçmedik mi? Birbirimizi en ağır ihanetlerde sınamadık mı? Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil... Sadece seni sevmek için yaşadım ben!

 Senin için bir ilişkide girilebilecek bütün kimliklere bürünmedim mi? Önce aşkla değil kalbinin boşluğuyla tutunduğun bir can yoldaşıydım... Yüreğin bir başkasına kapılarını açtığında hayatından dışlanıp unuttuğun oldum sonra... Başka hayatlarda, başka ilişkilerde seni unutmaya çalışırken, belki de aslında sadece seni ararken kıskançlıktan deliye döndüğün oldum... Kalbime geri dönmek istediğinde gururumun gemilerini yakıp, metresin oldum... Vicdanın oldum senin... Merhametin oldum... Pişmanlığın oldum... Hazzın en sıradışı boyutlarını seninle paylaşan fahişen oldum... Arkadaşın oldum... Kardeşin oldum... Sevgilin oldum... Söylesene kaç kez biçim değiştirdi bu ilişki? Kaç kez kimlik değiştirdim seni sevebilmek için...

 Anlamadın mı artık, varlığım sana acı vermek için değil. Sadece seni sevebilmek için yaşadım ben... Hala seninle geçireceğim anların telaşıyla tüketir gibi yaşıyorum sensiz geçen günlerimi. Yıllar geçti, hala seni görecek olmanın kalp çarpıntılarıyla, yalnız senin için giyiniyorum en güzel giysilerimi. Sen güzel bulasın diye geçiyorum aynaların karşısına.

 Seninle geçen zaman bir daha tekrarı olmayan, doğaçlama bir melodi gibi benim için... Sanki birlikte yazılmış kaderimizin sayılı dakikalarından an çalıyorum. Öylece karşında oturup seni seyretmeyi, sana yemek hazırlamayı, seninle sohbet etmeyi, dostlarını ağırlamayı, seninle birlikte uyumayı, yani paylaştığımız ne varsa hepsini bir daha asla okuyamayacağım bir şiiri kelime kelime içime sindirir gibi, soluk soluğa hissederek yaşıyorum... Öyle birikmişsin ki içimde... Seni yaşamakla tüketmem, seni sıradanlaştırmam mümkün değil. İçime çektikçe çoğalıyorsun...

 Şimdi varlığım her geçen dakika daha da daralan gizli bir çember örüyor etrafına. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor, biraz daha kanıksıyorsun beni... O peşini bırakmayan yaralı geçmişin aramıza korku duvarları örüyor. Hayatını tüm kalbimle kucakladığımı hissettiğim anda ansızın yüzünde beliren o eski kaygıların alıp seni benden çok uzaklara, derinlere, yalnızlık kuyularına sürüklüyor. Yeni isimler, yeni aşk öyküleri, başka yüzler, başka bedenlerle kaçış planları yapıyorsun kendine... Gece ansızın seni uyandıran, kolunu başımın altından çeken, seni yatağın ucuna kadar götüren, uykunu bölüp ayağa kaldıran ve bana hep o aynı soruyu sorduran bu korkular değil mi...: 'Sevgilim nereye gidiyorsun?'

 Sevgilim nereye gidiyorsun? Orada ne var? Benliğini kıstırdığın duvarların arkasında soğuk, uçsuz bucaksız bir yalnızlıktan başka ne var? Neden kaçıyorsun? Neden bu aşkı sonsuzluğa, özgürlüğe, daha önce hiç yaşamadığın sınırsızlığa bir kapı olarak görmüyorsun? Ben senden gitme ihtimalini hiçbir zaman çalmaya yeltenmedim ki... Sevgim seni tüketmek değil, çoğaltmak içindi... Sevgim dünyanın yaşanılası bir yer olduğuna inanman, inanmamız içindi... Yüreğimizin çok derinlerinde yaşayan o iki masum çocuğun soluk alabilmesi için bir gökyüzüydü sevgim... Ben senin kanatlarını hiçbir zaman çalmadım ki...

 Öyle çok reddedildim ki, öyle çok unutuldum ki senin tarafından, sensiz kalmak yüreğimi ezen tek korku artık. Öyle ki hayatım yalnız bir korku halinde ayakta duruyor şimdi... Korkumu gerçeğe büründürdüğün anda yıkılıp gideceğim. Her şeyi tükettim. Hayata tutunmak adına ne varsa her şeyi yaktım seni sevebilmek için... Tüm sabrımı, kendime ve insanlara güvenimi, sevginin hayatın tek harcı olduğuna olan inancımı... Artık senden başkasına verecek enerjim, sevgim ve hayatla hesaplaşacak bir benliğim kalmadı. Geriye dönüp sığınacak bir kendim kalmadı...

 Şimdi bana varlığımın sana acı vermediğini söylüyorsun. Gitmemi istiyorsun, sonra yeniden gelmemi... Ve sonra yeniden gitmemi... Beni sensizliğin o dipsiz çukuruna önce sarkıtıp, sonra yeniden gün ışığına çıkarıyorsun. Sevgimi, yokluğumu hissettiğin yerde bulmak istiyorsun. Aşkımın benliğini ve hayatını ele geçirmesinden duyduğun o sebepsiz korkuyu yenmek için, bana seninleyken tekrarı olmayan bir şiiri hatırlatan zamanın, sana benimleyken gösterdiği monoton ve tüketici yüzünü yok etmek için oynadığın bir oyun bu belki de... Beni deliliğin sürgünlerine yollayıp, sonra yeniden kalbine çağırıyorsun.

 Korkuyu beklemenin telaşı korkunun kendisinden çok daha ürkütücü biliyor musun? İşte bu yüzden sensizliğin karanlık kuyusuna kendi ellerimle bırakıyorum kaderimi. Korkuyu beklemekten vazgeçiyorum, ama asla seni sevmekten değil, sevgili... Sana veda etmeden kayboluşa karışmam da aslında sadece bunun için...

 Madem varlığım acı vermiyor sana, madem ki ancak yokluğumda sevgimi hissedebiliyorsun, öyleyse yokluğumla kal sevgili... Madem ki yokluğumla daha mutlusun, o halde yokluk benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun...

 

 

 

 

 

 

 

...

“Kendine iyi bak” bir veda degil elveda cümlesidir çogu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasini gizler içinde...

"Kendine iyi bak." Çünkü bundan sonra ben yaninda olmayacagim. Olamayacagim. Istesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmani istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.“

“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden baskasi olmayacak yaninda sana bakacak. Ben olmayacagim. Kendine iyi bak ve beni düsünme. Çünkü ben de seni düsünmeyecegim artik. Arama sakin beni, yazma, çünkü ben yazmayacagim. Sil beni yüreginden, çünkü ben silecegim. Fakat, yasanilan, paylasilan güzel seyler hatirina sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.”

"Kendine iyi bak. Aramizda geçen herseye ragmen benden sonra iyi oldugunu bilmeyi tercih ederim. Aslinda bilmem çok önemli degil, iyi oldugunu varsayacagim ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle basbasa, yapayalniz birakiyorum ben. Biliyorum kendini birakacaksin benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslina bakarsan, çok da fazla umursamiyorum."

"Kendine iyi bak derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onlari ayirmak, eti tirnaktan ayirmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok aci vericidir, yürek parçaliyicidir. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine “Kendine Iyi Bak” gözleriyle ayrilirlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar…Ta ki son elveda mezar sessizligine bürününceye kadar…"

Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez “Kendine Iyi Bak “ derler ve giderler. Onlar eti tirnaktan ayirmak yerine ölümü yeglerler. Onlar bu aciyi bir kezden fazla kaldiramayacaklarini bilirler.

"Kendine iyi bak" derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet degil midir aslinda seni seveni, ihtiyaci olani yüzüstü birakip gitmek. "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Seni suskunluga mahkum edip giderler. Seni parçalara ayirip, en büyük parçayi yanlarina alip giderler. Seni senden alip giderler.

Daha kötüsü suçlayamazsin onlari tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardir elbet. Suçlatmaz kendini. Savasmadiklari için kizarsin ama suçlayamazsin. Savasmislarsa, yenildikleri için kizarsin ama suçlayamazsin. Yenildigin için kizarsin ama suçlayamazsin… Ayriligin kaçinilmazligina inandirir seni, kendine iyi bak derler ve giderler. Elinden umutlarini, düslerini, sevgilerini alip giderler. Bir tek anilari birakirlar geride, bir de hatirladikça gözyaslarina bogulasin diye unutulmayan nagmeler.

Arkalarina bakmadan çekip giderler eger yalniz kalmissan, çünkü insafsizliklarini görmek istemezler. Hersey o saniye orada bitsin, kapansin bu sayfa isterler. Bitti diyemedikleri için, kendine iyi bak derler. Kirildim ve affedemiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak; derler. Seni istemiyorum artik, hayatimdan çikaracagim ama bil ki hiç unutmayacagim; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Biliyorum çok kanayacaksin ama daha iyisini yapamiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Vicdanlarini rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktir ve o yara asla kapanmayacaktir, bilirler.

"Kendine iyi bak" bir noktadir çogu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansin isterim ben. Oysa sen iyisin… Sen gözümdeki isik, dudagimdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatima renk katan, sen yüregimdeki çarpinti, sen hayatimdaki nesesin. Sen yolumu aydinlatan, sen dert ortagim, sen gönül yoldasim, sen bir tanesin. Kendine iyi bak deme bana. Nokta koyma.

Keske böyle yasanmasaydi bazi seyler, keske affedebilsen beni, keske ben de affedebilsem… Keske döndürebilsek zamani geriye. Keske bugünkü aklimizla yasasak herseyi bastan. Nafile... Ama yine de, gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi? Sen eksikken, ben nasil tam olurum? Senden kalan boslugu kimlerle doldururum? Savassak, aramiza giren seytanla olmaz mi? Hani büyük asklar her türlü engeli asardi, hani gerçek dostluklar her sinavi geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanirdi? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek degerler vardi? Hani en büyük zaferler, en kanli savaslarin ardindan kazanilirdi? Bunlarin hepsi yalan mi? Sahiden..., gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi?……….

Peki o zaman... Senin istedigin gibi olsun... Öyleyse...Sen de Kendine Iyi Bak.

"Kendine iyi bak" derler, kursunu kafana sikip giderler... ...

 

 

 

 

 

 

Sevinç artığı bir gülümseyiş

 Cumbalı tahtalı evler.

 Rutubetten küflenmiş duvarlar.

 Yağmurun çürüttüğü pencere pervazları.

 Kül tablasında yarım bırakılmış bir sigara.

 Köşede külle ovulmuş mangal ve cezve.

 Odadan taşlığa sızmış, sırılsıklam bir karanlık. Akşam iyice çökmekte..

 Kapı önlerinde itişen, üç numara tıraş olmuş çocuklar. Sümükleri dudak üstlerinde kurumuş, toz, kir içinde. Giyitleri özensiz. Eski, yıpranmış.

 Kırık saksılarda fesleğen ve sakız sardunyaları.

 Annemin bakışları boşluğa dalıp gitmiş. Bıçak parmağımı sıyırmış oynarken. Kurşun kalemin sarı defter sayfalarında sürüklenişi. Sandalyenin köşesine büzülüyorum. Kendimi daha bir yalnız hissediyorum nedense.

 Ablam çay demlemiş, mutfaktan geliyor. Annemin yanına oturuyor. Dantelini alıyor eline. Tığ yere düşüyor.

 Belgin kristal kadehi yere çalıyor. Onlarca parçaya bölünüyor kadeh. Kum gibi dağılıyor cam taneleri…

 Kuzine küçük çıtırtılarla yanıyor.

 Civanbaht Neriman alkol bulaşığı kahkahalarla gülüyor.

 Duvarlarda kireç badananın üzerine yapışmış fırça kılları.

 Tersine çevrilmiş, telleri rüzgardan kopmuş lacivert şemsiye.

 Kardeşimin yüzünde sevinç artığı bir gülümseyiş.

 Orta birinci sınıfın yaz tatilinde ayakkabı tamircisi Mesut Usta’nın yanında çalışmıştım. Yıpranmış, delik deşik olmuş ayakkabılar bırakılırdı dükkana. Bir süre ilaçlı suda tutulurdu kunduralar. Suyu iyice emen deri salardı kendini. Sonra kalıba konan ayakkabıya yeni kösele takılırdı.Yarım pençe, isteyenlere tam pençe işlemiydi bu.

 Çarşının taa öteki ucunda sayaç vardı. Köseleyi dikerlerdi orada. Sarı, uzayan, genzi biber gibi yakan bir yapışkan kullanılırdı. Derby’di adı. Bol bol, fırçayla sürülürdü ayakkabın tabanına. Sayaca giderken yolda bir Çamlıca gazozu alır, içerdim .Bazen de simit.

 Uzun ve sıcak bir yazdı. Kavuran !

 Her cumartesi iş bitiminde Mesut Usta haftalığımı verirdi. Ertesi gün, kendime ayırdığım küçük bir tutar hariç, tüm paramı annemle gittiğimiz pazarda evin ihtiyacı için harcardık.

 Vize’de kendimle baş başa kaldığım, çekirdeğimi yediğim gizli bir sığınağım vardı.

 Kimse bilmezdi orayı. Bana aitti. Büyük bir kayalıktı. Yosunluydu. Kaygandı.Yaş ağaç kabuğu, ıslak ve çürük toprak kokardı.

 Seneler sonra o kayalığa gittim yine. Şaşırmamak elde değildi. Çocukken koskoca sandığım kayalık meğer boyum kadarmış ancak.

 Özgürce, kahkahalarla gülmedim hiç. Gülemedim. Büyüklerin yanında, hele ki babanın yanında gülünmezdi. Gülmek yasaktı, içlenmek, kendini sürgünlere yazgılanmaksa serbest.

 İzmit’e yedi kilometre mesafede Kullar Köyü’nde göreve başlamıştı ablam. İlkokul öğretmeniydi. Sene 1975.

 En büyük eğlencem bir arkadaşımla eski çuvalı dereye atıp, tıpkı ağ gibi kullanıp dere balığı yakalamaktı o köyde. Tuttuğumuz balıkları evde plastik leğende yaşatmaya çalışırdım ama en çok bir gün dayanabilirlerdi.

 Kendimden geçerdim balık yakalarken. Zaman dururdu sanki. Bahçede civciv beslerdik. Cebimde hep mısır olurdu güvercinlere vermek için.

 Dört beyaz tavşanım vardı. Zıpır, Zıpzıp, Mercan ve Tombik. O zaman okula giderken kasket takardık. Sahi ne tuhaftı o kasketler ? Neden icap ederdi ? Bir örnek olmak, kayıtsız koşulsuz boyun eğmek…

 Sınavım iyi geçmiş, hele dokuz filan almışsam sözlüden, Pazar öğleden sonraları kendime ödül verir lahmacun yerdim. Eğer iki yazılıdan da aferinli notlar aldıysam menüde kola ve iki lahmacun olurdu.

 Susuyorum. Susuyoruz. Sessizlik dakikalarca sürüyor. Gözünün ta içine bakıyorum. Renk vermiyordu.

 “ Haklıydın” diyor sigara paketine uzanırken. Sesi bıkkın. Az önce bakışlarında bir şeyler oldu.Bir pırıltı.Kaygı mıydı ? Nefret de olabilirdi.Belki de şehvet..çok çabuk yanıp söndü o pırıltı, ama fark ettim.

 Birlikte asıldık dakikalara. Geçmesin, süre bitmesin, diye.

 Elleri ellerimi buldu.

 Soluğunu yüzümde, içimde duydum. Bütünleşemiyorduk. Parçalarımız yitikti. Her an yeni bir parçamızla yüzleşiyorduk.

 Saatine baktı. Sabahın beşiydi.

 İşte yine başladı. Ansızın. Durup dururken. Adımlarını daha sıklaştırdı hızlandırdı. Her adımda sesi daha da yükseliyor gibiydi;

 Masada Gelincik sigarası. Koridora yayılan anason kokusu.

 Hüzünle, kararsız sevinçlerin o dantelli sınırında buluverdim kendimi. Küçük mandalı çevirip, teldolabın kapısını açtım. Zeytin yağlı fasulye tabağına uzanacaktım, vazgeçtim.

 Annem ispirto ocağında kabak ve biber kızartıyordu.

 Radyoda saz eserleri. Birazdan beraber ve solo şarkılar.Şef , Tülin Korman.

 Çamaşır leğeni içindeki çivitli ve bol köpüklü su. Durgun. Kımıltısız.

 Çinko yağmur saçakları yıpranmış, yosun yürümüş çoktan.

 Sıvaları dökülmüş merdiven boşluğu.

 Güneş sararığı patiska perdeler.

 Akşam içime dökülüyordu. Kendimi gözyaşlarımda arayabilirdim artık. Kendimi hiç bulamayabilirdim de.

 Karma aşısı olmuştuk. Aşım tutmuş olmalı ki, ateşim yükselmişti. Boğazımda ağrıyordu. Kirpiklerime kadar terlemiş olmalıydım. Kardeşim mızıklanıyordu. Annem duymazdan geliyordu onu.

 Paris damgalı, tek satırlık, adressiz mektubunda Madam Bovary intihar edeceğini yazmıştı. Şaşırmamıştım, doğrusu. Madam Bovary'de tıpkı Madam Karenina gibi ölümü seçmeliydi.

 Hayır, sevgilim filan değildi Emma Bovary. Çocukluk aşkım sadece Aliki'ydi. Kısa pantolondan uzun pantolona geçmiştim henüz. Aliki Vize'deki yazlık bahçe sinemasından çıkıp düşlerime girdiğinde.

 Karşı sokakta kırık camlarıyla üç katlı metruk bina korkutuyordu beni.

 Balkonlardan sarkıtılmış çamaşırlar.Renk renk..savruk.

 Güllaç beyazı bir duman sızardı kuzinenin kapağından.

 Babam kışlık tatsız kavun ve peynirle yudumluyordu rakısını.Yüzüme baktı.Belki de tam o an bana, bir şeyler söylemeyi düşündü.

 Annem Emma Bovary'nin mektubu uzattı. Öyle üstüme üstüme, gözüme gözüme uzattı. Şaşkındım. Hiç beklemiyordum o mektubu bulacağını .Yastığımın altına gizlemiştim oysa.

 Ablam perdeyi çekti.İçerisinin tatlı sarı ışığı çoğaldı giderek.Kolum ağrıyordu.

 " Aşısı tuttu bu defa" dedi babam.

 Okkalı bir küfür savurdu Nusret dayım. Sarhoş ıslığında hep o şarkı: " Mavi nurdan bir ırmak..gölgede bir salıncak.."

 Naylon jarseden pembe geceliği, oksijenle sararttığı saçlarıyla Necmiye kadeh tokuşturdu karanlıkta. Madam Mıgıryan'ın randevuevinde sermaye oluşunun onbeşinci yıldönümüydü.

 " Güzelsen aldırmazsan işin kolay.Güzelim, e boşta veriyorum.." diye fısıldadı kulağıma.

 Vişne çürüğü ruj sürmüştü..kalın ve yağlıydı ruju. Kasap tezgahında yeni doğranmış çiğeri andırıyordu. Midem bulandı. Altın Damlası kokuyordu teni. Bir şişe rakıyı bitirdiğinde alkol ancak kesiyordu Necmiye\'yi. İşte ancak o saat sarhoşlamaya başlıyor, dili peltekleşiyordu. Laf atıyordu sağa sola. Bileğinde taze jilet izleri..

 Blömarin kolej önlüğünün göğüs kısmına bastırarak tuttuğu okul kitaplarıyla yokuştan rüzgar gibi iniyordu Aliki. Ben Orhan Günşiray'dım artık. Aliki hızla gibi koşuyordu ben de arkasından.. ılık ılık bir romantizm doluyordu içime.

 Ağlamak bazen ikrardı..ve Aliki, Nubar Terziyan beyin kolejli kızı Aliki ağlıyordu. Kurumuş gibiydi dudakları, unutulmuş gibiydi.Gözbebeklerinde tuttuğu gülümsemeyi bırakıverdi.

 İşte tam o anda Kavafis'in dizeleri girdi aramıza:

 "Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.Bu şehir arkandan gelecektir.Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın/ Aynı mahallede kocayacaksın./Aynı mahallede kır düşecek saçlarına/ Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda, başka bir şey umma./ Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol hiç yok./ Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte/ Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.."

 Sabahın alacasında eve döndüğümde birden hatırladım. Tavşan Tombik ölmüştü. Kırmızıya çalan pembe gözlerine bulanık bir perde inmişti.. soğuktu…kaskatıydı. Tüyleri bile sertleşmişti sanki.

 Tarçın kokan bir ölümdü bu.

 

 Cemal Türker

 " teşrin fırtınası “ Yazarı

 NE DE OLSA SONBHARDI

 

 

 

 

 

 

 

Hadi gir içeri. Ama gözlerindeki o kanayan suçluluk bırak kapıda kalsın. Ona ihtiyacımız yok artık. O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını, ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu kapıda bırak. Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini bırak kapıda. Yoksa ne kadar istesem de konuşamam seninle. Konuşamam, yalnızca ağlarım.

 Ne olur gir içeri. Ama girerken tut elinden sevdanın. Yıllar sonra seni yeniden uzağıma düşüren, seni o geri dönüşü olmayan yollara düşüren, yüreğinden aşkımı, dudaklarından adımı, evinden gölgemi silip götüren, o adını kimselere söylemeden ölmek istediğin, o, hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki, dediğin sevdanı al yanına ve gir içeri. İlk aşkının yüzünü yanına al. Utanma benden n'olur. Kalbindeki o sızının halinden en çok aşkınla kavrulmuş yüreğim anlar benim...
Kapat kapıyı. Kapat, içeri hayat girmesin. İçeri yalanlar girmesin. İhanetler, ihtiraslar, oyunlar, maskeler girmesin içeri. Çünkü burada yalnızca sevdan oturuyor. Hayatın içinde soluk alamayan, kendine kalbinde bir yer bulamayan sevdan oturuyor bu evde. Bak, bu ev benim yüreğim. Ne zaman kalbinden kovulsam, ne zaman hayatın ortasında öyle hazırlıksız, öyle savunmasız, öyle yapayalnız kalakalsam gelip sığındığım bu dört duvar benim yüreğim. Burası aşkımın mabedi. Burası sensizliğimin kalesi. Burası deliliğim... Burası baştan ayağa sensin, sevgilim.

 Sana sevgilim diyorum hala, bağışla beni. Sen artık bir başkasının sevgilisisin. Yalnızca bu cümleyi kurmamak için bile ölmek isterdim. Seni sonsuza dek kaybettiğim bu günleri hiç yaşamadan ölmek isterdim. Adım dudaklarında yok olmadan, tenim teninde henüz solmadan, daha böylesi yabancın olmadan... Gözlerine baktığımda kendimin değil, bir başka aşkın aksini görmeden önce ölmek isterdim. Ama yapamadım. Nice kaybedişlerden, nice savruluşlardan sonra, artık bu aşkı hayatın pençesinden kurtardık, o dünyevi ihtiraslardan, oyunlardan sıyrıldık ve şimdi artık Tanrı'ya yaklaştık dediğim anda, hayatı, dünyayı ve kaderi yendik dediğim anda, kalbin kalbimin yanında atarken, çocukluğum çocukluğunun ellerinden tutarken, içinde o annemin rahmi kadar huzurlu kokunu soluyarak nefes aldığım yüreğini bırakıp gidemedim. Çünkü zaten hayattan kopmuştum ve cennetteydim. Aşkınla öylesine sarhoştum ki birgün cennetimden kovulacağıma hiç inanmak istemedim.
Evimin, şu talan olmuş yüreğimin dağınıklığını bağışla. Sensizliğe benimle beraber ağladı bu duvarlar. Rutubetleri ondan, aldırma. Otur şöyle, bir sigara yak. Konuşalım. Sözcüklerle değil, sevdamızla konuşalım. Anlatalım herşeyi. Sonra söz bitsin. Ölüme kadar yalnızca susalım. Anlatalım ki bu sevda kanatlarından kırgınlıklarla bağlı kalmasın bu çirkef hayata. Kurtulsun yüklerinden, bağışlasın hayatı ve sonsuzluğa uçabilsin huzurla.

 Biliyorum. Seni böylesi sonsuz bir aşkla severek çok büyük bir günah işledim ben. Hayatın girdaplarında savrulup duran ruhuna o yarım ruhumun ağırlığını yükleyerek çok büyük günah işledim. Ne yaptıysan sevdim seni, ne yaşadıysan sevdim. Aşkın o bulup bulup kaybetme oyunlarından yaptığın zırhın içine sakladığın kalbini ne yaparsan yap yıkılmayarak, vazgeçmeyerek ve hep affederek savunmasız bıraktım. Hiç solmayan bir sevda çiçeği olup bozdum ezberini. Direncini kırdım, kalbine girdim. Seni bir kalbi fethetmenin, ona her an kaybedebilme ihtimaliyle bağlanmanın, bir aşk için çırpınmanın o karanlık hazzından mahrum bıraktım. Affet beni, seni aşkın o dünyevi oyunlarından mahrum bıraktım. Belki de bunun için gözyaşlarıyla kazandığın ve yitirmekten çok korktuğun bir sevgiliyi sever gibi değil, sesini birtürlü susturamadığın vicdanını ya da o kusursuz ve daimi sevgisinden bunaldığın ve bu yüzden incitmekten asla çekinmediğin anneni sever gibi sevdin beni. Ama hiç aşık olmadın. Bu yüzden suçlama kendini. Asıl suçlu, bu hayatta kendine yer bulamayan, nereye gitse ya eksik ya fazla kalan, hayatı bir oyun gibi görmeyi ve kurallarına göre oynamayı hep reddeden benim o isyankar, o yaralı ve yabancı ruhum... Sen değilsin sevgilim.
Hayatında önce bir sığıntı gibi yaşamaya, sonra seni kaybetmeye, ardından seni paylaşmaya, sonunda tam da sana kavuştum sanırken aşkın değil vicdanın olmaya, senin için aklına ne gelirse ona dönüşmeye razı oldum hep, katlandım. Hiç pişman olmadım seni sevmekten. Sana hiç kırılmadım. Hep anladım seni. Hayatın içinde soluk alan ve hayat kadar acımasızlaşan o karanlık yanını, buralara ait olmayan, annenin kırgın ömrünün kıyılarında unutulmuş, o yaralı, o sevgiye hasret çocukluğunun, hayatla uzlaşamamış aşk kırgını, yitik ilk gençliğinin ve herşeyin farkında olmanın çaresizliğiyle derinleşen yüzündeki çizgilerin aşkına bağışladım.

 Sevdim seni sevgili, sevdim... Seni o birtürlü kucaklayamadığım, ama başımı kaldırıp bakmasam bile hep orada, yukarda olduğunu bildiğim gökyüzüne duyduğum hasret gibi... Seni o suyundan hiç içmediğim, toprağına hiç basmadığım, insanlarını hiç tanımadığım, ama herşeyden kaçıp sığınmak istediğim o uzak ülkelerin hayali gibi... Seni aşkın için gözümü hiç kırpmadan arkamda bıraktığım, gözyaşlarını ve o yaralı ömrünü vicdanım gibi hep içimde sakladığım annemin karşılığı bu hayatta mümkün olmayan duaları gibi... Seni o rahmimden kanaya kanaya söküp atmak zorunda kaldığım, ama kalbimde aşkınla besleyerek büyüttüğüm sevdamızın o masum çekirdeğini tarifsiz bir hasretle özler gibi... Seni öylece, seni çırılçıplak, seni kadere isyan eder gibi, seni Tanrı'ya eş koşar gibi... Sevdim seni sevgili, sevdim...

 Beni bir kez öldürüp sensizliğe gömdüğün o yıllarda, o yabancısı olduğum hayatın ıssızlığında soluk almadan ömrümü yalnızca Tanrı'dan gözyaşlarıyla dilediğim o mucize için bekletirken... Sonra Tanrı sesimi duyup o mucizeyi, yani seni, yani o hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını ve ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu yeniden bana verdiğinde... Kalbim kalbinde atarken, çocukluğum çocukluğunun ellerinden tutarken... Mutluluğa dokunarak, mutluluğumun farkında olarak, mutluluktan ağlayarak... Ama bir yanım seni her an yeniden kaybedecek gibi hep tetikte... Sensizliğin o dipsiz uçurumunun kıyılarında korkusuzca dans ederek, seni benden çalan hayatın o acımasız pençesini her an arkamda hissederek... Her gece yüzümü masumiyetinin o benzersiz yurdu olan boynuna gömüp uykuya dalmadan önce bu huzuru bana bağışlayan Tanrı'ya minnetle gülümseyerek... Ve işte tam da o anda ölmeye, sonsuzluğa karışmaya hazır olduğumu ona sessizce fısıldayarak... Sevdim seni sevgili, hep sevdim...

 Otur karşıma hadi, bir sigara yak. Konuşalım. Anlat bana sevdanı... İlk aşkının yüzünü anlat... O, hiçkimseyi bu kadar sevmedim ki, dediğin, o adını kimselere söylemeden ölmek istediğin sevdanı anlat bana. Kalbindeki o sızının dilinden en çok aşkınla kavrulmuş bu yüreğim, sevdanın uğruna solup giden şu çocuk ömrüm anlar. Anlat hadi ne olur. Ama sakın bana hayattan söz etme. Sakın bana, hayat böyle bir yer, herşey bitip tükeniyor, her aşk hayata yenik düşüyor, deme... Hayatın içinde soluk alan ve hayat kadar acımasızlaşan o karanlık yanınla değil, buralara ait olmayan, annenin kırgın ömrünün kıyılarında unutulmuş, o yaralı, o sevgiye hasret çocukluğunla, hayatla birtürlü uzlaşamayan o aşk kırgını, yitik ilkgençliğinle ve herşeyin farkında olmanın çaresizliğiyle gün geçtikçe daha da derinleşen yüzündeki çizgilerle konuş benimle. Hayat dışarda kaldı, bak. Burada yalnızca sevdan oturuyor.

 Sevdanın dilinden konuş benimle. Ben hayatın dilinden anlayamam. Biz bu sevdayı hayatın içinde yaşamadık. Biz bu sevdayı hayatın diliyle yaşamadık. Biliyorum bu şizofren aşkım hep korkuttu seni. Bu uyumsuz varlığım, gerçekliğin içinde yaşayan ve en az hayat kadar acımasız olan o yanını çok korkuttu. Benimle hayata yabancılaşmaktan korktun. Bu yüzden yalnızca öykülerinde ağladın o uyumsuz varlığıma. Yalnızca öykülerinde eğildin bu sevdanın önünde. Sen beni yalnızca öykülerinde sevdin...

 Şimdi ilk aşkımın yüzü diye sarıldığın ve uğruna adımı dudaklarından, kalbimi kalbinden, gölgemi evinin duvarlarından söküp attığın o sevdanın, yaralı yüreğine rağmen hayatın ortasında dimdik ayakta duruyor olması bir tesadüf mü sence? Hayatla yaralanmış iki kırgın yürekten, onun içinde varolmayı reddederek yalnızca aşkı kendine vatan bileni ve bu yüzden çırılçıplak, savunmasız ve güçsüz kalarak yıkılmış olanı değil, hayatın tam da ortasında ona meydan okuyarak yaşayanı, sevgiye duyduğu güvensizliği yaralı yüreğine kalkan yaparak ayakta kalmayı başarmış olanı seçmen bir tesadüf mü? Hayattan kopmuş bir roman kahramanından sıkılıp, hayatın içinde mücadele eden bir gerçeklik kahramanını tercih etmen bir tesadüf mü?

 Anlat bana ne olur... Kaybedecek birşeyimiz yok artık. Birazdan şu kapıdan çıkıp gideceksin. Aramıza hayat girecek... Aramıza başka bir sevdayla anlamlanan sayısız anlar, sayısız mekanlar, geri dönüşü olmayan anılar, sözler ve koca bir yaşam girecek. Gittiğin o sonsuzluk yolculuğundan seni bir daha geri çağırmayacağım. Duvarları gözyaşlarımla rutubetlenen bu dört duvar yüreğimde geçireceğim karanlık gecelerde bana o mucizeyi yeniden göndermesi için Tanrı'ya yeniden yalvarmayacağım. O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerinin, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunun, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarının ve ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunun özlemiyle çıldırsam bile, merhametin için yalvarıp sana bir kez daha aynı acımasızlığı yapmayacağım. Kimi geceler başka bir sevdaya sarılıp uyuduğun yatağından ansızın uyanıp doğrulduğunda, o koyu sevdasıyla boşlukta kanayan gözlerimin hayali 'nereye gidiyorsun sevgilim' demeyecek sana... Korkma benden artık. Aşkına rakip değilim. Ömrüne rakip değilim. Seni kadere emanet ettim. Seni ilk aşkının yüzüne emanet ettim. Kırgın değilim ne sana, ne de seni elimden alan bu acımasız hayata... Beni onca kaybedişten ve gözyaşından sonra bu dünyadaki cennetine çağıran, sonra annemin rahmi gibi huzur kokan uykularımızı sonsuza kadar yeniden elimden alan Tanrı'ya bile kırgın değilim ben...

 Şimdi git artık sevgilim. Sana sevgilim diyorum hala, bağışla beni. Sen artık bir başkasının sevgilisisin. Yalnızca bu cümleyi kurmamak için bile ölmek isterdim. Seni sonsuza dek kaybettiğim bu günleri hiç yaşamadan ölmek isterdim. Adım dudaklarında yok olmadan, tenim teninde henüz solmadan, daha böylesi yabancın olmadan... Gözlerindeki o çocuksu suçluluğu giderken denize at. Ona ihtiyacın yok artık. Affet kendini... Beni affet... Affet bu yaralı sevdamı... O hayatın içine birtürlü sığamayan ve telaşından durmadan sigaraya sarılan yorgun ellerini, nereye baksan hep karşında duran o kırgın çocukluğunu, uzak denizlerin sisli buğusuyla her daim ıslak dudaklarını, ruhumun tek sığınağı o tarifsiz kokunu yanına al giderken... Tutkunu olduğum neyin varsa hepsini alıp git... Şizofren aşkının son mektubu bu sana... Şimdi söz bitti artık.
Konuşamam artık seninle... Konuşamam, yalnızca ağlarım...

 Uçurumun dibinde nasıl göründüğümü merak ederdim hep.

 Yüzümün aynadaki boşluğuna hep bakmak isterdim.

 İnançlarımın kırılıp döküldüğü yeri anlamak için kalabalıklar içindeki yalnızlığıma dokunmak isterdim... Aşktı adın uçurumda, yanı başımda aynadaki suretimdi yüzüm, aykırı kanardı bana. İnançlarımın çoğu yalanmış alay ederdi benimle. Çok geç anladım, kalabalıklar arasındaki senmişsin dokunamadığım... Yalnızlığım diye küçümsediğim senin sevginmiş, Geceleri ansızın uyanıp İncitip durduğum senin yokluğunmuş... Onca sevişmeden sonra değişmemişsem, sihirli bir aydınlıkta, içimde bir yer sana sonsuz hasret kaldığı içinmiş... İşte onca yalan geçen hayatımda buymuş tek gerçekliğim...

 

 

 

 

 

 

Ruhum, kapalı kapılar ardında kilitli.
Denize nazır bir yerde bıraktım bedenimi..
Benden ayrıldığında çok uzaklarda olacağını fısıldıyordu kulağıma..
Korkmadım onsuz olmaktan ve belki de kavuşma ümidiydi benim ki..
Dön deme çabası..
Kırgın değilim ruhumu bedenimden ayırmayı başarana..
Üzgün değildim kaldığım uzak diyarlarda..
İnsan bazen vazgeçer sevdiğinden, ruhuna eşdeğer saydığı da olsa…
Ayrılıklar da ölüm gibi gelmez mi zaten hep..
Derin bir acı hissetmez mi insan..
Çözümü zor olan sisli sokaklarda çaresizce dolaşmaz mı?
Mecbur hisseder kendini başını alır gider, geride sadece loş hüzünler, iç sızlatan anılar, kalır..
Ne yapmalı sorusunu defalarca kendine sorar, o kadar sorar ki tek başına yalnızlık oyununu oynamak istemez..
Sahneye çıkmak zorundadır ama..

 Perde açılır... Ruh, kapalı kapılar ardında kilitlide olsa, biraz aralar kendini.. Ama yorgundur, ürkmüştür, kendinden emin değildir. Yalnızlığı önünde sonunu göremediği bir yol olmuştur.. Karanlık bir sahnede başlar oyun, bu aslında ruhun bedene savaşıdır..

 Ruh söze başlar: ‘ Yıprandım ey beden.. Sevdim riyakarlık gördüm, sevdim sevdiğimden emin, ama ne buldum kırık dökük ruhlar gemisi.. Yıkıntı yürekler, kayıp düşler,kendi olmayıp başka maskeleri yüz seçenler.. Buna rağmen sende can bulmalı mıyım?’

 Ardından Beden söze girer : ‘ Biz bir insanı insan yapanız. Bunun farkında mısın? Sen ve Ben birlikte olamazsak nasıl ayakta durur insanoğlu..’

 Ruh sinirlenerek: ‘İnsanoğlunun ayakta durup durmaması umurum da değil artık..Ne gördüysem gene onlardan gördüm..

 Varlığımı bertaraf ettiler..Kendimi ağlar olarak buldum, gece yarıları sokak aralarında. Sabahlara kadar dolaştım rahatlamak adına. Sonra deniz.. Denizle dertleştim biraz.. Hırçın dalgalarında o bile kendine göre haklıydı ben haksızken.. Sonra rüzgar.. Bana dokunamazsın derken tam.. Sana dokunma gayreti içinde değilim diyerek geçti gitti. Ben sensiz bir hiçmişim..Tüm varlığı idare eden ben. Koca bir Hiç! Ben olmasam sen yoksun. Soyut ve her şeyi çeken niye ben..?’

 Beden geri çekilir gibi olur ve : ‘ Evet, haklısın galiba, bu kadar çabuk pes etmek.. ama haklısın… Ne zaman sen benden gitsen artık tutmayacağım seni! Bu sefer kazandın Ruh..

 Bu sefer sen Kazandın…! Özgür olmayı hak ediyorsun sen. Benden ayrı olmayı.. Ben insanı yürütürüm.. en durup, düşündürür, duygular buhranına sokar çıkarsın. Bu sefer sen kazandın Ruh.. Özgürsün..

 Yağmur KineS

 

 

 

 

 

 

Teşrin Fırtınası

Kategori: Edebi , Hit: 646

İlkdeyiş: Bıçak Darbesi Gibi…..

Yıllar önce gazetede okuduğum bir makalenin başlığı içimi ürpertmişti: "Çocuğun mu var, yüreğinde de bir bıçak…”

Yazıyı kesip, günlüğüme yapıştırmıştım. Altı aylık olmalıydın… belki daha da küçük.

Hatırlıyorum, eve getirmiştik seni hastahaneden. O kadar ufaktın ki, bir damlacık. Avaz avaz bağırıyor, bir türlü susmak bilmiyordun. Gri maviydi gözlerin, belli belirsiz saçlarınsa simsiyah.

Korkuyordum sana dokunmaya. Kırılıverecek gibi geliyordun hep. Kucağıma almıştım. Ağlıyordun. Kollarımın arasındaydın, sımsıcak. Farkında olmadan çok mu sıktım ne, annen:

-“Çıldırdın mı, çocuğu boğacaksın!” dediydi telaşla.

Bir baba yüreğini açmak istiyorum sadece. Yalansız, abartısız, riyasız. Baba, oğul arasındaki öncesiz sonrasız rekabetten, çekişmelerden arınmış, çırılçıplak.

Sen oğlumsun. Derimsin. Gün olup sakın yüzdürtme kendini. Varlık nedenimizsin çünkü. Tek oğlumsun.

Bıçağın keskin ucunu etimde ilk ne zaman hissettim?

İlk gördüğümde, ilk kez kokunu içime çektiğimde, ateşin çıktığında...

“Anneni mi, babanı mı daha çok seviyorsun?” diye soranlara, “eve hangisi erken gelirse…” dediğinde mi?

Yoksa, “hani annen nerede bakayım?” diyenlere telefonu gösterdiğinde mi? Huysuzlandığında, uyumak istemediğinde, kazaklarımıza sinmiş kokuyu özlemle soluyup, o kazaklara yanacığını yapıştırıp uyuduğunu, anlattıklarında mı?

Gözlerinin içinde eriyip yok olan gözlerimi, elimi tuttuğunda içimde kopan fırtınaları tanımlamakta zorlandığımda mı?

İlk dişin çıktığında… anneanneni sanki biraz daha fazla sevdiğini düşündüğümde mi?

Dudaklarımızdan çok gözlerimiz konuşurdu.. gözbebeklerimizde biriktirdik seni, her pazartesi sabahı ayrılırken ki, uzak kaldığımız günlerde bize güç verebilsinler.

Dile kolay dört yıl sadece haftasonları, tatillerde beraberdik seninle. İstanbul’da anneannenle kalmıştın. Mecburduk. İş düzenimiz gereği istemeden mecburduk bu özlemi çekelemeye.

Şaşırmışlardı kararımıza. “Bu yaşta bir çocuk, tek başına gönderilir mi hiç dünyanın bir ucuna?” demişlerdi.

“Yaz tatilinde taa Brezilya , öyle mi? Hem idare edebilir mi kendini yaban ellerde? “ diye üstelemişlerdi.

Dudaklarının izini yanaklarımda bırakarak çözülüvermiştin kollarımdan. Dış hatlar kontuarının sonunda, gözden kayboluncaya kadar el salladım sana.

Güle güle… çok ama, çok özleyeceğiz seni. Bıçağın keskin ucu etimdeydi.Kanıyordum.


Anıların kronolojiye isyan etmesi gerektiğine inanırım.

Bugünden söz ederken, yirmisekiz yıl öncesine dönmem sizi şaşırtmasın.

Bölük pörçük, aklıma geldiğince seçiyorum belleğimdeki fotoğrafları.Fırtına çağrışımlı bir duygu yağışı altındayım nicedir.

Feneryolu’ndan İzmit’e kadar daha onbeş yaşındayken arabayı sana emanet etmişti annen. Yanında oturuyordu... ve her durumda büyük göstermen için başında bir de kasket vardı.. bazen okula kadar sen kullanırdın arabayı... tabii, olası bir polis çevirmesi için planımız hazırdı:

-“Memur bey, birden babam fenalaştı da, çaresiz direksiyona ben geçtim...”

Uzun bir gecenin sabahındaydım. Öteden martı çığlıkları geliyordu. Kınından sıyrılmış bir bıçak gibiydi ayaz.

Gökyüzünü eflatun kesmiş. Son lodoslardaydık. Susup yüzüne baktım , sessiz bir ürperişle.

Gözbebeklerinin lekesiz bakışlarına annen ve ben kaç ömrü adadık. Sana..sadece..sana !

Böylece bir babanın yüreğini oğlunun ellerine uzatmasını yazmaya başladım, haddimi aşmayarak.

Ülkemizde neredeyse en bol şeylerden biri de yazarlık ya! Eline kağıdı alan roman yazdığını sanır benim gibi. Sözüm gerçek yazarlardan dışarı elbette. Bir edebi, kaygım yok. Dilime gelenleri sözcüklere döküyorum. Bütün hepsi bu.

Hayatla ödeştim sonunda.

--------------------------------------------

Sondeyiş

Yaşamın büyük bir kısmı şöyle diyerek harcanır “çok erken” ve sonra da “artık çok geç”.

Flaubert yazmış bu satırları mektubunda. Okurken kendimi düşündüm. Hayatımın çekmecelerinde dolaşırken bulduğum fotoğraflar, buruşuk bir mendil... Erken ve geç kalışlarıma yazıklanmıyorum artık. Lavinia\'nın büyüsüne tutuluyorum. (\" Sana gitme demeyeceğim / Üşüyorsan ceketimi al / Günün en güzel saatleri bunlar / Yanımda kal / Sana gitme demeyeceğim / Gene de sen bilirsin / Yalan istiyorsan, yalanlar söyleyeyim /İncinirsin..\") Özdemir Asaf\'ın Lavinia\'sı hiç nedensiz kuşatıveriyor beni. (\"Sana gitme demeyeceğim /Ama, gitme Lavinia/ Adını gizleyeceğim/ Sen de bilme, Lavinia\" )

Hayatın günlüğüne geçirdiğim anılar, yapıştırdığım fotoğraflar arasındayım yine. Bir göçtemizliği, kimbilir ?

Bugün değilse yarın ya da öbür gün... Mutlaka gitmeyecek miyim ?

Birazdan akşam zaten.

Birazdan gece.

Yıldızlar söndü sönecek. Ay bulutlar arasından sıyrılmakta.

Teşrin rüzgarının koparttığı yapraklar.

Yorgunum, günlerdir yorgun. İrin toplayan bir sıyrık gibiyim.

Bulanık aynada iç bükey, dış bükey yansımalar hiç durmadan şekil değiştirmekte. Yaprak dökümleri... Savruluş.

Hiçbiri, hiçbir şey anlatmak istediğim teşrin fırtınasını simgeleyemiyor, ayırımındayım. Boyun eğilen teşrin fırtınası. Çaresizlik..!!!

Kaç baharım kaldı ki zaten ?

Bir kibrit çakımında sorup, yanıtından kaçıyorum... Sırçadan çam süsleri ufalanıyor tek tek parmaklarımın arasında. Avuçlarım kan içinde.

Billur vazoda kurumuş karanfiller.

3 Kasım bugün. Kırklı yaşlarımın tam ortasındayım.

Bir gölge değilim. Çok genç de değilim. Ama hedeflerime vardım. Dibine kadar sevdim. Bir o kadar da sevildim.


Kırkbeş yıl bir bakıma dün gibi ama bir de yılları, anıları tek tek göz önünden geçirirsen koskoca bir ömür.

İyisi, kötüsü, umudu, kaygısı, barışı, sevinci, mutluluğuyla...ama gene de anlam dolu bir zaman.

Kırkbeş yıl geriye dönmek ve her şeye yeniden başlamak elimde olsa kuşkum yok, yine bu yolu seçerdim.

Bugüne tırnaklarımla geldim.Tutuna tutuna yükseldim.Eğilip, bükülmeden.



Teşrin fırtınası belki sadece bir sanrıydı..

Gizlisiz saklısız, sereserpe yazmak...

Dudaklarımda Lale Belkıs’tan salkım saçak dizeler :

“ Ne mektup bulur beni
Ne sel getirir seni
Aramızdaki yokluk, bensizliğim, mirasım sana..”

İçeriye girdim.

Çekmeceleri kapattım.

Fotoğraflar, eskimiş mektuplar oraya buraya tıkıştırılmış anılar.

Yeniden hatırlamak, yeniden o şeyleri yaşamaktı aslında. Dahası hepsini ben mi yaşadım bunların, yoksa yaşadığım ya da yaşandığını gördüğüm olaylar, kişilerden bir kolaj mı yaptım, çıkaramıyorum şimdi. Belki de bütün bu yazdıklarım bir hayal ürünü... Olamaz mı ?

Durup son kez sessizliği dinledim.

Cemal Türker
İstanbul, 3 Kasım 2005

 

 

 

 

 

 

Ne De Olsa Sonbahardı

Kategori: Edebi , Hit: 694

 '12 EKİM 1989 tarihinde kaybettiğim babam Kemal Türker'in anısına,

 Sanki yüz yıl önceydi. Ne çok, ne çok zaman geçmiş aradan.

 Pencere kenarlarında sardunyalar. Pas yürümüş Vita tenekeleri. Karşıdaki duvardan fışkırmış yabani otlar..

 " Kendine gel !" diyorum, ama söz geçiremiyorum düşüncelerime.

 Babamı hatırlıyorum.

 Sabah kırağısı inmiş çiçekler buz tutardı Vize soğuğunda.

 Havada hep kar kokusu olurdu.

 Babam biz okula gittikten sonra, ağır aksak dükkanını açmaya giderdi.

 Üstüste kazak giydirirdi annem, önlüğümün altına. O kadar zayıftım ki, ablam elimi tutmasa o sert rüzgarlar beni uçuruverecek sanırdım.

 Baba beni anlıyor musun ?

 Sözlerini duymuyorum. Sesi hırıltılı. Boğuk. Bir şeyler anlatıyor. Duyamıyorum . Aslında söylediklerini hisseder gibiyim de kulağımdan beynimin kıvrımlarına, aktarmakta zorlanıyorum.

 Güzelce boyamıştım bisikleti.Kırık döküktü, yıpranmıştı ama olsun.Bir bisikletim vardı artık. Babam almıştı.

 İçimde kanat çırpan kuşların bir kez daha vurulacağını bilemezdim..

 " Adressiz bir yabancıyım Cemal. Hayallerim vardı. Gemsiz, azısız hayallerdi bunlar. Kalbimin yelkenlerini açardım dilediğimce...her vaadimin gerçekleşeceğine inanırdım...inanmak isterdim."

 Sessizlik büyüyor.

 

 ”Sabahı şerifleriniz hayırlı olsun Kemal Usta.."

 O sabah yağışsız, kuru bir soğuk vardı. Bakır mangalın odun ateşi yavaş yavaş küllenmeye yüz tutmuştu. Maşa ile ateşin küllerini biraz eşeledi babam. Beş yaşında filan olmalıydım. Beni de alıp dükkana getirmişti. Zaten sessiz, sözdinleyen bir çocuktum. Bir tabureye oturmuş etrafa bakıyordum ki, bakkal Niko amca geldi.

 " Kemal Usta," diye mırıldandı, "sana bir şey anlatmak istiyorum ama çekiniyorum.."

 Babam şaşkınlıkla Niko amcayı süzdü.

 "Ne kötülüğümü gördün ki bugüne kadar" diye sordu.

 " Öyle de..bilmem ki.."

 " Hayrola, ne oldu ?"

 "Nasıl söyleyeceğim bilemiyorum. Belki laf edersin şimdi.."

 " E,meraktan çatlatma, ne olduğunu anlat.."

 Niko amca yutkundu. Benim varlığımı unutmuş gibiydi. Üstüste öksürdü.

 Babamın kaşları çatılmıştı : "Bir şey mi gizliyorsun benden ?"

 " Aslında geçen pazar İstanbul'a inmiştim ya...O’nu gördüm..."

 " O kim ? Kahretme de söyle..."

 Niko amca bir an dona kaldı sanki. Yüzü sarardı. Dudakları titriyordu. Neden sonra anlatmaya başladı : "Hani, mal almaya Eminönü'ne gitmiştim.. orada Gördüm. Cahide'yi."

 " Konuştunuz mu,"diye kekeledi babam.

 Cahide kimdi ?

 " O da seni gördü mü Niko ?"

 " Bilmiyorum, belki görmüştür.."

 " Görmüştür de görmezden gelmiştir.Tanırım Cahide'yi."

 " Günün o saatinde belli ki şişenin dibini bulmuştu çoktan, sallanıyordu.."

 Cahide kimdi ? Annem tanırdı mutlaka, anneme sorardım eve dönünce.

 Elektrikler kesilmişti.Mum ışığının tavanda yarattığı titrek gölgeler bir azalıp, bir çoğalıyordu.

 Babam eve hangi saatte dönerse dönsün, o gelmeden uyumazdı annem.Solgun ve yorgundu yüzü hep.

 Geceydi. Kasım ayının keskin ayazı içimize işliyordu. Soba yanıyordu yanmasına da, soğuğu kesmiyordu bir türlü.Yorganıma sıkı sıkı sarıldım. Üşüyordum. Esen karayelle camlara vuran yağmur taneleri ürkütücü sesler çıkarıyordu. Cahide\yi soracaktım anneme. unutmuştum. Hep ablamın yüzünden..

 Ekim ayıydı. O sabah içimde tam nedenini anlayamadığım bir kıpırtı, bir heyecan, nasıl anlatsam bir sıkıntı vardı. Sanki geç kalmamalıydım.. hep eksik, yarım kalmış, unutulmuş birşey ya da şeyler olmalıydı..ama ne ? Çıkaramıyordum. Sigarayı yakarken Çiçek Pasajı geliverdi aklıma. Renkli ampuller arasında masa masa dolaşan akordiyoncu Madam Anait. Anason ve tütün karışı havada yağda kızarmış balık kokusu ağırlaşarak üzerimize dökülürdü. Cahide'yi hatırladım. Seneler ve seneler önceydi.

 Komidinin çekmecesini açtım. Ne aradığımı bilmiyordum. Nüfus Cüzdanımı aldım yanıma. Ne olur ne olmazdı, cebimde dursun..diye düşündüm. Koridordan mutfağa doğru ilerlerken gözüm saatli Maarif Takvimine takıldı.12 Ekim yazıyordu.

 62 yaşındaydım. Hangi ayda doğduğumu biliyordum. Annem çıkaramamıştı sorduğumda. Babam Hamit Bulgaristan’da orman koruma memuruydu.

 Bulgaristan... 1934'de Türkiye'ye kaçtığımıza göre yedi yaşında olmalıymışım.Bir anda kaçıvermiştik, tüm topraklarımızı, evimizi geride bırakır. ama özlemi, zaman zaman da pişmanlığı yüreğimizin yakasına iliştirerek.

 Babam Vize'yi daha bir yakın bulmuştu memleketine. Soğuk olurdu Vize..Yeşil ağaçlar, kerpiç duvarlı taş evler..günlerce kalkmayan kar...borç harç bir bakkal dükkanı edinmişti Vize'de.

 " Hamit Bakkal" diye anılırdı babam.

 Ikinci Dünya Savaşı’na yaklaşıyorduk... yokluk, darlık günleri. Karartma sadece gecelerimizle sınırlı değildi artık, gündüzlerimiz de, hayatlarımız da, hatta özlemlerimiz de karartılmıştı.

 Atatürk öldüğünde on bir yaşındaydım. Herkes ağlıyordu...

 " Büyüdün..senin yaşındayken ben.." dedi babam bir gün karşıma geçip.Üç seçenek sundu bana; Ya terzi, ya berber ya da ayakkabı tamircisi yanında çalışacak eve ekmek getirecektim.."

 Ne diyebilirdim ki..."Terzilik" diye mırıldandım. En azından üstüm başım kir, pas içinde kalmayacaktı. Elalemin pisliğini temizlemeyecektim.

 Bugün ayın kaçı diye sordu hanım..

 12'si dedim.12 Ekim..

 Ayı ortalamıştık neredeyse. Tekrar yatak odasına döndüm. Kırıklık vardı üzerimde. Üşütmüş müydüm ne ? Körüklü radyonun yer tuttuğundan yakınırdı hanım. Adam sende bir benim radyom mu gözlerine batacak.. kül tablam yine dolmuş. Çok sigara içiyorsun, diye başlamasa bari yine..bazen
kafam atıyor..yaşlılık, kepazelik derlerdi, doğruymuş meğer. Sürahiye takıldı gözüm..dudaklarım kurumuştu. Uzanıp su boşalttım bardağa.. tam içecekken vazgeçtim.. o sıkıntı yeniden yokladı. Doktora görünmeli bir ara.. grip olmalıyım...

 Vize. Ahhh, Vizooommm. Ekim indi mi, kar ayazı düşerdi caddelere.

 Karaoğlan da ihanet etti ya, bize giderayak. Olsun yine de Karaoğlan derim ben .Halkçıdır Karaoğlan. Kıratçılara benzemez.. İsmet Paşa'nın rahle-i tedrisinden geçmiş ne de olsa. Kıymetini bilemedik. Anarşiyi o çıkartmadı ki.. gençlerin ellerine silahları o vermedi ki..

 Gazete gelmiş olmalı. Mecalim yok...ne var bu gazetede bunca okunacak der bizim hanım.. cevap vermem. Duymazdan gelirim.

 Kendimi mi dinler oldum ne? Sanki derin nefes aldığımda göğsümde bir ağırlık hissi... aman, geçer. Acı patlıcanı kırağın vurduğu nerede görülmüş?

 Cemal'e uğrasam akşama doğru. Büyük adam olacak derdim, oldu. En sessizleriydi aslında. Çalışır da çalışır..hiç yüksünmez. Sapsarıydı saçları ufakken..daha yirmi altı yaşında.. evlendi, barklandı, oğlu bile var... ne zaman gitsem Cemal bey diye insanlar etrafında pervane... e, hoşuma gidiyor tabii. Nasılda sıskaydı.. marazlı mı olacak, derdim kendi kendime. Bayılırdı kuzu postunun üzerine otursun açsın kitabını defterini çalışsın da çalışsın.. yüzü hep solgundu.

 İnatçıdır ama Cemal. Maraza çıkmasın diye susup, tamam dese de yine bildiğini okur.Gözü yukardadır hep.. dedim ya inatçıdır.

 O günler de bir günlermiş aslında. Şimdi rakının bile tadı kalmadı sanki. Gün dönmeye yüz tuttu mu dükkan önünde toplanırdık ..sonra gelsin politika. Süleyman'ın koyun güttüğünden, Bozbeyli'ye, İsmet Paşa'nın cevvalliğine.. sözler rakıyla ıslanırdı.. Rumelilik var serde. yensin içilsin severim oldum olası.. öyle zengin, şaşalı sofralar olacak.

 Aklıma takıldı yine.12 Ekim..Yahu, neydi bu tarih..Çocukların doğumgünleri filan mı ? 12 Ekim. Gittiğimde sorarım Cemal'e..o hatırlar.

 Kolumda bir karıncalanma başladı. Tam omuzumda. Sanki kemiğin içinden sinirler koparılıyor gibi. Sigara içmeyeceğim bir daha sabahın kör vaktinde.. boğazımda bir kuruma yaptı.Nerede o tütünler ? Akşam fazla kaçırdım yine yemeği. Midemde taş gibi bir ağırlık.. sanki kussam rahatlayacağım.. kussam..

 Dört çocuk.. dördü de farklı.. aslında bütün çocuklar sevilir denir de, hikaye.. elbette birini daha çok sever insan..yalanım yok.. bende içlerinden birini daha çok severim.. ayrım değil ki bu.

 Allah hayırlara çıkartsın tam göğsümün altında bir sıkıntı başladı şimdi. derin nefes alamıyorum.. aman adam sende, geçer şimdi..

 Maden suyu mu içsem acaba..

 Yaşlılık zor be..kaç saatir oturdum kendimi dinliyorum burada.Fakat sıkıntı ağrıya dönüşüyor..tam kalbimin altında ağrı..bıçak keskinliğinde..kolonya mı çeksem içime..iyi gelir mi acaba ? Üşütmüş olmalıyım..

 Oda nasıl havasız..pencereyi açmalı. Hiç hava kalmamış.

 Sırtımda.. bıçak keskinliğinde ağrı.. ama, ...birşeyler yapmalıyım... doktor.. geçer sanmıştım.. ağzımda ekşi bir tat... hayır, erken daha..erken..sanki..biraz daha..

 Bir çift ayakkabı kapının eşiğine konuldu.

 Sahipsiz bir çift siyah mokosen. Yorgun, kimliksiz.

 Mutfak rafındaki kemik saplı ekmek bıçağı beyaz çarşafın üstüne konuldu.. pencereler açıktı.

 Tüller uçuşuyordu. Kemik saplı bıçak buz gibiydi...

 Sürahinin yanında unutulmuş yarım bardak su. Biraz içilmiş bırakılmış. Bardağın kenarında dudak izleri..

 Gün batmak üzere... odanın ışığını yanıyor.. Yedi gece boyunca hep yanacak.

 Ağrı geçti gitti. Demiştim ama..hep kendimi dinler oldum. Ondan..acı patlıcanı kırağ çalmaz.. uykum var biraz.. e, üşüttüm tabii..havalar sakat.. pencereyi açık bırakmış.. bizim hanımda yaşlandıkça bir tuhaf oldu.. hasta edecek bizi.. kalkıp kapamalı pencereyi.. a, bıçağın işi ne burda..ilahi kadın.. koskoca bıçakla Allah bilir elma soydu burada unuttu..

 Elektriği kapatsalar ya..gözümü alıyor ışık.

 Cemal TÜRKER

 

 

 

 

 

 

Gece ;

 

Uzun soluksuz bir gecede, karanlığın tüm şehveti üzerimdeydi.

Darmadağın düşlerim, bir kenara atılmaya yüz tutmuş dostluklarım ve aynada ben vardım sadece.

Sisli pencere arkalarındaki samimiyetsiz tavırlar, insancıl gelmeyen soğuk simalarla yüz yüze..

Bunlardır insanı uykusundan kaldıran..

Kişinin, kendine dönmesini sağlayanlardır...

Yanlış adımlar atmaktayken, ani bir manevrayla farklı yollara sapmasına sebep olanlardır…

Gece imkânsızdır ve bir o kadar da tatlıdır. Duygular en ağır gecede yaşanır. Karanlık çöker, ışıklar söner. Yüzlerden geriye karaltılar kalır. Durur düşünür insan, film karelerinden uzun metrajlı hayatlara kayıtlar yapar..Ama olmaz kaset bitmiştir ya da kaydetmeyi unutacak kadar dalgındır insan..
Gece sislidir, karmaşıktır, buram, buram şehvet kokar. En ağır duygular, mum ışığında geceyle kaçamak yapar. Öyle yoğundur ki ruh, uyku utmaz insanı bazen. Gece nöbetleri başlar..Gün doğana kadar.

Ve gün doğar.. Tüm büyü yerini gerçek olana, devam edene bırakır. Artık geceden eser yoktur.Sanki dün gece ki ruh mum ışığında oturan değildir..

Kafasındakiler, gizemleri, sırları birer hayal olmaya meyilli kalkar sandığa.

Kuşku yok ki Güneş, duyguyu öldürendir. Ağır yaşanan, anlatılamayan gece nöbetleri sıcak bir güne bıraktığında kendini, kişi huzura erdiği, ruhunun bedeninden biraz da olsa uzaklaştığını sanarak yanılır.

Ta ki akşam oluncaya kadar..

Yeniden.., Hep tekrar eder..

Korktukları, kaçtıkları etrafında tango yapmaya başlar..

Gece, ağlatır bazen, yastığında gözyaşları bıraktırır insana.

Ağlamaktan korkan insan benliğinde kayıp olandır.

Ve biraz rahatlamak, gevşemek için ideal hareket gözyaşlarını yastığa bırakmaktır.

Kimse görmez sakladığın yaşlarını gecede.. Sende saklıdır, sende anlamlı..

Akan her damlada andıkların vardır.. Bazen çok özlediğin eski aşkın.. Bazen elinden kayıp giden durduramadığın baban..Bazen anne özlemin, çocukluk yılların…

Duvarlar senledir gecede.. Karanlıkta bir o kadar yalnızsındır, kendindesindir..

Başucunda kitapların, onlarda sıkar ya seni.. Aradıklarını içinde bulamazsın ya her neyse..
Kendinde bulmaya çalışırsın kendindeki seni.
Saatin tik tak sesine takılırsın.. Tik tak tik tak..

Gece yarısını geçmiş, yarını yaşamaya başlamışsındır aslında..

Güneş’in doğuşunu karanlıktan aydınlığa çıkışı beklersin.

Hayatta bunu gerektirir zaten. Sıkıntılar, dertler ve ardından huzurlu bir nefes almak.. İstediği budur insanın sadece..Huzurlu nefes almak.. Üç derin nefesteki farklılığı takmak.
Olmaz ki çoğu zaman..Dert derdi getirir, sıkıntı sıkıntıya yeni kapılar açar.

Sabır sadece tek dostundur..Ona sıkı, sıkı sarılırsan kazanansındır.

Pencereni açarsın. Rüzgarın esintilerini derinlerinde hissedersin.Perden savrulur oradan, oraya.. İzlersin onun dansını.. Rüzgarla nasıl da cilveleştiğini..
Hele bir de yağmur yağsa.. Deyme keyfine..
Toprak kokusu, yağmurun sesi, gece ve sen..
Soluk soluğa bir haykırış..

Yağmurda kendini tanırsın..Derinlerine kadar ıslanmak istersen..

Ve belki de boğulmak.

Kendin keşfe çıkarsın. Yeni oyunlarını, kalıplaşmış sendeki seni çözersin.
Rüzgarın sesi korkutur bazen seni..
Ama gece korkuyu da arkasında getirendir.
Ensende biri geziyormuş gibi olursun..
İnsan bir bulmacadır gecede.. Yukarından aşağıya beş harflidir.

Dalarsın uzaklara.. Yeni yollar bulma umuduyla..

Gece, tatlıdır ama can yakar..
Gece, farklıdır; kaybeder..
Gece, anlaşılmazdır; derbeder..

Yağmur Kines

 

 

 

 

 

 

İnanç, Görmediklerimize İnanmaktır

Kategori: Edebi , Hit: 1483

 “İnanç, göremediklerinize inanmaktır; bu inancın ödülü ise inandıklarımızı görmektir...”

 Kim söylemiş bu güzel sözü bilmiyorum, geçenlerde gazetede bir köşe yazarı tarafından günün sözü olarak yazılmıştı...

 Aklıma takıldı, yoğunlaştım bu sözün üstüne, inandığım şeyler hep göremediklerim miydi, ve en sonunda inandıklarımı görebiliyor muydum diye...

 İnançla hayal arasında nasıl sıkı bir bağlantı vardır diye...

 Hayatta bir şeylere inanmak, yaşama bağlı olma isteğini arttırır, bunu bir çok kez yaşadım, gördüm...

 Fakat şu bir gerçektir ki, bir şeylere inanmakla bitmiyor olay...

 Çaba gerekiyor, emek gerekiyor, olumlu düşünce gerekiyor ve hayalleri inanca, inancı gerçeğe çevirmek gerekiyor...

 Bunlar olmazsa, kalbimizdeki inanç, göremediklerimize inandığımız ve bu inandıklarımızı en sonunda göremediğimiz için dünyamızı karartıyor, bizi bambaşka bir insana çeviriyor...

 John Fowles, “Fransız Teğmenin Kadını” adlı o mistik romanında, Charles adlı zengin bir soylunun Sarah adında bir hizmetçiye bir anda aşık olup, onun ortadan kaybolmasından sonra içindeki o nerden geldiği belli olmayan büyük bir inançla yıllarca izini sürmeye başlar bu esrarengiz kadının....

 Nerde olduğunu bilmeden, şehir şehir dolaşarak, günlerce, aylarca sürer bu arayış...

 Ne olursa olsun Charles’ın içindeki inanç bitmez, tek dayanağı odur çünkü...

 Göremediği bir şeye inanmıştır ve ne yazık ki,

 Başka güvenebileceği bir şey kalmamıştır...

 Ne olursa olsun sevdiği kadını bulacaktır, onu göremese bile ona inanmaktadır, onun yanında olmasa bile onu sonsuz bir aşkla sevmektedir....

 Peki siz olsanız ne yapardınız?

 Kısa bir süre içinde gördüğünüz bir insana çılgınlar gibi aşık olduğunuzun biraz geçte olsa farkına varsaydınız ve ona koşarak gittiğinizde yerinde bulamasaydınız, üstelik nereye gittiğine, kimin yanında olduğuna dair en ufak bir detay bile öğrenemeseydiniz, ama ne olursa olsun içinizde bir inanç olsaydı?

 Ben bu kitabı okurken Charles istediği kadar inançlı ve inatçı olsun, ne olursa olsun Sarah’ı asla bulamayacak ve bu kayboluşun etkisi bir kabus gibi çökecek onun yaşamına diye düşünüyordum...
Ama öyle olmadı...

 Yüreğindeki inanç, Charles’ı sevdiği insanı bulmak için zorladı, gidebileceği her yere gitti, bakabileceği her yere baktı, girip çıkmadığı yer kalmadı...

 Gazetelere ilan verdi, özel dedektifler tuttu, yolda gördüğü herkese onu sordu....

 En sonunda günün birinde Londra’da Sarah’ı bulmaları için tuttuğu özel dedektiflerden onun bulunduğuna dair bir telgraf aldı, koşa koşa gitti ona, içindeki inancın bir gün gerçekleşmiş olmasının verdiği sevinç ve hüzünle....

 Onun yanına geldiğinde gördü ki, karşısında artık sevdiği insan yoktu...

 Evet, görmediği bir şeye inanmıştı yıllarca ve bunun ödülü olarak en sonunda onu görebilmişti...

 Ama acı bir hüsranla bitti bu inancın sonu, Sarah onu çılgınlar gibi sevdiğini bildiği halde Charles’a “uğraşacak yeni ve daha güzel şeyler” bulduğunu, hatta yaşamında başkasının olduğunu söyleyerek bu inancı, bu yarınlara umut veren sevgiyi bir anda yok etti...

 Charles, onca zaman göremediği bir şeye yürekten inanmış ve bunun ödülü olarakta onu en sonunda görebilmişti, ama tüm bu umut, çaba ve inanç onun hayatını mahvetmekten başka bir işe yaramadı...

 Bu trajedinin sonu şu cümlelerle anlatılıyordu:

 “Hayat, gizemli kurallar ve gizemli seçimler nehri, ıssız bir kıyı boyunca akıyordu; diğer ıssız kıyı boyundaysa Charles şimdi yürümeye başlamıştı, kendi cesedinin taşındığı bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adam gibi. Mutlak bir intihara doğru mu yürümektedir? Sanmam; çünkü, sonunda kendinde bir inanç zerreciği bulmuştur, üzerinde bir şeyler inşa edebileceği gerçek bir benzersizlik...hayatın bir simge olmadığını, tek bir bilmece ve onu bilememekten ibaret olmadığını, tek bir yüzü olmadığını ve zarlar bir kere kötü gelmişse hemen bırakılamayacağını anlamaya başlamıştı....”

 Evet, Charles’ın inancı gerçekleşmişti ama boşa çıkmıştı...

 İnanmanın ona verdiği ödül acı bir deneyimden başka bir şey olmamış, belki onu daha güçlü ve olgun yapmış belki de insanlara ve sevgi kavramı üstüne güvensiz ve olumsuz bir bakış açısı kazandırmıştı...

 Hayatta her şey gelebilir insanın başına, kesin olan tek bir şey vardır ki, tüm inançlarınıza, umutlarınıza, beklentilerinize, hüsran ve hayal kırıklıklarınıza rağmen dünya dönmeye devam ediyor ve inancınız bir kez olsun boşa çıktıktan sonra her şeyden vazgeçmek yapılabilecek en basit şey oluyor...

 Siz ne yapardınız bilmiyorum, ama eğer benim sevdiğim insan ansızın ortadan kaybolsaydı ve içimde hala bir şeyler olduğunu hissetseydim, ne olursa olsun onu bulurdum, en azından içimde kalanları söylerdim ve kendi iç huzuruma kavuşurdum....

 Tüm bunları yapabilmek ve yürekten hissedebilmek için göremediğim bir şeye inanmak pahasına, sırf o sevginin varlığı, o sevgilinin yokluğu içimi acıtmasın, beni saplantılı bir varlığa çevirmesin diye, durmaksızın arardım onu....

 Bulduğumda karşıma nasıl ve ne tavırla çıkacağını bilmeden, kalbimdeki inançla, her şeyi göze alarak...

 Çünkü sonunda ne olursa olsun, inancımın ödülünü alacağımı bilirdim ve karşı taraf ne yaparsa yapsın, inancımın verdiği ödül, içimde kalanların dışarıya vurulması ve karşımdaki insanın ne olursa olsun onu sevdiğimi bilmesi bana yeterdi...

 Belki size az şeyle yetinmek gibi görünebilir tüm bunlar, ama ne kadar inanırsanız inanın, sonunda elde edeceğiniz ödül sizin istediğiniz gibi olmayabilir...

 Bir gün taparcasına sevdiğiniz insanın karşısına çıkıp onu ne kadar sevdiğinizi, onun için her şeyi göze alabileceğinizi söylediğinizde size hiç ummadığınız bir şekilde karşılık verebilir...

 Belki içinizdeki inanç hüsran dolu bir hayal kırıklığına, belki de eşi benzeri bulunmayan bir mutluluğa sebep olabilir, ama tam olarak ne olacağını kimse bilmez...

 Charles sevdiği insanı bulacağına inanmasaydı belki de içinde kalan sözlerle, hislerle ve yok olan sevgilisinin hayaliyle günden güne kötüye gidecek, belki de intihar edecekti...

 İnandı ve buldu, ödülünü aldı...

 Belki istediği ödül bu değildi ama hiç değilse içinde kalan tek bir şey olmadı, yapabileceği, söyleyebileceği her şeyi söyledi...

 Sonra yaşamaya devam etti...

 Böyle platonik bir aşkın acısından sonra bile bir “inanç zerreciği” buldu içinde...

 Çünkü bir kere inanıpta hüsrana uğramak, bir daha hiçbir şeye inanmamanız anlamına gelmez, aksine sizi daha çok inanmaya ve kendinize güvenmeye teşvik eder...

 Tabi bu görüş, bakış açısına göre değişir...

 Hayat, öyle mistik, tuhaf, beklenmedik ve farklı kavramlar barındırır ki içinde, yaşayan varlıklar olarak bir şeylere inanmak, bir şeyleri umut etmek ve bir şeyler yapabileceğimize inanmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur...

 Her şey istediğimiz gibi olmayabilir, çünkü çoğu şey bizim kontrolümüzde değildir...

 En azından inançlarımızı biz kontrol edebilir, ne olursa olsun sonunda göremediklerimize inanmanın ödülünü kazanmanın mutluluğunu yaşayabiliriz...

 En azından sevgi ve saygımızı biz kontrol edebilir, ne olursa olsun en sonunda ulaşılmaz sandıklarımızı sevmenin ve belki de sevilmenin ayrıcalığını yaşayabiliriz...

 “İnanç, göremediklerinize inanmaktır; bu inancın ödülü ise inandıklarımızı görmektir...”

 Bu ödülün ne olacağını bilmeden, tatlı bir sürprizle mi yoksa sizi yıkmaya yetecek bir hüsranla mı karşılaşacağınızı bilmeden, inancınıza güvenerek yola çıktığınızda, bence kaybedecek fazla bir şeyiniz yoktur, en sonunda kazanacağınız ödül olumlu veya olumsuz da olsa, sizi daha farklı ve güçlü bir insan yapmaya yetecektir...

 Kaynak: “Fransız Teğmenin Kadını” John Fowles, Ayrıntı Yayınları, 2000, İstanbul

 Hatice Mine BAHADIR

 

 

 

 

 

 

 

Erdemli Olmak

Kategori: Edebi , Hit: 1223

 Sevgi insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. Anne sevgisi bunun gelişmesine neden olur. Babamızı severiz, kardeşimizi severiz, arkadaşımızı severiz, okula gider öğretmenimizi severiz, düşüncelerimiz büyüdükçe vatanımızı severiz. Düşüncelerimiz daha da büyüdükçe üstünde yaşadığımız dünyayı severiz ve o dünyada yaşayan insanları severiz. İnsan sevgisi çok önemli bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, bırakalım kalbimiz sevgiyle dolsun.

 Dünyadaki canlıların en değerlisi insansa, insanların en değerlisi erdemli olandır. Erdemli olmanın ilk koşulu sevgiyse, ikincisi saygıdır. İnsan önce kendine saygı duymalıdır. Fikirleriyle barışık olmalıdır. Doğruluktan şaşmamalıdır. Durup dururken fikir değiştiren, bugün beyaz dediğine yarın siyah diyeni kimse alkışlamaz. Böyleleri aynaya yüzü kızarmadan bakamaz. İnsan kendine olan saygısını başkalarına saygı duyarak pekiştirir. Başkasının arkasından konuşmamalı, kimsenin kalbini kırmamalı, kötü söz söylememelidir.

 Spor yapmak günlük hayatın sıkıntısını en aza indirgemek için biçilmiş kaftandır. Hareketli olmak, yürümek, jimnastik yapmak, koşmak…vücudumuzun hücrelerine birikmiş olan kiri temizler. Kirden arınan insan daha canlı ve atak olur. Bu da insanın genç ve dinç kalmasını sağlar. Her gün jimnastik yaparsak ve bunu alışkanlık haline getirirsek geçen zamanın bizi yaşlandırmak için zorlanacağını fark ederiz.

 İnsan beyni çok önemli bir rol üstlenir. Hayat sahnesinde başrolde mi oynayacağın yoksa figüran mı kalacağın orada şekillenir. Beyin bazı şeyleri fark etmeye başladığında kendiliğinden harekete geçer. Örneğin, kafatası içinde durduğu insanın başrolde oynamasını istemektedir. Bunun için gerekli olan şey bilgidir. En iyi ve en doğru bilgi kitaptadır. Bu, insanda okuma isteği yaratır. İnsanın okuması beynin gerekli bilgilerle dolmasını sağlayacaktır. Dolum seviyesi yeterli düzeye ulaştığında, barajın elektrik üretmesi gibi, insan beyni fikir üretmeye başlayacaktır.

 Serdar Yıldırım

 

 

 

 

 

 

Artık Anladım

Kategori: Edebi , Hit: 1785

 Artık anladım... Ya ben bu dünyaya fazla geliyorum, ya da bu dünya bana fazla geliyor...

 Yine de biliyorum, her ikisi de aynı kapıya çıkıyor ve ortada kalan yalnızca benliğim oluyor.

 Eğer bu dünya bana fazla geliyorsa, suçu dünyada değil, dünyalılarda aramak lazım diyorum.

 Dünyalılar, yani insancıklar...benden olmayanlar dediğim varlıklar; onların bitmek bilmez hırsları, yerli yersiz yarattıkları soğuk savaşlar, en olmadık zamanda büründükleri umutsuzluklar, bu sonsuz çıkar ilişkileri, sevgi eksikliği ve tatmin olmak için yapılabilecek her türlü çirkeflik, riyakarlık ve yalanlar...

 Bu kavramların olduğu bir dünyadayım ve geçte olsa anlıyorum ki, buraya ait değilim, burada olmamalıyım...

 O zaman bu dünya fazla bana, ya da, dediğim gibi, aynı sonuca varırsam, ben bu dünyaya fazlayım.

 Yaşamım eksiklikler, yoksunluklarla geçti ve ilk defa bir şeylerin fazlalığından huzursuz oluyorum.

 Bu narsistlik değil, bencillik hiç değil...ama istediklerim bunlar değil...

 Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, ama derin düşünen bir şahıs, “bazı insanlar asla deliremezler, bu yüzden yaşamlarının sonuna kadar acı ve keder dolu bir hayat sürmeye mahkumdurlar!” diyor... Bu sözün beynime her damga vuruşunda, tarif edilmez bir heyecan ve istekle delirmek istiyorum.

 Delirmek...

 Erasmus, deliren bir insanın herkesten daha çok şey başarabileceğine inanmış ve bunu kanıtlayacak belgeler yazmakla harcamıştır ömrünü...

 İnsanların karşılıklı çıkarları üzerine kurulan bir dünyanın o tanıdık, gerçek ve bir o kadar da acı olan düzenini şu şekilde özetler “Deliliğe Övgü” adlı kitabında:

 “Hayatta hoş olan ya da sürekli olan hiçbir bağlılık göremezsiniz. Hükümdar uyruklarını, uşak efendisini, öğrenci eğitmenini, dost dostunu, koca karısını, ev sahibi misafirini, arkadaş arkadaşını; durmadan hata, yüze gülme, hatır şinasilik ya da buna benzer hoş bir deliliğin verdiği tatlı rüyalarla karşılıklı olarak aldatmazlarsa, her biri az zamanda diğerine katlanılmaz gelir.”

 Delirmek...

 Eğer bu eylemi yapabilirsem, sanki bu dünya artık bana fazla gelmeyecek, ya da sanki ben bu dünyaya fazla gelmeyecekmişim gibi hissediyorum. Ama her seferinde karşılaşma olasılığı olan o haksızlıklar, o sonsuz bekleyişler, o bitmek bilmez umutsuzluklar ve yaşamdan hiçbir şekilde zevk almama hissi beni sonu olmayan bir uçurumun sonuna doğru sürüklüyor...

 Lyme Körfezi’ndeki uçurumlara benzetiyorum bu sonu olmayan ve benim kurtuluşum olabilecek olan uçurumu... Sonra, o uçurumun en derinliğinde kendi özümü, kendi benliğimi bulabileceğimi düşünüyorum, ama bunu yapabilmem içinde delirmiş olmam gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, bunca yalan ve sahte düşüncelerin olduğu, şu bana fazla gelen dünyada adı olmayan bir uçurumun en dip köşesinde kendimle baş başa kalma tutkusu; bu dünyadaki benim gibi olmayan insanların o hep en üste ulaşabilme isteklerine, bitmek bilmez hırslarına ve yaşamdaki amaçsız beklentilerine ters düşüyor.

 Ters düşüyor, çünkü ben onlardan değilim, çünkü onlar benim gibi değiller... Aslında bu içine sığamadığım ya da beni fazlalık olan gören dünyada, hep bir şeyler bir şeylere ters düşüyor.

 Peki siz hangisi olmak isterdiniz?

 Bu dünyada kendinize bir alan yaratıp, hep yükselmeye çalışarak, haksızlık, bencillik ve karşılıksız duygular ve karşılıklı çıkarlar içinde ömrünüzü harcayıp, aslında ne için olduğunu bilmediğiniz halde hep bir yere ulaşmak için var gücünüzle çalışıp ve en sonunda bir yere vardığınızda, aslında istediğinizin bu olmadığını anladığınız halde, sanki istediğiniz, arzuladığınız ve hak ettiğinize inandığınız yerde sizin gibi olmadığınıza inandığınız varlıklarla kurulu bir düzen içinde yaşamayı sürdürmeyi mi; yoksa karşılaştığınız her adaletsizliğe, yalancılığa ve hayal kırıklığına isyan edip, sizden olmayan insanları kendi haline bırakıp, yine nereye gittiğinizi bilmeden, adını bile bilmediğiniz bir uçurumun en dibinde kendi dünyanızla, kendi öz benliğinizle baş başa kalmak mı isterdiniz?

 Size bir fırsat verseler, aklı başında bir insan olarak, ilerlemeyi isteyip, aslında istemediğiniz ama size en uygun olduğuna inandığınız bir yere ulaştıktan sonra, kalabalık içinde yalnız kalmak pahasına, tüm ömrünüzü o en sonunda ulaştığınız yerde normal bir insan olarak, bu dünyaya fazla gelmeyen bir varlık olarak ve bu dünyanın size fazla gelmediğine inanan bir şahıs olarak yaşamayı mı tercih ederdiniz?

 Yoksa, herkesten farklı olduğunuza inanarak, gerektiğinde tüm dünyayı karşınıza alabilecek kadar cesur, yalnız kaldığında en güçlü olabilen, hak edene hakkını verebilecek kadar zeki, umutsuzluklarla baş edebilecek kadar azimli ve istediğinizde yapmak istediğiniz her şeye ulaşabilecek kadar istekli; ama tüm bunların karşılığında kimsenin bilmediği, adsız bir uçurumun dibinde mi olmayı isterdiniz?

 Sizler, başkaları ne düşünür bilmiyorum ama ben kesinlikle herkesin olduğu, bir çok kişinin olabileceği ya da isteyebileceği bir yerde olmak istemezdim.

 Peki neresi o istediğim yer?

 Hangi mistik mekan, hangi bilinmez, hangi ulaşılmaz, dokunulmaz yer burası? Buraya ulaşabilme imkanları yaratmak için ille delirmek mi gerekiyor?
Normal bir insanın vasıfları, istekleri ve idealleri bu yerin kurallarına ters mi düşüyor?

 Bu soruların cevaplarını inanın bende bilmiyorum, hatta cevaplarını bulmaya çalışırken, biraz daha uğraşırsam delirebileceğimi düşünüyorum. Ama bunlar yetmiyor beni uçurumun dibine sürüklemeye...

 Uçurumun dibine sürüklenmeyi istiyorum ve bu bile benim normal dışı davranışlar sergilediğimin göstergesidir, ama nedense bunu istesem de yapamıyorum.

 Peki bu mu yaşamak? Bir şeyleri istediğin halde bir türlü yapamamak mı?

 Ya da ne istediğini bilmeyip, bir yere vardıktan sonra , “tamam, burası olmam gereken yer” diye zoraki bir kabullenmeyle sıradan ve rutin bir hayat sürmeye teşebbüs etmek mi?

 Yoksa çoğu değerlerin yok olduğu, haksızın haklıya zulmettiği, kötülerin kazanıp iyilerin kaybettiği, umutsuzluk ve özlemin her geçen gün daha da arttığı bu dünyada kendinizi fazlalık olarak hissetmek mi?

 Yoksa, bir an için delirip, her şeye meydan okuyarak, bin bir zorlukla adını bile bilmediğiniz korkunç bir uçurumun dibinde kendi değerinizi ve özbenliğinizi fark ederek, herkesten farklı olduğunuzu hissederek ama yalnız kalarak çok absürd ve marjinal bir hayat sürmek mi?

 Artık anladım, bu dünya beni kaldıramıyor, ya da ben bu dünyayı kaldıramıyorum. Bu eziklik, yenilmişlik, zayıflık değil...Mazoşistlikte değil...

 Kendime zarar verdiğimi düşünmüyorum bu iç sıkıntılarımla, yeni farkına vardığım şu umutsuzluk, riyakarlık, haksızlık ve gereksizlik kavramlarıyla...

 Bu kavramlar bana fazla gelen dünyanın içindeki, benden farklı olduğuna inandığım varlıklar sayesinde yerleşiyor benim iç dünyama, kalbime ve tüm yaşamıma...

 Bana fazla gelen ya da benim fazla geldiğim bu dünyada hangi mistik, hangi bilinmez kuvvet benim kendi dünyama bu denli etki edebiliyor, beni bir uçurumun en dibinde olma tutkusuna itiyor ve beni herkesten farklı olduğumu gösteren inanca sebep vermeye cüret ediyor bilmiyorum ama, artık anladım, olmak istediğim yeri kendim belirlemeli ve bir an önce oraya gidebilecek kadar cesur, korkusuz ve azimli olmalıyım.

 Tüm bunları yapabilmek için delirmek mi gerekiyor onu da bilmiyorum, çünkü henüz o aşamaya gelemedim, izin vermedi etrafımdaki boşluklar buna...

 Ama biliyorum, benim olmam gereken yer o adını bilmediğim, kimsenin fark etmediği uçurumun en dip köşesi...

 Ya sizin hak ettiğiniz yer gerçekten neresi?

 Hatice Mine BAHADIR

 

 

 

 

 

 

Susmak Üstüne

Kategori: Edebi , Hit: 2345

 Susarız…

 Konuşulan konuyu boş, basit ve anlamsız buluyoruzdur, konuşmayı da gereksiz ve anlamsız buluruz…

 Susarız…

 Konuşulanlar öyle abes ve mantık dışıdır ki sadece hayretle dinler ve sessiz bir tepkiyle belli ederiz duruşumuzu…

 Susarız…

 Sessiz bir onaydır susuşumuz…Biraz utangaçlık belki ama içten bir katılıştır söylenenlere…

 Susarız…

 Sessiz bir bekleyiş olur susmak…Ya kendimizin yada karşımızdakinin ortak değerleri yeniden gözden geçirmesine tanınmış bir fırsattır sessizliğimiz…Yada birinin bizi fark etmesi, doğru algılayabilmesi için tanınmış bir süre… Susan için endişe ve olasılık hesapları arasındaki gel git lerle biraz da huzursuz bir bekleyiştir susmak…

 Susarız…

 Dile getirilmeyen bir öfkedir bazen suskunluğumuz… Öylesine yaralanmışızdır ki yaralamak isteriz, yüreğini acıtmak ve kanatmak…Ve biliriz ki hiçbir söz acıtamaz, yaralayamaz ve kanatamaz kimseyi bir suskunluk kadar…Ve susmak en acımasız, öldürücü silahtır bazen…

 Susarız…

 Hassas ve kırılgan bir tepkidir…Küçücük bir hatırlatmadır belki…Fark edilmesi ve onarılması incelik ister…Ya yeniden bir kazanıştır yada aleyhte bir delil olarak kalır karşımızdaki için…

 Susarız…

 Bir ilişkide negatiflerin gözümüze batmaya başladığı, karşımızdakine ait aleyhte deliller dosyasının kabarmaya başladığı ve hatta dosyayı masanızdan kaldırmaya gerek duymaz olduğunuz bir noktadasınızdır…Bir duruş, bir soluklanmadır susmak…Ortak geçmişin değerlendirilmesi ve geleceğin muhasebesidir…Durup yeniden, şimdi bulunduğunuz noktadan bir daha bakmak istersiniz yaşananlara ve eldekilerle geleceğe gitmenin ne kadar mümkün olduğuna…Bir içe kaçış ve söylenemeyenlerin biriktirilmeye başladığı yerdir susmak…

 Susarız…

 Ayağımız yerden kesilmiş, bulutların üstündeyizdir ve çiçek çiçek bahardır yüreğimiz…Sevdiğimizle yan yana ve can cana yızdır…Öyle bir ruhsal bütünleşmedir ki hiçbir söz tanımlamaya yeterli gelmez hissedilenleri ve susarız…Sadece yüreklerin ve gözlerin konuştuğu yerdir suskunluğumuz…

 Susarız…

 İletişimin tıkandığı yerdeyizdir , hiçbir iletinin bize yeterli gelmediği ve hiçbir iletimizin doğru algılanmadığı…Yanlışlıklar, yanılgılar ve kim bilir belki de gerçeklerdir bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran…Sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah, tek nokta konur cümlelerin sonuna…Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek bir kara deliğe dönüşmeye başlar…Güven ve sevginin içten içe çürümeye başladığı yerdir ve gitmek zamanının ertelenmiş halidir susmak…

 Susarız…

 Kabul edilmiş bir hata yada suçtur susuşumuz ve söylenecek her söz kaybetme riskidir…Korku eşlik eder suskunluğumuza…

 Susarız…

 Bir gidişi kabullenmektir susmak, yerinde ve zamanında olduğunun ayırdımında olduğumuz bir gidişin…

 Susarız…

 Hayata karşı bir susuştur bu kez yaşanan…Bizi can evimizden vuran bir kayıp, yaşanan büyük bir acı, ölesiye bir çaresizliktir yaşadığımız…Söylenecek hiçbir sözümüzün adrese teslim olmayacağından emin olduğumuz, bütün sözcüklerin anlamını yitirdiği bir yerdeyizdir…Hayatın bize bir şey katamadığı ve bizim de hayata bir şey katmak için anlamımızı kaybettiğimiz bir yer…Belki de boş gözlerle, algılamadan bir seyirdir hayat o noktada ve belki de amacı ve beklentisi olmayan, bir mesaj kaygısı taşımayan ve hedefi olmayan tek susuştur yaşadığımız…

 Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…

 Esin ARDIÇ

 

 

 

 

 

 

Mendilimde Kan Sesleri - Edip Cansever

Kategori: Edebi , Hit: 1175

Her yere yetişilir

Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

Çocuğum beni bağışla

Ahmet Abi sen de bağışla

Boynu bükük duruyorsam eğer

İçimden öyle geldiği için değil

Ama hiç değil

Ah güzel Ahmet abim benim

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konyanın beyaz

Antebin kırmızı düzlüğüne benzer

Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir

Denize benzer ki dalgalıdır bakışları

Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına

Öylesine benzer ki

Ve avlularına

(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

Ve sözlerine

(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)

Ve bir gün birinin adres sormasına benzer

Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne

Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına

Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına

Minibüslerine, gecekondularına

Hasretine, yalanına benzer

Anısı işsizliktir

Acısı bilincidir

Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan

Gülemiyorsun ya, gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir

Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.

Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden

Dirseğin iskemleye dayalı

-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --

Cıgara paketinde yazılar resimler

Resimler: cezaevleri

Resimler: özlem

Resimler: eskidenberi

Ve bir kaşın yukarı kalkık

Sevmen acele

Dostluğun çabuk

Bakıyorum da simdi

O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi

Biz eskiden seninle

İstasyonları dolaşırdık bir bir

O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar

Nazilli kokardı

Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası

Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında

Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen

Kadının ütülü patiskalardan bir teni

Upuzun boynu

Kirpikleri

Ve sana Ahmet Abi

uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki

Sofranı kurardı

Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı

Cezaevlerine düşsen cıgaranı getirirdi

Çocuklar doğururdu

Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi

O çocuklar büyüyecek

O çocuklar büyüyecek

O çocuklar...

Bilmezlikten gelme Ahmet Abi

Umudu dürt

Umutsuzluğu yatıştır

Diyeceğim şu ki

Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler

Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi

Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse

Çocuklar, kadınlar, erkekler

Trenler tıklım tıklım

Trenler cepheye giden trenler gibi

İşçiler

Almanya yolcusu işçiler

Kadınlar

Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi

Ellerinde bavullar, fileler

Kolonyalar, su şişeleri, paketler

Onlar ki, hepsi

Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler

Ah güzel Ahmet Abim benim

Gördün mü bak

Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar

Ve dağılmış pazar yerlerine memleket

Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile

Gelse de

Öyle sürekli değil

Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün

O kadar çabuk

O kadar kısa

İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar

Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

Mendilimde kan sesleri.

Edip CANSEVER

 

 

 

 

 

 

Ayazda İki Yürek- Cezmi ERSÖZ

Kategori: Edebi , Hit: 3951

 Bu sabah beni uyandırmadan işe gitti. Giyindiğini duydum, ama kalkmadım. Kalkmak istemedim. Bir ara yatağa eğilip bir süre yüzümü seyretti. Soluğunu hissettim. Uyumadığımı fark etti sanıyorum. Ama bir şey demedi. Gözlerim kapalıydı, ama yüzüme umutsuz bir hüzünle baktığını hissettim.

 Günlerdir doğru dürüst birşey konuşamıyoruz. Birbirimizden saklanarak yaşıyoruz sanki. Oysa bir yıl önce ne büyük bir hevesle başlamıştık birbirimizi sevmeye... 5 aydır bende kalıyor. Günlük hayatın o basit, o bayağı ayrıntıları sevgimizi acımasızca kemiriyor. Ama o bu konuyu açmaktan ısrarla kaçıyor. Ne zaman ilişkimizin nereye gittiğini konuşmak istesem, ya konuyu değiştiriyor, ya kaçamak cevaplar veriyor...

 Kalktığımda mutfakta notunu gördüm: Sevgilim, öyle güzel uyuyordun ki, uyandırmaya kıyamadım. Bu gece işyerinde nöbetçiyim. Beni merak etme. Sevgiyle, yazıyordu...

 Notunu okuyunca gözlerim doldu. Bir bıçağın ucu kalbimde hafifçe gezindi sanki... Ona karşı hoyrat davrandığımı hissettim bir an. İlişkimizin sürmesi için asıl çırpınan oydu sanki. Bir de bana bu aralar çok ihtiyacı vardı. Başka bir eve taşınacak gücü yoktu. Aslında ben de onu hayatımdan kolay kolay çıkaramazdım. Bir tek onunla huzur içinde uyuyabiliyordum. Bu sevginin en gerekli koşullarından biridir, bilirsiniz. Ama başka bir sevgiliyi, başka bir aşkı özlüyordum. Ve bu kentten uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordum. Hem onsuz uyuyamıyordum, hem de çok yalnızdım. Ben ondan uzaklaştıkça, o da benden uzaklaşıyordu. Uzaklaştıkça ruhumuz üşüyor, üşüdükçe de örtünüyor, birbirimizden gizleniyorduk. Gizlendikçe daha bir yalnızlaşıyorduk...

 Bütün gün onu düşünüp içtim. Başka hiçbir şey yapmadım. Akşam oldu. Şehrin ışıkları yandı. Kalktım internetimin başına geçtim. Aslında yaptığım büyük bir hataydı. Bu ilişkiyi tamamen bitirebilirdim. Ama nedense kendime karşı koyamadım. Ve internette onun sayfasına girdim... Sayfasının ismi Ayazdaki Bir Yürek?ti. Fransız yönetmen Claude Saute'nin bu filmini birlikte gözyaşları içinde seyretmiştik... Filmin ismini günlerce sayıklayıp durmuştu. Benim de yüreğim hep ayazdadır, diyordu. Sinema tutkunuydu. Para bulduğunda çekmeyi düşündüğü bir sürü senaryosu vardı... Ama parası hiç olmuyordu. Zamanının daraldığını düşünüyor, yaptığı işlerin onu asıl yapmak istediklerinden uzaklaştırdığını fark ettikçe hırçınlaşıyor, bu yüzden çalıştığı yerlerde fazla barınamıyordu...

 Kendimi tiyatrocu Ümit olarak tanıttım ona... Dedim ya, yaptığım büyük bir hataydı diye...

 - Sizi tanımak istiyorum.. Ben tiyatroyla uğraşıyorum. Adım Ümit. Arada sırada dublaj yaparım. Adını söyledikten sonra, onu aramama iten nedenin ne olduğunu sordu.

 - Sitenizin ismi Ayazda Bir Yürek. Yanılmıyorsam bu bir filmin adı.

 - Evet, Claude Saute?nin filmi. Çok etkilenmiştim. Siz seyrettiniz mi?..

 - Seyrettim. Ben de çok etkilenmiştim. Sinemayla ilgilisiniz galiba.

 - İlgili ne demek. Sinema benim tek tutkumdur. Senaryo yazıyorum. En büyük idealim yazdığım senaryoları çekebilmek... Ama para meselesi işte...

 - Şu an ne iş yapıyorsunuz?

 - Reklamcılıkla ilgili bir dergide editörlük yapıyorum. Çok sıkılıyorum ve atılmam an meselesi... Sizin işler nasıl?

 - Pek iyi sayılmaz, hatta berbat diyebilirim. Tiyatro çevresini bilir misiniz, bilmem. Hep ahbap çavuş ilişkileri geçerlidir. Yoz, çürümüş bir dünya. İdealist, dürüst insanlara yer yoktur bu dünyada...

 - Desenize sinema dünyasından pek bir farkı yok. Peki söyler misiniz, bizim gibi insanlara ne zaman şans tanınacak?

 - İşimiz çok zor. Ya kurallara uyacağız, ya da köşemizde bekleyip hüzün biriktireceğiz...

 - Hayır, ben köşemde oturup beklemek istemiyorum. Mutlaka bireyler yapmalıyım.

 - Şu an neredesiniz?

 - Lanet olası işyerimdeyim. Bitirilmesi gereken sayfalar var. Yarın dergi baskıya girecek. Ya siz, siz neredesiniz?

 - Ben evimdeyim. Ve canım hiçbir şey yapmak istemiyor.

 - Yalnız mısınız?

 - Evet, yalnızım.

 - Birlikte olduğunuz kimse yok mu?

 - Neden sordunuz?

 - Hiç işte, öylesine sordum.

 - Hayatımda biri var. Ama şu an evde değil.

 - Peki siz, sizin hayatınızda biri var mı

 - Evet, var...

 - Ne iş yapıyor?

 - Yazar. Oldukça da tanınmış bir yazar. Bir yılı aşkındır beraberiz.

 - Nerede yazıyor?

 - Nerede yazdığını söylemesem. Onu bilmenizi istemiyorum. Kitapları da var. Peki, siz ne zamandır birliktesiniz?

 - Ne tesadüf bizim de ilişkimiz bir yılı aştı. Ama yolunda gitmeyen şeyler var. Tıkandık. Galiba. Birbirimizden gizlenerek yaşıyoruz ne zamandır. Aynı evdeyiz, ama birbirimizden çok uzaktayız...

 - Bizim ilişkimiz de pek farklı sayılmaz. Biz de tıkandık. Ne zamandır yoğunlaşamıyor bana. Varsa yoksa yazıları ve okurları. Bazen beni görmediğini bile düşünüyorum. İlişkimiz tıkandıkça kendini yaptığı işe daha çok veriyor ve benden daha çok uzaklaşıyor.

 - Hayatında başka biri olabilir mi?

 - Biri değil, birileri var. Flört etmeyi çok sever. Ama ilişkiler biraz derinleşmeye, ciddileşmeye başlamaya görsün, hemen bitirir. Bağlanmaktan çok korkar.

 - Peki, nasıl katlanıyorsunuz bu duruma, çok zor olsa gerek. Ben olsam dayanamazdım. Ayrılmayı düşünmüyor musunuz?

 - Çok düşündüm. Ama bu konuda biraz korkağım galiba. Bir de ona çok alıştım. Yalnızca onunla uyuyabiliyorum.

 - Sizin de hayatınıza başkaları giriyor mu?

 - Evet, giriyor. Ama hiçbiri onun yerini tutmuyor. Hay Allah, neler konuşuyorum sizinle ben böyle... Ben en yakın arkadaşlarımla bile bunları rahat konuşamıyorum...

 - Ama bana rahatça anlatıyorsunuz...

 - Bilmiyorum, belki sizi hiç tanımadığım için, bana bir yabancı olduğunuz için bu kadar rahatım sizinle... Hiç tanımadığı insanlara daha kolay anlatıyor insan kendisini... Peki, siz birlikte olduğunuz insanla her şeyinizi konuşabiliyor musunuz?..

 - Evet, desem yalan olur. Ben de sizin gibi hiç tanımadıklarıma daha rahat anlatıyorum kendimi...

 - Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...

 - Ben de sizin sevgilinizin yerinde olmak istemezdim.

 - Hayatımız ne kadar yorucu değil mi? Belirsizlikler beni çok yıpratıyor. Her şey net olsun isterdim. Hiç tanımadığım birine en gizli şeylerimi anlatmak bana acı veriyor. Kendimden utanıyorum. Ama yine de yapıyorum. Ne kadar yalnızım demek ki, ne kadar susamışım birine kendimi anlatmaya... Sabah işe gelirken onu uyurken seyrettim. Öyle masum görünüyordu ki... Neden hiç başladığı gibi sürmez ilişkiler...

 - Aşk çok güzel bir şeydir, ama kısa ömürlüdür.

 - Kısa ömürlü olduğuna inanmıyorum. Aşkta Sahip olduklarımızın değerini bilmiyoruz, hemen tüketiyoruz. İlk günlerimizi öylesine çok özlüyorum ki. Soluk alamazdım bazen. Kış günü bütün pencereleri açardım. Yanımdayken bile özlerdim. Soluksuz kalıp öleceğim sanırdım hep. Nereye dokunsam ona dokunmuş gibi olurdum. Nereye gitsem beni gördüğünü hissederdim. Tanrım gibiydi o. Bedenime dokunurdum ve dokunduğum yer hazla titrerdi. Çünkü kendime dokunduğumda ona dokunmuş gibi olurdum. Kanardı dokunduğum heryerim, tıpkı onunla sevişirken kanadığı gibi... Ama son zamanlarda onu öptüğümde bir boşluğu öper gibiyim... Artık birbirimize tahammül etmek zorundayız. Para biriktiriyorum, ayrı bir eve çıkmak için. Bir süre daha onun evinde kalmaya ihtiyacım var.

 - O bunları biliyor mu?

 - Biliyor, ama bunları hiç konuşmuyoruz onunla. Gitmemi bekliyor sanırım. Yalnızlığı ve yazılarıyla baş başa kalmak istiyor ve uzaktaki bir sürü sevgilisiyle... Ayazda iki yüreğiz biz şimdi...

 - Soluksuz kalırdım, dediniz ya, aklıma bir şey geldi. Gazetelerden birinde yazmıştı. Küçük bir çocuk karpuz yerken, kaçırmış. Aradan günler geçmiş. Çocuk gittikçe soluk almakta zorlanıyormuş. Tıkanmaları artınca doktora götürmüşler. Röntgen çekilmiş ve soluk borusunda karpuz çekirdeğinin kök yaptığı görülmüş... Soluğunu tıkayan buymuş. Hemen ameliyata sokmuşlar ve bu kökü söküp almışlar. Çocuk rahat soluk almaya başlamış. Ama birkaç gün sonra ölmüş!.. Aşktan söz edilince hep bu olay gelir aklıma. Aşıkken soluk almakta zorlanırız,ama aşk olmayınca, onu bizden aldıklarında ölürüz. Ve kimse niye öldüğümüzü anlamaz...

 - Çok kötü oldum. Bütün bedenim ürperdi.Bana ne yaptınız böyle. Her şeyi unutmaya çalışıyordum oysa. Bütün duygularım ayaklandı birden... Sizde anlayamadığım bir şey var...

 - Nasıl bir şey?

 - Sanki sizi çok eskiden beri tanıyormuşum gibiyim... Biliyor musunuz, insanda uzun yola çıkmak duygusu uyandırıyorsunuz.

 - Aşık olduğumu hissettiğim anlarda uzun bir yola çıkmayı çok isterim..

 - En çok nereye mesela?..

 - Trabzon?daki Uzungöl?e... Orada hem kendinizi sonsuzluk içinde hissedersiniz, hem de acı veren, ama şefkatli bir korunaklılık içindesinizdir.... Tıpkı aşk gibi...

 - İnanmayacaksanız belki ama, ben de orasını düşünmüştüm.Ne tuhaf, internette kurulan dostluklara, yakınlıklara pek inanmaz, gülüp geçerdim. Ama şu an sizi görmeyi ve yüz yüze tanışmayı öyle çok istiyorum ki...

 - Farkında mısınız, sabah oluyor?..

 - Evet, vaktin nasıl geçtiğini fark etmemişim bile. Peki siz, siz benimle yüz yüze görüşmek istiyor musunuz?

 - İstemiyorum, desem yalan olur... Hatta ben sizinle hemen bugün Uzungöl'e yola çıkmak istiyorum..

 - Siz ciddi misiniz, yoksa benimle dalga mı geçiyorsunuz?

 - Hayır, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Ama siz bu yolculuğa hazır mısınız, sorun o...

 - Hazırım... Ben biraz deliyimdir. Siz benim deli yanımı bilmiyorsunuz daha...

 - Peki işiniz, asıl önemlisi sevgiliniz...

 - İşimin canı cehenneme. Zaten bugün yarın çıkartacaklardı. Onlar atmadan ben ayrılırım şerefimle...

 - Peki sevgiliniz?..

 - Nasıldı o dizeler: Can çekişen aşkları vurmalı, Vurmalı ve sıradan bir intihar süsü verilmeli... Akif Kurtuluş'un dizeleri yanılmıyorsam..

 - Sevgilinizin yerinde olmak istemezdim...

 - Nerede ve kaçta buluşuyoruz?

 - Atatürk Kültür Merkezi'nin önünde, saat 12.00?de... Peki sevgilinize ne diyeceksiniz?

 - Onu arar, her şeyi söylerim, o işi bana bırakın. Hadi, şimdilik hoşça kalın...

 Ve birkaç dakika sonra telefonum artarda kez çaldı. Açmadım tabii ki, telesekreter devreye girdi. Telesekreterin sesini iyice açtım. Konuşması tedirgindi. Beni incitmekten korktuğu belliydi:

 Canım, birbirimizi çok sevdik, ama ne zamandır sevgimiz bizi korumuyordu.Son günlerde ikimizde çok yalnızdık. Bitmesi ikimiz için de iyi olacak. Seni hep güzel anmak istiyorum. Uzun bir yola çıkıyorum. Beni merak etme ve bekleme. Belki bir gün seni ararım. Hiç beklemediğin bir anda... Seni incittiysem bağışla.

 Evet, ben de en az onun kadar deliydim. Hemen bavulumu hazırlamaya koyuldum. Beni görünce ya mahvolacak ya da uzun yola çıkacaktık. Birlikte ne zamandır çıkmayı düşlediğimiz, ama bir türlü çıkamadığımız o uzun yola...

 Cezmi Ersöz

 

 

 

 

 

 

Bahar Getirdim Sana-Can Dündar

Kategori: Edebi , Hit: 3792

 “Neyi arıyorsan sen, O’sundur” der Mevlana.. Zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşık.... Elinden tuttuğumuz her sevgili, bizi sürükleyip, kendi iç dünyamızın derinliklerinde bir keşif gezisine çıkarır. Her ilişki, benliğimizde bir kazıdır aslında, her sevda ruhumuzun bir başka yüzü... Her aşkta kendimizi ararız, o yüzden bulduklarımız benzerimizdir.

 Resimlerini yan yana koyun sevdiklerinizin ve dikkatle bakın yüzlerine, onların suretlerinden kendi yüzünüz bakacaktır size... Aşk denilen kaleydoskobun buzlu camına gözünüzü dayadığınızda, binbir cam rengarenk ışıklar saçarak döndüğünde, her seferinde bambaşka şekiller ördüğünü görürsünüz. Her camda, farklı bir renginiz vardır; her şekilde sizden bir parça...

 Aşklarınız hülasanızdır. Sevdiginiz her adam, beğendiğiniz her kadın farklı ruh hallerinizi ele verir; arada bir çevirdiniz mi kaleydoskobu, cam paralar yer değiştirip yeni şekiller alır; hepsi siz... Sevgilinizin gözlerindeki dolunay, sizdeki ışığın yansımasıdır aslında; dilindeki sizin ilhamınız, tenindeki sizin yansımanızdır.

 Yoksa halâ bir sevdiğiniz, o henüz kendinizi bulamadığınızdandır... Aşk, narsizmdir. Sevda, çevrildikçe içinizin farklı ışıklarını yakan eğlenceli bir kaleydoskop gibi başımızı döndürüyor.

 Ve biz, hep baharı takip ederek dünyayı gezen bir gezgin gibi içimizdeki eski baharları arıyoruz. Narcissusu’u bilirsiniz; Öyle heybetli ve güzelmiş ki, bakmaya dayanazmazmış kendine... Gün boyu ayna karşısına geçip kara gözlerini, incecik burnunu, dar kalçalarını, kıvırcık saçlarını seyredermiş hayran hayran... Bir gün ırmak kenarında gezinirken, sudaki yansımasına ilişmiş gözü. Uzanıp, iyice bakmak istemiş. Tam gördüğünde kendisini, dengesini kaybedip düşüvermiş ırmağa, kapılıp gitmiş suya... Yeryüzünün en güzel insanının
öldüğünü duyan Tanrı, unutulmaması için O’nu her bahar açan gözel kokulu bir çiçeğe dönüştürmüş, Narcissus, nergis olmuş.

 Kıssadan hisse, benden size tavsiye, taze bir nergis verin bugün sevgilinize... Sonra da, nerede baharsa mevsim, rotasını oraya çevirip içinizdeki eski baharlara koşan bir gezgin gibi “Bahar getirdim sana” deyin.

 Baharın elinizde olduğunu unutmadan.. Gözlerindeki ırmağa baktığınızda kendinizi göreceksiniz; dikkat edin de hayran olup düşmeyin... Düşüp bahar kokulu bir çiçeğe dönüşmeyin...

 Can DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

Sudaki İz-Ahmet ALTAN

Kategori: Edebi , Hit: 1943

 Killi bir toprak tabakası gibiydi içi; bedenini parçalayan öfke dalgaları bu tabakanın altına sızamıyor, üstünde birikip gittikçe büyüyerek şiddetleniyordu. Üstünde öfkenin biriktiği bu tabakanın altı ise bir köy gibi durgundu. Öfke, bu altta kalan bölgeye ulaşamıyordu. Orada küçük ve mutlu umutlar, temiz bir ev, saygılı bir eş ve okumuş bir köylünün dingin gülümseyişi vardı. Köylünün hareketsiz düşleri altta, kentlinin fırtınalı öfkesi üstte kalmış, Necip'in içini eski Mısır mezarları gibi katlara ayırmıştı.

 Bir yıl olmuştu üniversiteye başlayalı, koca bir yıl geçirmişti kentte. Bir yıl boyunca okula gitmiş, sokaklarda dolaşmış, vitrinlere bakmış, sinemaların önünden geçmiş, otobüslere binmiş, denizi seyretmiş, geceleyin kentin ışıklarından ürkmüş, kadınların güzel koktuğunu öğrenmiş, öğrenci kahvelerinde oturmuş ve bütün bu yerlerde bir insan gibi değil de toz rengi pis bir bulamaç gibi dolaşmıştı. Bir tek kadın bile ona gülümsememiş, bir tek kızla el sıkışmamış, hiç kimse hiçbir konuda düşüncesini sormamış, parasız kaldığında kimse ona yemek vermemiş, onun da o kentte yaşadığını kimse fark etmemişti. Başka insanlar için Necip'in kentte olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, üzülüp üzülmemesi hiçbir önem taşımıyordu. Küçücük, minnacık bir ayrıntı bile değildi kentte. Yoktu. Var olamamanın acısı, çaresizliği, damla damla öfkeye dönüşmüştü. İlk başlarda bir tek gülümsemenin yok edebileceği kadar güçsüz, köksüz ve yapay olan bu öfke, o tek gülümsemenin olmaması yüzünden gittikçe büyüyüp güçlenmişti.

 Yalnızca bir tek kişi fark etmişti onu. Bir sabah dersanenin açılmasını kalabalıktan uzakta, pencerenin kenarında tekbaşına beklerken, bir öğrenci gelmişti yanına.

 - Ne o? demişti, seni hep böyle yalnız görüyorum, kimseyle arkadaşlık etmiyorsun.

 - Arkadaşım yok.

 Çocuk Necip'e bir sigara vermişti.

 - Kimseyle konuşmazsan tabii arkadaşın olmaz. Herkes, arkadaşın burada, birsiyle konuştun da sana arkasını mı döndü? Niye uzak duruyorsun herkesten?

 - Bilmem.

 Çocuk, Necip'in omzunu tutup gülümsemişti.

 - Ben de senin gibiydim ilk geldiğimde. Böyle oluyor insan kente ilk geldiğinde. Sen akşamüstü dersten sonra beni bekle. Benim adım Fikret.

 Akşamüstü birlikte çıkmışlardı üniversiteden. Mayıs sonunun ılıklığı vardı kaldırımlarda. Birlikte bir kır kahvesine gitmişlerdi. Bodur meyve ağaçlarının altına serpiştirilmiş kırık dökük tahta masalardan birine oturmuşlardı. Köylerinden, kent yaşamının tatsızlığından, ailelerinin fakirliğinden, parasızlıktan söz etmişlerdi. Fikret, köyleri, köylüleri,kimsenin tekbaşına yalnızlıktan ve çaresizlikten kurtulamayacağını anlatmıştı.Anlattıklarının hepsi de Necip'in aklına yatmıştı. Birden her şeyi başka türlü görmeye, kendisinin güçlü bir insan olduğuna inanmaya başlamış, hemen önünde duran yepyeni bir dünyayı keşfetmenin coşkusuyla sevinmişti. Fikret, bu yeni dünyada Necip'e de yer olduğunu, ona da önemli görevler düştüğünü söylemişti. Ertesi gün okulda buluşmak üzere neşeyle ayrılmışlardı.

 Ertesi gün gelmemişti Fiktret, onun yerine ölüm haberi gelmişti. Fikret'i vurdular, demişlerdi. Necip, yalnızca bir tek akşamüstünü birlikte geçirdiği bu en iyi arkadaşının ölüm haberini duyduktan sonra bahçeye çıkmış, bir taşın üstüne oturup tekbaşına bir sigara içmişti. Bir titreme gelmişti üstüne; sigarayı tutan elleri, bacakları,gövdesi her yanı titremeye başlmaıştı. Fikret'in ölümüne hem üzülmüş, hem de dehşete kapılmıştı.

 Sınavları bile beklemeden o akşam ilk otobüsle köye dönmüş, bir hafta boyunca sokağa bile çıkmamıştı. Hep Fikret'in anlattıklarını ve onun vurulduğunu düşünüyordu. Kendisini yalnızlıktan,fakirlikten, sıkıntılardan kurtaracak olan kurtarıcıyı son anda yitirmiş gibiydi. Necip, ne yapması gerektiğini bir türlü bilemiyordu. Deli gibi bir öfkeyle büyük bir korku, içinde çarpışıp duruyordu. Necip ikisinden birini seçmek zorunda olduğunu biliyor, kendini karar vermek zorunda hissediyordu.

 Öfkeyle ve korkuyla kıvranan Necip birden kalktı. Burada tekbaşına kalmaya daha fazla dayanamayacağını anlamıştı. Gömleğini alıp köye doğru yürüdü. Kente dönüp Fikret'in arkadaşlarını bulmaya karar vermişti. Korkuyordu, ama yapacak bir şey de yoktu artık.

 Sudaki İz (Kitaptan alıntıdır.)

 Ahmet ALTAN

 

 

 

 

 

 

Bitti Zor Oldu Ama Bitti

Kategori: Edebi , Hit: 2110

''Benim de zaten hiç gücüm yok

Yüzüm yok hiç

Umudum yok

 Ama bil ki

 Farklı bir hayald

 İşkenceydi bazen

 Bazen çok güzeldi

 Ama anlıyorum sesinden

 Kurtulmuşsun

 Sen

 Nokta konmuş bitmiş

 En güzel hikâyem…''

 -Teoman-<

 Bazen en güzel hikâyeniz hiç ummadığınız bir anda bitiverir. Sonsuza dek süreceğini sanırsınız oysa. Gözlerinizi açtığınızda her şey birden eski yapay çirkinliğinde yaşanmaya devam ediyordur. Hâlbuki gözleriniz kapalıyken hafif sarhoş bir haldeyken duyduğunuz baş dönmesiyle birlikte dizlerinizin titrediğini hissediyordunuz. Gözlerinizi açtığınız anda bu baş dönmesi de bitiyor dizlerinizdeki hafiflikte. Ardından bir dünya ağırlığındaki yükü omuzlarınızda hissediyorsunuz ve kalbinizdeki büyük boşluğu. Tekrar gözünü kapamak ne işe yarıyor ki. Tıpkı çok güzel bir rüyadan uyandıktan sonra tekrar gözlerini kapayıp kaldığınız yerden devam edememek gibi. Yani sonrası hep hüsran.

 Hep hayal kırıklığı oturup ağlamak bile istemiyorsunuz. Konuşup insanlara anlatmak istemiyorsunuz. Her şey bitmiş olsa bile bu hikâyenin sizin sayfalarınızda yazıyor olmasının gururunu yaşıyorsunuz belki. Bencilce kimseyle paylaşmak istemiyorsunuz da. Geriye dönüp bu hikâyenin kahramanlarını bile istemiyorsunuz yanınızda yeni bir hikâyeye ise hiç gerek yok.

 Hayata bir yanınız eksik bakıyorsunuz yarım yaşıyorsunuz her dakikayı. Ama işin ilginç tarafı yaşıyorsunuz. Öylesine de olsa yaşıyorsunuz kendinizle anlamsız duygularınızla herhangi bir suratla başka bir maskeyle yaşıyorsunuz.

 Sizi görenler farkı hemen anlıyorlar; Ne olmuş olabilir ki? Bir insan bir günde nasıl bu hale gelmiş ki? Neden bişey anlatmıyor? Neden gözleri hep uzaklara bakıyor? Ya da kimi bekliyor olabilir? Böyle bir yerde bekleyerek nasıl umudunu kaybetmiyor?

 Çevrenizde dönen milyon tane soruyu duymuyorsunuz bile. Cevapsız sorularla ne yapabilirsiniz? Anlatırsanız hikâyenin sihiri bozulmaz mı? Anlatacak bir cümlede bulamazsınız zaten. Onu suçlamak değildir niyetiniz hikâyede son noktayı koymak ona ait olsa bile. Kimse ona kızmasın sizi bu hale getirmeyi belki o da istemezdi…

 Artık yalnız senin için

 Üzülüyorum

 Bitti

 Zor oldu ama

 Bitti

 01:58

 23.01.2005...

 Tuğba Kasal

 

 

 

 

 

 

Ayrılık Türküsü

Kategori: Edebi , Hit: 1803

 Ben yine bir ayrılık türküsü tutturdum. Dilime de sesime de yakıştı. Bilirsin ayrılık şarkıları dinlemeyi benden. O kadar çok dinledin ki…

 Her birinin sözcükleri farklı olsa da müzikleri birbirine benzerdi. Sen bu müziği duyduğunda gözlerin dolmaya başlardı hep yüreğini tutardın. Öylece bakıyorsun gözlerime ve ben yine aynı türküleri söylüyorum sana. Sen ayrılık türkülerini sevmezsin halbuki. Ama ben söylediğim zaman dinlemekten başka bir çaren de kalmıyor sonuna kadar…

 Yalvaran gözlerle bakıyorsun yine bana; ne türküyü susturmak istiyorsun ne de devamını dinlemeye gücün var. Ben inatla sana ayrılık türküleri söylüyorum yıllardır yaptığım gibi. Sözlerini sorguluyorsun nedenini anlamaya çalışıyorsun öylesine sessiz öylesine çaresiz.

 Dudaklarına değen kadehte sanki bütün zamanların en acılı içkisini yudumluyorsun ama kulaklarından beynine süzülen zehir kadehteki içkiden çok daha beter.

 Arada ney taksimi uzuyor, sen sonrasında duyacağın sözlere mi daldın yoksa suskunluğun korkusuna mı belli değil. Ben sustum yine gözlerim dolmuyor her zamanki gibi. Olanca kederiyle gözlerim simsiyah bakıyor gözbebeklerine. Sen hayallerde misin yoksa gerçeklerin kâbusu mu var gözlerinde belli değil.

 Bu türküyü sen öğretmiştin bana o zaman 15 yaşımdaydım. Gözyaşları içinde dinlemiştim. Susman için yalvarmıştım. Başka türküler söyleyelim sevdaya dair ne olur yeter demiştim. Sen uzatmamıştın. Çünkü gözyaşlarıma hiç dayanamazdın. Bitirdin söylemeyi başka bir şeye de gerek görmemiştin sırtını dönüp çekip gitmiştin. Son defa gözlerine baktığımda yine yalvardım gitme dedim ne olur bu şekilde gitme daha bu türküden sonrasını bilmiyordum. Öğrendim ki özlem ve hasret türküleri gelirmiş sonrasında. Uzunca bir zaman da tek başıma mırıldandım yeni öğrendiğim bu türküleri.

 Dedim ya senden öğrendim ben ayrılık türküsünü. Ama senin gibi bir defa söylemedim. Sayısını bilmediğim defa ayrılık türküleri söyledim sana hatta nedenini bilmediğim defa ayrılık…

 Sonra daha bir güçlü oldum daha dayanıklı. Artık yeni bir ayrılık türküsü ağlatmıyor beni. Yeni bir sevda türküsünde içim kıpırdanmıyor, bir hasret türküsü burnumu sızlatmıyor. Her seferinde boğazım düğüm düğüm oluyor. Ben ağlayamıyorum ben gülemiyorum ben özleyemiyorum…

 Bütün bunların bana kattığı tek şey var. O da güvensizlik. Hayatta kaybedemeyeceğim bir şey kalmadı. Kendimden korkuyorum tanrıdan sonra. Merhamet çok eskilerde kalmış gibi görünüyor.

 Söylediğim türkülere bakma sen benim. Hâlbuki ben sana bundan sonra ayrılık türküleri söylememeye yemin etmiştim. Ama yine bozdum yeminimi.

 Affet beni sana yine bu hüznü yaşattığım için.

 Bak yanındayım dizinin dibine oturmuş saçlarımı okşamanı bekliyorum, bir kedi gibi kıvrılıp kucağında uyumayı. Benim hayallerim yok biliyorsun ama senin hayallerini dinlemek istiyorum. Hadi bana yeni bir türkü söyle. Unutalım ayrılığı. Beni yeni bir dünyaya inandır, kimsenin üzmesine izin verme.

 Tuğba Kasal

 

 

 

 

 

 

Şehrin İzi

Kategori: Edebi , Hit: 905

 İstanbul’a kar yağıyor...

 Sırça bıyıktan beyaz adamlar yapıyor rengarenk çocuklar. Ve bütün ayak izleri siliniyor denize yakın. Bir tayyör eskisi gibi ikiye ayırıyor banliyo trenleri fakir mahalleleri. Sümükleri ayaza donmuş bir çocuğa düşüyor kentteki bütün kağıt mendilleri satmak üstelik. İnce bir tezatlık çarpıyor buğulara. Haliyle inciniyor martılar. Haliyle buz tutuyor peronlar. İnce uzun bir demir eskisi bölüyor kenti. Demir gibi soğuk, solmuş ve kirli. Beyaz bir yanlızlığa sığınıyor ahşap yaşanmışlıklar ve bahçelerine ince buklalere benzer, akort edilmemiş akordeon sesleri düşüyor. Ağır, kasvet gibi yüzsüz ve güzel Konstantanapolis’te sarhoşlarla deliler ölüyor en çok. Yani şehr-i kahpenin gerçek sahipleri.

 İster istemez reklam panolarına takılıyor, işlerine geç kalmış yeni yetme kızlar. Onlar kadınlık bağını bu reklam panolarından, erkeği ise, olağan seferlerine çıkan bindikleri, kalabalık trenlerden tanıyorlar. Umutlarını zedeliyor sertlik. Aşklarını ve hayallerini deliyor. Kızamıyorlar. Elleri üşüyor sonra... Bu soğuk ve renksiz parmaklarıyla tutuyorlar tüm kenti. Zaman zaman düşürüp kırıyorlar en bilindik hayallerini. Sonra yine yerden çaresizce alıp, bir ucuz romanın, en heyecanlı yerinde saklıyorlar kimse görüp, bilmesin diye.

 İstanbul’a kar yağıyor...

 Beyaz bir bozkırı aldatılmış bir saflığın kucağına atıyor. Güzel kokuyor temizlik. Efsane atın kanatlarına benziyor yalınlığı. Koştukça daha da gizemli oluyor. Şaşırıveriyor kırlangıçlar. Ve hatta kendilerinin bu denli yetenekli olmamalarına içerliyorlar. Başlarını öte tarafa döndürüp, atın şaha kalktığı yerin ters yönüne doğru uçuyorlar. Sonra at kendi süratine yetişemiyor. Daha hızla kanat çırpıp kendisi gibi beyaz yakamozların ardında kayboluyor. Üstelik şatafatsız ve huysuzluk yapmadan. Gölgesi mat yalnızlıklara takılıyor. Kar geceyi de mi örtüyor? Şehrin izi geceye bembeyaz vuruyor.

 İstanbul’a kar yağıyor...

 Hazır, ambalajlanmış hayaller satıyor hayalleri yıkılmış adamlar. Üstelik, kullanma klavuzları bile olmayan bu hayaller son derece çabuk bozulup, tümden ve birbirleri ardı sıra yitiyorlar. Kimse almıyor zaten artık onları. Talihsiz satıcılar da bunu biliyorlar. Miyadı dolmuş yolculuklarda, artık öylesine gidip geliyorlar. Hiç inmiyorlar trenden ve hangi peronda bindiklerini artık kendileri bile bilmiyorlar. Uzuyor yollar. Ve kar hiç durmuyor. –Gece boyunca da yağmıştı zaten-

 Bir tayyör eskisi gibi ikiye ayırıyor banliyo trenleri fakir mahalleleri. Sümükleri ayaza donmuş bir çocuğa düşüyor kentteki bütün kağıt mendilleri satmak üstelik. İnce bir tezatlık çarpıyor buğulara. Haliyle inciniyor martılar. Haliyle buz tutuyor peronlar.

 Ben İstanbul’u ve kakao tadını reklam neonlarından değil, çocukluğumla beraber babaanne çukulatısından tanıyorum....

 İstanbul’a kar yağıyor...

 Bir sigara yakıyorum. Duman buz gibi rüzgara karışıyor. Yok oluyor. Ve gökyüzü ucuz kanyak kokuyor.

 Yürüyorum...

 Şehir delisinin notu:Bir gün umutlarımın peşinden gitmeye karar vermiştim.

 Şehir sarhoşunun notu: Bir gün hayallerimin peşinden gitmeye karar vermiştim.

 Ve İstanbul’a kar yağmıştı...

 Erk ACARER

 

 

 

 

 

 

İstanbul'da Yaşamak

Kategori: Edebi , Hit: 1127

 Çoğu zaman hepimiz burada yaşamanın zorluğundan yakınıyoruz. Bu şehre kızıyoruz. Şikayetçiyiz trafikten, dar sokaklardan, hava kirliliğinden, çevrenin pisliğinden ama hiç birimiz vazgeçmiyoruz İstanbul’dan.

 Bir arkadaşım yıllar önce “kadın gibidir İstanbul ne onunla olur ne de onsuz.” demişti. Haklıydı galiba. O zamanlar ben bu şehirde değil,bir kara ikliminin bir kara şehrinde yaşıyordum. Bu sebepten olsa gerek pek değerlendirememiştim, anlayamamıştım ne demek istediğini. Şimdi düşünüyorum bu söz üzerine. Nedir bu kadar vazgeçilmez olan. Boğaz mı? Deniz mi? Hava mı? Su mu? Düşünmekle bulunmuyor cevap, zaten kelimeler de yetmiyor ya da aciz kalıyorlar. Diğer taraftan mantıksız geliyor İstanbul da yaşamak. Alt alta yazıp topladığında görüyorsun ki pek de geçerli bir sebep yok burada olmak için. Öyle bir şey var ki İstanbul'da insanı kendine çeken ne anlamak ne anlatmak mümkün.

 Anlatılmaz yaşanır İstanbul. Cazibe herhalde bunun adı. Bir kadın işte İstanbul. Cazibeli, havalı mutlaka sizi kendine aşık eden. Tüm çirkinliklerini gizlemeyi ustaca beceren, güzelliklerini hiç çekinmeden size sunan, başı daima dik, hiç utanmayan, kendine hep güvenen, baş döndürücü bir kadın.

 Üstelik İstanbul tarihin de en tehlikeli kadınıdır. Onun aşıkları gelir ve mutlaka giderler. Onu elde etmek bir çağı kapatıp başka bir çağı başlatmak demektir. Zor kadındır İstanbul. Ancak gidenler aslında gönderilenlerdir. Bu kadın aşığını değiştirir. Kimin gidip kimin geleceğine kendisi karar verir. Güçlü kadındır İstanbul.

 Kim bilir belki bir gün bizleri de terk edecek bu şehir. Ama şimdi, biz, bu kadına aşıklar ona daha iyi davranmalıyız belki biraz daha özenle sevmeliyiz sevgilimizi. Biraz daha İstanbul'lu olmalıyız, anlamalıyız onu belki de.

 Aslı VURAL

 

 

 

 

 

 

Özgürleşmek

Kategori: Edebi , Hit: 1816

 Özgürlük insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Yaşamın içinde kaybolduğumuzda, kısıtlamalarla karşı karşıya kaldığımızda, dilediğimizce hayatımızı yaşayamadığımızda özgür olmadığımızı düşünürüz.

 İnsan yaşamın içinde kendi sınırlarını kendi çizer ve bu sınırlar onun yaşam alanı olur. Bazen bu sınırlara başka insanların girmelerine ve hatta onların bu sınırlara müdahale etmelerine izin verir.. Başka insanlar bu sınırlara kuralları ile gelirler ve sınırlar aşılması zor duvarları oluşturmaya başlar. Birkere izin vermişsinizdir geriye dönemezsiniz. Bazen başka türlüsünün olamıyacağı inancı bile oluşur insan zihninde. Başlangıçta insan bunu sevgi adına , fedakarlık adına yapar ama giderek bu durum onu acizleştirir. İkili ilişkilerimizde, iş ilişkilerimizde, aile ilişkilerimizde, arkadaşlarımızla olan ilişkilerimizde bu sistem hep aynı şekilde işler. Taki biz özgürlüğümüzü kaybettiğimiz duygusunu içimizde duyana kadar. İşte kaos bundan sonra başlar.

 Değişim için uyanış başlamıştır zihinlerde. Kişi önce kendini sorgulamaya başlar, sonra çevresi ile iletişimini irdeler. Sürekli vermiş, neredeyse hiç almamıştır. Alış veriş tek taraflı olmuştur kimilerine göre. Gösterdikleri onca sevgi karşılık bulmamıştır kimileri için. Yaşam adeta kurallar sinsilesi haline gelmiştir . Bu kurallar kalkmalı,yaşam dilediğince yaşanmalıdır kimilerine göre.. Bazıları için para kazanmak önemlidir. Para özgürlük kapılarını açacaktır. Bu noktada kişiler eşlerinden ayrılırlar, sevgililerini terkederler, işlerini değiştirirler, bazıları daha marjinal bir hayatı deneyimlemek isterken ,kimileri kendilerini geliştirmeye yönelir, Sonuçta insan evvelce yapamadığı şeyleri yapar hale geldiğinde kendini özgür hissedecektir.

 Yeni süreç başladığında kişi başlangıçta kendini daha özgür, daha mutlu hisseder. Evet yaşamında bir şeyler değişmeye başlamıştır da. İstediği yere gider, istediği kişiyle birlikte olur, parası varsa dilediğince harcar. Kurallar onun için bir şey ifade etmemeye başlar yada en azından artık kurallarla başedebilir hale gelmiştir.

 Peki gerçekten özgürlük bu müdür? Tüm bunları yapabiliyor olmak bizi gerçekten özgür mü kılacaktır? Yada yaşamımızda yeni sınırlar mı çizilmeye başlanmıştır? Farklı içeriklerle, farklı algı ve isteklerle. Yoksa yeni bir kaosun başlangıcı mıdır bu yenilik?

 Evet; asıl gerçek, özgürlük kelimesinden de anlaşılacağı üzere öz’ün gürleşmesi, güçlenmesidir. Biz özgürlükle ilgili farkındalığımızı dış dünyaya çevirip çözümleri yine orada ararsak bir başka yaşam biçiminin tutsaklığı içine gireriz. Özgürlüğü ararken, bulduğumuzu zannederken yeniden kaybediveririz. Aslolan içimizdeki özün farkına varıp onun ortaya çıkmasını sağlamaktır. İçimizdeki kalıpları kırabilmektir. Gerçek özgürlük burada başlar. İnsan kendini tam anlamıyla ifade edebilir hale gelir. Yaşamında istemediği bir durumda karşısındakine hayır diyebilme gücüne sahiptir. Dengeleri korur ve özünün isteklerini dile getirir. Karşısındakini kırmamak adına istemediği bir şeyi yapmaz, etraf ne düşünür diye davranışlarını kısıtlamaz. İçinde sırlarını barındırmaz, yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla ifade edebilme gücüne sahiptir. Davranışlarını dengeler içinde yaptığında, sorumluluklarının farkında olup, onların ardında durabildiğinde gerçek özgürlüğü yaşıyor demektir ve karşısındaki insanlar onu anlarlar. Kaosun ortasında, kendi içsel gücümüzün, yapabilirliklerimizin farkındalığıdır özgürlük. Sahip olduğumuz tüm duygularımızı hissedebilmek, onları yaşayabilmektir. Tüm dünyayı olduğu gibi kabul edebilmek ve koşulsuzca sevebilmektir.

 Özgürleşmek özgürlük olabilmektir.

 Sevgiyle kalın

 

  Rüya YÜKSEL

 

 

 

 

 

 

Sevgiliye Son Mektup

Kategori: Duygusal , Hit: 1963

 Bir gün daha yaşandı ve bitti.Yeni bir güne tekrar açtım gözlerimi farkı yoktu aylardır uyandığım sabahlardan.Değişen tek şey takvim yaprağındaki rakam oldu.Yakalandığım hastalıktan kurtulmaya çabalıyordum ve her seferinde daha derine batıyordum. İlacımın zaman olduğu söylendi. Zaman denilen ilacı vaktini geçirmeden aldım ama hiçbir etkisi olmadı. Ne bir yan etki nede bir olumlu etki. Sonuç negatif. Antibiyotik olarak aldığım miller her yudumda içerimde oluşmuş yaraları tuz basarcasına yakarak geçti. Alev alev yaktı.

 Ben daldığım ufuktaki hayalinle beraberken anlayamıyordum artık yanımda konuşulanları.

 Bazen nerde olduğumu bile kavrayamıyordum nasıl bir illetse öyle sarmıştı bedenimi benliğimi.

 Etrafımda ki insanlara aldırmadan kendi içimde büyüttüğüm yalnızlığımla beraber oturup seninle geçen günlerimi düşünerek gitmendeki mantığı bulmaya çalışıyorum.Sana göre insan doyduğu yerde mutluydu. Bense bu doğduğum, doyduğum, aşığı olduğum şehirde mutlu değildim. İnsan sevdiği yanında olmazsa neresi olursa olsun mutlu olamıyormuş.

 Şimdi tek merakım yine sensin. Doyduğun o şehirde cidden mutlu musun,yada hiç anıyor musun ismimi, bir sigara yakarken böcüğüm olsa sigarayı şöyle içerdi, miller’ına limon katmadan içmezdi, patates kızartması onun vazgeçilmeziydi diyor musun? Ben de saçmalıyorum işte adımı anacak olsaydın gitmezdin zaten di mi. Ben adını nefes aldığım her saniye andım ve ben gitmedim. Artık hastayım belki de yasta bilmiyorum ama ben seni beklemekten hiç vazgeçmedim. Bu aşığı olduğum şehirde sensizde olsam yaşamaya devam ettim.

 Ve bugün anlamsız bir istekle sana bu ilk ve son olan mektubu yazdım.İster oku ister at.Bu senin sorunun. Bugün her şey son bulacaktı. Ardından çektiğim acı,yazdığım şiir,dinlediğim hüzün şarkıları ve en önemlisi aylardır arkan sıra döktüğüm gözyaşı bugün son kez akacak gözümden ve yanaklarım bugün son kez ıslanacak.

 İşte böyle sevgili dedim ya artık hastayım yada yasta ben bile bilmiyorum.Tek bildiğim mutluluğun artık dudaklarımda acı ve sahte bir tebessüm olduğu.

 

 Ben biz olmaktan vazgeçtim sevgili.Ve son kez başka bir şehirden ELVEDA…

 

 

 

 

 

 

Sevgi

Rahip mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi . O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam : " Onu ne kadar çok sevdim ." diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı . Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu . Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuslardı , utanç içindeydiler . Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar : "Tamam , baba . Seni anlıyoruz ." Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu ...

Rahip törene devam etti . Törenin sonunda , aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı . Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar . Yaşlı adam hala : "Onu ne kadar çok sevdim" diye sesli sesli konuşuyordu . Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler , ama o devam etti , "Onu sevmiştim !"

Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken , yaşlı adam gitmemekte direniyordu . Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu . Rahip yaklaştı : "Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum , ama gitme zamanı geldi . Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız ." dedi . Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha "Onu ne kadar çok sevdim ."diyerek söylendi . "Beni anlamıyorsunuz ," dedi rahibe "ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim ."

Zil çalmadığı sürece zil değildir .

Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir .

Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır .

Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir ...

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayata Farklı Bir Bakış Açısı


Amerika'da bir adam lotodan bir milyon dolar kazanıyor,
arabasına giderken bir bayan kızının çok ağır, ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve beş yüz bin dolar bulamazsa yarın kızının öleceğini söylüyor.
Adam hiç düşünmeden parasının beş yüz bin dolarını veriyor.
Ertesi gün bu olaya şahit olan biri, adama o parayı verdiği bayanın bir dolandırıcı olduğunu ve onu kandırdığını söylüyor. (adam gerçekten de kandırılmış)

Bu konuşmanın sonunda adam sadece gülüyor, Bu duruma barmen oldukça şaşırıyor.    -Nasıl olur, kadın seni kandırdı hiç mi üzülmedin?

Barmenin aldığı cevap ilginçtir:

-Benim sevincim yarın ölecek bir kızın olmaması!

 

 

 

 

 

 

YOLUMUZDAKİ ENGELLER

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.

Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti.

Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı .. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde .."Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

"Her engel, yaşam koşullarınızı daha
iyileştirecek bir fırsattır .."

 

 

 

 

 

 

 

TAHTA PERDEDEKİ ÇİVİ


Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. " arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demiş.

Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış.

Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne ***ürmüş. Gence "bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart (sök)" demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış.

Babası ona "aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik kapanmayacaktır.

 

 

 

 

 

 

ACI BİR ÖYKÜ

 

 

Askerliğini bitirmiş olan genç askerliğini yaptığı şehirden ailesini aradı:
-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.
-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar.Oğulları,
-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.
-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı.Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti.Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
-Hayır. Anne,baba,onun bizimle yaşamasını istiyorum.
-Oğlum,dedi babası,bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur.Bizim kendi hayatımız var,bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz.Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin.O kendi başının çaresine bakacaktır.Oğlu o anda telefonu kapattı.Ailesi ondan bir süre haber alamadı.Ama birkaç gün sonra,polisten bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler.Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.
Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.
Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;
Güzel olan ya da birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevemiyoruz. Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyor

 

 

 

 

 

 

 

YANMAK

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:

--Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş; Demiş ki:

--Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş; Şöyle demiş:

--Ve bu ateş yakıcı bir şey!

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.

ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş...

Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş;
Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!...

 

 

 

 

 

 

DENİZ YILDIZININ ÖYKÜSÜ


Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken,denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.
Biraz daha yaklaşınca bu Kişinin, sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını fark eder ve
"Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsun ?" diye sorar.Topladıklarını hızla denize
atmaya devam eden kişi, "Yaşamaları İçin" yanıtını verince, adama şaşkınlıkla:
"İyi ama burada binlerce deniz yıldızı var.Hepsini atmanıza imkan Yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?" der.
Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi,
"Bak Onun İçin Çok Şey Değişti," karşılığını verir.

 

 

 

 

 

 

BİLGE İLE KÖPEK

Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:

-Benim bundan öğrendiğimm şu oldu,der.
-Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.

Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için...

Her insanın bir hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.
 

 

 

 

 

 

 

YAŞAMIN YANKISI


Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden çocuk ayağı takılıp düşüyor ve cani yanıp 'AHHHHH' diye bağırıyor.
İleride bir dağın tepesinden 'AHHHHH' diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor.
Merak ediyor ve
- ''Sen kimsin?'' diye bağırıyor. Aldığı cevap 'Sen kimsin?' oluyor.
Aldığı cevaba kızıp - ''Sen bir korkaksın!'' diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses 'Sen bir korkaksın!' diye cevap veriyor.
Çocuk babasına dönüp
- ''Baba ne oluyor böyle?'' diye soruyor.
- ''Oğlum'' der babası, ''Dinle ve öğren!'' ve dağa dönüp ''Sana hayranım!'' diye bağırıyor.Gelen cevap ''Sana hayranım!'' oluyor. Baba tekrar bağırıyor, ''Sen muhteşemsin!''Gelen cevap; ''Sen muhteşemsin!'. Çocuk çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor.Babası açıklamasını yapıyor:
- ''İnsanlar buna yankı derler, ama aslında bu yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.''
Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.

 

 

 

 

 

 

 

KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREN KEHANET

Nick adında bir demiryolu isçisinin öyküsü bu. Nick güçlü, sağlıklı bir işçi manevra sahasında çalışıyor. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyi ve işini iyi yapan güvenilir bir insan. Ne var ki, kötümser biri, her şeyin kötüsünü bekler ve başına kötü şeyler geleceğinden korkar.
Bir yaz günü,tren isçileri,ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat önceden serbest bırakılırlar.Tamir için gelmiş olan ve manevra alanında bulunan bir soğutucu vagonun içine giren Nick,yanlışlıkla içerden kapıyı kapatır,kendini soğutucu vagona kilitler.Diğer işçiler Nick'in kendilerinden önce çıktığını düşünürler.Nick kapıyı tekmeler,bağırır,ama kimse duymaz,duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldiği bir ortamda olduğu için pek kulak vermezler.Nick burada donarak öleceğinde korkmaya başlar.Eğer buradan çıkmazsam, burada kaskatı donacağım, diye düşünmeye başlar.İçerde yarısı yırtılmış bir karton kutunun içine girer.Titremeye başar. Eline geçirdiği bir kağıda karısına ve ailesine son düşündüklerini yazar: Çok soğuk, bedenim hissizleşmeye başladı.Bir uyuyabilsem!Bunlar benim son sözlerim olabilir?
Ertesi günü soğutucu vagonun kapısını açan işiler, Nick'in donmuş bedenini bulurlar. Üzerinde yapılan otopsi, onun donarak öldüğünü göstermektedir. Fakat bu olayı olağanüstü yapan, soğutucu vagonun soğutma motorunun bozuk ve çalışmıyor olmasıydı. Vagonun içindeki ısı 18 C idi, ve vagonda bol hava vardı.
Nick'in korkusu,kendini gerçekleştiren bir kehanet oluşturmuştu.

 

 

 

 

 

 

ATEŞ VE SU ;

 

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol...

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş...

 

 

 

 

 

AN'LAR
Eğer yeniden başlayabilseydim hayata
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz.
Sırt üstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığı kadar,
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Elbette mutlu anlarım oldu ama
Yeniden başlayabilseydim eğer
Yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısın bilmem: yaşam budur zaten:
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın(..)

Eğer yeniden başlayabilseydim.
İlkbaharda ayakkabılarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar
Yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder
Güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım
Bir şansım daha olsaydı eğer
Ama işte 85'imdeyim
Ve biliyorum
Ölüyorum

 

 

 

 

 

 

ÇANTA

Ön gözünde kuru yemişler, ay çekirdeği, kabak çekirdeği ve belki biraz beyaz leblebi.Hemen yanında bir paket Maltepe sigarası arka gözde bir nüfus kağıdı, İzmir belediyesinin verdiği aşevi kartı, sınır tanımayan doktorların eline tutuşturdukları ilaç karnesi, bir de tanı:Ağır depresyon.
Siyah çantanın en arka gözünde fermuarlı bir bölme.O bölmede kendi gibi derin ,siyah gözlü, uzun kirpikli kuzguni renkli saçlı, cin bakışlı bir oğlan yüzüne bakıyordu.İnsanın şimdi, bir fotoğrafın içinde, foto kamil- gölcük imzalı.
Elif güzel gözlerinden inen, artık anlamını yitirdiği yaşlarla gelen sözlerine büyük bir durulukla şunları ekledi:Bu ümit'im. En küçükleri ve en çirkinleriydi.
Altı çocuğunun dördünü depreme vermiş bir kadının neden bu kadar çığlıksız, bu kadar suskun olabildiği açıktı şimdi.
Elif Güzel yaşamıyordu.Ben ölüyümün fotoğrafı işte buydu ve böylece kazılacaktı kafamızdaki duvarlara.
Öfkenin zamanı geçeli çok olmuştur, açıklamanın zamanı geçmiştir, ah etmenin zamanı da, ağlamanın ,hatırlamanın da. Her şeyin sona ermesi budur işte.Elif Güzel'in sonu gösteren fotoğrafı.Bu son fotoğrafının içinde beni evimle çekin diyecektir Elif Güzel.Kolumuzdan tutup toprağın altına göçmüş olan evinden sağa sola fırlamış eşyaları teşhis edecektir:Bak bu kova benim, şu çekyatın kumaşı ,bu benim terliğim diyerek.
Dört çocuğunun üstüne inen o büyük betonun yanına gidecekti, o betonun ebatlarını söyleyecek, kendi kafasında bir hesap yapacak, şu kadar hafif olsaydı ellerimle kaldırırdım diyeceği normal iki araba kalınlığındaki gri katili bir kez daha, sonra, bir kez daha ve bir kez daha gösterecekti: İştebuiştebuiştebuiştebuiştebuiştebuiştebuiştebuiştebu...belleğin suskunluktan sıkıldığı ,bir sese, bir bardak çaya, kırık dökük bir anıya, yenildiği anlardan biriydi: Anne ekmeğin arasına bir şey katık et de ver.on altı on dört, on bir ve sekiz her seferinde bir sonraki kız olur düşüncesiyle doğurduğu altı evlat, en kolayı Abdurrahman'dı çabucak doğmuştu.Cemal, hep şu yokuşun başında oynardı, enkaz altında elime gelen hangisinin koluydu, hiç bu kadar soğuk olmamıştı kolları, fakirdik ama hiç bu kadar üşütmemiştik, bir hırka giy oğlum, bu yaz gecesi bu ne soğuk oğlum, bu eve kapıcı olarak girmiştik.Beş katlı iznini rüşvetle yedi kata çıkarmış o müteahhit denen katil, dört çocuğumu aldı benden, bana borçlusun, bana borcun çok büyük, ecelinle ölmek senin şansın olacak boyu devrilesice , Ümit, aa benim can oğlum misketlerin nerede, nerede ,nerede, nerede...Femuarı çekti, çantasını bir kez daha omzuna sıkıca astı, gözyaşlarını başörtüsüyle sildi Elif Güzel. Karşısındaki limon sarısı, artık kurumuş, eski bir göbek bağına dönmüş binanın ondaki anılarına boşverdi.Kendinin de anlamadığı bir şeyler mırıldanarak tekrar çadır kente doğru yürümeye başladı, yarın yine bu enkazın yanına geleceği ---bir sonraki gün , sonraki gün ve hep aşikar olan bu tarihsiz yeni kimliğine diyecek bir söz bulmaksızın.Vanlı Elif Güzel olarak.Güzel Elif olarak.Ölü Elif Güzel olarak.

 

 

 

 

 

 

Yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında,
bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
olmadığını anlayıvermişlerdi.

Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
evlenmeden önce sık sık birbirlerini
çok sevdiklerine dair ne kadar da
dil dökmüşlerdi.

Ama şimdilerde, küçük bir söz,
ufak bir hadise aralarında orta çaplı
bir kavganın çıkasına yetiyordu.

Bir akşam oturup ilişkilerini
gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de, boşanmayı
istememekle beraber, işlerin böyle
gitmeyeceğinin farkındaydılar.

Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
Kurumaz da büyürse bunu bir daha
aklımızdan geçirmeyelim.
Bu süre içinde de
ayrı ayrı odalarda kalalım."

Bu ilginç fikir
hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip
bir meyve fidanı aldılar ve
birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti.
Bir gece bahçede karşılaştılar.
Her ikisinin de elinde
içi su dolu birer bidon vardı.

 

 

 

 

 

 

 

 

BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...

 

 

 

 

 

 

 

KAYBOLAN  HAYÂLLER

 

         Geçen seneki yaz tatilimizi dedemlerin yemyeşil ağaçlarla bezeli şirin mi şirin köy evinde geçirdik. Tatilimin her günü bir başka güzeldi. Köyün yemyeşil çayırlarında alabildiğine özgürdüm. Şehrin stresli günlerinin acısını çevreyi gezip dolaşarak, yaşıtlarımla oynayarak çıkarıyordum.

            Güzel bir temmuz sabahı arkadaşım Hasan’la beraber atımıza bindiğimiz gibi soluğu çayırda aldık. Atımı dörtnala koşturmak en büyük zevkimdi. Rüzgâr sanki özgürlük türküleri fısıldıyordu kulaklarıma. Öylesine hızlı yol alıyordum ki köyden epeyce uzaklaştığımı, dahası da Hasan’ı gözden yitirdiğimi fark etmemiştim bile. Atım huzursuzlanmaya, kişnemeye başladığında iş işten geçmişti artık. Hemen elimi gözüme siper ederek çevremi iyice bir kolaçan ettim. Ağaçlarla kaplı ormanlık bir alanın kıyısındaydım. Küçücük bir dere yılan gibi kıvrılarak önümden akıyordu. Derenin karşı kıyısında çam ve gürgen ağaçlarıyla, çalılıklarla kaplı küçük ve şirin bir tepe vardı. Korkum geçince bu tepeye tırmanmaya karar verdim. Atımı bir ağaca sıkıca bağladıktan sonra dereyi geçip tepeye tırmanmaya başladım. Kâh sürünerek kâh yürüyerek nihayet tepeye varmayı başarmıştım. Tepeden aşağıya baktığımda köyün manzarası yetenekli bir ressamın yaptığı güzel bir tablo gibi önümdeydi. Köyün meydandaki camisi ve okulu göz kamaştırıcıydı. Meydandaki yaşlı çınar ağacı yıllara meydan okuyan vakûr ve gururlu bir sanat eseriydi sanki.

            Etrafımı iyice inceledikten sonra tepenin diğer yamacını da görmek istedim. Çalılıklara sürtünmemeye çalışarak, dikkat ede ede aşağıya inmek beni epeyce yormuştu. Azıcık dinlenmek en doğal hakkımdı. Biraz daha yürüdükten sonra küçük, viran bir kulübeyle karşılaştım. Kulübeyi sarmaşıklar, yaban otları bürümüştü ve kulübenin tahtaları yer yer çürümüştü. Ama yine de bu kulübe neşemi geri getirmeye yetmişti de artmıştı bile. Kulübenin verandasındaki tahta sandalyeye iliştim ve türkü söylemeye başladım. Türkü söylerken serin serin esen rüzgârın yüzümdeki terleri bir anne şefkatiyle siler gibi okşaması çok hoşuma gitmişti. Yavaş yavaş gözlerim kapanmaya, görüntüler silikleşmeye başladı. Düş âleminde yaşıyordum sanki. Aniden “Hayâllerim Conk Bayırı’nda, Anafartalar’da kayboldu!” diyen bir sesle irkildim. Hemen gözlerimi açtım. Bu ses; seksen yaşlarında, hafif kamburu çıkmış, elindeki bastonuna dayanan,huysuz bir nineye aitti. Ninenin yüzündeki kırışıklıklar hayatın acılarını simgeliyordu sanki. Bastonuna havaya kaldırıp bana dedi ki:

            -Benim hayâllerim Anafartalar’da, Conk Bayırı’nda kayboldu. Sen niye türkü çığırırsın a oğul! Arayıp bulsana yitirdiğim hayâlleri!

            Bunun üzerine:

            - Deli misin sen nine! Ne hayâlleri, ne Anafartalar’ı? Dediğinden hiçbir şey anlamıyorum, diyecek oldum. Sen misin onu diyen? Bastonuyla beni kovalamaya başlamasın mı? Neye uğradığımı anlayamadım.Yamacı tırmanıp nasıl tepeden aşağı indiğimi bir Allah bilir, bir de ben! Hemen atın yularını çözdüm ve onu deli gibi dörtnala koşturmaya başladım. Ben ata değil, at bana hükmediyordu adetâ. Biraz daha gittikten sonra köyün kıyısına geldiğimizi anladım ve içimden derin bir “Oh!” çektim. Köyün meydanından kan ter içinde geçip doğruca dedemlerin evinde aldım soluğu.

            Dedem her zamanki yerinde sedirin üzerinde bağdaş kurmuş, oturuyordu. Beni görünce:

            - Ne oldu a oğul? Betin benzin atmış, diyerek heyecanla sordu. Ben de ona olanları bir bir anlattım. Ben anlatırken onun yüzü şekilden şekle giriyordu.Beni dinlerken yüzündeki çizgiler daha da derinleşiyordu  sanki.Eliyle sakalını sıvazlayarak bana dedi ki:

            - Sen kulübede düş gördün herhal! Orada kimse yaşamıyor artık. Deli Zehra Nine oturuyordu o kulübede. Ama o öleli neredeyse otuz yıl oldu.

            Ben bunun üzerine merakla:

            - Ama dede, ben seksen yaşlarında bir nine gördüm sahiden de. “Hayâllerim Anafartalar’da, Conk Bayırı’nda kayboldu.” deyip duruyordu ağzı köpürerek. Üstelik elinde de baston vardı. O bastonla beni kovaladı. O nine kim dede?”diye ısrarla sordum.

            Dedem:

            - Sen Deli Zehra Nine’nin hayâletiyle karşılaşmış olamazsın a torun! Düş görmüşsündür herhal. Deli Zehra Nine kendi hâlinde bir kadıncağızdı eskiden. Kocasının Çanakkale Savaşları’nda, Anafartalar’da şehit olduğunu öğrenince altı aylık yetimiyle kalakaldı koca dünyada tek başına. Bebesi de yokluktan, fakirlikten zatürree hastalığına  yakalanıp da ölüverince dünyası başına yıkıldı zavallının. Aklını oynatıp kendini dağlara, taşlara vurdu. Senin o gördüğün kulübede tek başına yaşadı tam elli yıldır. Gelene geçene “Hayâllerim Anafartalar’da kayboldu!  Arayıp bulsana yitirdiğim hayâllerimi.” deyip durdu hep. Rahmetli ninen ölüm döşeğinde yanı başındaymış kadıncağızın. “Bana hayâllerimi geri verin ey Anafattalar! diye sayıklayarak ruhunu teslîm etmiş Allah’a, dedi.

            Dedemin gözleri yaşarmıştı bana bunları anlatırken. Benim durumum da ondan farksız değildi hani. Elimin tersiyse gözümü silerek dedeme:

- Deli Zehra Nine’nin mezarı nerede dede? Onu ziyaret etmek istiyorum. Bu, benim ona vefa borcum, dedim.

Dedem de mezarı tarif etti bana. Hemen elime bir demet gül alıp mezarlığa gittim. Ruhuna Fatiha okudum ve ona içimden şöyle seslendim: “Kaybettiğin hayâlleri kim bulabilir ki senden başka? Yitirdiğin hayâllerin üstüne koskoca Türkiye inşa edildi. Kocan gibi yiğitler sayesinde hürüz ve başımız dik durabiliyoruz. Sizlerin hakkı ödenmez.” 

Mezarlıktan gelirken Hasan’a rastladım. Beni çok merak ettiğini, başıma bir iş gelmesinden korktuğunu söyledi. Ben de kaybolduğumu ama sonunda evi bulabildiğimi anlattım ona. Zehra Nine’nin hayâletiyle karşılaştığımı ise söylemedim.

Bazen Deli Zehra Nine rüyalarıma giriyor. Başından vurulmuş bir asker elini tutuyor Zehra Nine’nin. Askerin kucağında altı yedi aylık, pembe yanaklı, şirin mi şirin bir bebek  var. Etrafına gülücükler saçıyor o masum bebek. Zehra Nine bana el sallıyor gülümseyerek....

Sevcan ÖZDEN

 

 

 

 

 

 

 

KAPLUMBAĞA

Bir kaplumbağa yürüyor. Sırtında kocaman bir kabuk.Uçuk gri ,çok uçuk kahverengi, Prens dö Gal biçiminde kocaman bir kabuk... Yavaş yavaş yürüyor bir kaplumbağa...
Bu kaplumbağa yüz yıl yaşamış.İki yüz yıl yaşamış bu kaplumbağa. Güneşli günler görmüş, yağmurlu günler görmüş...Taşlar
atmışlar bu kaplumbağaya ,kabuğunun içine kaçmış; sonra yavaş yavaş,sonra usul usul çıkarmış kafasını;bir adım bir adım daha...
Bir yerlere gitmek ister kaplumbağa.Ne rotası , ne pusulası... Ama anlayın canım ,siz anlarsınız;bir yerlere gitmek ister,ah ister bu kaplumbağa
Sesler gelir,gürültüler gelir uzaklardan:
Şu kaplumbağayı ters çevirelim , çaresizlik içinde oynayan ellerini, ayaklarını seyredelim, gülelim.
Kaplumbağa yalnız,kaplumbağa kimsesiz... Çizik çizik buruşuklar içinde boynu ; bazen kabuğundan uzatır kafasını, küçücük siyah gözleriyle bakar etrafına.Sonra sert bir ayak sesi, sonra bir gürültü,sonra gürültüler; gene çeker içine kafasını kaplumbağa.
Akdeniz kıyılarında hayat ne güzeldir.Bir kadının elini tutarsın.Güneş yakmaz ısıtır; kalbin üşüyen dokularını ısıtır.Tehlikeli ayak sesleri kaybolmuş Her ses bir serenat,her ses bir yaşama aşkının türküsüdür. Çekinmeden, korkmadan sevmek istersen sevebilir,haykırmak istersen haykırabilirsin.Ve yürüyebilirsin kafanı kabuğundan çıkarıp
Siz bir güneş altında,bir deniz kenarında bir kaplumbağanın duymak istediği güvenliği hayatınızda hiç duydunuz mu?Duydunuz mu bu güvenliği
Gerine gerine :--Hürüm, yaşıyorum, benim, diyebildiniz mi?
Kaplumbağalar pek diyemezler bunu,ama siz de diyemezsiniz.
Saat dokuzda işbaşında olmak var.Biriken borçları ödemek...Kızdırmamak kimseyi...On ikide paydos,bir buçukta iş...Akşamın beşi bir türlü gelmez Cepte para o kadar az ki, dolmuşla otobüs arasında tercih yapmak;Kant felsefesi üzerinde düşünmekten çok daha uzun sürer
Sev, sevmezsin;yaşa yaşayamazsın...Işıklı vitrinler, fiyakalı otomobiller...Kürklü, yumuşak, gülümseyen kadınlar...Hepsi sahillerin öteki tarafındadır Ve bir kere gelmişsin dünyaya.
Yaşamak,göğsünü benim diye döve döve yaşamak.,yaşadığını duya duya yaşamak.Ayın sonu, cepte iki buçuk lira ... Saat dokuzda işin başında olacaksın. On ikide yemek tatili.Bir buçuk,beş...Her gün bu, bu her gün.Başını dışarı uzatmayan kaplumbağa gibi.
Şu sırtımdaki kabuktan soyunsam;bir dikilsem, haykırsam güneşlerin ve yağmurların altında,bin yıllık baskıların isyanıyla haykırsam:
-Ben de varım , ben de insanım ,sevmek istiyorum ben de,sevilmek istiyorum ben de
Bir elde sefertası Saat dokuzda gelmezsen olmaz. Saat on ikide sefertasını açacak ve makarnayı çatallayacaksın

Sonra emekliye ayıracaklar seni.Çürümüş vücudunda hayatın karşısında, fırlatılmış bir tükürük gibi yalnız bırakacaklar seni.Akdeniz kıyılarında bir neşeli bir kadınla el ele yürümenin tadını tadamadan, sufli bir köşede ölümü bekleyeceksin.Korkutulmuş bir kaplumbağa gibi, başı daima kabuğunun içinde , daima ürkek, daima haykırmadan, yaşamın türküsünü çağırmadan.
Karşı sahillerde ışıklar...Karşı sahillerde en neşeli kahkahalar...Sokulursan yanlarına, bir budala bir aciz, bir sünepe diye bakarlar sana.Sen bin yılın ürkek , bin yılın koşmasını bilmeyen zavallı kaplumbağasısın.
Çocuklardan ne haber, çocuklardan?Adam olacaklarına karşı sahillere çıkacaklarına itimadın var mı?Bak şimdiden alay ediyorlar seninle.Ya karın, yandaki komşu karısının elbiselerini kıskanmıyor mu?
Sen bağır istediğin kadar:
--- Hanım hepsi bu, yetmiyor para.
Kızdığı zaman vereceği cevap, bütün kadınların kızdıkları zaman verdiği cevabın aynıdır:
---- Sen adam mısın?
Düşün adam mısın sen? Sen bir kaplumbağasın.İçine çekik ,ters çevrilmekten, örselenmekten korkan bir kaplumbağa
Bin yıl yaşadın, bin yıl daha yaşayabilirsin.Hayatta bir şey, bir tek şey vardır:
--- Yaşayabildim, demek.
Diyemiyorsan gel yanıma, gel buraya; gel dertleşelim ve istersen arayalım kaplumbağa olmamaktan nasıl mümkündür kurtulmak.

 

 

 

 

 

 

 

LEYLÂ ile MECNÛN


Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur.
Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır.
Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen
bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner,
başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.

Mecnun' un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun
(deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve
mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz.
Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür.
Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır.
Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın
maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer.
Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir.
Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."

Der, kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında,
Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri,
aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."

 

 

 

LEYLA ve MECNUN


Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!

Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!

Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.

Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!

Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.

Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver

Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.

Fuzûlî' nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!

Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.

Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.

Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş' aleden bellidir.

Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.

Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.

Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.

Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.

**
Fuzûli' nin 1535' te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi.

 

 

 

 

 

 

SESSİZCE KARA



Sessizce geldi katıldı aramıza .Bir sandalye verdiler hemen, oturup dinlemeye başladı konuştuklarımızı.İşte,bu kızın annesi babası öldü.Adın ne senin?Gamze, Gamze Kara .Kara ha Evet, karaydı saçları, karaydı gözleri,karaydı teni.Ya şimdi?Ya bundan sonra?Kara mı olacaktı bahtı.Senin de fotoğrafını çeksin abla ,hadi!Çeksin mi?Omzunu silkti sadece, sessizce baktı gözleri.Sessizce ve kırık Umutsuzluğuydu objektife takılan.Kömür gözleri parlamıyordu,içten içten ağlıyordu bu kara yüz, dudakları gülmeyi unutmuştu.
Yine de sessizce baktı gözleri objektife, sessizce ağladı
Dokuz yaşında kendisine can verenleri kaybetmişti Gamze.Toprağın öfkesiydi onları uzaklara götüren.Kayaların,dağların,taşların öfkesi.Olsun anneannesi vardı ya,ona bakardı.Nereye kadar?Farkındaydı ölümün soğuk elleri anne babasını sçmişti.Beni görüyorlardır,değil mi?Yanımdalar biliyorum .Beni seviyorlar.Tek üzüldüğüm,keşke uzaklara gitmeselerdi.
Sessizce baktı gözleri yine, sessizce sordu.
Bir de kardeşi vardı Gamze'nin yedi-sekiz yaşlarında,

Kara soyunun tek temsilcisiydi Barış,bırakır mıydı amca onu öyle çadırkentlerde.Aldı,götürdü Afyon'a.Ya Gamze?O sadece ve sadece bir kız çocuğuydu, amcaya yaraşmazdı!
Sessizce baktı gözleri o anda
Anne ,acıktım, yemek yiyelim diyemeyecekti artık.İş başa düşmüştü,kendi kendini doyurmak zorundaydı. Aldı eline kovaları,doğru aşevine.Hey, küçük kız nasıl taşıyacaksın o yemekleri?Çadırımız uzakta tekrar tekrar gelemem,hem ben yalnızım,annem babam yok ki.
Sessizce baktı gözleri kadına, sessizce yürüdü.
Kara Gamze, bir küçücük hayat işte, taşların molozların, demirlerin arasından sıyrılan . Toprağın öfkesine yenik düşmeyen bir küçücük yürek öfkenin bağışladığı bir küçücük can.Okula gidecek büyüyecek. Silinmeyecek elbet bu öfke zihninden, sarstıkça sarsacak Kara Gamze'yi.En derinde bir yerlerde o uğultu hep duyulacak.
Sessizce baktı gözleri arkamızdan, sessizce el salladı.

 

 

 

 

 

BİR BARDAK SÜTÜN HATRI


Howard ,yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.O gün hiçbir şey satamamıştı, karnı da çok açtı.Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek bir şeyler istemeye karar verdi.Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.Yiyecek bir şeyler yerine : Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim? diyebildi yalnızca.Genç bayan çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona.Çocuk sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra Çok teşekkür ederim ,borcum ne kadar?diye sordu genç bayana.
Genç bayan: Borcunuz yok diyerek yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti.: Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini beklememizi öğretti bize. dedi.Çocuk: O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size. dedi.
Howart Kelly evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yalnızca bedensel olarak değil , ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.
Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı.Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca hastalığıyla ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük bir kente gönderdiler.Dr. kelly kosültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı.
Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı.Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu.
Dr. Kelly denetlemesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üstüne bir şeyler yazarak zarfın içine koyup hasta bayanın odasına gönderdi.Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline.Açmaya korkuyordu.Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti.Kağıtta şunlar yazılıydı:
Hastahane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

KÜFE


Çin'in kırsal kesiminde yaşam savaşı veren bir aile vardı. Dede, baba, anne ve çocuktan oluşan bu aile oldukça sıkıntı çekiyordu.
Bir gün baba, yılların verdiği yorgunlukla bir köşede oturmaktan başka işe yaramayan dedeyi, pazar küfesine koyarak nehre doğru yola çıktı.
Nehrin kenarında arkadaşlarıyla oynayan çocuk, babasına ne yaptığı sordu. Baba:
Büyük babasının bize yük olmaktan başka yaptığı bir şey yok. Onu bu küfe ile beraber nehre atmaya karar verdim dedi.
Çocuk heyecanlanarak atıldı:Aman baba, küfeyi atma. Çünkü bir gün gelip sen de yaşlandığında o küfe bana lazım olacak

 

 

 

 

 

 

MÜMKÜN OLSAYDI


Çocuğumu yeniden yetiştirmem mümkün olsaydı: Ona işaretparmağımı

 

kaldırıp yasaklar koymaklar yerine, parmaklarıyla resim yapmayı öğretirdim.


Hatalarını daha az düzeltir, onunla daha çok yakınlık kurmaya çalışırdım.


Onu sadece gözlerimle izler, saat kısıtlamaları koymazdım.


Daha bilgili olmaya çalışır, daha çok şefkat gösterirdim.


Onunla daha çok yürüyüşlere çıkar, uçurtmalar uçururdum.


Ona karşı ciddi bir tavır içinde olmak yerine, onunla oyun oynardım.


Onunla kırlarda koşar, yıldızları seyrederdim.


Onunla daha az çekişir, ona daha çok sarılırdım.


Önce benlik saygısı kazanmasını sahlar, sonra bir ev almaya çalışırdım.


Ona her zaman katı davranmaz, onu daha çok onaylar ve yüreklendirirdim.


Güç konusunda daha az ders verir, sevgi konusunda daha çok şey öğretirdim

 

 

 

 

 

 

 

 

FARKLI YAKLAŞIMLAR, FARKLI SONUÇLAR


Dr. Ruskin, Amerikan Tıp Birliği dergisinde yayınlanan aşağıdaki yazısında, gülünç bir yanlış anlamanın kişide nasıl tümüyle farklı bir yaklaşım duygusu oluşturabileceğini anlatmaktadır.
Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okudu:
Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğin de tepki veriyor.
Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba harcıyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.
Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor.
Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir neden yokken sinirleniyor. Bir gelip onu yatıştırana dek de feryat Figen bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımına üstlenmek isteyip istemediklerini sordu.
Öğrenciler bunu yapamayacaklarının söylediler. Ruskin, kendisinin bunun büyük bir zevkle yaptığını ve onlarında yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırdılar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başladı.
Fotoğraftaki, doktorun altı ayaklı kızıydı.

 

 

 

 

 

 

 

ÖNYARGILAR


Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın vardı. Kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başladı.
Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmazdı. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşmıştı.
Birkaç ay sonra kadının çocuğu doğdu. Tek başına tüm zorluklara göğüz germek ve yavrusuna bakmak oldukça zordu.
Günler geçti. Kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kaldı. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardı. Aradan biraz zaman geçti ve anne eve geldi. Gelinciği ve kanlı ağzını gördü. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırdı ve oracıkta öldürdü hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyuldu. Anne odaya yöneldi Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış yılanı gördü.

 

 

 

 

 

 

KURABİYE HIRSIZI


Bir gece, kadının biri havaalanında bekliyordu.Uçağının kalkmasına daha epeyce zaman vardı. Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp kendisine oturacak bir yer buldu. Kendisini kitabına kaptırmış olmasına rağmen, yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde ararlarında duran paketten birer kurabiye aldığını fark etti; ne kadar görmezden gelse de.
Bir taraftan kitabını okuyup kurabiyesini yerken, bir taraftan da gözü saatteydi. Kurabiye hırsızı kurabiyeleri yavaş tüketirken, kadının kulağı da saat tiktaklarındaydı;ama tiktaklar sinirlenmesini yine de engellemiyordu. Kendi kendine düşünüyordu; Kibar bir insan olmasaydım, şu adamın gözünü morartırdım!
Her kurabiyeye uzandığında, adam da elini uzatıyordu. Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, Bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.
Adam yüzünden asabi bir gülümsemeyle son kurabiyeye uzandı ve kurabiyeyi ikiye böldü. Kadın kurabiyeyi adamın elinden kapar gibi aldı ve, Aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba adam; üstelik bir teşekkür bile etmiyor! diye düşündü.
Hayatında bu kadar sinirlendiğini anımsamıyordu. Uçağın kalkacağı anons edilince, derin bir nefes aldı ve rahatladı. Eşyalarını topladı ve çıkış kapısına yürüdü. Kurabiye hırsızına dönüp bakmadı bile. Uçağa bindi ve rahat koltuğuna oturdu. Daha sonra kitabını almak üzere çantasına uzandı. Birden gözleri şaşkınlıkla açıldı. Gözlerinin önünde bir paket kurabiye duruyordu! Çaresizlik içinde inledi;Bunlar benim kurabiyelimse eğer; ötekiler de onundu ve benimle her bir kurabiyesini paylaştı! Üzüntüyle, özür dilemek için çok geç kaldığını anladı.
Kaba ve cüretkar olan kurabiye hırsızı kendisiydi.

 

 

 

 

 

 

ÖLMEYEN SEVGİ ; 

 

Genç adam elinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi...
Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince
ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde
her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı.
Kırmızı, kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış
gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor,
aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...
Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler.
Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi,
"Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.

Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi deli gibi atmaya başlamıştı.
Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse
kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu.
Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden
hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı...
Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...

Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı,
1 dakika geç kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca
önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu.
Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu.
Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...

Gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti. Denizin sonu
yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu.
Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü.
Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış,
sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari
onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok
biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları
nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları.
Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?

İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...
Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.
Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...
Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel
dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam.
Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok...
Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak
için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak,
denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp
hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı?
O zaman neden gelmemişti yine??...

Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.
Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki...
O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam.
Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını
kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar
ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.
Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba
diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi.
7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu.
Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu.
Gözlerinden bir damla daha yaş güllerin üzerine damladı...

Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...
Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...
Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin
ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı...

 

 

 

 

 

 

 

DERVİŞ KAŞIKLARI


Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? diye sordular bir bilgeye.
Bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik etmemelerine karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen kişileri yemeğe çağırdı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıkları denen, sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar getirildi.
Ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi Herkes kaşığının ucundan tutmak zorunda kaldı.
Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluktaki kaşıkları güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup, ağızlarına götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar, yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalarla da sofranın üstünü kirletmişlerdi.
Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti verdi. Bu kez, sevgiyi gerçekten bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve bu kez onlar yerlerini aldılar, sofrada. Önlerine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi. Onlara da kaşıkları ancak,saplarının uçlarından tuta bilecekleri kuralı söylendi.
Ev sahibi bilgenin Buyurun, afiyet olsun sözünden sonra sofradaki herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve
Herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Bu yöntemle herkes karnını doyura bildi. Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın üstünde, dökülmüş tek damla çorba yoktu.
Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır sorusunu soranlara bu uygulamayla yanıt verdikten sonra bilge, bir de öğütte bulundu:
İşte, dedi. Kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir.
Ve kim ki başkalarına da düşünür ve o da kesinlikle doyurulacaktır. Çünkü yaşam denen bu pazar, alan değil, veren kazançlıdır her zaman

 

 

 

 

 

 

DUVARDA ÇİVİLİ KERTENKELE


Japon mimarlarından biri evini baştan aşağı yeniliyordu. Tamirat esnasında söktüğü kapılardan birinin duvarla irtibatlı bölümünde, iç kısmında, iki tahta arsında sıkışıp kalmış bir kertenkele buldu. Biraz daha dikkatle bakınca kertenkelenin canlı olduğunu fark etti.
Onu oradan kurtarmaya çalışırken bu kez kertenkelenin bir ayağından duvara çivilenmiş olduğunu gördü.
On yıl önce yapılan eve kapısı takılırken dışarıdan çakılan bir çivi, o an kapıyla duvar arasında bulunan kertenkelenin ayağına isabet etmiş olmalı diye düşündü Japon mimar.
Peki nasıl olmuştu da bu kertenkele, bir santim boyu bile kıpırdayamadığı bu karanlık duvar boşluğunda on yıldır canlı kalmayı başarmıştı?
Mimar, tamirat işlerini bir kenara bırakarak kertenkeleyi izleme ye başlı. Bu kertenkelenin sadece havayla beslenmediğine göre, bunca yıl yaşamını nasıl sürdürebildiğini merak ediyordu.
Bir süre sonra duvar boşluğunda bir hareket oldu. Japon mimar, nereden çıktığını fark edemediği başka bir kertenkelenin geldiğini gördü. Gelen kertenkele, yerinden kıpırdayamayacak halde olana ağzında yiyecek taşıyordu.
Bu kertenkele diğerinin belki annesiydi, belki eşi, belki de arkadaşı Kim bilir? Ama bilinene bir şey var ki aralarındaki güçlü sevgi, birinin bıkıp usanmadan diğerini hayatta tutabilmek için ona yiyecek taşımsına neden olmuştu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GELECEĞİNİ BİLİYORDUM


Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutmayacak ateş yağmuru altındaydılar.
Tam cepheden dışarı doğru bir hale yaptığı sırada başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti, Delirdin mi? gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Artık onun için yapacak hiçbir şey yok. Boşuna kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini cepheden dışarı attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker, yaralı arkadaşını kurtaramamıştı siperde kalan arkadaşı dedi ki:
Sana deymez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
Değdi, dedi, gözleri dolarak asker,Değdi
Nasıl değdi? Bu adam ölmüş, görmüyor musun?
Yinede deydi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
Geleceğini biliyordum Geleceğini biliyordum

 

 

 

 

 

BAHAR

Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
sevdanın suç ortağısın.

Yapma bunu bana!..

Bahar, yalvarırım çek git işine!..

Salma üstüme çiçeklerini, aklımı çelme!..

Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde;
sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.

Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...

Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...

Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu,
toprakta türlü çeşit börtü böcek...

Yapma bunu bana bahar,

Böyle üstüme gelme!..

Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...

Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...

Kalbimin buzları erimiş.

Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
bir de sen çıldırtma beni...

Krizdeyim ben... Tembelliğin sırası değil, uyamam sana...

Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.

Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...

Bulutların üşüşmesin başıma...

Girme kanıma benim... yoldan çıkarma!..


Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin, afrodizyakların en etkilisi,

Sevdanın suç ortağısın.

Kıyma bana!..

Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi
azdırıp sonra birden çekip gideceksin.

Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir
kuraklığın ortasında terk edeceksin...

O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...

Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin

uçuştuğu günbatımları...

Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...

Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgârlarında...

Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak;
damar damar çatlayacak ruhumuz...

Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden...
Yüreğim viraneye...

Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...

Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.


İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...

İş açma başıma...

Git işine!

Yoldan çıkarma beni!...

 

Can DÜNDAR

 

 

 

HAZIR CEVAPLAR

 

 

 

ÖLÜLER ÇİÇEK KOKLAMAZ

Amerikalı iş adamı, bir Çinliye alay ederek sormuş:
_Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?
Çinli başını kaldırmadan cevap vermiş:
- Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman.

YIKA DA GETİR

Süleyman Nazif ve Abdülhak Şinasi birlikte yemek yerken, Şinasi garsonu çağırır ve su ister. Şinasinin kirden ve mikroptan eldivenle el sıkacak derecede korktuğunu bilen Süleyman Nazif garsona seslenmeden edemez:
-Oğlum, beyefendinin suyunu yıka da öyle getir.

SUSTURUCU TEDAVİ
Zamane gençlerinden biri,bir toplantıda Akifi küçük düşürmeye çalışıp:
- Siz baytardınız, değil mi? Demiş.
Akif, istifini bozmadan şu cevabı vermiş:
- Evet,bir yeriniz mi ağrıyordu?

NE ALIRSINIZ?
Yahya Kemal bir yokuşu çıkıncaya kadar nefes nefese kalır. Yokuşun sonundaki lokantadan bir garson seslenir:
-Buyrun beyim ne alırsınız?
Yahya Kemal tebessümle:
-Evlat,müsaade edersen bir nefes alacağım.


 

 

SIR SAKLAMAK
Yavuz Sultan Selim, bir çok Osmanlı Padişahı gibi devletin selameti için sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. Bir keresinde vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- Sen sır saklamasını bilir misin? diye sormuş.
Vezir, Yavuzdan cevap alacağı ümidiyle:
-Evet hünkarım, bilirim dediğinde, Sultan Yavuz cevabı yapıştırmış:
-Ben de bilirim.

CENNETİN YOLU
Hristiyan din adamlarından biri, Ülkemize gelerek küçük bir çocuktan kendisine o şehirdeki kiliseyi göstermesini ister. Kiliseye ulaştıklarında, papaz:
-Aferin çocuğum, der. Yarın buraya gel de, sana cennetin yolunu göstereyim.
Çocuk, papazın niyetini sezerek:
- Siz, kilisenin yolunu dahi bilmiyorsunuz, diye cevap verir. Cennetin yolunu nasıl bileceksiniz ki?

NE ALIRSINIZ ?
Çok şişman olan Yahya Kemâl, bir yokuşun sonundaki lokantanın önünde dinlenirken,içeriden çıkan garson:
-Buyurun beyim, diye atılmış. Ne alırsınız?
Yahya Kemâl, tebessüm edip:
-Evlât, demiş. Müsaade edersen biraz nefes alacağım.

ÇANAKKALE İÇİNDE
İngiliz garson, Türk müşteriye:
-Çanakkalede çok askerimizi öldürdüğünüz için sizleri pek sevmeyiz deyince, bizimkinden gayet soğukkanlı bir şekilde şu cevabı almış:
-Orada ne işiniz vardı?

HASTANIN YEMEĞİ
Lokman Hekime:
-Hastamıza ne yedirelim? diye sorduklarında, şu cevabı vermiş:
-Acı söz yedirmeyin de, ne yese olur.

NEYZENİN NEZAKETİ!
Mehmet Âkif, elini yıkadıktan sonra, Neyzen Tevfik'in kendisine uzattığı havlunun kirini görünce:
-Hayır, diye bağırmış. Elimi daha yeni yıkadım.

GÖNÜLSÜZ GÖNÜL
Abdülhak Hâmidin evindeki sohbette, konu gençlik ve ihtiyarlıktan açılır. Yaşı geçmiş bir hanım, Abdülhak Hamide döner ve:
-Efendim, gönül kocamaz! der.
Hamid cevap verir:
-Kocamaz ama, kocamış bir vücut içinde oturmak da istemez.

BÖYLE KORUNUR
Çok değerli olan kütüphanesini millete vakfeden Koca Ragıp Paşa, onların bakımı için tanıdıklarından birini memur tayin eder.
Bir gün ansızın kütüphanesini ziyarete giden Paşa, etrafı ve kitapları toz, toprak içinde bulunca canı çok sıkılır ve belli etmemeye çalışarak:
-Seni tebrik ederim yavrum, der. Gerçekten de gerçekten de emniyetli bir adammışsın. Teslim edilen şeylere hiç el sürmemişsin, âferin!

VELÂYETİN GÖRDÜĞÜ
Fatih Sultan Mehmet, çocukluğunda biraz yaramazlık yapınca, babası olan 2. Murat Han:
-Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz diye çıkışır.
Orada bulunan ve velâyet sırrıyla kalp gözü açık olan Akşemseddin Hazretleri, hafifçe gülümseyerek şöyle der:
-Peder ne der, kader ne der.

ÇIKMAYAN MANA
Mehmet Akif, Baytar Mektebinde müdür muavini olarak çalıştığı bir dönemde, muhasebeden gelen bir yazıyı anlayamaz. Yazıyı kaleme alan Salih Efendiyi aratarak yazıda ne demek istediğini sorar:.:
-Salih Efendi İki türlü mana çıksın diye böyle yazdık efendim cevabını verince, Akif dayanamaz ve:
-Hayret doğrusu, der. Biz birini bile çıkartamadık da.

SOKRAT VE BİLEYTAŞI
Talebelerden biri Sokrata sormuş:
-Herkese güzel konuşma dersleri verdiğin ve onlara hitabet sanatını öğrettiğin halde, niçin sen de çıkıp bir konuşma yapmıyorsun?
-Evlat, demiş Sokrat. Bileytaşı keskin değildir amma, en sert demiri bile keskin eder...

ANLADIĞININ İSPATI
Tanıdıklardan biri, yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfike göstererek fikrini sorar:
Neyzen beğenmediğini ifade edince, adam:
-İyi ama, der. Siz hiç roman yazmadınız ki!
Neyzen Tevfik şu cevabı verir:
-Ben yumurtanın tazesini bayatını iyi anlarım. Ama bu güne kadar hiç yumurtlamadım.

BİRBİRİNE BAĞLI
Hâkim, kaza yaparak birkaç kişinin ölümüne yol açan bir şoförün ehliyetini iptal edince, şoför:
-Aman hakim bey, diye sızlanmış. Benim yaşayabilmem, şoförlük yapmama bağlı.
Hâkim cevap vermiş:
-Başkalarının yaşaması da sizin şoförlük yapmamanıza bağlı.

AKŞAM YEMEĞİ
Yahya Kemâl, dostlarından birine:
-Bu akşam yemeği benimle yer misin? Diye sorunca, arkadaşı:
-Hay hay! Der. Çok memnun olurum. Hiçbir mazeretim yok!
Yahya Kemal gülümseyerek karşılık verir:
-İyi öyleyse, bu akşam size geliyorum.

HAKLI ÖLÜM
Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
-Haksız yere öldürüyorsunuz, diye ağlamaya başlayınca,
Sokrat:
-Ne yani, demiş. Bir de haklı yere mi öldürseydim?

HZ. ADEMİN MİRASI
Fatih Sultan Mehmet, adamları ile gezerken, yanına sokulan dilenciye bir altın vermiş. Dilenci parayı alınca:
-Aman Sultanım, demiş. Koskoca bir padişah, kardeşine bu kadar para verir mi?
Fatih Sultan Mehmet, nereden kardeş olduğunu sorunca, dilenci:
-İkimiz de Hazreti Ademin çocukları değil miyiz? demiş. Elbette kardeşiz.
Sultan Fatih:
-Bu keşfini sakın başkasına söyleme, diye gülümsemiş. Diğer kardeşlerimiz de pay isterse, sana zırnık bile düşmez.

GÖNLÜMÜ FETHETTİĞİ İÇİN
Fatihe sorarlar:
-İstanbulu niçin fethettin?
Cevap verir:
-Önce o benim gönlümü fethettiği için!

DÜŞMANIN CANI
Şair Nefi bir toplantıda konuşurken, düşmanlarından biri içeri girmiş, fakat herkese selam verdiği halde kendisine:
-Merhaba canım! demiş.
Nefi durur mu? Hemen cevabı yapıştırmış:
-Derhal çıkıyorum.

FİKİR YAKALAMAK
Şahabettin Süleyman, bir gün Ahmet Haşim'e:
-Üç günden beri zihnimde önemli bir fikir saklıyorum, dediğinde, Ahmet Haşim, onun fikir üretmedeki kısırlığını ima ederek şöyle demiş:
-Günahtır yahu, salıver gitsin şu fikri. Zavallıcık günlerden beri tek başına kim bilir ne kadar sıkılmıştır?

UYKU KARDEŞLİĞİ
Mevlana Hazretleri, talebelerinin biriyle yürürken, yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.
Yanındaki talebesi:
-Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanlar da bundan ibret alsa.
Mevlana, tebessüm ederek karşılık verir:
-Aralarına bir kemik atıver de, gör kardeşliklerini.

DÜNYANIN YÜZÜ
Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyraniye:
-Bende dünyayı görecek göz mü kaldı? diye şikayette bulununca, söz eri Seyrani:
-Hiç üzülme dostum demiş. Zaten dünyaya da bakılacak surat kalmadı.

BRAVO!..
Genç bir şair, saçma sapan şiirlerini Victor Hugoya okuduktan sonra:
-Üstad, diye sormuş. Şiirlerimi nasıl buldunuz?
Victor Hugo:
-Vezinsiz, kafiyesiz ve manasız bir şey yazmak istemiş ve tam muvaffak olmuşsunuz, demiş. Bravo doğrusu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ADAM : Sevgilim bugünlerde çıkabilecek miyiz ? Hayır hazırlanmam birkaç yıl daha sürecekse bu kıyafetlerle çıkmayalım.
KADIN- Neden?
ADAM- Moda değişecek hayatım... Ya da en azından mevsim değisecek, yazlık kıyafetlerle üşümeyelim diyorum.
KADIN- Abartma.
ADAM- Sen de abartma. Bir buçuk saattir portmantonun aynasında kendimi seyrediyorum ve sıkıldım.
KADIN- Bir de benim durumumu düşün. Yillardır aynı manzarayı seyrediyorum.
ADAM- Ne varmis manzarada?
KADIN- Pek kayda değer bir şey yok. Bir burun ve arkadasları.
ADAM- Çok komik... Kadınların sıradan bir evden çıkış hadisesini neden bu kadar ciddiye aldığını anlamıyorum.Sanki bir daha dönmeyeceğiz. Gidip bir evin bahçesinde köfte yiyecegiz, hepsi bu!
KADIN- Ona barbekü partisi deniyor canım.
ADAM- Öyle mi? Köftelerin bundan haberi var mi? Yoksa bizim salak köfteler asagilik bir mangalda can vereceklerini mi düsünüyorlar? Halbuki ne kizarmasi, parti kuruyor angutlar haberleri yok.
KADIN- Amma konustun ha... Geliyorum tamam.
ADAM-Gitmek istemedigim bir yere sayende acele ediyorum ya, ben asil ona yaniyorum.
KADIN- Neden gitmek istemiyormussun?
ADAM- Çünkü köfteleri mangala dizecek olan kisi senin eski sevgilin.
KADIN-Yine mi ayni konu?
ADAM- Evet ayni konu!
KADIN- Askim o yillar önceydi.
ADAM- Ama o yillarda da sevgililer sevisiyordu.
KADIN- Eee?
ADAM- Ne demek eee? Adamin senin memelerine bakip, siz bir de bunlari Benim zamanimda görecektiniz, diye düsünmesi beni rahatsiz ediyor.
KADIN- Kürsat'tan adam diye bahsetmen dogru degil.
ADAM- Madem bizim için adam sayilmiyor neden köftesini yemeye gidiyoruz?
KADIN- Sevgilim yillardir bu saçma konuyu konusuyoruz. Kürsat'layillar önce kisa bir iliskimiz oldu hepsi bu.
ADAM- Ne kadar kisa?
KADIN- Ne bileyim ben, iki ay filan.
ADAM- Memelerini görmesi için yeterli bir süre.
KADIN- Ben sana ilk erkegim oldugunu söyledigimi hatirlamiyorum.
ADAM- Iyi de bununla gurur duymasan iyi olur. Eski sevgililerinden bir takim kurma imkânimiz oldugunu biliyoruz.
KADIN- Kabalasma!
ADAM- Peki inceltelim. En azindan basketbol takimi kurabiliriz, yedeklerle beraber tabii.
KADIN- Anladim sen hazirda sorun bulamadin, yaratmaya çalisiyorsun.
ADAM- Hayir. Sadece insanlarin ayrildiklari insanlarla sürekli bulusup görüsmesini anlamiyorum. "Tanistirayim yeni sevgilim, eski sevgilim, bu da eski sevgilimin yeni sevgilisi, bu da yeni sevgilimin eski sevgilisi... Ne güzel degil mi? Hepimiz birbirimizin her yerini ezbere biliyoruz!"
KADIN- Buna çagdas yasam deniyor iste.
ADAM- Nesi çagdas bunun? Bir araya gelmemesi gereken insanlarin toplanip birbirlerine çagdas çagdas gicik olmalarinin ne manasi var? Zira benim Kürsat'i sevmem tibben mümkün degil. Ama etraf uyuz olmasin diye ona gülmem hatta belki de köfteleri pisirmesine yardim etmem gerekiyor. Hiçbir sey olmamis gibi. Hiçbir ortak yanimiz yokmus ya da bir sürü ortak yanimiz varmis gibi.
KADIN- Son söyledigin cümleyi anlamadim.
ADAM- Kürsat'la ortak yanlarimiz, ortak yanlarimizi ortaya koyup dost olmamiza engel oluyor, bilmem anlatabildim mi?
KADIN- Hayir anlatamadin.
ADAM- Onunla tek ortak yanimiz senin memelerin ve bu ortaklik beni rahatsiz ediyor.
KADIN- Sürekli memelerimden bahsettiginin farkinda misin?
ADAM- Özür dilerim. Kürsat'tan izin almaliydim. Ne de olsa memelerinin üzerinde onun da hakki var!
KADIN- Bak bütün bu söylediklerini saçmasapan bulmakla beraber, eger bu konuda birisi problem çikaracaksa o Kürsat olmali. Çünkü o varken sen yoktun!
ADAM- Tamam iste ben de bu yüzden onu köfte yemeye çağirmiyorum.
KADIN- Acikli olan su... Biz seninle beraber olmaya basladigimiz günlerde ben önceki iliskilerimi sana uzun uzun anlattim ve sen de büyük bir anlayisla dinledin. Ama sonuçta erkek oldugun için bana sahip oldugunu hissettigin andan itibaren masken düstü. Tarihime bile sahip çikmaya basladin! Senden önce hayatima giren herkesten nefret ediyorsun!
ADAM- Ama listede öyle adamlar var ki...
KADIN- Kimi kastediyorsun?
ADAM- Mesela o cüce olan, neydi adi?
KADIN- Takiyettin'i mi diyorsun?
ADAM- Evet Takiyettin. Ismi kendinden uzun. Salakliga bak. Bir cücenin adi en fazla Can olmali. Ama kompleks iste. Ailesi uzun göstersin diye dikine çizgili bir isim koymus. Takiyettin! Duyan bir sey sansin diye!
KADIN- Aklin sira asagiladigin adam üç kez TÜBITAK'tan ödül aldi.
ADAM- Biliyorum, yilin en kisa boylu bilimadami ödülü.
KADIN- Herkes senin gibi biçimsel bakmiyor olaylara.
ADAM- O da davetli mi?
KADIN- Gelir herhalde. Kürsat'in iyi arkadasidir.
ADAM- Hadi buyrun! Ne bu? Eski sevgililer toplanip kongre mi yapacagiz?
KADIN- Kürtat'la beni Takiyettin tanistirmisti zaten.
ADAM- Öyle mi? Ne güzel... Ne demisti tanistirirken "Kürsat benim boyum kisa, memelere yetisemiyorum, sen bir baksana!"
KADIN- Sen gerçekten çok igrenç bir insansin.
ADAM- Asil igrenç olan sensin. Ben birlikte oldugum bütün kadinlari toplayip pirzola yapiyor muyum? Iyi biz de toplanalim o zaman.
KADIN- Toplanirsaniz haberim olmasin. O kadar besinci sinif kadinin arasinda görünmem dogru olmaz!
ADAM- Dogru. Benimkilerin arasinda TÜBITAK ödülü alan yok. Ama hepsi hiçbir yardima ihtiyaç olmadan üst raftan kitap alabiliyor.
KADIN- Bu kadar igrençlik yeter! Geliyor musun gelmiyor musun?
ADAM- Bagirmadan konus benimle!
KADIN- Ben bagirmiyorum!
ADAM- Bagiriyorsun!
KADIN- Geliyor musun sen?
ADAM- Hayir! Gelmiyorum!
KADIN- Sen bilirsin! Ben gidiyorum!
ADAM- Sen benim yüzüme kapi çarpamazsin! Zikkimin kökünü yiyin! Yalniz Kürsat'a söyle, benimle ilgisi yok, o memeler benden önce sarkmisti!

 

 

Yılmaz Erdoğan

 

 

 

 

 

 

Kadının Günlüğü

Bugün üç yıl bitti. Onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.

Tanrım, onu ne kadar seviyorum. Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı, sevecen, her şey var.

Bugün Cumartesi,bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin. En sevdiği yemek olan pastırmalı Kurufasulye ile pilav yapıyorum. Pişti, demleniyor. Banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız..

Eve geldi sonunda. Beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. Aman Tanrım, yoksa? Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı. Arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında birşeyler Geveledi. Yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.

Herhalde ÖTEKİNİ düşünüyor.Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın?

Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum. Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "Yok birşeyim" diye geçiştirdi.

O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum.

Çok mu vır vır yapıyorum? Elini tuttum. Elimi okşadı,ama eller hissiz, parmak uçları soğuk... Stepe başlasam?

Çocuk istesem? Yalan, yalan, yalan. Kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.

Bitti...Bittti...Bitti. Tanrım, ölmek istiyorum. Kendimi son kez onun kollarına attım. Ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.

Erkeğin Günlüğü

Offff be, Fenerbahçe yine yenildi. Ama, kuru fasulye güzeldi...

 

 

 

 

 

 

 

Nereye koşuyoruz bilmiyorum, bu acele niye, nereye yetişmeye çalışıyoruz, hayatı bir ucundan yakalamak ve onun peşinden sürüklenmek, yaşanabilme - yaşayabilme ihtimaline takılı kalmak, kaçırdığımız bir şeyler olduğu fikriyle her şeyi yarım yaşamak, sonunu tahmin ettiğimiz bir filmi yarıda bırakmak, ilk sayfasından sonra her kitaptan sıkılmak, başlamadan bitirmek.

 Bizi böylesine değiştiren neydi? Bu kadar enerji ve akıl veren veren, her şeyi önceden bilmemizi sağlayan, bildiğimiz sonları yaşamamızı önleyen böylece bize zaman kazandıran, sabır ve emek kelimelerini zihinlerimizden silen şey neydi?

 Evrimden önce 5 duyumuz vardı belki hatırlarsınız. Annenizin mutfağına girdiğinizde hoş kokular gelirdi burnunuza , sıcaklığını hissederdiniz ocaktaki yemeğin, tencerenin kapağının tıkırdadığını duyardınız, tabaklar masaya yerleştirilirken tadına bakardınız kimse görmeden, sonunda yemek için oturulduğunda ne yediğinizi görürdünüz gizlisi saklısı yoktu. Saatler alırdı ocaktan masaya gelmesi, beklerdiniz buğulanan camlara şekiller çizerken. Hiç kimse anneniz gibi yapamazdı o yemeği, anlardınız diğerlerinden farkını, aynı tat, aynı koku olmazdı. Yemek bittiğinde tatlı bir ağırlık çökerdi üstünüze, doyduğunuzu hissederdiniz, hemen kalkılmazdı masadan doygunluğun verdiği keyifle muhabbete başlanırdı. Etrafınızı saran mutluluğu hisseder tadını çıkarırdınız. Size evinizi hatırlatan annenizin mutfağı olurdu, onun kokusu olurdu özlediğiniz.

 Yemek yeme kavramının yerini atıştırma aldı, biz de hayatlarımızı buna göre düzenledik, her anına yaydık yeni alışkanlığımızı. Hayalleri olan çocuklardık, ikna gücü yüksek, prezentabl gençler olduk, rüyalarımızı unuttuk. Giderek modernleştik=evrimleştik. Kullanmadığımız duyularımız köreldi, zaten ihtiyacımız kalmadığı için fark etmedik onların yok oluşunu. Alabildiğiniz tek koku kızarmış patates, sıcaklık yanmış yağın sıcaklığı , yediğimiz şeyin ne kadar boş olduğunu fark etmememizi sağlayan tuz aldığımız tat, kulaklarımızdaki sadece bir uğultu, ne yediğimizi göremiyoruz, bir parça ekmeğin arasına saklanıyor, bizde bakmamayı öğrendik, merak etmiyoruz onu. Yanında kola içip en azından birkaç saat midemizi şiş hissediyoruz, doyduğumuzu düşünüyoruz.

 Fast-food mantığıyla yeniden kurduk hayatlarımızı. Mutfağa ihtiyacı kalmadı modern insanın, zamanını mutfakta geçirmesine gerek yoktu. Zamanı çok daha güzel, daha yaşanası olanlara ayırabilirdi. Emeği, sabrı, düşünmeyi, hissetmeyi unuttuk, bizim için her şey hazır, sadece kasanın önüne gitmek yeterli, orada sunulanlardan istediğimizi seçip atıştırabiliriz, hala eski günleri özleyen birkaç kişi kalmıştır diyerek türk usulü hamburgeri icad ettik, ev yemeği kavramını yarattık özlemi yok etmek için, onu da bugüne uyarladık ondaki emeği de yok ettik.

 Aynı tatları aldık aynı olduk. Fast-food gençliği aynı annenin çocukları. Özlediklerimiz, istediklerimiz, yaşadıklarımız, aşklarımız aynı.

 Hayatlarımızda, yediklerimiz gibi; hızlı, basit, tatsız anılarla pekişmeyen duyularımız, duygularımızı güdükleştirmiş. Dondurulmuş köftenin verdiği hazdan fazlasını aramıyoruz yaşadıklarımızda.

 Fast-food felsefesi: zamanımız yok, yetişmemiz gereken bir hayat var.

 Aynı annenin çocukları birbirimizi anlıyoruz, bir şey beklemiyoruz ne kendimizden ne de karşımızdakinden, kabullendik gecelik aşkları, sevgileri. Barlarda satılıyor artık, yine kasanın önüne gidip alıyorsunuz istediğinizi. Kokuları, tatları aynı, ne seçtiğiniz fark etmiyor. Doymayacağınızı biliyorsunuz ve yanında bolca bira içiyorsunuz, emek harcamıyorsunuz onun için, zaman değerli, zaman yaşanacak olana . Ne kadar çabuk tüketebilirseniz diğerlerine o kadar çok vakit kalıyor. Ne kadar tüketirseniz o kadar yaşadığınızı, doyduğunuzu sanıyorsunuz.

 Hayallerimizi dondurucuya kaldırdık, unuttuk isteklerimizi.hoşça vakit geçiriyoruz. Aynı tatlar sardı etrafımızı ayıramaz olduk birbirinden. Gecelerden ibaret anılarımız unutulmuş yüzlere, adlara ait. Bilmiyoruz, yaşamadık ki unutulmuşluğun acısını,unutmuş olmanın hüznünü aşk sandık, sevgi sandık, doyduk sandık, yaşamayı vakit geçirmek sandık.

 

 

 

 

 

 

 

KÜÇÜK BİR ÇOCUK,

Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti.
Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?

Küçük çocuk, başını çevirmeden;
- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
Adam, çocuğun yanına oturup:
- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi.
Ama şimdi adım  bile atamıyorum.
Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi  görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses  tonuyla:
- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.  Çocuk, büyük bir sevinçle:
- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun  geri gelmese  de,  duaların sevabı sana yeter.

Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda  sıraladı. Daha  sonra  da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.
O  topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı.
Şimdi  artık  tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama  deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve  güneş batmak üzereyken sandallar döndü.
Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu  yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.
Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.

Sonunda onu bulup:
- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç  kilo alabilirim.
Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.
- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın  kaybetmeyin!.
Balıkçı için her şey tesadüftü. Bnun için de "rasgele" derlerdi.
Ama  şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi.
Çocuğun  yanaklarını okşarken:
- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk.
Bunu yeni  öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu.
Başını ağır ağır  sallayarak:
- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu.  Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar  sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.
Bir top vardı orada.Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde  buldum!.
Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da...
Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca  sarılıp:
- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne  olurdun o zaman?

SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?...
BELKİ  DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE...
YENİ ÖĞRENDİM BENDE....
DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN..
BİTER DİYE  KORKMAYIN  İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN...
ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...

 

 

 

 

 

 

 

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: "Hadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artık". Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kur'an'ını okumaya koyulurdu.

Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı. Fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :

"Ver yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi." Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.

Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi.

Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense birşey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini.

Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinde daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Birşey hatırlamıştı.

Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :


"Canım" dedi, hıçkırıp ağlayarak.


"Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazan'ın ilk günü olduğunu ?"

 

 

 

 

 

 

Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:
- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:
- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
Geriye bakıp eliyle işaret etti:
- İşte şu evden.
Adam kızgın şekilde salladı başını:
- Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.
Kapıyı açar açmaz da sordu:
- Kim verdi ekmeği hamala?
Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
- Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:
- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:
- Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.
Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."
Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;
- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:
- Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:
- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün üç bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.
Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...
"Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEYIKLER

1- Hayati çok güldürdük ;Ama hayat bizi hiç .

2-Tek Rakibim pentiim III .

3- Isi olmayan giremez. -Is ve Isçi Bulma Kurumu-

4- Biliyorsan konus örnek alsinlar bilmiyorsan sus adam sansinlar.

5- Hissediyorum öyleyse varim.

6- Babama degerimi sordum; dünyalar kadar dedi. dünyanin degerini sordum; bes para etmez dedi .

7- Hakkimi aradim mesgul çikti.

8- Nukelene nukelene nuklemeyi ögrendik

9- Bu kadar cehalet ancak tahsille olur!

10- Bitkisel hayata girdim, maksat yesillik olsun

11-Buraya birseyler yazacaktim ama masa bitti !!!!

12- Benim bilgisayarim 2000'i görmeden öldü

13- Insanlar konusur, aptallar gürültü yapar!

14- Bilgisayar bir tutkudur buna kapilmayan mutludur

15- Dünya delikanli olsaydi yuvarlak olmazdi.

16- Baba mirasi deil alin teri!!!(pentium-75)

17- Adamin biri yatmis, karisi gemi....

18-Her problemin bir çözümü vardir.Fakat asil sorun çözmenin zaman almasidir...

19-Sabrin sonu reset'tir.

20-Ne kadar az dusunursen hayatta o kadar basarili olursun

21-Isi olmayan giremez çünkü içerde yeterince issiz var

22-Sevgili gelecegim, Ben postaneye kadar gidiyorum. Gelirde evde bulamazsan, anahtar paspasin altinda.

23-Acele mail'e virüs karisir

24- Kadin hakki diye birsey olmaz. Hakki erkek ismi...

25- Denize düsen boka sarilir...

26- Ilk bakista asik olmamak için iki kere baktim.

27- Gelecek bizim de. Yaaaa gelecek nerede.

28- Eger bir sorun varsa, kesin çözümü de vardir. Çözümü yoksa zaten sorun degildir!

29- Tek rakibim THY (Rahmetlinin son sözü)

30- Uzun Olan Kuyu Degil , Kisa Olan IPTIR!!

31- Sen seni bil sen seni sen seni bilmezsen patlatirlar enseni

32- Nazar etme ne olur, gasp et senin de olur

33- Dünyada hiçbir psikolog insani bir tuvalet kadar rahatlatamaz.

34- Söz bilir isen söyle sözünden hisse alsinlar. Bilmezsen sukut et Webmaster sansinlar.

35- Haklarimi kaybettim. Hükümlüyüm.

36- Hostes araniyor.

37-Rahmetlide sollardi.

38-Anan da binerdi.

39- O simdi havaci.

40- Hor görme grabi,zor atlatti gribi

41-Sakla samani inekler yesin.

42-Sabir tasi depremden degil acidan çatladi!

43-Garantili cinayet islenir, alacak tah sili yapilir... {TEMIZ-IS AF ÇETESI}

44-Birine bulas..Kendini öldürt..Gazeteye haber ol, ölümsüzles!

45-Dünya'ya 2farkli açidan bakma yetenegine sasilik derler!

46-Ikinci hayat diye birsey yok..Taksitlendirilmis hayatlar var!

47-Boynuzlanmak uzun esek oynamaya mani degildir!

48-Ecelle de yarissak kazanacagiz!

49-Aftan sonra en çok is, hirsizlik masasina düser

50-Dün bir taksi çevirdim hala dönüyor.

51-Kirli havaya teslim olma nefesini tut!

52-Basit fikirlerini en karmasik dille anlat ki keramet arasinlar!

53-Sen sen ol kendini satma..Bugünler de piyasa durgun.

54-Adamin biri topa bayiliyomus top görmüs bayilmis

56-Ask bir sudur, simdi kesildi.

57-Hiç bir psikiatrist insani tuvalet kadar rahatlatamaz

58-Günes giremeyen eve pencere lazim

59-Arabanizin önünedki çocuklar kazaya sebep olur, arkanizdakiler ise çocuga

60-Kumari birakicagima bahse girerim

61-ÜNIVERSITE ÖGRENCISINDEN OKEY, BILARDO DERSLERI

62-Kizlardan intikaminiz alin geçek pul koleksiyonuzu gösterin

63-Bitkisel hayata girdik hiyar gibi yasiyoruz

64-Mesgul olsa bile hakkinizi arayiniz

65-Bizm saatimize göre maç biteli iki gün oldu ama geçerli olan hakemin saati

66-Kiçima yilan kaçti,çikarmak için leyler ariyorum

67-Sakin girme helaya basin girer belaya götürürler merkeze öptürüller herkese

68-Hayatta dik durmayi ögren maksat gölgenin imaji düzelsin

69-Hakkimi Ariyorum ''Hakkinin Karisi"!

70-Azimle siçan mermiyi deler

71-Sana taptigim kadar allaha tapsaydim peygamber olurdum

72-Zorla siçan zararla oturur

73-Insanlari tanidikça hayvanlari seviyorum

74-Bilmedigin boku git mektebinde oku.

75- Bazen insanlar mutlulugun pesinden öylesine hizla kosuyorki,aceleden pas geçiyor

76- Meteligim kalmadi, eve bir hirsiz girse de soysam...

77-Hakkimi kaybettim.Bulana $1000 ödül "Hakki'nin annesi.

78-Bir salatalligin en çok kizdipi sey kendisine hiyar denmesidir.

79-Aglama sevgilim islaniyorum.

80-Bizi çekmediler, halat koptu.

81-Semra seni ilk gördügümde asik oldum(inanmadim birdaha baktim).

82-Bu aksam ölürüm beni halat bile tutamaz...

82-Metallica bir tutkudur dinlemeyen yutkunur.

83-Kizlar!! Beyaz atli prensiniz geldi.900'lü hatlarda.

84-Ailece Bitkisel Hayattayiz!(Çekirdek Aile)

85-Tren öpün seni Zeki Müren

86-Kalles dostum olmaktansa. Delikanli düsmanim ol.

87- Dünya ahiret bacimsin uzayda yakalarsam karismam.

88- Dünya ahiretbacimsin ama uzayda yakalarsam karismam.

89- Sorunlari çözdükçe büyür.

90-3 tip insan vardir. sayi saymayi bilenler ve bilmeyenler.

 

 

 

 

 

 

Tüketici haklari konusunda Müsteri her zaman hakli mi? sorusunu
irdelerken çesitli ülkelerdeki mahkemelik olaylari arastirmislar ve bulduklari belgelerden birisi.
Olay gerçek...
WorldPerfect (Bilmeyenler için yaziyorum, bilgisayari -elektrikli- daktilo gibi yapan bir programin yapimcisi)...
Bu Sirketin müsteriye yardim hattinda banda alinmis bir telefon
konusmasini okuyacaksiniz.
Bu konusma sonrasi WorldPerfect gorevlisi isinden kovuluyor.
Kovulan gorevli WorldPerfecti kendisini "Gerekçesiz" isten çikardigi
için mahkemeye veriyor.
Iste bu konusmanin desifresi.
-WorldPerfect yardim hatti, buyrun, nasil yardimci olabilirim.
-WorldPerfect`te bir sorun oldu.
-Nasil bir sorun?
-Yazi yaziyordum, birden bütün kelimeler gitti.
-Gitti mi?
-Yokoldu!
-Ekranda su anda ne görüyorsunuz?
-Hic bir sey.
-Hic bir sey mi?
-Yazdigim hiç bir şey ekrana çikmiyor.
-Hala WorldPerfect programinda misiniz yoksa programdan çikitiniz mi?
-Bunu nereden bileyim.
-Ekranda bir "C" harfi görüyormusunuz?
-Bir "hece" mi..
-Bosverin. Ekranda yanip sönen bir çizgi var mi?
-Söyledim ya hiç bir sey yazmiyor.
-Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?
-Monitor ne?
-Ekrani olan yer, televizyon gibi... Çalistiginizi gösteren kücük bir
lamba var mi?
-Bilmiyorum.
-Monitorün arkasina bakin, oraya bir elektrik kablosu giriyor olmasi
lazim. Görebiliyor musunuz?
-Evet.
-Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektrige baglimi bana soyleyin.
-Bagli.
-Harika. Monitorün arkasina bakinca bagli olan tek kablo mu gördünüz,
yoksa iki tane mi?
-Görmedim.
-Tekrar bakar misiniz, ikinci bir kablonunda bagli olmasi lazim.
-Evet buldum.
-Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bagli mi diye bakin.
-Kabloya ulasamiyorum.
-Ulasmayin, bagli mi diye bakabilir misiniz?
-Olmuyor.
-Bir seyden destek alip egilip bilgisayarin arkasina baksaniz...
-Egilmek dert degil, karanlik oldugu için bakamiyorum.
-Karanlik?
-Ofisin isiklari kapali, pencereden gelen isik yetmiyor.
-Ofisin isiklarini yakin.
-Yanmaz.
-Neden?
-Elektrikler kesik.
-Elektrikler mi kesik. Tanrim..! (kisa bir sessizlik) Bilgisayarin
kutusu, kitaplari herseyi
duruyor mu?
-Evet dolapta.
-Simdi bilgisayari sökün, aynen aldiginizdaki gibi paketleyin ve
aldiginiz dükkana iade edin.
-Durum bu kadar kötü mü?
-Korkarim öyle!
-Peki tamam. Onlara ne diyecegim?
-"Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalim" diyeceksiniz...

 

 

 

 

 

 

EVLİLİĞE DAİR

Evlilige baslamak, bitirmekten daha kolaydir. Ve suçlu daima esinizdir...

Eger size evlilikten söz eden yalnizca anne ve babanizsa durum sizin için son derece mutsuzdur.

Sakin para için evlenmeyin. Çok daha uygun kosullarda borç bulabilirsiniz.

Eger evlilik eglenceli bir sey olsaydi, nikahi belediye memuru kiymazdi.

Evli bir çiftin ayni konuda "evet" dedigi son yer nikah masasidir.

Evlilik güzel bir iliskiyi bitirmenin en kisa yoludur.

"Ask ve Evlilik, tipki at ve araba gibi birlikte yürür." En son ne zaman at arabasi gördünüz?

Askin gözü kör olabilir ama evlilik insanin gözünü açiverir.

Eslerden ilk uyuyan her zaman en yüksek sesle horlayandir. Suçlu her zaman esinizdir.

Eger erkekler kur yaptiklari dönemdeki davranislarini evlilikte de sürdürürlerse bosanmalar azalir, iflaslar artar.

Ne zaman ve nerede evlendiginizi animsarsiniz ama niçin evlendiginizi animsayamazsiniz.

Erkek, eger karisinda artik bir hata bulmuyorsa, bosanmis demektir.

Her basarili erkegin arkasinda edepsiz bir kaynana vardir. Her basarili kadinin arkasinda asagilik kompleksiyle kivranan bir erkek vardir.

Televizyonda 27863 bölümlük Brezilya dizilerini izledikçe "evliliginizin iyi gittigi" inanciniz artar.

Iyi bir kavga en basarili dogum kontrol yöntemidir. Anlik barislarda bunun tersi olur.

Eger birisi esinizi elinizden alirsa, ona yapacaginiz en büyük kötülük, birlikte yasamalarina izin vermenizdir.

Masallarda çiftler asik olurlar, evlenirler ve yasamlarinin sonuna kadar mutlu yasarlar. Bunlara masal denmesinin nedeni de budur zaten...

 

 

 

 

 

HARD-DISK tipi kadın:
Her şeyi hafızasında saklar.


RAM tipi kadın :
İşiniz bittiği anda sizi de unutur.


WINDOWS tipi kadın:
Herkes hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadığını bilse de kimse onsuz yaşayamaz.


EXCEL tipi kadın:
Söylendiğine göre bir çok kabiliyeti olmasına rağmen bir çok kimse basit ihtiyaçlar için kullanır.


SCREENSAVER tipi kadın :
Eğlendirmekten başka hiçbir işe yaramaz.


INTERNET tipi kadın :
Erişilmesi zorlu olan tiptir.


SERVER tipi kadın :
İhtiyacınız olduğundan her zaman meşguldür.


MULTIMEDIA tipi kadın :
Korkunç şeylerin güzel gözükmesini saglar.


E-MAIL tipi kadın :
Her 10 sözünden 8'i anlamsızdır.


VIRUS tipi kadın :
Bir başka ismi de "Eş" tir. Hiç beklemediğiniz bir anda gelir kendisini yerleştirir ve kaynaklarınızı kullanmaya başlar. Kurtulmaya çalıştığınızda kesin bir şeyler kaybedersiniz eğer kurtulmazsanız her şeyinizi kaybedersiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayat sizin ona baktığınız yönde güzeldir...

Bir defasında Rus çarı at arabasıyla ülkesini dolaşıyormuş.

Araba yoldaki kanal inşaatının önünde durmak zorunda kalmış.

Yolunun üzerinde kanal kazan işçiler, Çar'ın arabasını görünce heyecanla irkilmişler.

Çar arabadan inmiş ve kan ter içinde kalan bir işçiye sormuş:

"Bu kadar yoruluyorsun, kan ter içinde kalıyorsun peki iyi para
kazanabiliyor musun?"

"Bana yetecek kadar kazanıyorum efendim diye yanıt vermiş işçi.

"Yani ne kadar " diye tekrar sormuş Çar.

İşçi başını öne eğmiş ve şöyle yanıt vermiş;
"Borçlarımı ödeyebiliyorum, gelecek için faize yatırabiliyorum, Kalanı ile de hergün sıcak tasda yemek yiyebiliyorum efendim "

Çar çok şaşırmış,

Ülkede bu kadar az para kazanan, boğaz tokluğuna çalışan bir kanal işçisi nasıl olurda bu kadar az parayı, bu kadar çok yerde, bu kadar verimli kullanabilir diye merak etmiş.

Dayanamadan tekrar sormuş:

"Peki paranı nasıl yettirebiliyorsun da bu kadar faydalı işe fırsat
bulabiliyorsun?"

İşçi yanıt vermiş:

"Babama bakıyorum : Bu eski borçlarımı ödediğim anlamına gelir.

Oğlumun nafakasını çıkarıyorum: Bu ise gelecek için yatırım yaptığım anlamına gelir. Yani böylece paramı faize yatırmış oluyorum.

Hergun bahçemde tek yetişen sebzeyi lahanayı yiyoruz: Olsun!! Lahana da sıcak yemektir. Karnımız doyuyor sevgili Çarım" demiş.

Çar fakir işçinin verdiği yanıttan çok etkilenmiş ve hemen onu bir kese altınla ödüllendirmiş. Saraya döndükten sonra ise akıllı işçinin sözlerini, bir bilmece olarak yaverlerine sorup onları sınamış.

 

 

 

 

 

 

"Bebeğimi görebilirmiyim?" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağını açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...

Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu ortaya çıktı. Arada yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Birgün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırarak ağlıyordu...

Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlaması devam ederken annesine: "bugün okulda arkadaşlarım bana ucube dedi..."

Küçük çocuk bu kadersizliği ile büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışabilmiş biri olsaydı. Annesi, her zaman ona "insanların arasına karışmalısın!" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.

Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü; "Hiçbirşey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç biri için kulaklarını feda edebilecek biri aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası "hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.

Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojiside düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.

Yıllar geçmişti, birgün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar büyük bir iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbirşey yapamadım..."

"Birşey yapabileceğini sanmıyorum..." dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu an öğrenemezsin, henüz değil..."

Bu derin sır yıllar boyu gizlendi. Ancak birgün açığa çıkma zamanı geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde annesinin vefat haberini aldı ve hemen onun yanına koştu. Annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşca annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını elleriyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası...

"Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi dimi?"


Annelerimize Değer Verelim

 

 

 

 

 

 

Yüzyıllar önce yüzyıl uyuyan bir prenses varmış ,bir büyücünün zulmünün esaretinde kimbilir belki olabilecek bir uyanışı beklemiş yüzyıl boyunca.

İşte o masal;

Her masalın ,her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır.Ve o gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak kalır.Öyle anılır.
Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya.Masalın ve yüzyılın kendisine verdiği bu görevi seve seve üstlenmiş; zaten uyuyan güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu görmeden deliler gibi tutulmuş ona.Kendisine verilmiş misyona mı,uyuyan güzele mi aşık olduğunu ayıredemeyecek kadar toymuş o zamanlar.Böylelikle hayranlığın ,sevginin,sevdanın,aşkın,cinselliğin ve beraberliğin bir kulak dolgunluğu olduğunu birkez daha görüyoruz "Bizim"sandığımız birçok duygunun,düşüncenin,değerin ve doğrunun içimize usul usul işlenmiş bir kulak dolgunluğu olduğunu...
Ve prens dudaklarında yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya doğru
yollandı.
Masalına kahraman olma zamanı gelmişti.

Prensesin odasına geldi.Prenses uykusunun içersinde batık bir gemi gibi gizemliydi.Uykusuyla bütünlenmiş güzelliğine,efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens.Çok uzaktan ,çok uzaklardan,tam yüzyıl sonrasından baktı.
Sonra kararını verdi:
Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.
Uyandırdığında bu sevdanın,bu büyünün,bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış,birkaç söz,bir dokunuş herşeyi bozacaktı.Sevmek suskunluktu, sevmek kesin sessizlikti,sevmek uzaklıktı,sevmek dokunamamak,erişememek, sevişememekti.
Ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti sevmek.

Gözlerini açar açmaz ,yüzyıldır gördüğü düşlerin anımsayamadıklarından ve o düşlerin tümünden,sızıya benzer bir duygu olacaktı kalakalmış olan. Biliyordu bu sızı hep olacaktı.Kaldı ki,o düşlerin tümüne eğemen olan ortak motifler,zaman zaman,yani yaşadıkça;yaşamını,ilişkilerini yoklayacaktı elbet. O düşlerin tümü anımsanmak içindi.Sonsuz bir anımsayıştı herşey;anımsayış ve unutuş.Ömrünün bundan sonrası düşlerinde gördüklerini yaşamakla geçecekti.İnsan uzun uykulardan sonra yalvaç bir yalnızlığa uyanıyor.

Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.

Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu,ben seversem yüzyıl öncesinin sevgisiyle seveceğim,o severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş bir sevgiyle sevecek.Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor.Bir öpücük,yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?
Sevgi,
Zehirli bir düşün,büyülü sözcüğü...
Öte yandan sevmek göze almaktı,sonuna dek gitmekti,gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu prenses uykusundan uyandığında,ya da uyanır uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti.Çünkü sevmek sessiz ve tek başına birşeydi.Sevmek yalnızlıktır.Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu.Onu uyandırmaktan korkuyordu.
Eskisi kadar sevemeyecekti,belki de hiç sevemeyecekti.Çünkü arada o orman, o karanlık,o geçit vermez,o giz olmayacaktı artık.İşte odasında duruyordu.
Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.

Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi?Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilirmiydi?Sevmenin zahmetini,birlikte omuzlanacak olan zahmeti yüklenebilirmiydi?

Paylaşmaya,tartışmaya,özveriye,anlayışa gereksinen iki kişilik ilişkiyi
göğüsleyebilir,götürebilirmiydi?
Sevmek imkansızlıktı.

Kendimizde beslediğimiz,kendimizde büyüttüğümüz,kendimizde saklı duran bir şeydir sevmek.O hep bizdedir,bizledir,usul usul biriktiririz onu,içimizde yığılı durur.Ve günün birinde ansızın karşımıza biri çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o taşımıştır bize.

Sevmek,kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız büyü.
Oysa yeniden başlayacaktır arayışlar,pişmanlıklar,yanılgılar.Herşey "tamamlanmak" içindir.Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı umut, aynı arayış,aynı çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.
Gözümüz arkada kalmıştır.

Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil,masalını seviyordu Prens.

Masalın bittiği yerde hayat başlar.
Murathan Mungan

 

 

 

 

 

Dost

Genç adamın biri,
Dermiş babasına her gün;
'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'
Baba, itiraz eder,
Olmaz öyle çok dost, hakikisi
Belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...
Devam eder durur konuşma...

Aralarında başlar bir tartışma,
Karar verirler bir sınava,
Dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler,
Ve koyarlar çuvala.

Baba der ki oğluna,
'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta,
Sanki öldürmüşler de bir adamı,
Koymuşlar çuvala,
Dıştan böyle sanılmakta.
Delikanlı sırtlar çuvalı,
Gider en iyi bildiği dostuna,
çalar kapıyı.

O dost, bakar ki bir çuval,
hem de kanlı,
Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,
Almaz içeri arkadaşını,
Böylece tek tek dolaşır delikanlı,
Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.
evlat geriye döner.
Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.
Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.
Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.
Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.
Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.
Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.
Geçerler arka bahçeye.
Bir çukur kazarlar birlikte,
Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,
Üzerine de serpiştirirler toprak.
Belli olmasın diye dikerler sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,
Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.
Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga,
Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,
işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.
Sonra gel olanları anlat bana...'
Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,
Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,
babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;
'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

 

 

 

 

 

 

BİR ŞİŞE SERUM

İhtiyar doktor beyaz uzun gömleğini ilikleyerek doğruldu, sigarasını söndürdü. Loş çadırın kat kat perdeli kapısını kaldırdı. Çukura batmış uzun kirpikli gözleriyle etrafına bakındı. Dışarıda kolları kırmızı beyaz işaretli askerlerin taşıdığı boş sedyeler süratle uzaklaşıyor, üzerlerinde kırmızı aylı beyaz bayrakların sallandığı geniş çadırların önünde öteye beriye gidip gelen doktorlar dolaşıyor, derinden top sesleri aksediyordu. Daha harp bitmemişti. İlerleyen fırkanın geride bıraktığı yaralıları toplamak için henüz yeni vesait yollanıyordu… Elinde sımsıkı tutmakta olduğu perdenin kıvrımlarını bıraktı, köşeye çekildi… Kaşlarını çattı, yüzünde müziç bir sıkıntının derin çizgileri gözüküyordu. Yanı başındaki portatif bir iskemleye oturdu, kır düşmüş uzun saçlarını uzun parmaklı ve damarlı elleriyle kavradı ve bulanmış gözlerini karşıda masanın üstünde sarı dişleri, karanlık gözleriyle sırıtan bir ölü kafasına dikti, düşünmeye başladı: Daha yaralılar gelmemişti. Bugünkü intizar çok sürmüştü. İçinde müthiş bir şüphe kendini yiyip bitiriyordu. Ya bugün oğlu da yaralanmışsa… Ya… Ya… O hiç gelmezse… Bütün ümidi, bütün tesellisi oğlu, bir tek oğlu ölmüşse…

Oğlu için yaşayan bu biçare ya ne yapardı?.. O da ölürdü, o da…

Gözleri büsbütün büyüdü, saçları dikildi, yüzü sarardı. Şimdi oğlunu kanlı göğsü, kapalı gözleri, mor dudaklarıyla görür gibi oluyordu. Doğruldu, ellerini ileriye doğru, o hayali, o kanlı hayali itmek ister gibi uzattı… Sonra titreyen kolları yana düştü.

- Of!.. Bugün içimde öldürücü bir şüphe var, diye mırıldandı… Kalktı, hızlı adımlarla çadırın içinde dolaşmaya başladı… Ona oğlunun yaralandığını veya öldüğünü kim söylemişti?.. Hiç kimse… Fakat bir ses, ta içinden gelen bir ses ona, başına muhakkak bir felaket geleceğini haykırıyordu… O, bu sesi, bu melum sesi boğmak ister gibi göğsünü tutuyor, sıkıyor, fakat muvaffak olamıyor ve yine kendi boğuluyordu. Bir aralık dışarıda gürültüler çoğaldı…

Yaralılar getiriliyordu… Kapıya doğru ilerlemek istedi, fakat müteredditti… Ya onu da şimdi bir sedyenin üstünde sarı yüzüyle görecek olursa?.. Fakat vazife onu davet ediyordu, çıkmalıydı.. Çıktı… Birçok sedyeler gidip geliyor, beyaz uzun gömlekli doktorlar öteye beriye koşuşuyorlardı… Ameliyat çadırına doğru ilerledi… İçeri girdi ve oradakilere boğuk bir sesle:

- Ne haber? dedi. Ağır yaralılarımız var mı?

Arkadaşlardan biri cevap verdi:

- Pek de yaralımız yok. Yalnız miralayın sağ bacağını bir gülle misketi fena halde hırpalamış, büyük bir yara açmış. Bu esnada hücuma kalkan fırka da ilerleyince, uzun bir müddet bakılamamış… Yarası çok pis, herhalde bir serum yapmak lazım…

- Ya?.. Allah bize acımış, çünkü bilirsiniz, bizim fırkamızın hayatı miralayımızın hayatıyla beraberdir. Hemen bir serum yapıp tatanos tehlikesini atlatmalıyız. Kendisi nerede?

- Pansumanda!

Pansuman çadırına gitmek üzere dışarı çıkıyordu ki birdenbire kapıda durdu, sarardı, bir defa sarsıldı, sonra "Oğlum! Oğlum!" diyerek kapıdan girmekte olan bir sedyenin üstüne atıldı. Arkadaşları onu tuttular… Mecruh çok ağır gözüküyordu. Göğsünde derin yarası vardı. Ameliyat masasının beyaz muşambası üzerine yatırdılar. Biçare sarı rengi, mor dudakları, korkunç gözleriyle bir köşede ellerini birbirine sürterek bunu seyrediyordu… Yaralı yatırıldı. Yarası açıldığı zaman ihtiyar doktor birden bire masaya koştu… Hırıltılı bir sesle:

- Berbat, pis bir yara! Diye söylendi… Kendi eliyle yarayı muayene etti. Çok derin değildi, tehlike yoktu… Geniş bir nefes aldı… Gözlerinin içi gülüyordu… Şimdi yanlız bir tehlike vardı, tatanos tehlikesi… Bu da izale edilebilirdi. Elde serum olduktan sonra… Heme arkasını döndü ve eczacıya:

- Aman, beyim, dedi, iki serum. Çabuk yetiştirin. Biri oğlum, öbürü miralay için iki şişe…

Ak sakallı, gözlüklü bir adam olan muhatabı yavaşça:

- Unutuyor musunuz, beyim, dedi. Geçen tayyare taarruzunda bombalarla yanan ecza depoları meyanında serumlar da mahvolmuştu.. Fakat yalnız bir tane kurtarıldı zannediyorum… Size bunu söylemiştik. İstanbul'a yazdık, daha…

O artık fazla tafsilat dinlemiyordu. Yalnız serumun bir tane olduğunu hatırlıyordu… Artık bütün ümidi mahvolmuştu, oğlu ölüme mahkum demekti… Seruma muhtaç iki yaralı var. Buna mukabil bir tek şişe… Birisi mülazım, diğeri miralay… Biri alay kumandanı, diğeri küçük zabit! Biri sade kendi oğlu, diğeri bütün bir alayın babası… Vazife hissi ve baba şefkati çarpıştı… Hem de zaten, miralay dururken, "Serumu oğluma yapın," dese sözünün hükmü olacak mıydı?

Arkadaşları donmuş gibi bu mücadelenin kanlı izlerini onun gözlerinden takip ettiler… O, yerden doğruldu, gözlerini masada yatan oğluna çevirdi, durdu, dakikalarca durdu… Sonra birden titrek, meyus, fakat azimkar bir sesle:

- Serumu miralaya tatbik ediniz, emrini verdi ve oğlunun üstüne yığıldı…

On gün hiç oğlundan ayrılmadı… Onun tatanosun yakıcı pençesinde ne büyük ıstıraplarla kıvrandığını boş gözlerle seyretti ve o son bir gerinişle katıldığı zaman ilerledi. Bir kere sarstı, bir daha, bir daha! Sonra gözleri büyüdü, saçları dikildi, ağızı çarpıldı, acı bir kahkaha salıvererek oğlunu, oğlunun donmuş, katılaşmış cesedini kucağına alarak çıktı. Ne yapacağını bilemez serseri bir revişle, uzaklarda yeşil zirveleri dalgalanan duradur dağlara doğru uzaklaştı.

O geceden sonra ne doktoru, ne de oğlunu bir daha göremediler

 

 

 

 

 

 

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafet yapmış, Kuşlar Çarşısı'nı geziyormuş.

Avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.

Bir ara gözü kekliklere ilişir padişah'ın.

Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, "Tane işi satış fiyatı 1 altın" yazıyor.

Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.

Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.

"Hayırdır" der satıcıya, "Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?"

Satıcı, "Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor" diyor."Tabii bu arada avcılar da o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar" diye ekliyor.

"Satın alıyorum" diyor Padişah, "Al sana 500 altın..."

Parayı veriyor; hemen oracıkta kekliğin kafasını kesiyor.

Adam şaşırıp, "Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken;

Padişah gürlüyor:

"Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir. Bunun akıbeti er veya geç budur."

 

 

 

 

 

İNSAN GİBİ İNSAN O;

Kişilikli bir insan. O' onurlu bir insan. O' gururlu bir insan. En önemlisi insan gibi bir insan.

İnsanlara olan bütün güvenimin sarsıldığı, kendimi herkese kapattığım bir dönemde karşılaştım O'nunla.

Hani insanı insan yapan değerler vardır; Gururlu ve onurlu olmak gibi.
Kendinden emin olmanın verdiği naif'liğe sahip olmak gibi. Vicdan ve merhamet duygularına sahip olmak gibi. O bunların hepsine ve daha fazlasına sahipti.

Arkadaşlikların, dostlukların, güvenin, sevginin ve saygının sorumsuzca tüketildiği.... İlişkilerin tamamen menfaat ve çıkar ilişkilerine dönüştüğü bu ortamda O'nunla karşılaşmak benim için büyük bir şans oldu. Teşekkürler "GÜZEL İNSAN" Seni tanıma şansını bana verdiğin için teşekkürler.

O'nu yazmak isteyişim bu yüzdendir. Böyle bir yüreği, böyle bir asaleti, en önemliside böyle bir insanı başkaları da tanısın istedim. Tanısınlar ki yüreklerine insanlık tohumları ekilsin.

İlk bakışta anlayamazsınız onu, tek kaşı yukarda, anlaşılmayacak kadar ters biri olarak görürsünüz . Çünkü bu yönüyle yaklaşır insanlara.

Düşünürsünüz, "Karşısındakinin sabrını mı ölçmek istiyor ya da kendisine verilen değerin ne kadar süreceğini mi bilmek istiyor. Bu yüzden mi böyle yaklaşıyor diye." Ya da, "çok kaprisli, kendini beğenmiş ukala" diye düşünebilirsiniz.

Hani bazı anlar vardır; Bakarsın ve gördüğünü yakalarsın ya, ben de öyle bir an yakaladım O'nun bakışlarında.
İçinde öyle güzel sevgi ışıltıları vardı ki; yüreğinin bütün güzelliği sanki gözlerinde yazılıydı. O an nasıldı? Nasıl duygular içerisindeydi? Bilinmez. Ama ben o bakışlarda sevgisinin büyüklüğünü ve ulaşılmazlığını, yaşanmışlıklarının vaktinden önce olgunlaştırdığı o kocaman ve güzel yüreğini gördüm. Sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi....

Aslında O anlaşılması çok zor bir insandır. Kendisi, kendi için çok önemlidir. Onun içindir ki duygularını asla belli etmez. Kaldı ki ifade etmesini beklemek, çok büyük bir yanlışlık olur. O'nu, onun gözüyle görmek, yaşamak, hissetmek gerekir.

Bu o kadar kolay mı? Tabii ki değil, hem de hiç kolay değil. O da bunu çok iyi biliyor. Çok iyi bildiği bir şey daha var ki O' özel biridir. "Bunu da her duruşuyla, tavırlarıyla ve konuşmalarıyla adeta haykırır çevresine". Ama O' sevdiklerini de çok özel biri yapandır aynı zamanda.

Ancak sevgisini çok da savurgan kullanmaz. Hiç bir duygu karşılıksız kalmaz onda. Yeter ki vazgeçilmeyecek biri olsun sevdiklerinin nazarın da, yeter ki emek verilsin sevgisine ve yine yeter ki O' hissetsin bütün bunları.İşte o zaman dünyanın bütün güzelliklerini ayaklarınızın altında görürsünüz. Böyle bir güzelliği hissetmek için emek vermeye değmez mi sizce de?

Sevgisi bu kadar yüce olan bir insanın, ya sevgisizliği nasıl olur? Hiç düşündünüz mü?
Buz gibi soğuk, bıçak kadar da keskin. Peki sizce de doğal değil mi bu?

Sen, içindeki sevginin en güzelini, en verilmezliğini ver.... Birileri gelip bu güzellikler ve incelikler karşısında bütün kıymet bilmemişliğiyle şımarsın ya da gaflete düşsün!!.. Aman Allah'ım....İşte bu bakışları da gördüm ben O' insanda. Ürperdim açıkçası.... Çünkü, o bakışlarda ki soğukluk korkunç boyutlardaydı. "YANLIŞLARAASLAAFYOK". Böyle haykırıyordu bakışları

Neden? diye sordum, kendi kendime.... Bir cevap bulmaya çalıştım ve sonunda eğrisiyle, doğrusuyla şu kanıya vardım;

-"Bu insan; kendi gibi bir benliği bulamamışlığın yorgunluğunu taşıyor".

-"Kişiliğini oluşturan değerlerine hoyratça saldırıda bulunulmuş".

-"Güveni istismar edilmiş".

-"Doygunluğunu yaşadığı her konuda ihanete uğramış".

-"Sevmeyi bu kadar güzel bilirken, sevilmek duygusunu yitirmiş".

-"Sonuçta, hiçbir değere inancı kalmamış, ruhunu besleyen imanı dışında".

İhtimalleeer... İhtimaller. İşte ancak böyle ihtimaller yürütürüz O'nun için.

"Acaba ruhunun derinliklerinde neler yatar? Tanrım bir bilebilsem? Bir çözebilsem?" diye söylenip durursunuz.
Nafile.... Onu çözmeye, yüreğini görmeye çalıştığınızda, koşarak uzaklaşır sizden.
O', aslında sevginin anlamını yitirmiş insanların arasında, kendi yüreğinde ki güzel sevgiyi bulmak, sevilmek sadece sevilmek istemektedir. Ve sevilirken, sevilmeyi kimseyle paylaşmak istememektedir. O' sevgisini, sevildiği kişidenbaşkasıyla paylaşmayı asla düşünmemektedir.

Gerçekten bumudur isteği? Kulağa ne kadar bencilce geliyor değil mi?
İnsanları bu kadar küçük görmesi mümkün mü?
Neden olmasın? Eğer insanlar onun ruhunun güzelliklerini aptalca egoları ve gözlerini bürüyen kıskançlık hırsıyla harcamaya kalkışmışlarsa, neden o da insanları küçük aptallar olarak görmesin?

Belki de şöyle haykırıyordur;
-"Be hey gafiller, sizler beni ne zannediyorsunuz?
Ben sizlere önem vereyim, en güzel duygularımla seveyim. Sizleri ciddiye alıp, çok kıymetli ömrümden zaman ayırayım. Sahte olabileceğine ihtimal vermediğim güzel sözlerinize kıymet biçeyim. Hepsinden önemlisi kalbimin güzelliklerinde sizlere yer vereyim. Karşılığında sizler, ruhunuzu esir alan şeytana yenik düşüp benim bu güzel değerlerimi çiğneyin.

Hemen akabinde de "hatalar insanlar içindir" mantığıyla ve bütün utanmazlığınızla, af dilemek yüzsüzlüğünü gösterin. Madem ki o kadar çok sevip değer veriyordunuz, hangi akla hizmet bu güzellikleri yok etmeye kalkıştınız? Ya da hangi şuursuzluğun gafletindeydiniz? Siz de hiçdüşünce diye bir kavram yokmudur?

Belki de böyle haykırıyordur. Kimbilir...

Her zaman söylerim, "insanlar canlılar aleminin en "asil" ama bir o kadar da en "aşağılık" varlıklarıdır. İşte bu insan, "asil" ruhlar gurubundan yaratılmış bir insan. O'nun bu asilliğini anlayamamış olan "aşağılık" ruhlar, belki de onu mutsuz ederek cezalandırdıklarını düşünüyorlardır. Tıpkı ciğere uzanamayan kedi misali.

Oysa ki O' sadece çevresini saran "bakterilerden" Tanrı' nın da izniyle zamanında arınmış olmanın huzurunu yaşıyor. Ne yazık sizlere ki, çok şeyler kaybettiğinizi anladığınız da, artık zaman da çok geç olmuş olacak.

İnançlarım doğrultusun da bildiğim bir şey var ki, o da yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmadığıdır. Tanrım onu bütün kötülüklerden korusun, sizlere de hakettiğiniz cezayı versin.

Şunu bil ki güzel insan; bugünde, yıllar sonra da, dünyanın neresinde olursan senin için endişe eden, senin için dua eden biri olacak.

Evet "güzel insan", "insan gibi insan" sen hiçbir zaman değişme olurmu. Kimseye, canım diyenlere bile, kendinden fazla asla değer verme. Verme ki o güzel duyguların, o güzel ruhun daha fazla incinmesin. Ta ki biri çıkıp sana, göğsünü gere, gere "işte buradayım; sadece senin duygularını istiyorum. Onu yüceltmek ve ömrümce sevmek için buradayım. Sevilmeyi haketmek için buradayım. Seni sen olduğun için seviyorum" diyene kadar da, bunu ispat edene kadar da, kimseye kendinden fazla değer verme. Verme ki, sevmek dediğimiz, ama anlamını şuursuzluklar da ve bencilliklerde harcadığımız o değerli anlam, senin erdeminde, kişiliğinde ve insanlığın da bir değer kazansın.

"ÇÜNKÜSEN,İNSANGİBİİNSANSIN"

Adın gibi, adına yaraşır; Güçlü ve soylu...
Neşe

 

 

 

 

 

 

Yeni cep telefonuma eskisinin rehberini geçiriyordum dün...
Baktım, bazı isimlerin numaraları duruyor; kendileri yok...
Bir deprem sonrasının hazin sınıf yoklaması gibi:
"- Cem Karaca?"
"- Yok!"
"- Barış Manço?"
"- Yok!"
"- Erol Mutlu?"
"- Yok!".
"- Melih Kibar?"
"- Yok!"


* * *


Sanki mazinin kumsalına yazılmış isimler... Eninde sonunda geleceğini adımız gibi bildiğimiz halde hiç gelmez zannettiğimiz bir dalga geliyor ve yıllar yılı özene bezene sahile işlediğimiz o güzelim yazıları bir darbede siliyor. Kum gibi dağıtıp ummana sürüklüyor. Sonrası boşluk... Sonsuz bir boşluk...


* * *


Yitik dostların, tanışların ekrandaki isimleri üzerinde geziniyor parmağım... "Sileyim mi" diye soruyor telefon...
Başparmağın ucunda bir ömür...
Can, bir tuş mesafesinde...
"Sil" komutuna elim varmıyor.
"Sil"mek ihanet gibi geliyor.


* * *

Rehberim isim dolu... Kimi canlı, kimi ölü... "Sil"meye kıyılamamış nice isim, yaşayanlarla birlikte duruyor orada... "Yaşayanlar" dediğim, sırasını bekleyenler... Kim bilir hangisi, hangisinin ardı sıra... "Ha 3 gün önce, ha 5 gün sonra..."
Kimi vakitli, kimi apansız, bir anda...
Rasgele arıyorum yitenlerden birini...
Gençten bir kadın sesi yanıtlıyor:
"Aradığınız numaraya şu an ulaşılamıyor."
Gelecekte ulaşılması da mümkün görünmüyor. "Daha sonra tekrar deneyiniz" tavsiyesine gülüyorum.
Denemeye söz veriyorum.
Ölmüş de hafızadan silinmemiş dostlar, ölmeden silinenlerden daha uzun yaşıyor bu rehberde...


* * *


Hep merak ederim:
Nereye gider bu bilgisayarların, cep telefonlarının posta kutularından silinen mesajlar, mektuplar, yazılar...
Onca harf, cümle, satır?.. Sanal âlemin görünmez kablolarına tutunup bir ekrandan yüreklere ulaşan haykırışlar, özlemle tuşlanmış, mesaj kutularında saklanmış aşklar... ne olur silinince?..
Uzay boşluğunda dağılır mı?
Yoksa bir yerlerde saklanır mı?
Bir gün yeniden toplanır mı?
Silinmiş yazılar diyarında...
Bir pişmanlık kurultayında...
Ya ölenler?
Onlar hangi keşfedilmemiş ülkeye gider?..


* * *


Galiba hayattan kayıt sildirdikten sonra ilkin gelip sevenlerinin hafızasına kaydoluyorlar.
Bilgisayar gibi değil insan hafızası...
Bir tuşluk "sil" komutuyla silmiyor sevdiğini... silemiyor.
Emir, ferman dinlemiyor.
Hatıralara sarıp saklıyor orada... anıyor, yâd ediyor, "yaşatıyor".
Belki hiç unutmuyor ve yanına gidene dek orada koruyor. Belki -5-10 yıl
sonra- bir gün "hafızası doluyor", onu silip yerine bir başka ismi yazıyor.
İşte insan asıl o zaman "sil"iniyor.
Sözün özü, demem o ki; Unutmazsak yaşatırız!

 

 

 

 

 

 

 

Erkek severse katiksiz sever 

Erkek severse delikanli gibi sever 

Erkek severse sinir tanimaz 

Erkek severse çapkinlik yapmaz 

Erkek severse kirmaz 

Erkek severse aglar 

Erkek severse aglatmaz 

Erkek severse seffaf sever 

Erkek severse yalan olmaz 

Erkek severse incitmez 

Erkek severse para harcar 

Erkek severse yaratir 

Erkek severse arastirir 

Erkek severse seksi düsünmez 

Erkek severse cömert olur 

Erkek severse nazik olur 

Erkek severse adam olur 

Erkek severse ölümüne sever 

Erkek severse bir kere sever 

Erkek severse ayrilmaz 

Erkek severse aldatmaz 

Erkek severse yalan söylemez 

Erkek severse

Erkek severse telefon parasindan batar 

Erkek severse aç kalir bogazindan bisey geçmez 

Erkek severse romantiklesir 

Erkek severse en aptal ask sarkilarini bile çok manali bulur 

Erkek severse bir sirini açiklar 

Erkek severse biranin yerine sevgilisini tercih eder 

Erkek severse Türkiye 1.Ligi onu alakadar etmez 

Erkek severse Türkiye 1.Ligi onu alakadar etse bile sevgilisinle maça gider :) 

Erkek severse iç güdüleri gelisir 

Erkek severse hassaslasir 

Erkek severse simarir 

Erkek severse her zorluga katlanir 

Erkek severse evlenmekten korkmaz 

Erkek severse ileriyi düsünür 

Erkek severse kararli olur 

Erkek severse hayvani duygularindan arinir 

Erkek severse kizgin kumlardan serin sulara gider 

Erkek severse herseyi yapar 

Erkek severse aptallasir 

Erkek severse afallar 

Erkek severse kavga etmez 

Erkek severse arada bir düsüp bayilir :) 

Erkek severse süpriz yapmak ister 

Erkek severse hefeslendirir 

Erkek severse kiskirtir 

Erkek severse kanatlandirir 

Erkek severse isirir 

Erkek severse dogal olur 

Erkek severse yasamayi sever 

Erkek severse sorumluluk hisseder 

Erkek severse hiç yapmadigi seyleri yapabilir 

Erkek severse hayati dondurur 

Erkek severse sikilmaz 

Erkek severse sevdigini söler 

Erkek severse yerinde duramaz(Hiperaktiflesir) 

Erkek severse siir yazar 

Erkek severse saklamaz 

Erkek severse vazgeçmez 

Erkek severse rüyada gidir 

Erkek severse ask yarasi çeker 

Erkek severse pul koleksiyonunu atar 

Erkek severse daglardan çiçek toplar 

Erkek severse mektup yazar 

Erkek severse umudunu hiç bir zaman kaybetmez 

Erkek severse olgunlasir 

Erkek severse kalpten sever 

Erkek severse sinekleri öldürmez 

Erkek severse aksamlari uyurken kuzu saymaz 

Erkek severse günde 1 saat ona yeter 

Erkek severse çekip gitmez 

Erkek severse erkek sinekten bile sevgilisini kiskanir 

Erkek severse güzel sözler etmeye bayilir 

Erkek severse gönülden yanar 

Erkek severse asktan yorgan dösek yatar 

Erkek severse zamanin nasil geçtigini anlamaz 

Erkek severse özel günleri asla unutmaz 

Erkek severse sarhos olur 

Erkek severse arkadaslarinin basinin etini yer 

Erkek severse son kullanma tarihi geçmis seyleri yemez 

Erkek severse gözünü dört açar 

Erkek severse minibüslere kalemle sevgilisinin adini yazar 

Erkek severse hakli olsa bile haksiz oldugunu bazen kabul eder 

Erkek severse bagislar 

Erkek severse dilencilere para verir 

Erkek severse çiçek yaptirir 

Erkek severse hediye alir 

Erkek severse çok kolay kandirilir 

Erkek severse unutmaz 

Erkek severse sevgilisinin telefon numarasini kendi numarasindan daha iyi bilir 

Erkek severse kendine güvenir 

Erkek severse ileriye yönelik yatirimlar yapar 

Erkek severse dogru yoldadir 

Erkek severse kazanir 

Erkek severse söz dinler 

Erkek severse eline geçen firsatlari iyi degerlendirir 

Erkek severse günesin dogusunu izlemek için erken kalkar 

Erkek severse hep dua alir 

Erkek severse kul,köle olur 

Erkek severse asiklara saygi duyar 

Erkek severse dans dersleri alir 

Erkek severse eglenmesini bilir 

Erkek severse inanmak istemedigi seylere inanmaz 

Erkek severse kalp'inden agri çeker 

Erkek severse gözleriyle konusabilir 

Erkek severse bir çok seyi göze alir 

Erkek severse sogan ve sarimsaktan uzak durur 

Erkek severse gençlesir 

Erkek severse içi hep kipir kipirdir 

Erkek severse kuslar gibidir 

Erkek severse hosgörülü olur 

Erkek severse inkar etmez 

Erkek severse asla laf söyletmez 

Erkek severse yaninda nazar boncugu tasir 

Erkek severse içindeki zamparayi öldürür 

Erkek severse sevgilisinin kokusunu 100 km uzaktan alir 

Erkek severse alaskadayken bile içi yanar 

Erkek severse sevgilisini ailesiyle tanistirir

 

 

 

 

 

SON SÖZLER.....
- Lan olum Rus ruleti öyle mi oynanır dur da göstereyim.
- Teker teker gelin layn...
- Sevgilim, abin bizi böyle görse ne yapardı?
- Korkma, bu tünelden yllardr tren geçmiyor...
- Abi çevremizde fazla polis yok, teslim olmayalım, kaçalım abi...
- Geeel, geeel, sağ yap gel.
- Abi çok seri bi araba bu yaaa...
- Demek piranha dedikleri şey bu. Hiho, bak Hulusi abi bıyıkları ile oynuyom bi şey olmuyo.
- O irmikleri neden aldın Nurhan, helva mı yapıcan? Niye?
- Burası Fener tribünü değil mi?
- Bah bah bah hala uzunlarla geliyo...
- Müjdemi isterim Turhan abi bi kızın daha oldu.
- Ordular ileri... Allah, allah, allah, allah...
- Kim bekler lan yeşilin yanmasını?!
- Bekle Cemşit abi ben bi dalıp çıkıcam.
- Hala karlı gösteriyor mu hanım?
- Elektrikçiye ne gerek var canım, ben hallederim.
- Gel abi burası boyu geçmiyo.
- Vakkas abi. Senin için öyle böyle diyorlar, doğru mu?
- Hihoha... Bak gelen şey köpekbalığına ne kadar da benziyor.
- Rasim abi, kafesin kapısı kapalı değil mi?
- Baba... Ben hamileyim.
- Yapma Satılmış abi, şeytan doldurur.
- Bu külüstür essahtan 200 yapıyor mu?
- Semra'cığım bak arabanın ibresi 200'ü gösteriyor.
- Ben öldükten sonra tablolarım çok para edecek Ayşegül..
- Boğaza gelip temiz hava almayı iyi akıl ettik... Çocuğum oynama şu arabanın el freniyle...
- Doktora neyin gerek yok. Beni üfürükçü Sabit hocaya götürün.
- Ohooo doktorun her dediğini yapsak açlıktan ölürüz birader. Hadi yeyin yeyin afiyet olsun...
- Ulan, biz bugüne kadar kaç bomba imha ettik be! İşimi bana mi öğretiyon, lavuk! Kes şu mavi teli!
- Sayın seyirciler! Simdi en büyük numaraya geldik. Aslanın ağzını açıp, başımı içine sokuyorum.
- Burası eskiden mayın tarlasıymış ama artık bi tane bile kalma...
- Havlayarak üzerimize geliyor, çünkü bu cinsler çok insan canlısıdır.
- Paraşütü en aşağıda ben açacağım.
- Komutanım, pimini çektikten sonra kaça kadar sayıcaktık?
- Olum bu mantarlar zehirli değil, bak ben nasıl yiyorum.
- Amma keskin virajmış yav!!
- Dikkat kaptanınız konuşuyor: Eşhedü en la ilahe illallah ... (Pilot Temel)
- Önüne baksana lan! Ne çarpıyon omzuma?
- Bu kadar korkma canım! Bu yılanların hepsinin zehirleri alınmış.
- Uçağın pervanesini görüyon mu? O kadar hızlı dönüyo ki sankim dönmüyomuş gibi.
- Kaplanlar da aynı kedi yavruları gibidir. Bak böyle gıdışından sevicen bak iyi bak...

 

 

 

 

 

 

 

1950'li yıllardaki kadınlar ile, 2000'li yıllardaki kadınların görevleri arasındaki farklılıklar.

Copyright c 1997 The Miami Herald. Aşağıdaki yazı 1950 yılında Amerika'da lise (kız) öğrencileri için, evliliğe hazırlık amacı ile düzenlenmiş Ev Ekonomisi kitabından alınmıştır.


1. Yemeği tam zamanında hazırlayın: Önceden plan yapın, hatta bir gece önceden yemeği tam zamanında masaya koymak için her şeyi önceden düşünün. Bu şekilde, eşinize O'nu düşündüğünüzü ve ihtiyaçlarına karşı duyarlı olduğunuzu göstermiş olacaksınız. Bir çok erkek eve geldiklerinde aç olurlar ve nefis bir yemek ihtiyaçları olan sıcak karşılamanın bir parçasıdır.

2. Kendinizi hazırlayın: Son 15 dakikayı dinlenmek için ayırın, böylece eşiniz eve geldiğinde kendisine hoş görünebilirsiniz. Makyajınızı tazeleyin, saçınıza kurdele koyun ve canlı görünün. Unutmayın kocanız bütün gündür yorgun insanla çalıştı. Neşeli ve ilgili görünün. Sıkıcı bir günün ardından biraz keyiflenmeye ihtiyaç dayacaktır.

3. Dağınıklığı toparlayın. Eşiniz eve gelmeden önce evin her tarafını dolaşın ve kitap, oyuncak, gazete gibi ortalıkta dağınıklık yaratan bir şey varsa düzeltin. Sonra masaların üzerindeki tozları alın. Böylece eşiniz eve geldiğinde, cennette olduğunu düşünecektir.

4. Çocukları hazırlayın: Eğer küçükseler, ellerini ve yüzlerini yıkayıp, saçlarını tarayın, gerekiyorsa kıyafetlerini değiştirin. Çocuklar küçük bir hazinedir ve eşiniz özenli görünmelerini isteyecektir.

5. Gürültü olmamasını sağlayın: Kocanız eve geldiğinde çamaşır makinası, kurutma makinası, süpürge yada mikser gibi gürültü yapan tüm aletleri kapatın. Çocuklara sessiz olmalarını söyleyin. Eşinizi sevinçle karşılayın ve sıcak bir gülümseme ile kapıyı açın.

6. Yapılmaması gerekenler: Eşinizi şikayetler ve problemlerle karşılamayın. Yemeğe geç kaldı ise şikayet etmeyin. Bütün gün işyerinde yaşadığı zorluklardan sonra bunu önemsiz bir sorun olarak görün.

7. Rahat etmesini sağlayın: Rahat bir koltukta uzanmasını sağlayın yada biraz yatak odasında dinlenmesini önerin. Eşiniz için sıcak yada soğuk bir içeceğin hazır olmasını sağlayın. Yastıklarını düzeltin ve ayakkabılarını çıkarmayı önerin. Kısık, yumuşak ve hoş bir ses tonu ile konuşun. Rahatlamasını ve dinlenmesini sağlayın.

8. Eşinizi dinleyin: Söylemek istediğiniz yüzlerce konu olabilir, fakat eve gelir gelmez konuşmaya başlamayın. Önce O'nun konuşmasına izin verin.

9. Geceyi O'na ayırın: Eğer sizi dışarı yemeğe yada eğlenmeye götürmüyorsa şikayet etmeyin. Aksine iş yerinde yaşadığı zorlukları ve ne kadar yorulduğunu düşünün Eve gelip dinlenme ihtiyacını anlamaya çalışın.

10. Hedefiniz: Evinizi, kocanızın rahat hissedeceği, düzenli ve huzurlu bir yer haline getirmeye çalışın. .


Şimdi 2000'li yıllar için yenilenmiş kurallar.


1. Yemeği hazırlayın: Yemek rezervasyonunu önceden yapın. Eğer gün çok yoğun geçiyor ise, eşinizin telefonuna nerde ve ne zaman yemek istediğinizi açıklayan bir mesaj bırakın. Bu eşinize gününüzün ne kadar kötü geçtiğini ve sizi neşelendirmesi için ortam yaratması gerektiğini anlamasını sağlayacaktır..

2. Kendinizi hazırlayın: Eve dönüş yolu üzerinde kozmetik bölümü olan mağazalardan birine uğrayıp bedava ürünlerle kendinize biraz çeki düzen verin. Bu neşenizi yerine getirecektir ve eşiniz her ağzını açtığında sinir olmanıza engel olacaktır. (O'nun kredi kartını kullanmayı unutmayın!)

3. Dağınıklığı düzeltin: Temizlikçiyi çağırın; kocanızın ve çocukların ortalıkta bıraktığı her şeyin yardım kuruluşlarına gönderilecek kutunun içine koymasını söyleyin.

4. Çocukları hazırlayın: Çocukları Nintendo oynamaları yada televizyon seyretmeleri için odalarına gönderin.

5. Gürültüyü azaltın: Eğer eşinizden önce eve gelmeyi başarabilirseniz, kendisini banyoda ve kapı kitli olarak karşılayın..

6. Yapılmaması gerekenler : Eşinizi şikayetler ve problemleriniz ile karşılamayın. Bırakın önce O konuşsun, böylece sonrasında, sizin şikayetlerinize daha önemli olacak ve akşam yemeği boyunca aklında kalacaktır. Eğer yemeğe geç kaldı ise şikayet etmeyin, basitçe artıkların buzdolabında olduğunu ve bulaşıkları kendisine bıraktığınızı söyleyin.

7. Rahat etmesini sağlayın: Üşümüş ise battaniyeyi nerde bulacağını söyleyin. Bu sizin gerçekten değer verdiğinizi gösterecektir.

8. Eşinizi dinleyin: Ama asla son sözü söylemesine izin vermeyin.

9. Geceyi eşinize ayırın: Sizi gece dışarı yemeğe yada eğlenceli bir yerlere götürmüyor ise şikayet etmeyin, bir arkadaşınız ile gidin yada alışverişe çıkın (O'nun kredi kartını kullanın).

10. Hedefiniz: 'Bencil, sadece kendini düşünen, işe yaramaz bir insan' oluduğunu kafasına bir vazo atarken ifade etmekten kaçınmak ve ilişkinizi mümkün olduğunca dostça tutmaya çalışmak.

 

 

 

 

 

 

 

Mezar Taşları

Delil Yetersizliğinden beraat etti
Kalp yetersizliğinden gitti

Karnında fazla su vardı,
adalelerinde kireçlenme,
böbrekleinde kum,
kanında da demir fazlalığı.
Beton gibiydi, ama öldü

Artık karısı geçeleri nerede olduğunu biliyor
[Çapkın bir adamın mezartaşı]

Allah taksitlerini affetsin
[Memurun mezartaşı]

Insanlar ölünce en son kalbi durur,
Rahmetlinin dili durdu
[Politikacının mezartaşı]

Sevgili doktorum
seni ikinci yaşamda
dört gözle bekliyorum
[Doktorun hatasından ölen hastanın mezartaşı]

Bu onun ikinci ölümü
birincisi onun evlendiği gündü
[Mutsuz bir kocanın mezartaşı]

Burada yatan tosun
ziyaretçiyi öpsün
[Bir grafiticinin mezartaşı]

Hiç istemediği
bir deplasmana gitti
[Futbolcunun mezartaşı]

Kişi başına düşen milli gelir
artsın diye yaşamına son verdi
[Vatansever bir vatandaşın mezartaşı]

****

Kim demiş kırmızı ışıkta
geçilmez diye? rahmetli geçerdi

Hayatımı kaybettim, hükümsüzdür

Rahmetli kayıkçıydı
Son yolculuğunu imamın kayığıyla yaptı
Yaşam tehlikeli bir şey
Sonu ölmekle bitiyor

Düşünüyordu...
O halde yok edilmeliydi

"Atın ölümü arpadan olsun" derdi
Bira içerken öldü

Olmaz ki ...
Böyle de yatılmaz ki ...

Kansız herifin biriydi
Kan kaybından gitti

Kendine ait bir toprağı
olsun isterdi,
Sonunda muradına erdi

Azrail mirasçıların sabrını ölçtü,
96 yaşında öldü

 

 

 

 

 

 

Bilgisayar ve Kadın

- INTERNET Kadın: Zor kadın. Kimsenin kendisine bağlanmasını istemez.

- SERVER Kadın: Ne zaman onu istesen meşguldür.

- WINDOWS Kadın: Herkes bir işi doğru düzgün yapamadığını bilir ancak yine de kimse onsuz yapamaz.

- EXCEL Kadın: Çok şey yapabildiğini söylerler ama sen sadece onun dört temel özelliğini kullanırsın.

- WORD Kadın: Her zaman bir sürprizi vardır ancak dünyada onu çözebilmiş kimse yoktur.

- DOS Kadın: Bir zamanlar herkes ona sahip oldu ancak şimdi kimse istemiyor.

- BACKUP Kadın: Diğerinin yapamadığı "işler" için daima bir yedek bulunmalı ;)

- VIRUS Kadın: ("Eş" diye de bilinir!) En beklenmedik zamanda gelir, bir güzel yerleşir ve bütün kaynaklarını tüketir. Onu "Uninstall" etmek istersen birşeylerini de beraberinde götürür. Ancak onu tutmakta ısrar edersen herşeyini götürür!

- SCANDISK Kadın: İyidir ve sana yardım etmek ister ancak bunu neden yapmak istediğini bir türlü anlayamazsın.

- EKRAN KORUYUCU Kadın: Hiçbir işe yaramaz ama en azından eğlenceli olabilir.

- MICROSOFT Kadın: Tanıştığı tüm erkekleri kontrolünde tutmak ister. Bunu yaparken de onlar için en iyisini yaptığına erkekleri ikna etmeye çalışır.

- E-MAIL Kadın: Söylediği on şeyden dokuzu işe yaramaz...

- ALTAVISTA Kadın: Aradığın herşey onda.

 

 

 

 

 

DÜŞ HEKİMİ YASALARI

Mükerrer Sayı / 031105

Mutlu bir yalnızlık, mutsuz bir beraberlikten iyidir.


İnsanlar ikiye ayrılır:

1- Ne yaparsa yapsın sevdiklerin

2- Ne yaparsa yapsın sevmediklerin

Yaşam ikiye ayrılır:

1- Net yaşam

2- Brut yaşam

İnsan evlenmez, evlenmek zorunda kalır; aşık olmak zorunda kalmaz, aşık olur.

Açların arasında tokluktan ölmek, tokların arasında açlıktan ölmekten daha berbattır.

Yönetici yoktur, yönetilici vardır.

Aynı insana bir kere aşık olunur.

En iyi dostun karşı cinstendir.

Kusurunu ilk hemcinsin görür.

Sıfır ile bir arasındaki fark, bir ile bin arasındaki farktan daha büyüktür.

Otuz güne tamamlanmaya zorlanan beraberlikler, eninde sonunda sıfır güne tamamlanır.

Sofradan eksilen tabak, tabaktan eksilen lokmadan daha önemlidir.

SOFRANIZDAKİ TABAKLARIN, GÜLEN SURATLARIN HİÇ EKSİLMEMESİ DİLEĞİMLE...



düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

Saat 8:30'da, seksenlerinde, yaşlı bir adam başparmağındaki dikişleri aldırmak üzere poliklinikten içeri girdi. Çok acelesi olduğunu söyledi, çünkü saat tam 9:00'da bir randevusu varmış.

Tedavisinin bitmesi ve onun söylediği yere ulaşması en azından bir saat sürerdi. Yaranın pansumanı sırasında konuşmaya başladık. Bu denli acelesi olduğuna göre önemli birisiyle mi randevusu olduğunu sordum.

Bana bakımevine gidip eşiyle kahvaltı etmek için acelesi olduğunu söyledi. O zaman eşinin sağlığının nasıl olduğunu sordum.

Eşinin orada uzun bir süredir kaldığını ve Alzheimer hastalığının bir kurbanı olduğunu anlattı.

Geç kalmış olmasından dolayı "Acaba eşiniz
endişe duyar mı?" diye sordum.

Bana beş yıldan bu yana onun kim olduğunu bile bilmediğini ve kendisini tanımadığını söyledi.

Şaşırmıştım, "Sizi tanımadığı halde yine de her sabah onu görmeye mi gidiyorsunuz?" diye sordum.

Elimi okşayarak gülümsedi.

"O beni tanımıyor ama ben hâlâ onun kim olduğunu biliyorum" dedi.

 

 

 

 

 

 

AŞKA AYIP OLUYOR

Günümüz insanı aşka aşık, aşığa değil! Aşkların kısa dönem askerlik gibi kısa sürmesinin nedeni herhalde bu.

Zaplanan aşıklar dönemi bu dönem! Kanaldan kanala geçer gibi aşıktan aşığa geçiliyor.
Peki bu neden böyle oluyor?
Çünkü insan insana sevgisiz, insan insana tahammülsüz, insan insan için fedakarlık duygusunu yitirmiş, insan insana kendini adamaktan kaçıyor.

Oysa fedakarlık, adanmışlık varsa vardır aşk. Fedakarlığın, adanmışlığın yaşamadığı yerde yaşamaz aşk.

Ne yazık ki uğruna kendini adadığı ne bir ideali var günümüz insanının... Ne de uğruna kendini adadığı bir aşkı.

Nerde ideali, aşkı uğruna her şeyden vazgeçen dünün insanı... Nerde hiçbir şey için hiçbir şeyden vazgeçmeyen bugünün insanı.

Bugünün insanı aşkta da köşe dönmeci.
Emek harcamadan yaşamak istediği gibi, emek harcamadan aşk yaşamak istiyor.

Sevmeden sevilmek, vermeden almak istiyor.
Hiç değilse bir koyup üç almak istiyor.
Bir koyup üç alamadı mı ilişki bitiyor.
İlişkiler çıkar, menfaat üzerine kurulu.
Elektriklenmeler kısa devre. Bir günlük elektriklenmeler, bir gecelik sevişmeler aşk sanılıyor.

Sevgili bayanlar baylar, aşka ayıp oluyor!!!!!!

Can Dündar

 

 

 

 

 

 

Seyret, sus ve dinle

Bir gün bir dağ güneşle birlikte güne uyandı. Rüzgarın esintisiyle ağaçlarının dallarını sallaya sallaya esneyerek gerindi. Güneş pırıl pırıl ufukta tam karşısından doğuyor, onunla arasında masmavi bir deniz çarşaf gibi günü karşılıyordu.

Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş bana gülümseyerek gün başlıyor."

Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.

Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.

"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden bozuyor?"

Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.

Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre...

Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar oluşturuyordu.

Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:

"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki? Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?

Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."

Dağ denize sordu:

"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"

Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden başkalarının söylediklerini duyabileceksin...

Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."

 

 

 

 

 

 

Cheng’li bir oduncu bir koruda bir geyik öldürdü; sonra da başkalarının bulmasını engellemek için üstünü yapraklar ve dallarla örterek onu gömdü. Ancak kısa bir süre sonra geyiği sakladığı yeri unuttu ve her şeyi düşlemiş olduğunu düşündü. Öyküyü herkese sanki bir düşmüş gibi anlattı. Dinleyicileri arasından bir adam saklanmış geyiği aramaya gitti ve onu buldu. Adam geyiği eve taşıdı ve olup biteni eşine anlattı:

“Bir oduncu bir geyik öldürdüğünü düşlemiş ve sonra onu sakladığı yeri unutmuş. Bense geyiği buldum. Şu oduncu gerçekten yaman bir düşçü!”

“Kimbilir, belki de sen bir geyik öldürmüş olan bir oduncu gördüğünü düşledin.” dedi karısı. “Ama, yine de, gözümüzün önünde bir geyik durduğuna göre, düşün gerçek olmalı.”

“Geyiği bir düş sayesinde bulduğumu farz etsek bile,” diye gürledi koca, “ikimizden hangisinin düş gördüğünü bulmak için canımızı sıkmanın ne anlamı var?”

Oduncunun ise akla hala geyikteydi. O gece düşünde geyiği sakladığı yeri ve onu bulan adamı gördü. Şafakla birlikte diğer adamın evine gitti ve geyiği orada buldu. İki adam sert bir ağız dalaşına giriştiler ve sonunda geyik davasını karara bağlamak bir yargıca düştü. Yargıç oduncuya döndü:

“Sen bir geyiği gerçekten öldürdün ve bunun bir düş olduğunu düşündün. Sonra gerçekten düş gördün ve onun gerçek olduğunu düşündün. Diğer adam geyiği buldu ve bu yüzden seninle tartışıyor, ama karısı onun başka birinin öldürmüş olduğu bir geyiği bulduğunu düşlediğini düşlüyor. Kısacası, hepsi bir düş, yani kimse geyik öldürmedi. Ama, önümüzde bir geyik durmakta olduğu için, en iyi çözüm onu ikinizin arasında bölüştürmek.”

Dava, Cheng Kralı’nın kulağına kadar gitti ve o şöyle dedi:

“Yargıca gelince, acaba o da bir geyiği böldüğünü düşlüyor olamaz mı?”

 

 

 

 

 

 

Korkuyorum...
Yağmuru sevdiğini söylüyorsun; ama yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun.
Güneşi sevdiğini söylüyorsun; ama güneş çıkınca gölgeye kaçıyorsun.
Rüzgarı sevdiğini söylüyorsun; ama rüzgar çıkınca pencereni örtüyorsun.
İşte bundan korkuyorum; çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun!…

William Sheakspare

 

 

 

 

 

Dört tane kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:

--Bu ateş aydınlatıcı bir şey!, demiş..

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:

--Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, Biraz daha biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş… Şöyle demiş:

--Ve bu ateş yakıcı bir şey!

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.

ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek "poff !" diye ortadan kayboluvermiş...

Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş… Çünkü o kaybolmuş ateş içinde ve bir şeyi, ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!...

 

 

 

 

 

 

ELLİ YAŞINDA KADIN

Beş dakika sonra 24 ocak olacak ve ben elli yaşına girmiş olacağım daha yazımın mürekkebi kurumadan,üstelik dilim bile bu rakama alışamadan.

Otuş yaşında Balzac 'ın Otuz Yaşında Kadın romanını okumuş büyük bir haz almıştım.O zaman bile ne kadar yaşlandığımı düşünerek.Şimdi hangi romanı hangi şiiri okuyarak teselli bulayım?Hiç bir yaş bu kadar dokunmamıştı ,Ölüme bu kadar yakın hissettirmemişti.Bu günleri de arayacağımı bilerek karamsar olmak istemiyorum üstelik.

Bu arada şimdiki aklım olsaydı şimdiki aklımla severdim şarkıda olduğu gibi.Daha çok dost kazanır daha çok kıymet bilirdim .Daha az kırılır daha az kırardım ve köprüleri atmazdım ilkeler uğruna.Barış ve çoçuklar için daha çok çalışırdım.Aşk uğruna dağları delerdim.İşte olgunlaşmak ya da yaşlanmak bu olsa gerek.Hoş geldiniz ELLİ kulübüne yaştaşlarım.Sevgiyle kalın.

 

 

 

 

 

 

Kahkahalar, yeni heyecanlar, bebekler, düğünler, eğlence ve tatlı süprizler olsun...


Tatlılar olsun, tiramisu, profiterol, elmalı kekler, şekerli kahveler...


Buluşmak
için telefonlaşmalar olsun.. Buluşmalar olsun, kavuşmalar olsun..


Kayıplar,
depremler, afetler olmasın.


Kırgınlıklar, anlaşmazlıklar, ayrılıklar, yalanlar
olmasın.


"biz" olsun; "ben" olmasın...


Mutluluk parayla, eğlence zoraki olmasın...


Kellerin saçı çıksın...

Göbek, göbek atmak için olsun. Kolesterol olmasın.


Bir kere söylensin ve yeter olsun.


En önemlisi sevgi olsun...

Aşkolsun...

Daha n'olsun.. ??

 

 

 

 

 

 

DİNLEME...
Ama gerçekten dinleyin. Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden... Can kulağıyla dinleyin.

SEVGİ...
Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir.

KAHKAHA...
Fikra anlatın, neşeli hikayeleri paylaşın. Bu armağanınız "Seninle birlikte gülmeyi seviyorum" anlamına gelir.

YAZILI BİR NOT...
Basit bir "Yardımın için teşekkürler" notu, ya da belki bir şiir... Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır.

İLTİFAT...
Basit, içtenlikle söylenen bir söz ("Bu renk sana ne çok yakışmış", "Harika bir iş çıkardın", "Yemek nefis olmuş" gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.

İYİLİK...
Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın.

YALNIZLIK...
Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin.

NEŞELİ BİR YAPI...
Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Selam vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?

 

 

 

 

 

 

Yaşamaya zaman ayırın,
Zira zaman bunun için yaratılmıştır.

Çalışmaya zaman ayırın,
Başarının bedeli budur.

Düşünmeye zaman ayrın,
Güçlü olmanın kaynağı budur.

Çevrenize nazik davranmaya zaman ayırın,
Mutluluğa giden yol budur.

Etrafınıza bakmaya zaman ayırın,
Günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır.

Gülmeye zaman ayırın,
Ruhunuzun müziği budur.

Çocuklarınızla oynamaya zaman ayırın,
Zevklerin en büyüğüdür.

Terbiyeli olmaya zaman ayırın,
İnsan olabilmenin sembolü budur.

Goethe

 

 

 

 

 

 

" Merhaba!! Biz Jim ve Sonya'yiz.. Su anda telefonu açamiyoruz çünkü yapmayi çok sevdigimiz biseyle mesguluz... Sonya'nin tarzi yukari asagi, benim tarzim soldan saga ve yavas yavas... Neyse siz mesajinizi birakin, biz disimizi firçalamayi bitirince sizi arariz.."


" Merhaba.. karim ve ben su an size cevap veremiyoruz.. ama numaranizi birakirsaniz isimiz biter bitmez sizi arariz.."



" Merhaba..Ben John.. Telefon sirketinden ariyorsan, faturanizi ödedim merak etme.. Anne Baba eger sizseniz, bana acilen para gönderin.. Yatirim danismanim eger arayan sensen, bana yeteri kadar para göndermemissin.. Erkek arkadaslarimdan biriysen, bana borcun var hala parami vermedin.. Kiz arkadaslarimdan biriysen, hiç endiselenme bende para bol



" Merhaba.. simdi de sen bisey söyle.."


"Merhaba.. ben su anda evde diilim ama telesekreterim evde, benim yerime onunla konusun..simdi size biiip diycek"


" Merhaba,ben David'in telesekreteriyim siz kimsiniz??"


" Merhaba.. mesaj birakirsaniz sizi ararim.. "seksi"bir mesaj birakirsaniz, sizi HEMEN ararim"


" Merhaba!!! John'un telesekreteri bozuldu.. ben buzdolabiyim.."

" Merhaba.. bu konusan bir makinedir.. ben mesajlari anlayabilirim.. sahiplerim çok temiz insanlardir,evimiz çok zevkli dosenmistir.. Bir sürü yardim kurumuna bagista bulunmuslardir.. hey hala ordaysaniz mesaj birakin, onlar sizi geri ariycak kadar naziktirler"


"Bu bir telesekreter degildir.. bu bir telepatik düsünce okuma makinesidir. bip sesinden sonra adinizi,neden aradiginizi ve numaranizi düsünün, ben de sizi aramayi düsünücem"


"Merhaba.. büyük ihtimalle evdeyim, ama hoslanmadigim birinin aramasindan korkuyorum.. Mesajinizi birakin, size geri dönmezsem demek ki o korktugum sizsiniz"


"Merhaba.. ben George!! Su anda size cevap veremiyorum.. mesajinizi birakin, ben size geri donene kadar telefonun basindan ayrilmayin"


"Lutfen sinyalden sonra mesajinizi birakin.. yine de sessiz kalma hakkiniz var.. çünkü söylediginiz hersey kaydedilecek ve aleyhinize delil olarak kullanilacaktir..."

 

 

 

 

 

 

 

Ankara Rotary Club, bir konferans düzenler.

Bu konferansa konuşmacı olarak ünlü bir Amerikalıbilim adamını da davet ederler.

Amerikalı bilim adamı bir hafta erken gelir, hemtatil yapar, hem de Türkleri yakından tanıma fırsatı bulur.

Rotaryenler ile Amerikalı bilim adamı hemen herkonuda anlaşırlar, uyum içinde konferansı bitirirler.

Ayrılık günü gelir, Rotaryenleri alır bir düşünce Biz bu değerli bilim adamına ne hediye alalım?

Aralarında toplanırlar, başkan konunun öneminivurgulamak için der ki

- Biz bu Türk dostu, değerli bilim adamına nasıl birhediye alalım ki bizi unutmasın?

Kullanışlı bir şey olsun, her eline aldığında bizihatırlasın?

Salonda kısa bir sessizlik olur, arka sıralardan biriayağa kalkar ve der ki

- Sünnet ettirelim !...

 

 

 

 

 

 

Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım.Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.
Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti.
Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.
Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.


Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz.
Bir Polonya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor.
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır.
Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız.
Nefret etmeden birini öldüremezsiniz.
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır.
İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir.
Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar.

Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.
Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.
Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır.
Sevgi, değer vermesini bilmektir.
Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir.
Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.
Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.
Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.
Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.
Sevgi, bilinçtir.
Sevgi, insan olmaktır.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk.
Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.


Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk.
Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz.
Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık.
Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz.
Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor.
Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor.
Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?


Sevginiz yok ve hiç bir şeyiniz yok.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken budur.



Erdal Atabek
Cumhuriyet gazetesi, 21 Ağustos 1995

 

 

 

 

 

 

Eflatun'a iki soru sormuslar.

Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir ? "
Eflatun tek tek siralamis :

- Çocukluktan sikilirlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarini özlerler...
- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almak için de para öderler...
- Yarindan endise ederken bugünü unuturlar.Dolayisiyla ne bugünü ne de yarini yasarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar. Ancak hiç yasamamis gibi ölürler...

Sira gelmis ikinci soruya ; "Peki sen ne öneriyorsun?"

Bilge yine siralamis ;

- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin! Yapilmasi gereken tek sey, sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir...
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye ihtiyaç duymaktir"..

 

 

 

 

 

 

KÜÇÜK KIZ, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.

Ona göre, nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları, onun
hiçde güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi.

Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı. Çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama bir kaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.

"Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.......

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu.

Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı.
Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat
ettiler. Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu.
Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı.
Karşısında bir dünya güzeli vardı. Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü.

Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak

- Sanki yeniden dünyaya geldim!. dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış.
Estetik ameliyatı siz mi yaptınız?
Yaşlı doktor
- Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!. diye gülümsedi.

Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, O' nun gözünden gördün kendini!..

 

 

 

 

 

 

AYDINLIK

Bir bilge adam çölde öğrencileriyle otururken demişki;

"Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?

Tam olarak ne zaman karanlık başlar,ne zaman ortalık aydınlanır?"

Öğrencilerden biri;

"Uzaktaki sürüye bakarım, "demiş, "koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."

Başka bir öğrenci söz almış ve

"Hocam"demiş,"İncir ağacını,zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır."

Bilge adam uzun süre susmuş.
Öğrenciler meraklanmışlar ve,

"Siz ne düşünüyorsunuz hocam?"diye sormuşlar.

Bilge şöyle demiş;

"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel miçirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona arkadaş diyebildiğimde

ve yine yürürken önüme çıkan erkeği,zengin mi yoksulmu diye bakmadan, aldırmadan, kardeşim sayabildiğimde anlarımki sabah olmuştur,

AYDINLIK başlamıştır..."

 

 

 

 

 

 

İskoçya'da yoksul mu yoksul bir çiftçi yaşardı. Fleming'di adı.

Günlerden bir gün; tarlada çalışırken bir çığlık duydu. Hemen sesin geldiği yere koştu.

Bir de baktı ki beline kadar bataklığa batmış bir çocuk, kurtulmak için çırpınıp duruyor.

Çocukcağız; bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Çiftçi çocuğu bataklıktan çıkardı ve acılı bir ölümden kurtardı.

Ertesi gün Fleming'in evinin önüne gelen gösterişli arabadan şık giyimli bir aristokrat indi.

Çiftçinin kurtardığı çocuğun babası olarak tanıttı kendini.

"Oğlumu kurtardınız, size bunun karşılığını vermek istiyorum" dedi.

Yoksul ve onurlu Fleming "Kabul edemem!" diyerek ödülü geri çevirdi.

Tam bu sırada kapıdan çiftiçinin küçük oğlu göründü.

"Bu senin oğlun mu?" diye sordu aristokrat.

Çiftçi gururla "Evet!" dedi.

Aristokrat devam etti:

"Gel seninle bir anlaşma yapalım. Oğlunu bana ver. İyi bir eğitim almasını sağlayayım.

Eğer karakteri babasına benziyorsa ileride gurur duyacağın bir kişi olur."

Bu konuşmalar sonunda Fleming'in oğlu;

Londra'daki St. Mary's Hospital Tıp Fakültesi'nden mezun oldu.

Tüm dünyaya adını penisilini bulan; Sir Alexander Fleming olarak duyurdu.

Bir süre sonra aristokratın oğlu zatürreye yakalandı.

Onu ne mi kurtardı? PENİSİLİN!

Aristokratın adı : Lord Randolp Churchill

Oğlunun adı : Sir Winston Churchill

Kurtaran doktor : Çiftçinin oğlu Sir Alexander Fleming

Paraya gereksiniminiz yokmuş gibi çalışın.Hiç acı çekmemiş gibi sevin.

Hiçbir şey beklemeden verin.Karşılığı nasıl olsa gelecektir.

 

 

 

 

 

 

Soru



Ne kadar az insanın kendine o önemli soruyu sorduğunu görmek şaşırtıcı değil mi?

Birkaç yıl önce, Güney Carolina’daki küçük bir üniversitede önemli bir konuşmacının öğrencilere yapacağı konuşmayı dinlemeye çağrılmıştım. Salon, böyle birini dinleme fırsatını yakalamanın heyecanını duyan öğrencilerle doluydu. Müdürün yaptığı girişten sonra konuşmacı kürsüye geldi, soldan sağa bütün dinleyicilerin üzerinde gözlerini gezdirdi ve konuşmaya başladı:

“Annem sağır dilsizdi. Babamın kim olduğunu bilmiyorum. İlk çalıştığım yer bir pamuk tarlasıydı.”

Dinleyiciler büyülenmiş gibiydiler. “İnsan istemediği sürece, hiçbir şey olduğu gibi kalmak zorunda değildir. Bu ne şansla ilgilidir, ne koşullarla. Ve bir insanın geleceğini belirleyen de belli bir şekilde doğmuş olması değildir.” Konuşmacı yumuşak bir sesle tekrar etti: “İnsan istemediği sürece hiçbir şey olduğu gibi kalmak zorunda değildir.”

Sonra kesin bir dille ekledi: “İnsanın kendisine mutsuzluk veya doyumsuzluk getiren bir durumu değiştirmesi için tüm yapması gereken kendine şu soruyu sormaktır: ‘Bu durumun nasıl olmasını istiyorum?’ Sonra da bütün kişisel eylemlerini tamamen durumu o hale getirmeye adamalıdır.”

Konuşmacının yüzünde güzel bir gülümseme belirdi:
“Adım Azie Taylor Morton.
Şu anda karşınızda Amerika Birleşik Devletleri’nin Maliye Bakanı olarak bulunuyorum..”

Bob Moore

 

 

 

 

 

 

Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış...



Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş... Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş...

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş...

Ranga Guru ise;

- Sen artok ressam sayılırsın Racaçi.. artık senin resmini halk değerlendirecek. diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kirmizi bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmiş... Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor... Çok üzülmüs tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün oldugunu belirtmiş.

Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru... Ama bu defa yanına bir palet dolusu çesitli renklerde yaglı boya, birkaç fırça ile birlikte... Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmiş...

Birkaç gün sonra gittigi meydanda görmüs ki resmine hiç dokunulmamış, firçalar da, boyalar da kullanılmamış... Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış..

Ranga Guru ise;

Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanaği ile karşılaşabileceğini gördün...

Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı...

Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin... yapıcı olmak eğitim gerektirir... Hiç kimse bilmedigi bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi...

Sevgili Raciçi Mesleginde usta olman yetmez, bilge de olmalısın.. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın... Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur...

Sakin emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartişma...

 

 

 

 

 

 

Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala ;

- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiç bir zaman içemeyeceksiniz ki! deyivermiş.

Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış.

Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral küleler de dahil herkesin toplanmasını emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretnmiş. Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış. Şarap bardağını eline alarak:

- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin ? diye sormuş.

Köle şöyle cevap vermiş:

- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza neler gelebileceğini de bilemem!

Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırmalış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş. Kral ve domus arasında öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi dişleriyle, Sisam kralının karını yarıp ölümüne sebep olmu.

Kral bostanda, bardak masada kalmis..

Şu söz olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:

"Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den, Nasip degil ise ne gelir elden?"

 

 

 

 

 

 

Orta Asyada, savaşın ok ve yay ile yapıldığı
dönemlerde Türk savaşçılar, arkalarından gelebilecek bir saldırıyı önlemek
için, sırtlarını önceden bu amaçla hazırlanmiş bir TAŞ'a dayarlardı.
Bu taş "ARKA-TAŞ" veya Azerbaycan'daki telaffuzuyla "ARKA-DAŞ"
olarak adlandırılırdı. Dostluk kavramının zaman içinde,insanın arkasını
yaslayabileceği ve kendisini olabilecek kötülüklerden koruyacağı fikri ile
özleştirilmesi sonucu "arkadaş" kelimesi "dost"
anlamında Türkçedeki yerini buldu. Sırtınız "arka taş" sız
kalmasın..

 

Bu mesajı arkadas diye nitelendirdiğiniz
kişilere gönderin..

 

 

 

 

 

 

TIKANDI BABA





Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.



Tıkandı baba, çay getir



Tıkandı baba, oralet getir. Vb



Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.



Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?



Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba



Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;





Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve 



Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.







Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;



Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.





Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya 



Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi 



Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da 



Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;



Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;



Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş



Geldi sultanım



Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?



Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.



Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. 



Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.



Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;



Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış



Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.



Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,



Niçin, demiş. Askerler 



Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline



Ne olacak şimdi, demiş



Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;


"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

 

 

 

 

 

 

 

Gerçek bir olaydan alınmış...

ABD'nin Oregon eyaletinde bulunan bir ortaokul ciddi bir problemle karşı karşı karşıya kalmıştır: Bazı kızlar, tuvalette dudaklarına gizlice ruj sürmekte, üstelik bununla da kalmayıp lavaboların üzerinde bulunan büyük aynaya rujlu dudaklarının izlerini bırakmaktadırlar.

iş iyice ilerleyip, düzinelerce dudak izini aynadan temizlemek içinden çıkılamaz hale gelince okul müdiresi duruma el koyar. Bir gün, öğretmenlere talimat verip ruj süren tüm kızları tuvalete getirmelerini söyler.

Kızlar tuvalette toplanınca müdire onlara yarattıkları sorunu anlatır. Aynadaki izleri göstererek onları her gece temizlemek zorunda kalan hademenin çektiği eziyetten söz eder:

"Bakın, o kurumuş ruj lekelerini temizlemek inanın çok zor. Görevli arkadaşımız şimdi size bunları ne
zorluklarla temizlediğini gösterecek."

Bu sözü duyan hademe derhal uzun temizlik fırçasını eline alır.

Tuvaletlerden birinin kapısını açar, fırçayı tuvaletin içindeki suya daldırıp çıkarır ve aynayı bir güzel temizler !

Bu olaydan sonra bir daha asla aynada ruj lekesi görülmez !!!

 

 

 

 

 

 

 

 

BIRAKINIZ IŞIĞINIZ YAYILSIN

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi.Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.

Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: ıçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek.Hanginizin bunu hakketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim.şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızıla aldığınız şey hastahane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapılıdılar.Üçüde şehre gidip parasını harcadı. Akşam geri döndüklerinde babaları sordu: "Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.Sonra odadan dışarı çıktı,saman balyalarını getirdi,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?." Yorgancıya gittim .ıki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı . Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı. "Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam .Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 50 centini ıncilde yazıldığı gibi çok değerli bir şeye verdim .20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım.20 centte killiseye verdim.Böylece bir onluğum kaldı.Bununla iki şey aldım." Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı.Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu.Oda samanla veya tüyle değil,bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun.Bu çok güzel .


QUBEıN

 

 

 

 

 

 

 

“UZAKLIKLARI YAKIN EDEN
BAZEN BİR SESTİR
BAZEN DE TEK BİR NEFES...”

Sevdiğin çok uzaklarda bir yerlerde olmamalı, aşıksan
eğer dokunabilmelisin ona, ellerine, tenine,
dudaklarına. Sarılıp omuzlarına, başını
dayayabilmelisin saatlerce. Sıcaklığını hissedip,
nefesini duyabilmelisin kendi nefesinde. Gözlerin
gözlerinde erimeli belki de karşılıklı sarf edilen her
bir cümlede. Böyle yaşanmalı aşklar, elele, gözgöze,
dizdize gecelerde...
“Aşkın en sağlam sigortası mesafedir” der Enis Batur
bir yazısında. Yazılarını severek izlediğim Can Dündar
ise Yarim Haziran adlı kitabında “yıllar yılı hasretle
beklediği ışığa kavuşan bir hücre mahkumu nasıl
körleşirse, aşk da körelir yakına gelince…”diyerek
aşkın hep uzaklarda yaşanması gerektiğini savunurlar
..Onlara ve onun gibi düşünenlere saygım sonsuz ama
bence;uzaklıklar yakın edilmeli, aradaki mesafeler
özlem dolu yürekleri kanatmamalı sessizce ve
derinden... Aşıklar yakın olmalı birbirlerine; denizin
kumasala, ayın yıldızlara, suyun toprağa yakınlığı
gibi. Tatları karışmalı birbirlerine an be an yaşanan
heyecan doruklarında.
Böyle olmalı aşklar, yakından çok yakından yaşanmalı,
kalp sesleri birbirine karışmalı aşıkların. Duyguları,
sözleri birbiri içine akmalı yüreklerinde. En derinine
inmeli yaşanan aşkın o büyülü dünyasında. El ele
yepyeni güzellikler keşfedilmeli. Ortak paylaşımlarda
doruğa tırmanmalı tadlar. O ana kadar hiç kimsenin
yaşamadığı hazları kendileri keşfetmişcesine
yüreklerinden bedenlerine akmalı. Yaşattırdıkları
mutluluğu birbirlerinin gözlerindeki pırıltılarda
izlemeliler an be an kesintisiz. Yanaklarını
pembeleştiren, çiçekler açılmalı gönüllerinde
birbirlerine sundukları herbir lezzette.
Böyle yaşanmalı aşklar derinden, korkusuzca, elele,
dizdize, gönül günüle... Uzaklıklar hiç girmemeli o
güzel yüreklerin arasına, telefonlara esir edilmemeli
özlemler, gözyaşlarına dönüşmemeli en tatlı
heyecanlar. Daha yaşanmamışken bitmeye mahkum olmamalı
gönül dünyasındaki o en güzel yıllar...
Böyle yakından yaşanmalı bütün aşklar...
Aşklarınızı en yakınınızda tüm sıcaklığı ile yaşamanız
dileği ile.

Sevgiyle kalın.
beryavuz@yahoo.com

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR AŞK HİKAYESİDİR BU
O benim çocukluk aşkımdı. Çamlıca Tepesi'nde kâğıt helva sattığım
ilkokul çağlarında tanışmış ve üniversiteyi kazandığım yıla kadar hep,
birlikte gezmiştik. Ne zaman Çamlıca Tepesi'ne çıksam ya da gemiyle Avrupa
yakasına geçsem, hep onu arar ve bana eşlik etmesini isterdim. Gemiye
bindiğimiz zamanlar, bazen onu martılarla paylaşırdım. Buna kızacağını
düşünürdüm hep. Ama onu martılarla paylaşmanın, bana apayrı bir neşe ve
mutluluk verdiğini görünce, o da sevinirdi. Bizim birbirimize olan
bağlılığımıza şahit olanlar, nasıl mesut olduğumuza şaşırırdı...
Üniversiteyi kazandıktan sonra bu birlikteliğimiz sadece iki yıl
sürebildi. Bu iki yıl içerisinde yeni edindiğim arkadaşlarım da, onunla
birlikteliğimizi bitirmemiz için oldukça çaba sarf ettiler. İkinci yılın
sonunda onların bu çabası sonuç verdi. Tahsil sahibi olacağımı, toplumun
tahsil sahibi insanlara bakış açısını, onun bu hayata yabancı kaldığını
anlattım... Boynunu büktüğünü hissettim. Hiçbir şey demedi. Zaten
diyemezdi de...
Fazla değil, yaklaşık beş ay sonra bir yenisini bulmuştum. Artık Çamlıca
Tepesi'ne değil, lokantalara takılır olmuştum. Tahsilli olunca,
lokantalarda buluşuluyormuş?!..
Aradan geçen dört koca yıl boyunca, bir çok yeni sevgili edindim. Ama
hepsi de geçici oldu...
6 Ocak 1999 Çarşamba akşamı İstanbul Üniversitesi'nden öğretmenlik
sertifikamı almış eve dönüyordum. İftar vakti de iyice yaklaşmıştı. Gemi,
iskeleye varmadan ezan okunmaya başlayınca, bir çay istedim geminin
büfesinden. Ve o an onu fark ettim. Evet, evet o idi. Aradan onca yıl
geçtikten sonra, yine gemide karşılaşmıştık işte. Birden fikirlerim alt
üst oldu. Onun çekici cazibesi karşısında direnmek mantıksızlıktı. Yavaşça
yanına yaklaşıp, elimi uzattım. Yüzüme baktı mı bilmiyorum; ama sıcaklığı
elimi yaktı. Yanındaki kısa boylu adama yetmiş beş bin lira başlık parası
vererek, ona tekrar kavuştum. Onu orada bir bardak çayla beraber yiyip
bitirdim. O günden sonra artık iki sevgilim birden var: Bir bardak çay ve
o.
Evet, bir aşk hikâyesidir bu. Cebi fakir; ama gönlü zengin bir gencin,
simite olan aşkının hikâyesi...

Yavuz AYDEMİR

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendimden yoruldum
Sürekli maske takmaktan
İçim Kan ağlarken
İnsanlara gülmekten yoruldum
Çok sinirliyken bile
Sakin olma zorunluluğundan yoruldum
Hıçkırarak ağlamak isterken
Gözyaşlarımı içime akıtmaktan
Delice severken içimden dağlara denizlere
Hoyratça esen rüzgara toprağa kuşlara
Seviyorum diye haykırmak isterken
Susmaktan yoruldum
Mavinin her tonunda kaybolmak isterken
Siyaha esir olmaktan yoruldum
Kendimden yoruldum
Hep güçlü olmak ne zordur
Hep sorumluluk sahibi olmak
Her zaman haklı olmak
Herseyi bilmek zorunda olmak
Ruhum yoruldu
Çoçukken genç olmak
Gençken olgun olmak
Çok zor yoruldum
Çabuk tükettim ömrümü
Yarınlarımı.....
Umutlarımı.....
Duygularımı.......
Geri dönüşü olmayan bir tüneldeyim
Oyunun adı hayat
Başrolde ben
Yardımcı oyuncular sevgi, aşk, acı, geçmiş
Senaryo konusu
Herseye ragmen Mutlu Olma Sanatı
Ve oyun bitti..perdeler indi ışıklar söndü
Kendimden yoruldum.
Artık tutunduğum
Güvendiğim
Yanındayken kendm olduğum
Maske takma ihtiyacı hissetmediğim
Ağlamak istediğimde özgürce ağladığım
Haykırmak istediğimde sevgimi
Sınır tanımadan haykırdığım
Sen varsın
Artık Oyunun ikici perdesini açtım
Her yer ışıl ışıl
Başak saçların deniz gözlerin umudum
Senin sevgin yarınlarım
Kendimden yorulduğum yerde seni buldum....................

 

 

 

 

 

 

 


Dayak...Acımasızca birbiri ardına indirilen darbeler...Her bir vuruşta kadına ezilmişliğini yeniden hatırlatan, saygınlığını ayaklar altına alan, kadın olduğuna bin kere pişman ettiren darbeler...Her dayak olayında; kadının gözyaşları ezilmiş etlerine, kanamış dudaklarına, morarmış kollarına düşerken yüreğini her defasında bin bir parçaya böler. Çıkmayan sesiyle haykırır sessizce, yataklarında uyuyan çocuklarını uyandırmamak, eşine saygısızlık yapmamak adınadır tüm haykırışları...Ne saygıda kusur etmiştir eşine yıllarca, ne de onu utandıracak bir hareketi olmuştur. Peki ama bu dayaklar niye? Haftada bir, bazen gün aşırı, bazen de her gün her gece tekrarlanan bu kahredici eziyetler ne içindir? Sorular hep kendi içinde, kendi dünyasında kalmıştır bunca yıl; aynen sessiz haykırışları gibi. Ama öyle anları olur ki, tek başına dayak yediği zamanları ister yürekten. Çünkü kendini ancak attığı dayaklarla, ezdiği yüreklerle, akıttığı gözyaşları ile büyük ve güçlü hisseden eşi hırsını alamayıp çocuklarını da dövmektedir kendisiyle birlikte. İşte o zaman, tüm dayakları, tüm eziyet ve hakaretleri kendisi duysun, görsün ister çocuklarını korumak adına. Yeter ki canından çok sevdiği masum yavruları üzülmesin, minicik yürekleri acılarla tanışmasın diye.

Ayaklarının altına cennet serilesi kadınlarımız, analarımız, kardeşlerimiz, yakınlarımız, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız...Ne yazık ki büyük bir çoğunluğu bu eziyetle ve dayak şiddeti ile karşı karşıyadır. Aralarında yüksek öğrenim görmüş, okumuş yazmış insanların da olduğu, hatta sayılarının azımsanmayacak kadar fazla olduğunu düşünecek olursak; vay bizim halimize!

Bu nasıl bir duygu, nasıl bir düşünce tarzıdır ki, bir insan bir başka insana hem de kendinden daha güçsüz, savunmasız bir varlığa el kaldırabiliyor, etlerini çürütene kadar dövüp ertesi gün de hiçbir şey olmamış gibi yüzüne bakabiliyor. Bu nasıl bir ruh halidir ki, güçsüzlere uyguladığı şiddetle güç kazandığını, büyük daha büyük olduğunu hissedebiliyor.

Nedeni ne olursa olsun, dayak asla savunulamaz, şiddete arka çıkılamaz. Dayak ve şiddet uygulayanlar insan olamaz. Gün geçmiyor ki, haberlerde bir aile bunalımından, bir dayak olayından bahsedilmesin. Nedir bu? Biz Türk toplumu olarak neden bu kadar önyargısız, bu kadar acımasız, bu kadar güç sergiler bir kimliğe büründük? Nerede hata yaptık? Çocuklarımıza ilk yaşlarından itibaren verdiğimiz eğitimlerde önce insan olmayı, önce insan ve tüm canlıları sevmeyi, sevgimizi cesaretle gösterip sergilemeyi, paylaşmayı, kısacası “adam gibi adam” olmayı gösterebilseydik tüm bunlar olur muydu dersiniz? Bence hayır.

Dayağın, ezilmişliğin, savunmasızlığın, çaresizliğin olmadığı bir dünyaya merhaba demek üzere...

Sevgiyle kalın.
beryavuz@yahoo.com

 

 

 

 

 

 

 


Eski zamanlarda birbirini uzaktan gören sevgililer birbirlerine mektuplar yazarmış. Kız, beybabasının hışmından korkup delikanlıyla buluşamaz ama yine de sevdiğini mektupsuz bırakmaz, dadısıyla, olmazsa bakkalın çırağıyla ona gönderirmiş. Sevdiği kızın pencereden bir bakışıyla içi eriyen delikanlı, mis kokulu sevgilisinin mektubunu defalarca okur, onu utandırmayacak ama aşkını da anlatacak kelimeleri seçmek için saatlerce uğraşırmış… İkisi de birlikte olacakları günün hayalini kurarlarmış…

'Geçti o günler!' diyorsunuz. Doğrudur. Ama hala kadınlarla erkekler birbirlerine aşık oluyor, hala aşklarını kelimelere dökmek istiyor. Sadece araçlar değişti. Günümüzde dadının görevini İnternet üstlendi; mektuplar da kokulu kağıtlara güzel elyazısıyla yazılmak yerine elektronikleşti. Sevgilileri ayıran şey de artık 'beybaba'lar değil mesafeler…

Sonuçta ortada hala bir aşk ve bunu anlatmak isteyen iki kişi var. Yan yanaysanız sorun yok ama ayrı şehirlerde, hatta ayrı ülkelerde yaşayan ve ancak elektronik mektuplarla sevişip koklaşan bir çiftseniz o zaman aşk (elektronik) mektupları aşkınız için gayet önemli.

Size bu zor ve dikenli yolda birkaç tüyo:

* E-posta yoluyla yaşanan ilişkilerde en büyük sorun yanlış anlaşılmaktır. Vücut dilinizi kullanamadığınız, sesinizin tonunu ayarlayamadığınız için siz ak derken o kara anlayabilir. Onun için kullandığınız kelimeleri dikkatli seçin ve anlatmak istediğinizi uzun uzun, açıklayarak anlatın.

* Başka bir sorun ona özene bezene yazdığınız o e-postayı sevgilinizin düzgün bir ortamda okuyamama ihtimalidir. Yani bütün gününüzü onun gözlerini düşünerek geçirdiğinizi anlattığınızın mektubunuzu patronunun önünde okuması e-postanın etkileyiciliğini azaltacaktır. Bu durumdan kaçınmak için e-postanızın konu bölümüne, 'yalnızken ve beni özlediğinde oku' ya da o anlamda birşeyler yazabilirsiniz.

* Eğer sadece arkadaşsanız ve e-postalarda arkadaşlığınız yavaş yavaş duygusal bir ilişkiye dönüşme eğilimindeyse bir anda heyecana gelip en son söyleyeceğinizi ilk başta söylemeyin. Başta bahsettiğimiz vücut dili ve tonlamanın olmayışı, ya da onun gözlerini görememeniz ciddi yanlış anlaşılmalara yol açabilir. Bu yüzden aşkınızı itiraf edecekseniz bile aman yavaş yavaş edin. Her aşamadan sonra ondan cevap bekleyin ve tavrınızı onun cevaplarına göre şekillendirin.

* Unutmayın, siz ne kadar tedirginseniz karşınızdaki de o kadar tedirgin. Onun bu rahatsız halini en aza indirmek için elinizden geleni yapın; mesela onun e-postasını aldıktan sonra bir an evvel cevap yazın çünkü sizin için basit bir gecikme olsa da karşınızdaki bunu yazdığı şeylere karşı bir tavır olarak algılayabilir ve yine yanlış anlaşılmalar olabilir.

* Bazıları güzel ve romantik şeyler söylemekte zorlanabilirler, yani ağızları o kadar da iyi laf yapmaz. Sonuçta derdinizi acemice de anlatsanız, samimi olmanız büyük bir ihtimalle karşınızdakine yetecektir. Ona somut olaylar yerine duygularınızı anlatırsanız samimiyetinizi anlaması daha kolay olabilir. Örneğin şöyle başlayan bir e-postaya ne dersiniz?

'Bu sabah başıma gelen en iyi şey senin e-postanı almaktı. Sabahki mutsuzluğum bir anda kayboldu, bugünün pazartesi olduğunu bile unuttum. Biraz da heyecanlandım seni düşününce…'

Ama yine de bir türlü söyleyemediğiniz o romantik sözcüklerinizin mektubunuzda yer almasını istiyorsanız şiirlerden faydalanabilirsiniz. Sizin söylemek istediğinizi çok güzel söylemiş şairler vardır mutlaka.

* Tabii her şeyin ötesinde, her ne kadar sevgililer için 'uzak diye bir yer yok' dense de, siz bir an evvel para biriktirip kısa bir süreliğine de olsa onun yanına gitmeye bakın. Çünkü ne yazarsanız yazın, hiçbir şey birbirinize sarılmanın yerini tutmayacaktır.


Yazarı Bilinmiyor

 

 

 

 

 

 

SEVMEK



Kişi sevdiğiyle olmak ister!.

Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.

Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,
çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..

“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.


Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve
üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…

Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.

Kimi, beğendiğini cebine sokar;
kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;
kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,
beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.

“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…

Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.

Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,
yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,
onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…

Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..

Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,
onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,
kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.

Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an
üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!…
Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana;
ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.

Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;
ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde
sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!

Beğenen sahip olmak ister…

Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.

Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.
Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,
o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.

Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz…
Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın
güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.

Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…
Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;
uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.
Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..
Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..

Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,
bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu
gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında
bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın,
layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..

Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.
Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için,
mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış;
sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş;
yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…

Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı…
Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…

Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.
Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!

Seven, karşılıksız sever!…

Beğenen karşılığını ister!.





Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..
Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..
Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır;
maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…
Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.

Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.

Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…

Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..

Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.



(alıntı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BASİT BİR MANTIK

Harvard Üniversitesi'nin mezunlar derneğinin NewYork'ta bir şubesi
varmış. Yüzlerce eski mezun öğlenleri gelip orada yemek yermiş.
Günlerden bir gün Harvard Üniversitesi rektörü NewYork'a işi düştüğünde
oraya yemek yemeye gelmiş. Tabii ki tanınmıyor.Kapıdan girmiş ve
vestiyerdeki yaşlı zenciye şapkasını, paltosunu ve şemsiyesini uzatmış.

Saygılı vestiyer memuru yaşlı zenci şapka, şemsiye vepaltoyu almış,
bembeyaz dişlerini gösteren bir selam ve gülücük sarkıtarak, eşyaları
kabul etmiş, ama hiçbir fiş,bilet makbuz vermemiş.Rektör şaşırmış ama
bir şey dememiş. Nasıl olsa çıkarken bana yanlış giysileri verirler diye
düşünmüş, o zaman da zaten buranın müdürü benim ile beraber dışarıya
gelecek olduğu için, onu ikaz ederim ve fiş sistemini başlatırlar
yaklaşımına girmiş.

Gerçekten de mezunlar derneğinin müdürü onun yanına gelmiş, beraber
yemek yemişler, yemekten sonra da müdür rektörü kapıya kadar çıkartmış,
kapıda vestiyere gelmişler, rektör yaşlı zencininönüne dikilip,
malzemelerini istemiş, zenci gene müthiş dişlerini gösteren gülücüğünü
saçarak vestiyerin arkasına geçmiş ve doğru şapka,doğru palto ve doğru
şemsiyeyi getirerek rektörün eline tutuşturmuş. Tabiirektör fena halde
bozulmuş. Çünkü doğru malzeme kendisine geriverilince itiraz senaryosu
çalışmıyor, nutuk atılamıyor, müdür ikaz edilemiyor.Duruma bozulan
rektör gene de kurcalamaya çalışmış.

- Bu şapka, şemsiye ve paltonun benim olduğunu nereden biliyorsunuz?
diye sorarak hırçınlanmış. Zenci gene dişlerini ve saygılı selamını
sarkıtarak;

- Bunların size ait olup olmadığını bilmiyorum efendim! demiş.

İşte şimdi yakaladım! diye aşka gelen rektör derhal saldırmış: O zaman
bunları neden bana verdiniz? Zenci bir kere daha gülücük ve diş dolu
selamını saygı ile vererek yinelemiş

- Çünkü onları bana siz vermiştiniz!

Diploma, apolet, unvan, uzmanlık falan filan hiçbiri önemli değil.
Hayatta başarı için gerekli olan basit ve sağlam bir mantıktır.

 

 

 

 

 

 

 

Konfüçyus, bazı insanlara bir şey öğretmenin en iyi yolunun bunu örneklerle göstermek olduğunu biliyordu. Bu yüzden sınıfın tam karşısına geçti. Eline bir vazo aldı, tüm öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tuttu. Diğer elinde bir elma vardı.

Öğrencilerin meraklı bakışları arasında, elmayı vazonun içinde bıraktıktan sonra, vazoyu yere koydu ve şöyle dedi:
"Elmayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, elmayı yiyebilir."


Çocuklardan biri açıkmıştı, ilk o davrandı ve elini vazonun dar ağzından içeri soktu. Elmayı yakaladı, çıkarmaya çalışıyor ama başaramıyordu. "Elimi çıkaramıyorum!"


Konfüçyus,
"Elmayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır," dedi.


Çocuk elmayı elinden bırakmak istemiyordu; ama sonunda zorunlu olarak bıraktı. Elini vazodan çıkardığında, yüzünde şaşkınlık okunuyordu. Elmanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir fikriniz var mı?


Konfüçyus, vazoyu yerden alıp ters çevirdi. Elma vazonun içinden yuvarlanıp avucunun içine düştü. Çocukların hepsi birden gülmeye başladı. Aslında o kadar basit bir şeydi ki bu! Konfüçyus, "Fakat bu, göründüğü kadar basit değil," dedi. Elmayı havada tutuyordu konuşurken.

"Bazen bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek, zor bir iştir. Onu bırakabilmek de bir beceridir. Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğiniz şeyi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız. Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman buna son vermelisiniz. Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst davranmıyorsanız, bu hilekarlığı hemen durdurmalısınız. İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz."

 

 

 

 

 

 

SİLGİ

İlkokuldayken tanıdığım ve çok hoşlandığım bir kız vardı.
Düzenli, tutumlu, disiplinli, titiz ve çalışkan bir kız.
Sınıfta ben de çalışkanlar arasındaydım ama o herkesin beğendiği
ve hep o olmak istediği biriydi.
Onun defterleri hep tertemiz dururdu.
Her sayfası tertemiz, her sayfası düzenli...
Benimkiler se bir o kadar düzensiz ve her sayfasında
Hiç çıkmayan küçük siyah lekeler olurdu,
hep buruş buruştu.
Onun sa nasıl böyle temiz tutabildiğine bir anlam veremezdim.
Hiç hata yapmaz mı, hiç silgi kullanmaz mı bu kız derdim.
Sonunda onu uzaktan izlemeye karar verdim.
Herşeyimiz aynı gibi görünüyordu.
Kalemler aynı, defterler aynı hatta silgilerimiz bile aynıydı...
Sonra küçük gibi görünen
fakat aslında çok büyük bir fark dikkatimi çekti.
İnsandı, elbet o da hata yapardı
ama o silmeyi bilirdi.
Ben se hiç öğrenemedim...
Belki de bu yüzden parça parça sevgiler durur hep bir köşemde.
Ah keşke bir öğrenebilseydim.
Öğrenebilseydim de ilk seni silseydim...

A. Semih KARATAŞ

 

 

 

 

 

 

 

ESKİ AŞKLAR


- Seni seviyorum; seni çok seviyorum

- Ben de seni; ben de seni çok seviyorum...


Değil o iki insanın arasına

şu iki satırın arasına bir şey girebilir mi?


Ama girer işte

girdiği için de, “eski aşk” oluverir karşındaki


Artık hiç görmese de

göremese, görmemesi gerekse de

“eski aşkları”yla yaşar insan

düşleriyle geçip gider zaman



Hiç konuşmasa, konuşulmasa

adı bile geçmese, silgilerle silinse de

gittikçe dolan kartvizitinde

çoluk çocuk tatil dönüşünde

bir ödül töreninde

bol yıldızlı bir gecede

gözlerin önünden geçiveren

film şeridinin soluk karelerinde

başucunda sevdiklerin, son nefesinde



mutlaka bir “eski aşkı” vardır insanın

ayakkabısında taş, yüreğinde yara olan



yeri doldurulamayan...



düş hekimi yalçın ergir http://www.ergir.com

(geleceğin "eski aşk"ını, şu anda yaşayanlara)

 

 

 

 

 

 

 

 


Önemlidir ve çok şeydir; bir zamanlar sana açtığı ufuklar, verdiği emekler, içindeki heves, aldığı her nefes, seni çok sevmiş olması, onu çok sevmiş olman.

Ama ”iş”te de, “aşk”ta da, “düş”te de “şu an”dır, “bir zamanlar”dan daha önemli olan.

Yaşamsal hatadır – bunu “vefa”yla karıştırıp, “şu an”a razı olman, yarını anılarda araman.

Aksi iddia edilse de, öyle inanman istense de; bir tek sana aittir yaşam bisikletin.

Enerjisini, pedalına bastıkça elektrik üreten şarj dinamosundan alır kalbin.

Bisikletine aldığın yol dostun, sana pedallara hevesle bastırdıkça, yükünü paylaşıp yol göstermek, yolunu açık etmek için yanıp tutuştukça anlamlıdır.

Yokuşu birlikte tırmanmak da, kanatlarının altındaki rüzgarla birlikte süzülmek de, büyük ödülün tadını paylaşmak da, birlikte sarfedilen emekle güzeldir.

Ne çekerse anılarından çeker insan.

Emek artık esirgendiğinde, niyet tükendiğinde, arkandaki - kucağındaki ağır bir bohçaya dönüştüğünde, yağmur damlaları sadece senin başına düştüğünde, bir tek frene basmadiğı kaldığında, hatta onu bile yaptığında ve artık sana da, ona da yazık olmaya başladığında; “bir motosiklet bulması”nı dileyerek yola tek başına devam etmendir uygun olan.

** ** **

“Vefa” başka bir şeydir.

Vefa; elinden geldiğince – artık elinden gelmese bile – yüküne, emeğine ortak olabilmek için hala yanıp tutuşana sahip çıkmaktır.

Niyeti değil - gücü tükenmiş yol dostunu seve seve sırtında taşımak, tıkandığın, tükendiğin yerde inip bisikletinden bir ağacın dibinde birlikte yatmaktır...


 

düş hekimi yalçın ergir

  

 

 

 

 


Seçmediklerinizle beraber, seçmediğiniz ilişkiler içerisindesinizdir, ağa takılmış balık gibi.

Seçmediğiniz bir cinsiyetin bedelini ödersiniz bazen, bir gece yalnız, dudaklarınızda bir ıslık, ıssız sokaklarda dolaşmak isterken.

Seçmediğiniz, size verilmiş bir görevde yitirirsiniz canınızı; güzel bir gün ortası; aslında canınızı seve seve vereceğiniz onca iş, bir ömür görmeye doyamayacağınız bir çift deniz göz varken.

Seçmediğiniz, üfler sigarasını yüzünüze. Bunalıma bulanmış "aslında ne yapmalı"lar çınlar kulaklarınızda, siz aslında ne yapacağınızı, en azından o sırada neyi dinlemek istemediğinizi çok iyi bilirken.

Seçmediğiniz açar duvağınızı bazen, silahlar sıkılır, halaylar çekilir, babanız alkol komasındayken. Beşi bir yerde boynunuzda parıldarken. Bir çift kara göz bakar size yanınızda; bir çift; malın iyisinden anlayan, oğlunu hayat boyu korumaya yeminli bir ananın kara gözüne takılır nemli gözleriniz.

Seçmediğiniz bir rengin dayağını yersiniz bazen bembeyaz ellerden.

Seçmediğiniz bir sağlık sorunuyla, ayakkabınızdaki taş gibi değil, böbreğinizdeki taş gibi boğuşursunuz bazen, bıraktırır bazen size 100 metre yarışını, bazen de çok uzun süreceğini sandığınız bir maratonu.

Aynı kan dolaşır damarlarınızda bazen hiç görmek istemediğinizle, hep görmek, paylaşıyormuş, hatta bundan büyük keyif duyuyormuş gibi yapmak zorunda olduğunuzla.

Bir zamanlar seçtiğiniz, ama yeni sizin asla seçmeyeceği, ya da artık bambaşka birisi olmuş birine vermek zorunda kalırsınız yaptıklarınızın, yapacaklarınızın, hayallerinizin
hesabını.

: (((( dolaşır, bir küçücük - yeni : ) ye açıverirsiniz kalbinizi, yüksek basınç altında kalmış sevginizi.

Sizi seçendedir bazen en sevdiğiniz kitap, kaset - yenisini satın almak zorunda kaldığınız, bu kadarla kurtulduğunuz.

Bazen çapsız, sinirli öğretmeninizdir, bazen hiç yıkanmayan sıra arkadaşınız, bazen de bütün yıl beraber kalmak zorunda olduğunuz oda arkadaşınızdır seçmediğiniz.

Seçmediğiniz ilişkiye uzatırsınız dosyaları, imzalaması için. Sanki bu dünya onsuz ve onun imzaları olmadan olmazmış gibi, gözlüklerinin üzerinden iki defa okurken imzalayacaklarını ve siz pencereden uçup gitmeyi düşlerken, masanıza geri dönmüş bulursunuz kendinizi; gözünüzden kaçan, aslında hiç umurunuzda olmayan düzeltmeleri yapmak, "bir daha böyle aptallıklar" yapmamak için.

Seçmediğiniz ilişki orta şekerli bir kahve ister sizden gözlerinizi zor açtığınız bir pazartesi akşamı, "orta şekerli kahve" ucunu kestiremediğiniz bir "kavga"dan daha cazip gelir... Ancak "kahve" o gecenin son isteği olarak kalmayabilir, hatta ucunu kestiremediğiniz kavga yavaş yavaş daha cazip hale gelebilir.

14 numaralı odada, kısık kırmızı bir ışıkta, seçmediğiniz ilişki seçmiştir sizi, hep hayalini kurduğu bir ilişki için.

Seçmediğiniz ilişki bağırmaktadır yüzünüze yine o oğlanla görüştüğünüz için ya da seçtiğiniz, seçildiğiniz kızla sarmaş dolaş görüldüğünüz için.

Sophie'nin seçimidir, size mi gelineceği, sizin mi ona gideceğiniz. Beraberlik kaçınılmazdır, kırk katır dolaşır sağınızda, kırk satır öbür yanınızda. Sizin gidebilmeniz daha iyidir; hiç olmazsa "ayrılabilme anı" sizin insiyatifinizdedir.

"Yerse"dir, "sen bilirsin" duydukların sana önerilene, tebliğ edilene itiraz ettiğinde. Ses tonundaki tehditten feci bir intikamın kapıda olduğu açıktır.

Tek şıklı bir testtir seçmediklerin cevabı hep yanlış olan.

Gerçi seçtiklerin de ne kadar senin seçtiğindir o da tartışılır; akşam ekranda haberlere bakarken, beş kuruşun hesabını yaparken, düşüncelerini söylemeye korkarken...

Seçtiğin ilişki bazen insan bile değildir, ama kıymetlidir. O senin gözünün içine bakar, sen onun gözünün içine bakarsın. Belki bir akşam sokakta peşine takılıp gelmiştir, belki de bir çöpün arkasında kardeşlerinin yanında titrerken bulmuşsundur. Ne bir küsüratlı hesap vardır kafanda, ne de bir maske yüzünde; onu kucaklamışsındır.

Mutlusundur, mutludur. (Bu mutluluğunuzdan da mutsuzluk duyanlar; sağlık adına, saygı adına size konferanslar çekenler, ayakkabındaki yeni taştır, mutlu yolunda.)

Kendi milâdınızdan sonra (iğri de olsa kendi çizgilerinizi çizmeye karar verdiğiniz asıl doğum tarihinizden sonra): iyi bir armut gibi, yata yata büyümüş bir karpuz gibi seçilmediğiniz, elinizde cımbız, seçip seçip kıymetini bildiğiniz ilişkilerle örülmüş pırıl pırıl bir yaşam bir tarlada -tercihan günebakan çiçekleri arasında...

... doğum sancıları çekiyor.

Sıfır yılınız kutlu olsun.

 

düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜZİĞİN İÇİMİZİ ÜRPERTEN NAĞMELERİ

Ruhumuzu besleyen, kulaklarımızdan kalbimize akarken duygularımızı okşayan o güzel melodiler. Müziğin vazgeçilmez tadı. Hislerimizin tercümanı, duygularımızın aynası. Taşıdığı derin anlam yüklü sözleri ile bütünleştiğinde bazen içimizi titreten, bazen gözlerimizi yaşartan, bazen de bize enerjilerin en çoşkununu yaşatan müzik. Türü, ezgisi, melodisi, sözleri her ne olursa olsun müzik ruhumuzun yegane gıdası. Onsuz bir yaşam düşünülemez bile. Her yerde, her koşulda kulaklarımızın aradığı ezgiler yaşantımızın birer parçasıdır adeta. Güzel bir melodi ile yeni güne merhaba demenin, bize yüklediği pozitif enerjinin gücü tartışmasız çok büyüktür. Her anımızda, yalnızlığı yaşarken, özlerken, düşünürken, araba sürerken, ders çalışırken, kitap okurken, yemek yerken, ev işi yaparken, bilgisayarımızın başındayken, banyo keyfimizde, sahilde deniz kenarında veya ormanda yeşillikler arasında yürürken, gece yıldızların altındayken, hatta uyumaya hazırlanırken kurduğumuz düşlerde hep müzik yanıbaşımızdadır. Müzikle doğar, müzikle yaşar ve müzikle hayata veda ederiz bir anlamda.

Gün olur bir ezgi alır götürür sizi bambaşka dünyalara, bambaşka bir yaşama belki de. Gün olur bir melodi ile hıçkırarak ağlarsınız, size hatırlattığı bir sevgi, bir özlem, çok görmek istediğiniz dostunuz ya da kaybettiklerinizdir. Gün gelir bir melodiye, sözlerine eşlik edersiniz ve içinizden gelen tüm enerji ile haykırırsınız evrene. Öyle melodiler vardır ki size, sadece size ve sevdiğinize özeldir. Belki bir armağan, belki bir anı hatırlatma, belki dile gelemeyenlerin tercümanı olan. Dinlediğiniz anda içinizi kıpır kıpır eden bu melodiler, yüreğinizin anlayamadığı gizemli tutkularınızı, o tarifi zor heyecanlarınızı gün ışığına çıkarır aniden. Aşıksanız ve delicesine seviyorsanız, ruh ikizinizi yakaladığınıza inanıyorsanız eğer; dinlediğiniz her melodi sizin şansınıza çıkmış, size özeldir adeta. Sanki sevdiğinizin dilinden en güzel sözler, en güzel melodiler eşliğinde kulaklarınızdan kalbinize akar yavaş yavaş. Böylesi bir büyü sizi sarıp sarmalarken; duygularınız derin maviliklerde altüst olacak, bir yandan gülümsetirken diğer yandan da yüreğinizde ince sızılar oluşturacaktır. Hele birde ayrıysanız, özlüyorsanız ve sonunda kavuşamayacağınız biliyorsanız...

Müzik dünyadaki tek evrensel dildir aslında. Bir müziğin sözleri anlaşılmasa da, melodileri kalbinizin tam ortasından vurmaya yetecektir. Bestesi, sözleri her kime ait olursa olsun fark etmeyecek, aynı ölçüde sevilecektir kuşkusuz.

Müzikle dansın birlikteliği ise muhteşemdir. En güzel ezgiler, en ritmik hareketlerle vücudumuzun her bir kasına hükmeder adeta. Tangonun, valsin o büyülü atmosferi sizi dünyanın en güzel yerlerine götürür; içinizde yeşerttiği yeni lezzetlerin tarifi mümkün değildir, ancak yaşanmalıdır.Diğer yandan; güçlü bir davul sesi ile grup halinde oynanan yöresel oyunlar ise birbirine sımsıkı kenetlenen oyunculardan seyredenlere akar göremediğimiz bir titreşimle müzik sayesinde.

Bebekler henüz anne rahmindeyken dışarıdan algıladıkları melodilerle yaşama hazırlanır, doğdukları andan itibaren duydukları müziğin güzel ritmi ile rüyalar alemine dalarlar, ruh zenginliğine sahip, sevecen bireyler olarak gelişirler. Müziğin insan ruhuna verdiği huzur ve dinginlik tüm yaşantımızı olumlu yönde etkiler. Hayallerimiz müzikle daha bir anlam kazanırken, acı ve üzüntülerimiz müzikle dinginliğe ulaşır, mutluluk ve sevinçlerimiz ise müzikle öylesine çoşar ki, adeta kabına sığamaz. Bu nedenle her ne koşul altında olursa olsun müzik aranmalı, dinlenmeli ve dinletilmelidir.

Tüm dünya insanlarını barış ortamına davet eden, savaşları, çatışmaları, kırgınlıkları unutturan, aynı dilden anlaşmayı sağlayan müziğin hiç susmaması ve dinlendikçe içimize verdiği huzurun, dinginliğin, yaşama sevincinin katlanarak artması dileği ile...Müziksiz kalmayın.

Belgin Eryavuz

Beryavuz@yahoo.com

 

 

 

 

 

 

 


Sakın Elimi Bırakma

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin…

Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...

Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğum günlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğum gününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki…

Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik…

Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu göz yaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamayacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terk etmeyecektik, hala daha da seni terk etmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yalnızdım..

Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor..

Hazan mevsimi, hüzün mevsimi… aşk mevsimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Ben de tutamıyorum ve dışıma değilse de içime hiç durmadan ağlıyorum.

Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.

"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... "

İyi ki şarkılar var...



Bahar DOĞUŞ

 

 

 

 

 

 

 


Hayat Nedir,Ne Değildir?

Hayat çetele tutmak değildir.Seni kaç kişinin aradığı,kiminle çıktığın,çıkıyor olduğun veyaçıkacağın demek değildir.Kimi öptüğün ,hangi sporu yaptığın veya kimlerin seni sevdiği değildir.Hayat ayakkabıların, saçın ,derinin rengi,nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.Aslında hayat,notlar,para,giysiler,girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.Hayat çok arkadaş sahibi olmak ya da yalnız olmak,kabul görmek ya da görmemek de değildir.Hayat bunlar değildir.

Hayat kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.Güven,mutluluk ve şefkattir.Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.Hayat kıskançlığı yenmek,önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.Neler söylediğin ve ne demek istediğindir.İnsanların sahip olduklarını değil,kendilerini olduğu gibi görmektir.Herşeyden önemlisi, hayatını başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.İşte hayat bu seçimlerden ibarettir.

 

Gülay SÜLEYMANOĞLU

 

 

 

 

 

 

 


Bir deniz kıyısında, küçük bir kumsaldım...
Dalgalar okşardı kumlarımı, bir anne çocuğunun saçlarını okşar gibi...

Her dalga gelişinde, bu sefer gitmeyecek sanırdım, ama hiçbir dalga
kalmazdı kumlarımın üzerinde, bir nefesten daha uzun süre...

Kimi dalgalar bana deniz kabukları getirirdi, kimileri küçük, küçücük ama
çok güzel taşlar... Hatta deniz yıldızları bile getirenler olurdu ama
hepsi bu...
Hiçbiri kalmazdı bir nefesten daha uzun süre...

Kumdan kalelerim olurdu bazen... Altın sarısı kumlardan, kendi canımdan yapılmış.
Kollarımı açmış beklerken görkemli dalgaları, gelir umarsızca yıkıp giderlerdi kalelerimi, arkalarına bile bakmadan...


Kimi büyük bir gürültüyle gelirdi, köpüklerini saçarak etrafa büyük bir haşmetle;
kimiyse sessiz ve sakin, karanlıkta bir fısıltı gibi...

Ben hep en gürültülüsünü, en köpüklüsünü beklerken, anladım ki benden en çok şeyi onlar alıp götürüyordu...Sessiz sakin gelenlerse sanki bana dokunmaya kıyamıyorlar, geldikleri gibi dönüyorlardı masmavi evlerine...

Bazen biri gitmeden bir diğeri çıkıp geliveriyordu. İşte o zaman bilemiyordum ne yapacağımı... Birini kucaklamak isterken diğeri kayıp gidiveriyordu avuçlarımdan...

Gel-gitler oluyordu bazen... Kıyılarımdan giden dalgalar dönmüyorlardı geri.. Ve ben yalnız kalıyordum uzuuun bir zaman... Ve ilk dalga vurduğunda sahile yeniden büyük bir gürültüyle, içimde bir çocuğun mutluluğu büyüyordu...

Haydi güzel dalgam, ne olur gel artık,
İster fırtınalarla gel, ister meltemlerle.. ama ne olur gel...
Sahilde bıraktığın köpük köpük gözyaşları yetmedi mi?
Bak görmüyor musun? Açtım sana kollarımı.Gel söndür yanan kumlarımı, içimdeki ateşi...
Yoruldum seni beklemekten, Yoruldum gel-gitlerden...

GEL-GİTME ARTIK!!!

 

Burak BORA

 

 

 

 

 

 

 

'Başkalarının gözünde nasıl görünüyorum?' düşüncesini bir yana bırak.
Yaşamının geri kalan bölümünü doğanın gerektirdiği gibi yaşayabiliyorsan
bundan hoşnut ol. Kendi doğanın ne istediğine bak ve başka hiçbir şeyin
buna engel olmasına izin verme; çünkü, şimdiye değin edindiğin deneyim,
sayısız araştırma yapmana karşın hiçbir yerde, ama hiçbir yerde aradığın
mutluluğu bulamadığını gösteriyor; ne mantıksal düşüncede, ne maddi
zenginlikte, ne şöhrette, ne de haz peşinde koşmakta.

Peki mutluluğu nerede bulabilirim?
Kendi doğamın gerektirdiği biçimde yaşamakta.

Bunu nasıl yapabilirim?
Davranışlarımın ve eylemlerimin, ilkelerime dayanmasını sağlayarak.

Hangi ilkeler?
Bunlar iyi ve kötüyü ele alan ilkelerdir, beni adil, ılımlı, cesur ve
özgür kılmayan hiçbir şey benim için iyi değildir; ve bunların tam zıttı
olmayan hiçbir şey de kötü değildir.

Marcus Aurelius

 

 

 

 

 

 

 


Bu iki kelimeyi söyleyerek içinizdeki kinin sebep olduğu tüm acılardan ve sıkıntılardan kurtulabilirsiniz.
Çoğu zaman övmeyen fakat her an eleştirmeye hazır ana-ata, işinize son veren kağıdı uzatan adaletsiz patron, sadakatsiz bir arkadaş; işte bu kişiler, senelerce üstesinden gelemeyeceğimiz acıları, nefretleri bize yükleyebilirler. Onlara karşı kin besleriz, en kötü şeyleri söyleyebiliriz veya söylemek istediğimiz şeyleri sürekli kafamızda planlayarak intikam almak isteriz. Aslında, kendimizi çok iyi hissedebilmenin ve güçlü olmanın tek yolu onlardan intikam almak yerine, "Seni Affediyorum" sözünü sarfedebilmektir. Affetmek hiçbir zaman teslim olmak veya pes etmek değildir. Aksine özgür olmaktır. " Bir kere affettiniz mi, artık sizi inciten kişiye duygusal olarak kelepçelenmekten kurtulursunuz. "Affettiğiniz kişinin onu hakedip haketmediği hiç önemli değil, önemli olan sizin tüm kötü duygulardan özgür olabilmeniz. Eğer affedicilik erdemine sahip olmak istiyorsanız fakat nasıl başlayacağınızı bilemiyorsanız, aşağıdaki önerileri uygulayabilirsiniz.

* Önce sizi inciten küçük olaylardan başlayın. Eksik para veren bir memur veya yolunuzu kesen bir şoför gibi sizi hiddetlendiren yabancıları affetmeniz sizi karşılaşacağınız daha zor olayları affedebilmeniz için hazırlar.


* Olumsuz duyguları zihninizden uzaklaştırın. Kızgınlığınızı veya hayal kırıklığınızı güvendiğiniz bir arkadaşınıza veya danışmana anlatın. Bu şekilde sizi dinlemeleri duygusal olarak size güç katar ve olumsuz duygularınız hafifleyerek daha sonra pişman olacağınız birşeyi söylemeniz veya yapmanız tehlikesini önlemiş olursunuz.


* Empati ile dinleyin. Eğer düşmanınızla karşı karşıya gelebiliyorsanız, sessizce onu dinleyin ve sonra işittiklerinizi yorumlayın.


* Meditasyon yapın veya dua edin. Şair Alexander Pope "Hata yapmak insancadır, affetmek ise Tanrısaldır" diye yazmıştır.


* Affetmenin unutmak olduğunu düşünmeyin. Çünkü değildir. Acılarımızı tamamen unutamayız ve unutmamalıyız da. Bu tecrübelerimiz bizi bir daha aynı acıyı yaşamaktan kurtaracaktır ve bizim de başkalarına aynı acıyı yaşatmamızı engelleyecektir.

Affedicilik insana iç huzuru sağlar. Kolaylıkla affedebilen insanlar daha çok gülebilirler, daha huzurludurlar. Ve yaydıkları iyi ve güzel duygularla daha sağlıklı yaşarlar.

Reader's Digest'ten

 

 

 

 

 

 

YASAM/ÖMÜR


Dogrusu hiç aklima gelmemisti, yüzyillik bir takvimin dörtte üçünü tüketip, arkamda birakacagim.
Gençken ömür gölünün öteki kiyisi, o kadar uzaklarda görünüyor ki... Ve kiyiya yaklastikça, çok yakin görünüyor arkada biraktigin kiyi. Kiyilari her yolcusuna göre degisip duran, büyülü bir sudur ömür gölü...
* * *
Bazen düsünüyorum: - Hayat bana ne ögretti, diye... Pek bir yanit bulamiyorum. Sadece gözlemim o ki, bedelini ödemeden geçemiyorsun ömür gölünü. Ya bedelini pesin pesin ödeyerek yaklasiyorsun öteki kiyiya; ya öteki kiyiya bedelsiz yaklasmaya kalkiyorsun ve kabaran dalgalariyla göl, mutlaka senden çikartiyor geçisin bedelini.
Bazen "basari nedir", "mutluluk nedir" sorulari da takilir aklima. Ömür gölünden geçerken gördüm ve anladim ki, insanlar bu tür soyut kavramlarin tanimlamasiyla pek ilgilenmiyorlar. Örnegin kimi servet sahibi olmayi basari zannediyor, kimi politik paye sahibi olmayi. Bana sorarsaniz "basari"nin çitasi çok daha yüksek.
"Kimseye yalan söyleme ihtiyacini duymayacak bir düzeye erismis olarak yasamaktir basari; dürüst oldugundan ötürü degil, ihtiyaç duymadigindan ötürü". Picasso, yahut Einstein; kime karsi duyacakti ki, yalan söyleme ihtiyacini?
"Mutluluk ise, sevdiginle zamani süresiz unutmaktir" bence...
"Basari"yla "mutluluk" da pek beraber olmuyor. Mutlular, bos veriyorlar, zamani basariya dogru kanatlanarak unutmaya... Ve yine bendenize göre, ömür gölünü geçerken sevdigin isle ugrasmaktan aldigin lezzet; ondan sagladigin kazanci harcarken aldigin zevkten daha büyükse, pekala "yasamis" sayilabilirsin.
"Varlikli" olma hasmetiyle gözleri kamasanlar, görmeyebilirler "var olma" nakislarinin gizli tadini...

Çetin Altan

GÜNÜN SÖZÜ:
Yaşamımda edindiğim en büyük bilgi şudur: Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene, hiç kimse yardım etmez.
Pestalozzi

 

 

 

 

 

 

 


California'da bir ilkokulda ogrencilere
"Tanri'yi anlatin" konulu bir odev vermişler.. 8 yaşındaki Danny ev odevinde Tanri'yi işte boyle anlatmiş...

Tanri'nin başlica işi insan yapmaktir.. insanlar öldükce onlarin yerine yenilerini yapar, cunku dunyamizla birilerinin devamli ilgilenmesi ortaligi temizleyip toparlamasi lazim.. ama Tanri sadece bebek yapar cunku onlar kucuk olduklarindan onlari yaratmak daha kolaydir..

Tanri'nin bebeklere yurumeyi ve konuşmayi ögretecek zamani yok, bu işi annelerle babalara birakmiştir..

Tanri'nin ikinci işi bizim dualarimizi dinlemektir. Bir suru insan geceleri yataginin kenarina oturup Tanri'ya dua ederler,ondan bişiler isterler, başkalarina kotu bişi yapmişlarsa ozur dilerler.. ama Tanri'nin herkesi dinliycek vakti yok.. o kadar meşgul ki radyoda haberleri bile dinleyebildigini sanmiyorum.. yine de Tanri her şeyi duyar ve görür.. butun duyduklari herhalde kocaman bi gurultu oluyordur Tanri'nin da başi şişiyordur, o yuzden bir de biz onu meşgul etmemeliyiz, annemizle babamiz bize bişi icin "olmaz"demişlerse Tanri'ya gidip yalvarmamaliyiz..

Tanri'ya inanmayanlara ateistler denir.bizim burada onlardan fazla yok sanirim cunku hic bizim kiliseye ugramiyorlar..

Isa,Tanri'nin ogludur ve bir suru zor işi başarmiştir, mesela suda yurumek,mucizeler yaratmak,babasiyla ilgili bişi bilmek istemeyenlere onu ogretmeye calişmak gibi.. ama insanlar ondan biktilar ve onu bir kaziga civilediler.. ama o da babasi gibi cok iyi ve kibar bir insandi, babasina dedi ki "o insanlar ne yaptiklarini bilmiyolardi onlari affet".. babasi da"Tamam" dedi.. Babasi (yani Tanri) onun yaptigi herşeyi cok begenmişti ve "sen artik gel benimle Cennette kal"dedi, o gunden beri Tanri meşgulken bizim dualarimizi o dinliyor.. o yuzden dua etmekten hic vazgecmemeliyiz cunku onlar bizi hep dinliyorlar..

Her Pazar kiliseye gitmeliyiz cunku bu Tanri'yi mutlu eder. Ayrica insanlarin mutlu etmeleri gereken biri varsa o da Tanri'dir. Hicbir zaman "ben bugun deniz kenarinda guneşlenmeye gidicem" diyip kiliseyi ekmemeliyiz..bu yanliş.. hem zaten ogleden sonraya kadar guneş dogru durust cikmiyor ki..

Tanri'ya inanmayan insanlar yapayanliz kalirlar.. cunku annemizle babamiz bizimle her yere gelemezler ama Tanri her zaman her yerde bizimledir...

Gece karanliktan korktugumuzda onu duşunuruz ve bizi rahatlatir, kendini bişi sanan buyuk cocuklar biz kucuguz diye kaldirip suya attiklari zaman Tanri bizi gorur ve kurtarir...

Sonuc olarak hep "Tanri bizim icin ne yapabilir" diye duşunmemeliyiz.. ben biliyorum Tanri şu anda benim bu masada oturmami istiyor ama cani istedigi zaman beni yanina alabilir.. bu yuzden ben

Tanri'ya inaniyorum...

 

 

 

 

 

 

EVLİ ERKEĞİN SEVGİLİSİ VE EVLİ ERKEK

Sahip olmadıkları ve bekli de hiç olmayacakları birini seviyorlar. Bu, sevgilerin en zoru. Ama aynı zamanda en kolayı. İnsan hep ulaşamadıklarına sahip olmak ister. Asla sahip olamayacağı bir jeep e hayran hayran bakar. Boğaz’a nazır vilları görünce, bunlara hiç sahip olamayacağını düşünüp hayıflanır. Vitrinde pahalı bir elbise görüp, kendisine nasıl yakışacağını düşündükçe delirir. Bunlara sahip olmayacağını anladıkça sevgisi artar. Ama onları sevmek kolaydır. Kapısının önündeki kimi zaman yolda bırakan, kimi zaman işe, kimi zaman geziye götüren Doğan görünümlü Şahin’i sevmektir marifet. Her yeri dökülen ama yıllarını geçirdiği, duvarlarına hatıralarının sindiği evi sevmektir, daha dün küçük çocuğunun yediğini çıkarttığı pantolonunu sevmektir güç olan. Elindekileri sevmek zordur, sevip sevgiyi sürdürmek zordur. Bu yüzden, ne başkasını seven evli erkek, ne de evli erkeği seven kadın ‘zor’ durumdadır. Onlar, ulaşamamakla kolayca ateşi yükselen kolay bir aşk yaşıyorlardır.


EVLİ ERKEĞİN KARISI

En ‘zor’ durumda olan odur. Elindekini seviyor. Her tarafı dökülen evi, Doğan görünümlü Şahin’i, gardrobundaki eski püskü elbiseleri seviyor. O, dokunmaması gerekenin tende ateş, bakmaması gereken gözlerde aşk, öpmemesi gereken dudaklarda şehvet aramıyor. Her gece sarılıp uyuduğu kocasını sevebiliyor. Her gün görse, her gece sarılsa, her ayrılık ve kavuşmada öpse, her canı istediğinde sevişse bile seviyor. ‘Zor’ bir sevgi onunkisi. En ‘zor’ durumda olan o.


EVLİ ERKEĞİN SEVGİLİSİ

Adam evli,ama kız ona deli gibi aşık,aşkın içinde para, mevki falan yok sadece duygular,dokunmalar,dolu dolu yaşanan anlar.

Fakat bu anlar bitince,adam evine gidiyor ve gerçekte ait olduğu kadının yatağına girip yatıyor,doğal olarak adamın karısı uyurken adama sarılıyor, hatta sevişiyorlar.

Adam sabah çocuklarını sevgi ile okşuyor ve geleceğini karısı ile planlıyor.

Kız onsun geçen geceler de sabaha kadar boş yatağında özlem ile ağlıyor.


EVLİ ERKEĞİN KARISI

Kadın kocasını seviyor,evlilikleri aşk evliliği,çocuklarının babası ve kocasının kendi için dünyaları yıkacağını biliyor.

Fakat,kocası ona beslediği duyguların aynısını bir başkasına da besliyor,

onun aşık olduğu adama bir başkası da,en az onun kadar aşık,

kocası başka bir kadına da Dünyanın en güzel kadınıymış gibi bakıyor,

özenle ütülediği gömleğinin düğmelerini başka bir kadın açıyor,

ve birikimlerini çocuklarının geleceğini bir başkası ile paylaşıyor.


EVLİ ERKEK

Adam,karısını seviyor ancak artık aşık değil çünkü geçmişinde bütün zorlukları beraber çekmişler,yani karısı hem deforme olmuş hem geçmiş acizliklerini biliyor.

Oysa sevgilisi hem taze hemde onu bir süpermen biliyor...

Ve adam, yaşamın eş,çocuklar,iş,para ile devam etmeyeceğini ve ona daha bir çok nimetler sunacağının farkına varmış,

fakat bütün bunları kaybetme olasılığıda onu korkutuyor.




Bu üçlü ilişkide sizce en zor durumda olan kim?

 

 

 

 

 

 

 


Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin.” Öğrenciler bunu da yaparlar. “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”

Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

“Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.”

Bazı öğrenciler torbalarına üçer–beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

“Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde.. hep yanınızda olacaklar.”

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:

– “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.”

– “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık.”

– “Hem sıkıldık, hem yorulduk...”

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

“Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir..

 

 

 

 

 

 

 


MILLETLERARASI ANLASABILMEK

Geçen ay BM tarafından dünya çapında bir anket yapılmış.
Sadece bir soru sorulmuş "LÜTFEN DÜNYANIN GERİ KALAN KISMINDAKİ YİYECEK EKSİKLİĞİNE BİR ÇÖZÜM İLE İLGİLİ KİŞİSEL GÖRÜŞÜNÜZÜ DÜRÜSTÇE BELİRTİNİZ"

Anket büyük bir basarisizlikla sonuçlanmis. Cunku;

- Afrikada insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.

- Bati Avrupa'da insanlar " eksiklik" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.

- Dogu Avrupa'daki insanlar "kisisel gorus"ün ne anlama geldigini bilmiyorlar.

- Orta Dogu'da insanlar "çozum"un ne anlama geldigini bilmiyorlar.

- Guney Amerika'daki insanlar "lutfen" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.

- Asya'daki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldigini bilmiyorlar.

ve Amerika'daki insanlar "dunyanın geri kalan kısmının" ne anlama geldigini bilmiyorlar!

 

 

 

 

 

 

 

Cmabridge Üinversitesinde yaıpaln bir arşaıtrmaya gröe, bir kleimedkei
hafrlrein hnagi sıarda didizlikleri dğeil, ilk ve son hafrlrein dğoru yedre
olamalrı öenm tşamıatkadır. Geirsi taammen kamradaşır ve ynie de surosnuz
olraak okubanilir. Buunn sbeebi isnan benyinin her hafri tek tek dieğl
kemileelri bir btüün oralak omukadısır.

 

 

 

 

 

 

 

İnsanoğlu varolduğundan beri korku, onu yönlendiren en önemli unsur olmuştur. Bugün bile gerek toplumsal, gerek bireysel yönlendirmeler, insanlar üzerinde korku yaratma ve bu ortamda oluşan hareketlerin yönünü tayin etme şeklindedir. Ancak hayatta her konuda olduğu gibi korku kavramının da bir karşılığı vardır. Cesaret adını verdiğimiz bu kavram, bazen korkunun açığını kapatmak, bazen de onu tamamlamak için kullanılır. Görünüş itibariyle genelde korku kaybettiren, cesaret ise kazandırandır.

Aslında korku hiçbirimizin sevmediği, yaşamak istemediği bir şey olmasına rağmen, hayatımızda öyle bir yer edinmiştir ki, en çok değer verdiğimiz şeyleri bile onları kaybetme korkusu yüzünden koruduğumuzu unuturuz çoğu zaman. Kaldı ki, varoluş hikayesi bu tezi çürütür niteliktedir. Bilindiği gibi Adem ile Havva’ya bir yasak getirilmiş, belirli bir süre bu yasağa uymazlarsa olacaklardan korktukları için, yasağa uymuşlardır. Fakat bir gün, buna ister cesaret, ister nefse hakim olamama densin, bu yasağı çiğnemişlerdir. Şimdi bu durumu korkuya karşı gösterilmiş bir cesaret olarak yorumlarsak, Adem ve Havva’nın bu cesaretlerinden ötürü ödüllendirilmeleri gerekirdi. Fakat onun yerine cezalandırılmış ve dünyaya gönderilmişlerdir. Bu da bize gösteriyor ki, korkunun karşılığı her zaman cesaret değildir. Ya da cesaret her zaman kazandırmaz. Sanırım cesaretle aptallık veya zayıflık arasındaki ince çizgi de bu noktada çizilir. Bu yüzdendir ki, pek çok eylemimiz korkudan kurtulmak için gerçekleştirdiğimiz cesur, aptalca veya zayıflık merkezli eylemlerdir.

Pek tabii ki hayatımızda çok çeşitli korkularımız var. İnsanları kırmak, geçim kaynağını kaybetmek, toplumun gözündeki itibarı kaybetmek, bireylerin gözündeki itibarı kaybetmek, başarısız olmak, hatta hayatımızı kaybetmek akla ilk gelen korkularımız arasındadır. Bunlardan kurtulmak için çoğu zaman cesurca davranır, çoğu zaman zayıflık gösteririz. Sonuçta da ya kaybeder ya da kazanırız. Fakat bu noktada gözden kaçan çok önemli bir ayrıntı var. Madem hayatta her şeyin bir karşılığı var, şu halde kaybetmenin karşılığı da kazanmaktır. Bu yüzden kaybın olduğu her yerde bir kazanım olmak zorundadır. Evet belki Adem ve Havva cezalandırılmışlardır. Ya da kaybetmişlerdir. Ama bu sayede bizim varolmamız söz konusu olmuştur. Dolayısıyla, bu anlamda her eylemimizin sonucunda meydana gelen kayıp, bir başkasının hatta belki de bizim kazanımımızı sağlar. Yeter ki biz hangisini istediğimize karar verip, sonucu bu açıdan değerlendirelim. Sonuçta her kazanımın, kazanılan şeyi kaybetme korkusunu da beraberinde getireceğini düşünürsek, korku kavramı asıl değerini bulmuş olur. Yani, hayatımızın dümeni konumundaki korkularımızı yok etmek yerine, onları kullanmayı öğrenmeliyiz. Çünkü korkularımız olmazsa cesaretin, kaybetmek olmazsa kazanmanın değeri kalmaz.



 

Murat ALTAY

 

 

 

 

 

 


Doğduğumuz andan itibaren hep gelişmek, öğrenmek büyümek isteriz. Belki büyümek çok da bilinçli bir eylem değildir ama, yine de daha fazlasını elde etmek için daha yeterli olmamız gerektiğini düşünürüz hep.

Hatta bu da yetmez, hayatımızı doğru yaşamak, geçmişe dönüp baktığımızda güzel şeyler görmek isteriz. Bunun yerine ise sadece yaptığımız hataları ve kaçırdığımız fırsatları görürüz.

Her yetişkin bilir ki, öğrenmek için hata yapmak gerekir. Peki ya yapılan hatanın hata olduğu nasıl anlaşılır. Doğru diye bir şey var mıdır ki dünyada? Eğer varsa ve biz bilmiyorsak, bu yaşa kadar ne öğrenmiş oluruz?

Bir insan bizi herhangi bir ânımızı ele alarak değerlendirse ve yorum yapsa, ya da söylediğiniz bir söz, tek bir hareketiniz, dile getirdiğiniz tek bir düşünceniz bir başkasının sizin hakkınızda yargıda bulunmasına yetse. Bunun ne kadar adil olduğunu düşünürsünüz? Ya da bu yargıyı ne kadar kabullenirsiniz?

Peki ya gözümüzde büyüttüğümüz, değer verdiğimiz, bir yerlere yerleştirdiğimiz insanlar, bu saydığım nedenlerle bir anda değer kaybetmezler mi? Hem değerlenen hem de değerlendiren kişi olarak sormak gerekir. Biz ne yapıyoruz? Ne yapmalıyız.!

Açıkçası bunu bilmiyorum. Tek bildiğim, çeşit çeşit çiçeklerin bulunduğu bir yolda, beğenmediğimiz çiçeklere basarak yürüdüğümüz. Çirkin demiyorum, beğenmediğimiz çiçekler. Sadece önümüze bakıyor, kıyaslıyor ve çirkin bulduğumuzun üzerine basıp devam ediyoruz.

Sanırım işte bu yüzden bir an önce büyümek, her şeyi öğrenmek istiyoruz. Kendinizi bir an için çiçeklerin yerine koyun. Eğer yanınızda daha güzel bir çiçeğin olduğunu fark etseydiniz, ondan daha büyük ve daha güzel olmak için elinizden geleni yapmaz mıydınız.

Hatta size yaklaşan her insanda, biraz daha büyümek için bir fırsat bulunmasını, bu sefer üzerinize basmadan geçmesini istemez miydiniz.

Şimdi hayatınızı düşünün. Kaç yaşında, hangi konumda, hangi kültür seviyesinde olursanız olun. Geçmişe baktığınızda, bitirdiğiniz arkadaşlıklarınızı, başlamadan biten aşklarınızı, bir defa görüp unuttuğunuz insanları, size iyilik edenleri, kötülük edenleri, sevenleri, sevmeyenleri düşündüğünüzde, "Hayır, ben hiçbir çiçeğe basmadım" diyebiliyor musunuz? Peki ya sizin üzerinize basanlar. Büyümenize ve kendinizi ispatlamanıza izin vermeyen, hatta sizi tanımadan yargılayan insanlar. Sizce onlar bunun farkında mı? Ve bu yüzden onları suçlamamız doğrumu?

Belki sorulacak çok soru ve aranacak çok cevap var ama, ortada tek bir gerçek var. Tam uzunluğunu bilmediğimiz bu yolun bir kısmını aştık. Hâlâ arkamızdaki ezilmiş çiçeklerle uğraşmak yerine, yeni çiçekleri ezmemeye gayret göstermeliyiz. Aksi halde onların bizim hayatımızda ne denli önemli olabileceklerini öğrendiğimizde iş işten geçmiş olur. ınsanların bir ânını, bütün hayatlarına mâl etmek, onları yok saymaktan başka bir şey olamaz.

 

Murat ALTAY

 

 

 

 

 

 

 


Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. ıçinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.". Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.

Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "Üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak.

Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. ıçinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.

Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.

ışte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye...

 

Murat ALTAY

 

 

 

 

 

 


Ben seni
Notaların eslerinde sevebildim
Soluk aldım gelen sesten önce
Ben seni böyle sevdim de dirildim
Biten son nefesten önce



Sevda Mavisi....

Sevda mavisine uçan beyaz bir at gibi
Yelelerimde ter, yüreğimde acı
Geliverdim bir gece
Gözlerinin baktığı o son noktaya
Yüreğimde acı dedim gücenmeyesin
Ağladığım geceler olmadı ama
Bir garip hüzün kaldı
Bu küçük maceradan

Hasan Şahin

 

 

 

 

 

 

Ben eskiden böyle korkmazdım
Aşktan sevdadan.......
Nisan'a inat, yağmura inat
Alır başımı giderdim....
Titrek akşamlarda
Yıldızları seyreder ağlardım
Ben eskiden korkmazdım
Korkmazdım aşktan sevdadan.....
Şahittir kaldırım taşları
Yanayakıla çektiklerime,
Sonra gökyüzü bilir
Sevdim mi nasıl severim
Kaç yürek eskitirim, bir sevda boyu.....
Önceleri başka mı yağardı yağmurlar ki
Salardı bizi sevdalara doludizgin...
Gökyüzü bir başka alem
Yıldızlar bir başka...
Alabildiğince korkusuz
Alabildiğince hür.....
Oysa şimdi yitip giden ne ki
Nedir bu korku bu endişe
Ve neden korkutur beni
Gözlerinde ki ışıltı...
Neden hapseder sesin
Beni duvarlara usulca..
İnan korkmazdım aşktan sevdadan
Senden önce, sana dair....

98' SUSURLUK

Hasan Şahin

 

 

 

 

 

 

 

SENİ SEVİYORUM

S EVGİNİ KALBİMDE HİSSETMEK
E LLERİNİ TUTMAK İSTİYORUM
N EDEN VE NİÇİN DEMEDEN
İ SMİNİ HAYKIRMAK İSTİYORUM.

S ENİNLE YAŞAMAK İSTİYORUM
E N GÜZEL DUYGULARI
V E SONSUZA DEK BU HAYATI
İ ÇİMDEKİ BU BOŞLUĞU
Y ANLIZ SENİNLE TAMAMLAMAK İSTİYORUM
O LUR OLMAZ DİYE DÜŞÜNMEDEN
R ESMİNİ DEYİL,SENİ ÖPMEK İSTİYORUM
U YUMADAN ÖNCE HER GECE
M ÜMKÜN OLMAYACAĞINI BİLE BİLE.

 


DERYA

 

 

 

 

 

Hayat Böyle İşte...
Bu mesajı okumak için 2 dakikanızı ayırınız.


Arkadaşım, karısının komodininin çekmecesini açtı ve pelur kağıda sarılı bir paketi aldı. "Bu- dedi- sıradan bir paket değil, bu bir iç çamaşırı." Paketi açtı ve yumuşacık ipekli dantele baktı. "New York'a ilk gittiğimizde almıştı, 8-9 yıl önce. Hiç giymedi. Onu özel bir güne saklıyordu". "Sanırım bu en uygun zaman."Yatağa yaklaştı ve iç çamaşırını cenaze levazımatçısına götüreceği diğer eşyaların yanına koydu. 

Karısı ölmüştü. Bana dönüp dedi ki: "Hiçbir şeyi özel bir gün için saklama. Yaşadığın hergün özel bir gündür." Hala o sözlerini hatırlarım:

Hayatımı değiştirdiler. Artık daha çok okuyor ve daha az temizlik yapıyorum.Terasıma çıkıp, bahçedeki otlara aldırmadan, manzarayı seyrediyorum. Ailemle ve arkadaşlarımla daha çok vakit geçiriyorum ve daha az çalışıyorum. Hayatın, zevk alınması gereken deneyimler bütünü olması gerektiğini anladım. Artık hiçbir şeyi saklamıyorum. Kristal bardaklarımı hergün kullanıyorum.Markete alişverişe giderken, canım istiyorsa eğer ve öyle karar verdiysem, en yeni ceketimi giyiyorum. Artık en iyi kokumu özel davetler için saklamıyorum, istediğim an sürüyorum.

"Bir gün..." ve "Bugünlerde birinde“ cümleleri sözlüğümden yavaş yavaş yok oluyor. Eğer görmeye, dinlemeye veya yapmaya değiyorsa, onu hemen şimdi görmek,dinlemek veya yapmak istiyorum.

Arkadaşımın karısı, hepimizin hafife aldığı „yarın“ burada olamayacağını bilseydi ne yapardı bilmiyorum. Ailesini ve en yakın dostlarını çağırırdı sanırım.

Belki de, geçmişteki olası bir kavga için özür dilemek ve barışmak için bazı eski dostlarını arardı. O çok sevdiği Çin yemeklerini yerdi, diye düşünmek istiyorum. 

Saatlerimin sayılı olduğunu bilseydim, yapmadığım bu küçük şeyler beni rahatsız ederdi. "Birgün" nasılsa görürüm dediğim can dostlarımı göremediğim için rahatsız olurdum. Bugünlerde bir gün 
yazmayı düşündüğüm bir mektubu yazmadığım için sıkılırdım. Kardeşlerime ve çocuklarıma, onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söyleyemediğim için sıkkın ve üzgün olurdum. 

Şimdi geç kalmamaya, yaşamımıza neşe ve kahkaha katacak birşeyi tehir etmemeye ya da saklamamaya çalışıyorum. Ve her gün kendime bunun özel bir gün olduğunu söylüyorum. Her gün, her saat, her dakika özel. 

Eğer bu mesajı aldınız ise , bilinki birileri sizi seviyor ve büyük bir olasılıkla sizin sevdiğiniz birileri var. Eğer bu mesajı gönderemeyecek kadar yoğunsanız ve kendi kendinize,"nasılsa bir gün -yollarım" diyorsanız çok uzak, hiç ulaşmayabilir. 

Bu Tantra Hindistan'dan geldi. İster inanın ister inanmayın, onu okumak için birkaç dakikanızı ayırın, olur mu? İçinde, ruh için yararlı birçok mesaj var. 

BU İYİ ŞANS İÇİN BİR NEPAL TANTRA TOTEMİ.
Bu Totem Tantra size "iyi şans" için gönderildi.
Dünyayı 10 kez dolaştı.


YAŞAM İÇİN ÖNERİLER


Bu mesajı saklama. TANTRA TOTEM 96 saat içinde elinden çıkmalı. Bu mesajı en az 5 kişiye gönder ve 4 gün içinde yaşamını gözle. Hoş bir sürpriz yaşayacaksın. Böyle şeylere inanmasan da, gerçek bu.

 

 

 

 

 

 

 

Yaşlandıkça cumartesi sabahlarından daha fazla zevk alıyorum. Belki de bunun sebebi ilk uyanan kişi olmanın getirdiği sessiz yalnızlık ya da işte olmak zorunda olmamanın sağladığı sınırsız mutluluktur. Her iki durumda da, cumartesi sabahının ilk bir kaç saati en zevk aldığım anlardır.

Birkaç hafta önce,
bir elimde buharı tüten bir fincan kahve, diğer elimde gazete ile mutfağa doğru gidiyordum. Sıradan bir cumartesi sabahı ile başlayan gün, hayatın zaman zaman bize verdiği derslerden biri haline geldi.
Size anlatayım.

Cumartesi sabahları yayınlanan bir sohbet programını dinlemek için radyonun sesini açtım. Altın sesli yaşlı bir adamın konuştuğunu duydum. Tom adında biriyle "Bin Misket" hakkında konuşuyordu. Söylediklerini merakla dinlemeye başladım.

"Tom, işinle çok meşgul gibi görünüyorsun. Eminim iyi maaş alıyorsundur.
Ama aileden ve evinden bu kadar uzak olmak çok ayıp.
Genç bir adamın iki yakasını bir araya getirmek için haftada altmış veya yetmiş saat çalışmak zorunda kalmasına inanmak gerçekten zor.

Kızının dans gösterisini kaçırmış olman gerçekten çok yazık." Ve devam etti. "Sana bir şey anlatacağım. Bu, bana önceliklerim konusunda daha iyi bir bakış açısına sahip olmamda yardım etti. Senin anlayacağın, bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım.

Ortalama bir kişi yetmiş beş yaşına kadar yaşar.
Biliyorum, bazıları daha çok bazıları da daha az yaşar.
Ancak, ortalamada insanlar yetmiş beş yaşına kadar yaşar. Yetmiş beş'i elli iki ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm yaşamında sahip olacağı cumartesi sabahı sayısı olarak -3900- rakamına ulaştım. Tom, şimdi beni iyi dinle. En önemli kısmına geliyorum.

Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başladım." Ve devam etti. "Bu yaşıma kadar iki yüz seksenin üzerinde cumartesi yaşadım. Sonra, düşünmeye başladım. Eğer, yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacak.

Bir oyuncak dükkânına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. Bin adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncak dükkanı ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kabın içine hepsini doldurdum.

O günden sonra, her cumartesi bir tane misket aldım ve attım. Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başladım. Hiçbir şey, dünyadaki zamanınızın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerinizi düzene sokmanıza yardım edemez."

Programı kapatmadan ve güzel karımı sabah kahvaltısı için dışarıya çıkarmadan önce son bir şey daha anlatacağım.

Bu sabah, kabın içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Hepinizin kullanabileceği şey; biraz daha fazla zamandır."

"Seninle konuşmak çok güzeldi Tom. Umarım sevdiklerinle biraz daha fazla zaman geçirirsin ve umarım bir gün tekrar görüşürüz.


İyi sabahlar"

 

 

 

 

 

 

BENİ HATIRLA

Yolları çıkmayan bir boşlukta
Elleri cebinde hali perişan
Benliği kaybolmuş şuuru noksan
BİRİNİ GÖRÜRSEN BENİ HATIRLA

Ömründe gülmemiş daima ağlayan
Hayatını ufacık bir ümide bağlayan
En sonunda dikenlenip otlanan
BİRİNİ GÖRÜRSEN BENİ HATIRLA


Derya

 

 

 

 

 

 

DOWN SENDROMLU MELEKLERİN SEVGİ DOLU DÜNYASI

Herşeyden habersiz zor bir dünyaya merhaba derken kendilerine yüklenen yepyeni bir kimlikle karşı karşıyadır down sendromlu çocuklar.Kendilerini heyecanla bekleyen anne ve babalarının yüreklerinde açılan derin izler; ilk şaşkınlık ve kabul edememe duygularının ardından yerini öylesine derin bir sevgi ve sahiplenmeye bırakır ki, işte o andan itibaren hayat mücadelesindeki ilk adımlar atılmış olur. Anne rahminin o tarif edilemez ortamında büyürken sessiz sedasız; bir şekilde hem kendi hem de ailelerinin hayatlarını tamamen değiştireceklerini nereden bilebilirler ki onlar. Belki de bilseler ve seçme şansları olsa, kendilerinden çok yakınlarını üzmemek adına doğmak ve bu zor dünyaya adım atmak bile istemezlerdi kolay kolay. Daha doğdukları anda kendilerine yüklenen, telafuzu bile kimileri için zor olan “down sendromu” kimliğini üstlenmişlerdi bir kere. İtiraz etmeye hakları yoktu ki. Kimse onlara bir şey sormamıştı. İleride karşılaşacakları zorlukları, iç dünyalarında kopacak fırtınaları, ailelerine verdikleri sızıları, kendilerinin her zaman farklı olacağını bilmiyorlardı bile. Ama yürekleri öyle temiz, öyle genişti ki zorluklar onları yıldırmayacak, önce ailelerine sonra da yaşadıkları topluma kendilerini kabul ettireceklerdi yavaş yavaş. Kimi zaman davranışları kardeşlerinden, oyun arkadaşlarından farklı olacak, büyüme evreleri ve öğrenme süreçleri hep emek isteyecekti kuşkusuz. Ama onlar azimliydiler. Gözlerinde öyle bir ışıltı, dudaklarında öyle tatlı bir tebessüm vardı ki, tüm engelleri aşacaklardı bir bir. Ah... birde o çok sevdikleri yakınları kendilerine biraz izin verse, verebilse ne olurdu sanki. O zaman hem özgürlüklerini yaşayacaklardı doya doya, hem de daha neler yapabileceklerini göstereceklerdi çevrelerindeki sevenlere. Çünkü sevgi dolu yüreklerinin ve eşine zor rastlanan inatçı azimlerinin elinden hiç bir şey kurtulamazdı kolay kolay. Bunları kendileri çok iyi biliyorlardı ama ya aileleri. Kuşkusuz, aileleri onları çok seviyordu. Korumaları, bazı şeylere engel olmaları ve bir anlamda özgürlüklerini kısıtlamaları da hep bu sebeptendi. Ama onlar kendilerini farklı hissetmiyorlardı ki diğerlerinden. Anlayamıyorlardı kendilerine yöneltilen meraklı bakışları, sorulan soruları, oyunlara dahil edilmemeyi, hep ayrı, hep özelde tutulmayı. Neden neydi ki? Tamam belki biraz farklılıkları vardı çoğunluktan, ama bu onların tamamen yalnız bırakılmalarını gerektirecek bir neden değildi ki. İşte kardeşi toplamış arkadaşlarını güzel güzel oyunlar oynuyordu karşıda. Ama kendisi sadece seyretmek zorundaydı çoğu kez. Oyunlara dahil edilmemek, yalnız bırakılmak ona öyle koyuyordu ki. Bazen kimselerin, hatta annesinin bile kendisini anlayamadığını düşünüyordu sessiz dünyasında. Oysaki rüyalarında en güzel oyunları o oynuyordu, hiç yalnızlık hissetmeden özgürce. Ailesini, arkadaşlarını, evini, yatağını, oyuncaklarını, her şeyi ama her şeyi o kadar çok seviyordu ki. Sevgisizliği anlayamıyordu bir türlü. Aslında anlayamadığı, kavrayamadığı o kadar çok şey vardı ki etrafında. İşte bu yüzden zaman zaman içine kapanıyor, kendi iç dünyasında duyguları ile çarpışıyor; zaman zaman da agresif olabaliyordu etrafına karşı. Ama sevdiklerini, özellikle annesini incitmeyi aklından bile geçirmiyordu.
İçlerinden bazıları çok şanslıydı, kendilerini anlayan, seven, mücadelesinde hep yanında olan ve güzel ortamlar yaratmaya çalışan birer aileye sahiptiler. Ama ya diğerleri? Sanki suç sadece kendilerindeymişcesine aileden tamamen ayrı tutulan, eğitimsizlik ve bilgisizlik nedeni ile dışlanan, terk edilen ve kaderlerine bırakılanlar... Onlar o kadar çok ki aslında.

Hepsi bizim çocuklarımız, hepsi bizim birer parçamız. Onları sahiplenmemiz, eğitim yollarını göstermemiz, yürekten sevmemiz için mutlaka kendimizde yada aile çevresindeki bir yakınımızda olmasını beklemek niye o halde? Onlar için, yaşadıkları minicik dünyalarındaki melek kalplerini görmek için, sevmek için daha ne duruyoruz? Ulaşın bir şekilde onlara, sevin yürekten, içten sımsıcak duygularla. Çünkü onlar yüklendikleri bu zor savaşta bizim ilgimize, sevgimize ihtiyaç duyuyorlar. Melek kalplerine sevgi damlacıkları kondurabilirseniz bir gün bir yerde; belki o zaman sizin de gözlerinize o melek gözlerin ışıltısı yerleşir. Bundan güzel sevgi alışverişi olabilir mi dünyada?

Sevgiyle, meleklerimizi sevmeye.


 

Yazarı : Belgin Eryavuz

 

 

 

 

 

 

 

 

KIZLAR ERKEKLERİ NEDEN SEVER ?

1. Omuzları ergonomiktir.

2. Ne kadar gereksiz detaylar içerirse içersin, anlattığımız her şeyi dinlerler.

3.İltifat edip güzel ve akıllı hissetmemizi sağlarlar.

4.Peşimizden koşturup özgüvenimizi arttırırlar.

5.Tıraş olduklarında yanakları yumuşacık olur.

6.Hesabı ödemek için istekli olular.

7.Büyüyünce bize bakma hayalleri kurarlar.

8.Çiçek alırlar.

9.Her zaman için teknolojiden bizden daha iyi anlarlar.

10.Bir araya geldiklerinde ilgimizi çekmeyen konulardan konuşup bizi sıksalar bile, teknik servis olarak işimize yararlar.

11.Eve geç kalma dertleri olmadığından, bizi uğurlamadan eve gitmezler.

12.Ailemizden gece izni alabilmemiz için dua ederler.

13.Ağladığımızda bizden fazla üzülürler.

14.Ağlayarak onlara her istediğinizi yaptırabilirsiniz. (Üstelik bu gerçeği bilirler de)

15.Pek ağlamazlar ama ağladıklarında da çok şirin olurlar.

16.Sık sık en iyi arkadaşımız olurlar

17.Bizim için ulaşamadığımız raflardaki eşyaları alırlar.

18.Riskli işlere onlar girerler.

19.Bir durum olduğunda müdahale ederler.

20.Namus kurtarmacılık oynarlar, kendilerini Cüneyt Arkın zannederler.

21.Olmadık şeyleri kıskanıp bizi kendilerine güldürüler.

22.Kapıları açar, hatta bazen sandalyelerimizi tutarlar.

23.Takım elbise ile acayip janti olurlar.

24.Öpücüklerden sıkılmazlar.

25.Sadece yumuşak olmamız bile onlar için müthiştir.

26.Çocuk doğurma yeteneğine sahip olmamızı büyük bir hayret ve saygı ile karşılarlar. Onlar takdir edilmekten büyük zevk alan, güçlü görünüşlü küçük çocuklardır. Yaptıklarını onaylıyor gibi görünüp istediğimizi yaptırır, sonra da acırız. Pek tatlı şeylerdir doğrusu. Bu güzellikleri her gün yaşamak ya da bir daha asla yaşamamak için...

 

 

 

 

 

 

 

Erkek Gözüyle Kadın Gerçekleri

* Kadınlar vitrinde gördükleri "İndirim" lafına dayanamaz. İndirimdeki mal kadında mıknatıs etkisi yapar. 10 tane benzer pabucu olsa indirimde gördüğü ayakkabıyı alır, siz, "Bunların aynısı dolabında var" deseniz "Sen gerçekten hiç anlamıyorsun" lafını yapıştırır.

* Kadınlar ağlar. Ancak tek başına bir köşeye çekilip de -yalnız- ağlamaz. Kadınlar, sadece sevdiği erkek duyabilecekse ağlar.

* Bütün kadınlar kesin bir cevabı olmayan konularda soru sormakta müthiş ustadır. Maksat, siz kendinizi sürekli suçlu hissedin.

* Kadınlar asla sır saklayamaz. Daha doğrusu, kadınlar için bir sırrı en yakın üç arkadaşlarına söylemek sırrı açık etmek kapsamına girmez. Bu mantıkla hepsi en yakın arkadaşlarına söylediklerinden sonunda sırrı bilmeyen kalmaz.

* Kadınlar telefona cevap vermeyi sevmez, uzun uzun çalsa dahi rahatsız olmadan açmayabilirler. Lakin telefonda dünyanın en uzun konuşmalarını yapanlar da yine kadınlardır.

*Kadın yatağa yatmadan "evvel" saçını tarayan tek yaratıktır.

* Kestirme yola sapıldığında her kadına bir "kaybolacağız" korkusu gelir.

* Kırmızı ışık, kadınlar için, "makyaj molası" işaretidir.

*İstisnasız her kadın vermesi gereken bir-iki kilo olduğunu düşünür.

* Kadınlar durup dururken eve bir buket çiçekle gelen kocadan şüphelenir.

* Kadınlar tuvaletin kapağını küçük bir hareketle indirmek yerine tuvaletten salona kadar yürür, kocasına söylenir ve tuvalete geri döner.

* Erkek konuşurken kadın lafın ortasından konuşmaya dalar ve devam eder. Aynı şeyi erkek yapacak olsa kıyamet kopar.

* Düğünlerde kadın kadına dans edenleri görünce kimsenin aklına bir şey gelmez. Erkekler için durum aynı değildir.

* Karısının göz ucuyla bir başka adama baktığını yakalayabilmiş erkek yoktur. Oysa kadınlar erkeklerini başka kadına baktığı an -saniyesinde- yakalarlar.

*Kadınların erkeklerden daha çok para kazandığı tek meslek vardır: Top modellik.

* Kadının dondurmayı nasıl yediğine bakarak karakter testi yapabilirsiniz.

* Evde saatlerce kendi giyimiyle ilgilenen kadın, sokağa çıktığında saatlerce başka kadınların elbiseleriyle ilgilenir.

* "Yok bir şey"in anlamı kadınlarda, erkeklerinkinden, tamamen farklıdır.

* Kadınlar her konuda erkeklerle eşit olmak isterler. Üç istisna: Erkek tuvaletlerine girmek, çöpü indirmek ve hesabı ödemek.

* Kadınlar asla haksız değildir... En haksız olduğu konuda bile "Kendime göre nedenlerim var" der.

* Tabiatta kadınlara karşı son sözü söyleyebilecek tek bir doğal yapı vardır: Yankı!

* Kadınlar kendilerine neler verildiğine değil, onlar için nelerden vazgeçildiğine bakar.

* Zengin adam, karısının harcadığından daha çok kazanabilen erkek demektir.

* Kadınlar "Erkeklerle eşitiz" iddiasını sürekli tekrarlamaktan vazgeçtikleri anda, erkekler kadınları kendilerinden üstün gördüklerini söyleyebilme fırsatını yakalayacak.

* Kritiklere başlayan kadın, kritik bir yaşa gelmiş demektir.

* Evlilikler aynen kazalar gibidir, iki şahit ister.

* Kadın elinizi tuttuğu anda, bilin ki, eninde sonunda tepenize çıkacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

MUTLU EVLİLİK İÇİN 4 ŞART!!!


1. Güzel yemek yapan, evi çekip çevirebilen bir kadın olmalı.


2. İyi para kazanan, kendi ayaklarının üzerinde durabilen bir kadın olmalı.



3. Yatakta sınır tanımayan arzulu ve sıradışı bir kadın olmalı.



4. Bu 3 kadının birbirlerinden haberi olmamalı...

 

 

 

 

 

 

 


Fransa'da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek uzere
araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir.

Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar :

"Ne yapıyorsun?"
"Nesin sen, kör mü?" diye öfkeyle bağırır işçi.
" Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi biraraya yığıyorum.
Cehennem sıcağında kan ter icinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter."

Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar :

"Ne yapiyorsun?"
İşçi cevap verir : " Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için,
kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş,
ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Sonucta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi."

Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler. " Ya sen ne yapıyorsun?" diye sorar.

"Görmüyor musun?" der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. " Bir katedral yapıyorum." .

SONUÇ: Bu hikayenin enterasan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları........
Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır.

- Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi?

- Güllerin dikeni mi vardır, yoksa dikenli dalların gülleri mi?

- Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu?

- Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir?

Seçim size ait...

 

 

 

 

 

 

O, yoksul bir taşçıydı. Her gün kayaları parçalıyordu. İşi çok ağırdı; ama çok az aylık alıyordu. Bu yüzden hayatından hiç memnun değildi. "Ben başkalarından daha çok çalışıyorum!" diye düşünüyordu.
"Benim işim onlarınkinden ağır ve ben onlardan daha az kazanıyorum. Zengin olmak istiyorum. Biraz dinlenirim ve güzel elbiselerim olur." O anda gökten bir melek indi. Ona, "Zengin olacaksın, güzel elbiselerin olacak" dedi.
Taşçı hemen zengin oluverdi. Artık onun da güzel elbiseleri vardı ve bir iş yapmak zorunda da değildi.
Günün birinde kral onu sarayına davet etti. O, sarayın güzelliğine hayran oldu. Kral ondan daha zengindi. Bu yüzden üzüldü. "Ben de kral olmak istiyorum" dedi. Ardından isteği yerine getirildi ve kral oldu. Şimdi bütün gün hiç çalışmıyordu.
Çok sıcak bir gündü. Güneş ışınlarını saçıyor, yeryüzü yanıyor mu yanıyordu. Kral kızdı; güneş ondan nasıl güçlü olurdu ki? Yaşamı yine sevmez olmuştu.
"Güneş olmak istiyorum!" dedi. Bu kez de güneş haline çevrildi. Şimdi güneş, ışınlarını saçıyor ve dünyada her şey yanıyordu.
Ama bir bulut geldi, dünyayla onun arasına girdi. Işınları artık dünyaya ulaşmıyordu. Güneş kızdı;
"Bu nedir böyle? Ben buluta hiçbir şey yapamıyorum. Derhal ondan daha kuvvetli olmak istiyorum" deyince bu kez de bulut haline döndürüldü. Az sonra bulut, yağmura dönüştü. Yağmurlar toprağa, oradan nehirlere ulaştı. Nehirlerin suları çoğaldıkça çoğaldı.
Evleri, tarlaları seller bastı. İnsanlar hayvanlar, tarlalar perişan oldu. Ama sular, kayalara hiçbir şey yapamıyordu. Bulut öfkelendi.
"Bu kadar çok su nasıl olur da kayaları aşamaz.." Ama kayalar sulardan daha güçlüydü. Bulut bağırdı: "Kaya olmak istiyorum." Bu istediği de yerine getirildi ve kaya haline geldi. Artık güneşten ve buluttan daha güçlüydü.
Aradan çok zaman geçmedi. Elinde balyozla bir adam çıkageldi ve ondan parçalar koparmaya başladı.
"Aman! Bu da nesi?" dedi kaya.
"Ben bu adamdan zayıfım"
Sonra birden anladı kuvvetin kaynağının mutluluk olduğunu ve pişmanlıkla haykırdı:
"İnsan olmak istiyorum!" Bu dileğini de yerine getirdi.
Kaya insana dönüştü. Şimdi o adam yine kayalardan taşlar koparıyor. İşi ağır ve aylığı az; ama yaşamı seviyor ve mutlu.

 

 

 

 

 

 

 

Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayda bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

"Ama, sizden bir ricada bulanacağım", diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."

Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumda ki acem halılarını gördünüz mü?

Bahçıvan Başı'nın yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?

Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?

Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itraf etmek zorunda kalmış. çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş.

"Öyleyse git, evrenimin harikalarını tanı", demiş ona bilge, "oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."

İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

"Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.

"Peki", demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."

 

 

 

 

 

 

 

 

En uzak mesafe
ne Afrika'dır,
ne Çin,
ne Hindistan,
ne seyyareler,
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan.....

Can Yücel

 

 

 

 

 

 

 

Sokrates bir ev yaptirmis nasilsa;
Es dost baslamis kusur bulmaya:
Kimi icini begenmemis:
Kizmayin ama demis;
Saniniza layik degil odalari.
Kimi cephesine catmis:
Karsidan gorunus berbatmis.
Hepsine gore de cok darmis bu ev.
Kim sigarmis bu kulubeye?
Koca Filozof: Ah, demis, keske bu evin
alabilecegi kadar
Gercek dostum olsa !
Sokrates'in sozu yerinde;
Bir ev dolusu gercek dost nerede?
Sozde herkes dost, ama gel de inan.
Dosttan bol sey de yok dunyada,
Dosttan az sey de.

La Fontaine

 

 

 

 

 

 

Bir gün, çelimsiz, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para, ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık, pırtık giysiler vardı; yüzü gözü kir içinde, perişan bir hali vardı. Kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı farketmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o fakir kıza takılıverdi. Duyguları birşeylere itiraz ediyordu. Sonra kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah’ a yöneltti: "Böyle birşeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun Allah’ ım?" diye yakındı içinden. Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir cevap işitti : "Yaptım. Seni yarattım!"

 

 

 

 

 

 

Bir renk düşünüyorum duygularımızı anlatacak, hislerimizi açıklamamıza yardım ederken sırrını, gizemini içimde saklayacak. Öyle bir renk olmalı ki bu, her duruma, her koşula, üzüntü, sevinç, keder ya da mutluluk tüm duygulara eşlik edecek. Öyle bir renk olmalı ki, hemen her yerde bulunacak. Her bir bakışta tonlarını konuşturacak. Bazen bir beyazla birleşip en açık halini alırken, bazen en koyusu olup, gizemi ile ağırlaşacak. Baktıkça bakası gelecek insanın; baktıkça yeni pencereler, yeni dünyalar açılacak içimde sessizce, derinden...

Baktıkça insana huzur ve dinginlik verecek, ferahlatacak içini. Arzulanacak delicesine, hep istenecek, biraz deli, biraz çılgın olacak ama masumiyetini her daim koruyacak. Uyumlu olacak, sevgiyle bakan gözlerdeki ışıltıyı heyecan damlaları ile gerisin geri verecek. Paylaşmaya açık olacak, diğer renklerle hoş alternatifler yaratacak. Gün ışığındaki tadına doyulmaz güzelliğini, gece ay ışığındaki büyüsünde hissettirecek. Öylesine alımlı bir renk olacak. Diğer renkler alınmasınlar ne olur. Ama bu duygulara en çok yakışan renktir MAVİ. Mavi hayallerin rengidir. Mavi rüyalardadır. Mavi hayallerin gerçekleşeceği tek renktir.

Başınızı kaldırıp gökyüzüne bakın bir bahar sabahı. Öyle bir mavi ile karşılaşır ki gözleriniz, tüm bedeninizi sarıp sarmalar aniden. Yüreğinizi kıpır kıpır ettiren duygularınız alevlenir, sizde evreni kucaklamak istersiniz kollarınızla evreni ve sevdiklerinizi.

Bir yaz günü sahilde, minik çakıl taşları ile oynaşan denizin rengine ne demeli peki? Her bir noktada, her bir uzaklıkta değişen renk ahengi ile size kademe kademe hislerinizi konuşturmak için ön ayak olmuştur adeta. Tutkularınızın sıcaklığı tüm bedeninizi sarıp dayanamaz hale geldiğinde ise serin bir mavilik sizi yeniden doğmuş gibi yapacaktır. Yeniden doğuşun güzelliği içinizdeyken dalarsanız derinliklere daha da koyu ama bir o kadar da serin maviler karşılayacaktır sizi. Yer yer içiniz ürperse de hoşunuza gidecektir bu durum. Biraz sarhoş, biraz tutuk ama mutlu bir yorgunluktur bedeninizdeki.

Gecenin kopkoyu karanlığında yalnız bir başınıza kalırken duygularınızla, yine mavi en dayanılmaz rengi ile size eşlik edecektir masumca. İşte mavi o anda size yıldızların parıltıları ve ayın büyülü ışığı ile aslında yalnız olmadığınızı haykıracaktır sessizce. Gözleriniz yıldızlardayken, diliniz konuşmasa da konuşan yüreğinizdir o anda. Öyle gizemli bir büyü ile yollar ki mesajlarınızı sevdiğinize, aşkınıza ya da özel dostunuza. Geri dönüşlerini kalbinizde hissedersiniz yürek çarpıntılarınızla birlikte yine son derece masumca. Mavi öyle bir renktir işte. Size huzur ve dinginlik verirken, hislerinizin en güzel tercümanı olur. Gözlerinizin ışıltısı, yüreğinizin çarpıntısına eklenirken; bir avuç su uzatsa sevdiğiniz size.. Sevilen kişinin avcundan içilen bir yudum su gibi içiniz hep aydınlık kalır bu renkle. Nasıl doyamazsanız o bir avuç suya ve en güzel tatlılardan bile daha tatlı gelirse o suyu içmek; işte renklerden mavi de öyledir. Baktıkça bakasınız, daldıkça dalasınız gelir... derinlere çok daha derinlere... Taa ki hayal dünyanızın bile hayal edemediği o gerçeği yakalayana değin.

Maviliklerde huzur ve dinginliği yakalayanlar ve hayal kuranlar için...hayallerine bir gün kavuşmaları dileği ile...

Belgin Eryavuz

Berya 12/06/2003

 

 

 

 

 

 

 

Kırsam sevinir mi yüreğin,
Ellerine dokunmayan ellerimi?
Dağlasam hisseder mi bedenin,
Sensizliğe alışmayan gözlerimi?

Ufacık sevgi yok mu içinde?
Sevip cevap versen yadıma.
Sensizlik kor gibi yanar kalbimde,
Gelip de söndürsen rüzgarınla.

Bu şiir,benim gözyaşımla dolu;
Gözlerimden yüreğime akan.
Ama yüreğim senin sevginle dolu;
Damla damla gözyaşımla sulanan.

Sensizim ama ümitsiz değilim.
Seviyorum,seveceğim sonsuza kadar.
Seni bu sevgimle bekleyeceğim.
Ölüm beni bulana kadar.

Yazarı : İlter Demir

 

 

 

 

 

 

 

Tüketilmemiş Sevgilere İnat


Öyle ya, terk ettin beni, kendine dair ne varsa yaşanacak yanında alıp götürdün, gözlerindeki kıvılcımları dahi almışsın bana sormaksızın...."

Bütün bunlar sana ceza değil" diyordun telefonda, "üzülme" derken asıl üzülenin sen olduğunu gizlemeye çalışarak..

Evet...Üzdüm seni farkına varmaksızın, üzdüm seni çünkü sence hakkım olmayanı yaşamaya çalıştım bencilce, ve gözlerinde dinlendiğimi anlattım sana usulca....Şarkılar dinlettim en hüzünlüsünden, istedim ki anlatamadıklarımı dinle bensiz kaldığında, dinle ki içimde ki fırtınaların nasıl güçlü ve acımasız olduğunu biraz olsun anla diye....Ben korkusuzluğun en kuytularında kendi korkularına yenik düşmemeye çalışan bir çığlığım aslında, aslında senin bende görmediklerindir beni sana muhtaç kılan...İsterdim ki senin kıyılarında soluklanayım biraz olsun, fırtınalar ha koptu ha kopacakken bu düzlükte, isterdim ki ellerinde bulayım yitirdiğim düşleri bir anda olsa...Biliyorum, kocaman bir yürek var senin o narin bedenin de Ve o yürekte kocaman bir yer açtın bana alelacele, bilemezdin ki bu denli pişman olacaktın

Böylesine yorgun kaçışlara kapı aralayacaktın, üzgünüm, üzgünüm çünkü seni hak etmediğin kadar çok üzdüm....Şimdi ikimizde farklı yerlerde farklı türkülerin melodisiyle aynı hüznü bölüşüyoruz, bölüşemediklerimize inat.....Keşke durabilseydin bu sevdanın karşısında, keşke korkmasaydın acılardan bu denli, hangi gün bilmediğimiz acılara merhaba demiyoruz ki oysa.............

Bu kadar çabuk pes edeceğin aklıma gelmezdi doğrusu, tutkuların bir adım önde olduğunu söylerdin hep, nedense bana karşı bu denli acımasız olabildin yaşamın boyunca bir tek, seni üzenlere inat ve tüm hatalara bana yükleyerek, artık istediğin kadar susabiliyorsundur geceler boyu, benli düşlere çoktan son vermişliğin keyfini yaşayarak, ben hala bıraktığın yerdeyim iki gözüm, birazda utanarak.......

 

Yazarı : Hasan Şahin

 

 

 

 

 

 

 

TÜTSÜ KOKUSU YAKTIM..

Bir mum yaktım odamın karanlığına
tükenişini izledikçe düşünüyorum
aslında yardıma ihtiyacı olan bendim
yardım etmeye çalıştım
yardıma muhtaç halde bıraktım
bense hala kendi yolumda-herşeye rağmen-
dünkü filmdeki gibi
kasımda aşk başkaymış gerçekten..
ilk başlarda bekledim seni
gelmeyişin ihtimalini düşünemediğim zamanlardı
sokağın başından arabanın geçmesini
o beni en son öptüğün kaldırımda
bir sabah yine olacağını düşündüm
şiirler yazdım sonraları gözlerini özledim
iç geçirdim yetim bırakılan hayallere
gideceğimiz yerlerin
yapacağımız şeylerin listesine
o üç sayfalık son yürek kırıntısında
ağladım senli herşeyi düşünüp
o son cümleyle birlikte
sildim yaşları ardından bu son olacak dedim
artık ona ağlamak yok
evet gerçekten sabrı öğrendim
karşımda durduğunda suskunluğu
kalabalığın içinde yalnızlığı sayende
sen iyimisin bilmiyorum
yalnız doğru olan bu artık
senin hayatına uğradım bi' ömürlük solukla
vazgeçme zamanı herşeyden
şimdi ayrı bi' mutluluk zamanı
teşekkür edebiliyorum yinede
senin hasretinden kurtardığı için
ona hasretken sana yandığım adam
senli başladı ya dizeler,
sonu senin adın olmayacak
aşk var hayatımda
ayrı bir sevda;ömürlük,ölümlük..
dilerim yarınlarda mutlu olursun
ben bilmesemde ne yaptığını
hissedebileyim uzaklardan iyi olduğunu
özür tüm hatalar için
teşekkür tüm umutlar adına
adın asla hata olmadı
umutlarsa seninle var olamazdı
şimdi yarındayım
yıkıntılardan kurtuldum ,sağlamım
seviyorum
seviliyorum
eksik olan bir tek
birtek şey kaldı ki oda sarhoş yüreğim
bir ilişkiyi yaşatacak
ona can katacak
bana kadınım diyene utanç vermiycem
hata varsa ancak budur
onsuz gülümsemeler çalmaktır yani
güçlüyüm şimdi
bilirim dost yürekler var
yıldızlardan birisi hergece yanı başımda
umutlar çoğaltabiliyorum
her şiirde gözlerim dolmuyor sayende
o umarsızlığın söndürdü herşeyi
kızmaya hakkım yok
sen kendi doğrundasın acıların inadına
dedim ya birisi çıksın karşına mutlu ol
ben avare aşık,deli divane kör sevdalı
unutmayanımı unutulmazların tek ismi yaptım
şimdi temizledim yollarımı,yarınlarda yıldız parıltısı..



Okuyanlardan rica ediyorum; lütfen şiirim hakkındaki
düşüncelerinizi benimle paylaşın;
E-mail adresim destina842002@yahoo.com
şimdiden teşekkür ederim:))

 

 

 

 

 

 

 

KOŞMA DUR BİR DAKİKA!...

Koşturuyoruz,delicesine.... dur durak beklemeden, hep bir sonraki adımımızın derdinde hayatı nasıl yaşadığımızı bilemeden. Gün oluyor, sabah başlayan curcuna günlük hayatın vazgeçilmez gereklerini yerine getirmeden öteye gidemeden bitiveriyor. Bir de bakıyoruz ki akşam olmuş bile. O da ne? Daha yapacak yığınla işimiz var, keşke birkaç saatimiz daha olsaydı. İnanın 24 saate sığdıramadıklarımızı ilave olarak istediğimiz o birkaç saate de sığdıramazdık. Bu döngü böyle sürüp gider, hayat bir anlamda monotonlaşmaya başlar. Her gün hep aynı şeyleri yaptığımızın farkına varırız nasılsa.

Sabah aynı saatte kalkıp hazırlanmalar, işe, okula, atölyeye koşuşturmalar yada evdeki günlük yaşam. Akşam olunca yine aynı çılgın tempo. Bir gün, yeni bir gün daha. Mutlu olup olmadığımızı, gerçek isteklerimizi bir an bile düşünmeksizin kendimizi kaptırdığımız aynı rutin tablo.

Durun bir dakika ve durup düşünün...Ne yapıyorum, neredeyim, bu koşturmacanın içinde mutlumuyum, sevdiklerime yeterince vakit ayırabiliyormuyum, ya kendi isteklerim? Hobilerim, yıllardan beri yapmak isteyip de yapamadıklarım? Suç kim de? Suç bu kısır döngü içinde insanın kendini kaybedercesine çalışmaya kaptırması mı? Yoksa içinde bulunduğumuz şartlar ve var olma savaşı mı?Aslında yanıtını vermek zor, ama bir gerçek var ki o da küçük yaşlardan itibaren ilkokul, lise, üniversite iş hayatı, evlilik, çocuk....derken durup dinlekmeksizin kendimizi bir engelli koşuda buluveriyor olmamız. Yüksek performans gösterip engelleri birer birer aştığımız sürece kendi kendimize verdiğimiz itici güçle daha çok, daha çok diyoruz. Peki ama nereye kadar? Önümüze aşamadığımız ilk engel çıkana değin bu soruyu kendimize sormuyoruz bile.

Çoğumuz büyük şehirlerdeyiz, ama o şehrin tadını yeterince çıkarabiliyor muyuz dersiniz? Sinema,tiyatro, müzikholler, sergiler, açılışlar, davetler, toplantılar... Hangisine , ne sıklıkta katılabiliyoruz ki?

Yaşamak için, toplumda var olmak ve sorumluluklarımızı yerine getirmek için deliler gibi çaba gösteriyoruz. Bu arada yıllar bir su misali akıp gidiyor, farkına bile varamıyoruz. Zamanı çok çabuk tükettiğimizi en iyi çocuklarımızın büyümelerinden anlıyoruz belkide. Ama bu arada geçip giden yıllarla, eşimizi, sevdiklerimizi ne kadar ihmal ettiğimizi, evimize ve kendimize yeterince vakit ayıramadığımızı, hatta çocuklarımızın sevilesi en tatlı yaşlarını göremeden büyüttüğümüzü fark edemiyoruz.

Halbuki aşık olarak evlendiğimiz insanla bir ömür geçirip, her şeyden çok sevdiğimiz çocuklarımızı boyumuza getirmişiz. Ne mutlu bize! Ama hayatın keyfini yeterince çıkarabildik mi bu arada, bu yoğun tempoda. Yoksa ne olup bittiğini anlayamadan yıllar 20, 30, 40, 50, 60 derken geçip gitti mi? Aynaya en son ne zaman baktınız, kendinizi gerçekten görmek ve yüzleşmek için. Hayır aynalar yalan söylemiyor. Saçlarınızdaki aklar, yüzünüzdeki kırışıklıklar sizin, ama unutmayın hangi yaşta olursanız olun, o yaş en güzel yaştır ve doyasıya yaşanmalıdır.

Bugünkü aklımızla, düşüncemizle ve kafa yapımızla bir 10 yıl öncesine dönmek... Hangimiz istemez ki? Ne de keyifli olurdu böylesi, ama olanaksız. O halde hayatı yaşarken yaşayalım. Yaşarken değerini, anlamını vermeye çalışalım. Her anın , her dakikanın keyfini çıkaralım.

Çünkü insan dünyaya bir kez gelir ve önündeki sadece bir sahnelik perdedir. Ne bir fazla, ne de az, sadece tek bir sahne...Ne o siz hala koşuyormusunuz?


 

Yazarı : Belgin Eryavuz

 

 

 

 

 

 

 

Dağlık bir bölgede adam küçük oğluyla yürürken, oğlan ayağını taşa çarpar ve can acısıyla, "ahhhh" diye bağırır.
Dağdan, "ahhhh" diye bir ses gelir ve bu sesi duyan çocuk hayret eder.
Merakla, "Sen kimsin?" diye bağırır; ama aldığı tek yanıt, "Sen kimsin?" olur.
Çocuk bu yanıta kızar ve, "Sen bir korkaksın!" diye bağırır. Dağdan aldığı yanıt, "Sen bir korkaksın!" dır.
Babasına bakar ve "Baba ne oluyor?" diye sorar.
"Oğlum dikkat et" diyen baba, vadiye doğru, "Sana hayranım!" diye bağırır.
Ses, "Sana hayranım!" diye yanıtlar.
Baba, "Sen harikasın!" diye yine bağırdığında, bu kez dağdan, "Sen harikasın!" yanıtı gelir.
Çocuk şaşırmıştır, ama hala ne olduğunu anlayamamıştır.

Baba oğluna durumu açıklar; "Oğlum. insanlar buna yankı derler; ama gerçekte yaşamın ta kendisidir. Yaşama ne verirsen sana onu yansıtır.
Yaşam senin davranışlarının aynasıdır.

-Eğer yaşamında daha çok sevgi istiyorsan, insanları daha çok sev.
-Eğer sana saygılı davranılmasını istiyorsan. insanlara saygılı davran.
-Eğer başkaları tarafından anlaşılmak istiyorsan, önce başkalarını anlamaya gayret göster.
-Eğer insanların sana hoşgörülü ve sabırlı davranmasını istiyorsan, önce sen insanlara hoşgörülü ve sabırlı olmalısın.

Oğlum yaşamda ne ekersen onu biçersin. Bu doğa yasası, yaşamın her yönü için geçerlidir."

İnsanların yaşamı tesadüfler sonucu oluşmaz; İnsaların yaşamı onların davranışlarının yansımasından başka bir şey değildir.

İletişim Donanımları'ndan
Doğan CÜCELOĞLU

 

 

 

 

 

 

GİZLİ YÜZ

Yıllar önce çalışkan bir adam,ailesini avantajlı bir iş imkanı sağlamak için Newyork'tan Avusturalya'ya götürdü.Adamın ailesinden biri, sirke trapez artisti olarak katılmak veya aktör olma tutkusu olan genç ve yakışıklı oğluydu.Bu genç adam zamanını bir sirk işi yada herhangi bir sahne işi gelene kadar kasabanın sınırındaki batı bölümünde yerel bir tersanede çalışarak geçirdi.


Bir akşam, işten eve gelirken ,onu soymak isteyen beş haydut tarafından saldırıya uğradı.Genç adam, parasından vazgeçmek yerine onlara karşı koydu.Bununla birlikte onu kolayca alt ettiler ve onu feci şekilde dövmeyi sürdürdüler.Botlarıyla yüzünü parçaladılar ve tekmelediler,vücuduna sopalarla acımasızca vurdular ve onu ölüme terk ettiler.Aslında polisler,onu yolda uzanmış bir şekilde bulduklarında, onun öldüğünü sanmışlardı.


Morg yolunda, polislerden biri, adamın zorlukla nefes aldığını duydu ve onu hemen hastanedeki acil bölümüne götürdüler.Acil bölümünde yatarken,bir hemşire korku içinde bu genç adamın uzun süre bir yüze sahip olamayacağını fark etti.Göz yuvaları parçalanmış,kafatası,bacakları ve kolları kırılmış, burnu askıda kalmış, bütün dişleri kırılmış ve çenesi hemen hemen kafatasından ayrılmıştı.


Yaşama imkanı az olmasına rağmen,bire yıla yakın zamanını hastahanede geçirmişti.Sonunda hastahaneden ayrıldığında, vücudu iyileşmişti fakat yüzü bakılamayacak kadar biçimsiz ve iğrençti.Artık herkesin imrenerek baktığı yakışıklı genç değildi.


Genç adam,yeniden iş aramaya başladığında,herkes tarafından geri çevrildi.Bir iş veren,ona,sirkte "Yüzü Olmayan Adam"adında tuhaf bir şov önerdi ve bir süre bu işi yaptı.Bu olanlar boyunca o, hala herkes tarafından reddediliyor,işyerinde hiç kimse onunla görünmek istemiyordu.Genç adam intiharı düşünmüştü.Bütün bunlar beş yılda gelişmişti.


Bir gün, kiliseye uğradı ve bir teselli aradı.Kiliseye girerken onu, kilisenin sırasına diz çökmüş,hıçkıra hıçkıra ağlarken gören bir rahiple karşılaştı.Rahip ona acıdı ve onu uzun uzadıya konuştukları odasına götürdü.Rahip büyük ölçüde etkilenmişti,onun yaşamını ve gururunu tekrar kazanabilmesi için elinden gelen herşeyi yapabileceğinin mümkün olduğunu söyledi.Ama genç adam,iyi bir katolik olabileceğine söz verecek ve olacaktı.


Genç adam hergün ibadet için kiliseye gidiyor ve ibadet ediyordu ve Allah'a onun hayatını bağışladığı için dua ettikten sonra,beyin huzurunu sağlamasını istiyor ve onun gözünde,iyi bir insan olması için şükran duasını ediyordu.


Rahip, kişisel ilişkileri sayesinde, Avusturalya'daki en iyi plastik cerrahla görüştü.Genç adam hiçbir ücret ödemeyecekti.Çünkü; doktor, rahibin en yakın arkadaşıydı.Doktor genç adamdan çok etkilenmişti.Onun hayata bakış açısı,tüm kötü tecrübelerine karşı mizah ve sevgi doluydu.


Cerrah harika bir şey başardı.En iyi diş ameliyatlarını onun için yaptı.Genç adam,Tanrı'ya söz verdiği her şeyi yerine getirdi..Tanrı da onu harika ve çok güzel bir eş,yedi çocuk ve ileride kariyer için düşündüğü iş hayatındaki başarı ile ödüllendirdi.Eğer Allah'a şükretmezsen ve sana değer veren insanları sevmezsen,toplumda kabullenilemezsin.


Bu genç adam................... Mel Gibson 'du....


Onun hayatı "Yüzsüz Adam" filminin prodüksiyonuna ilham oldu. O hepimizi kendine imrendirdi.Cesareti olan her insana örnek oldu..

 

 

 

 

 

 

Olmasa da olur dediğimiz insanlarla doludur hayatımız; tanıştığımız, selamlaştığımız; klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz, yanıtlarını merak etmediğimiz sorular
sorduğumuz...

İyi insan olmadıkları için mi uzak dururuz onlardan? Hayır, hiç sanmıyorum.

Gönülde biter her şey; akla yararlı gelse de samimi bir ilişki, gönlün hayır dediğine ısınmak mümkün olmaz.

İster dünyanın en yakışıklısı, ister en güzeli olsun; ister en zengini, ister en komiği; ne yapsa nafile; yüreğine ulaşamaz.

Başkası için özel olan, senin gözünde dünyanın en sıradan insanıdır ve ... yüzüne bakmaz kimisi vazgeçemediğim dediğinin...

Gönlümüzdür hükümdar; kime ne paye vereceğini o belirler.

Kimine “dost”, “yar”, kimine “tanıdık”, “arkadaş” deyip, çıkar işin içinden...

Özünde iyi olduğuna inansam da insanların, herkesi sevemem onun yüzünden...

Hem, kalabalıktan da hoşlanmaz zaten; sevginin, sevdiklerinin hakkını vermek ister.

Sonuçta, sevmek büyük bir sorumluluktur; emek vermek gerekir, ilgilenmek...

Sevdiğim her insanın yaşamına bir anlam katmalıyım; zorlu ve vazgeçilmez bir serüven olmalı; dost dediğim insanlarla aynı zaman dilimini paylaşmak!

Hani, bilirsiniz işte! Dostlar vardır çiçek gibi; koklar koklamaz alır götürür bütün yüklerinizi...

Evsizseniz ya da odun kömür bulamıyorsanız yakmaya; uzundur kış geceleri...

Dostlar vardır soba gibi; yüreğindeki ateşle ısıtır ellerinizi...
Dostlar vardır; fırtınada sığınak, güneşte gölge; yanarken buz gibi su dökmez üstünüze; aksine, harlandırır ateşi; bilir ki, yanmayanı hiçbir şey söndüremez.
Dostlar vardır, yıldız gibi; hava kapalıyken bile, kapkara bulutların bekçisidir gökyüzünde...
Dostlar vardır, arada bir uğrayıp alt üst eder yaşamınızı; dili zehir zemberek, bakışları keskindir.
Dostlar vardır gül gibi; sarılırken yaralanmayı göze almanız gerekir. Hani, kiminin yoluna halı sersen kar etmez; dostlar vardır, minder de kafi gelir; sen olursan fark etmez.
Dostlar vardır; rakısız çözülmez dili, muhabbeti çekilmez; dostlar vardır, efkarının sebebi bir bardak demli çaydır.
Dostlar vardır, omzu her derde devadır.
Dostlar vardır, iyi bir öğretmen gibi, nasıl sorulacağını öğretir.
Dostlar vardır dağ gibi vakur; toprak kadar bereketli, mert...
Dostlar vardır; ney gibi hüzünlü, saz gibi asi; şiir kadar büyük...
Dostlar vardır türkü gibi; her zaman söylenmeseler de her daim içinde taşır sevdasını; yangınını bulaştırır bir gönülden diğerine...
Dostlar vardır baki; tanıştığın gün doğar, yittiği gün ölürsün! Zamana ve darbelere; yollara ve hasretlere dirençli...
Dostlar vardır, közde mısır, kadehte şarap; ateşte yanmanın da, şarapla sönmenin de tadı damağındadır.
Dostlar vardır; yüreğine kök salmış bir çınardır; hiçbir şey deviremez; gönülden gönüle kurulmuştur köprüler; ne yaşansa atılamaz!
Dostlarımız vardır bizlere benzerler biraz...
Dostluklar vardır, erken dolar vadesi; dostluklar vardır, devam eder ahrette!

İşte böyle dostlardır; her şeye lanet ettiğin günlerde bile, yaşamını güzel kılan...

Gönül, her yerde onları arar.

Ve bulduğunda haber gönderir bize; bir sıcaklık yayılır yüreğimize; bunda bir iş var deriz, takılırız peşine...



Dost olalım gönlümüzle!

 

 

 

 

 

 

Vakit gece yarısı... Ortada ses sada yok... Uzaktan bir iki köpek havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır... Akşam üzeri hac itlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlarıyla vedalaşmış, evine gidiyor.
Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola çıkacaklar...
Bu duyguyu ailesi ve çocuklarıyla paylaşmak için aceleci...

Tenha sokakta ilerlerken, loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor. Öyle pis koku ki, midesi bulanıyor.

"Üüffff!" diyor gayri ihtiyari, "Bu ne pis bir koku Allahım. Leş kokusu bu be..."

Koku sebebiyle sağına soluna bakınırken loş ışıklı penceireden bir ses duyuyor ağlamaklı:

-Anne pitmedi mi daha?

Durup içeriye kulak kabartıyor. Duyduğu ses yüreğini dağlıyor:

-Az daha sabret yavrum. Az kaldı. Bir başka çocuk sesi. Diğer kardeşi olmalı.

-Anne çok acıktım.

-Tamam oğlum pişiyor işte.

Pis koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için çaba gerek. Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin sesindeki mahzunluğa ne demeli... Rıfkı amca duramıyor:

"Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım. Merak ettim yahu. Bir gidip soracağım." diyor kendi kendine.

O zamanlar terör nerde, öyle anarşist nerde? Kimin aklına gelir art niyet...
Üstelik bir az arattırsan herkes birbirini tanır. Hele Rıfkı amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz.

Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir şekilde gıcırtıyla açılıyor. Tamam itte, o let kokusu içerden geliyor. Ama artık merak, kokuyu bastırmıştır. Kapı aralındı işte. Gencecik bir gelin. Otuz otuzbeş yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş kapı aralığından soruyor:

-Kim o?

-Benim kızım, ismim Rıfkı.

-Ne istersiniz?

-Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum.

O esnada zaten çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak kapı aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak istercesine...
Rıfkı amca üstleri başlan loş ışıkta bile perperişan olan bu çocukların halini görünce koyveriyor kendini. Dünyası allak bullak oluyor.

Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi heyecan. O yürek şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor. Bir mü'min olarak, bu gece vakti iki küçük çocukla bu tenha sokakta loş ışığın altında hayat mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor kendini.

-Kimin kimsen yok mu kızım?

-Yok amca. Kocam öleli iyice naçar kaldım.

-Evine misafir olabilir miyim?

-Buyur gel ama...

Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı amca. "Ne oturtacak misafir odam var, ne ikram edecek bir kahvem" denilmek isteniyor. Ne fark ederdi ki, Rıfrı amca ne misafir köşesine kurulmak ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu kimsesiz ailenin halini öğrenmek.

Öğreniyor tabi. Yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri girer girmez dayanamayıp soruyor:

-Kızım bu pis koku ne Allasen.

Susuyor genç kadın. Dudaklan titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşları fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor, gece yarısı belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara.

-Söyle yavrum çekinme söyle.

-Ölmüt köpek eti amca...

Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne. Başını Rıfkı amcanın omuzuna koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor:

-Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Ne yapaydım? Kime gideydim... Rıfkı amca tat mı sanki? Kim dayanır o hale? Koskoca adam, çocukluğundan beri ilk kez hıçkırarak ağlıyor, hem de çocuklar gibi:

-Allahım affet... Allahım affet!..

Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak saçlı adamın yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar, Rıfkı amca ani bir kararla anneyi omuzundan tutuyor:

-Tamam kızım, artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın, bunlar da torunlarım.

Hemen indir o leşi ocaktan. Bekleyin ben yarım saate kalmaz gelirim.

Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı amca kapıdan çıkar çıkmaz, ardından atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor hem söyleniyor:

-Hacca gitmiyorum bu sene... Hacca gitmiyorum... Allahım affet...

Hacca gitmiyorum...

Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor. Eyvah, babalarına ne oldu? Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü körük gibi inip kalkıyor.

-Baba, bu ne hal.

-Hemen dediğimi yapın!

-Tamam da baba?

Ardından talimatlar yağdırıyor herkese: -Hanım, kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart. Yastık yorgan, halı kilim ne varsa çıkartın.
Bu telaş üzerine Rıfkı amcanın diğer çocukları da başına üşüşüyor. Ama baba bu.
Kimse bir isteğim ikileyemez. Öyle bir saygı var o zaman. Rıfkı amca, hem ağlıyor hem oğluna kızına torunlarına emirler yağdırıyor tatlı tatlı:

-Sen badana boya için kireç vs tedarik et; sen keser çekiç çivi falan ayarla.
Sizler yastık yorgan çarşaf çıkartın. Sen un yağ şeker gibi erzak hazırla...
Haydi hemen yola çıkacağız!

"Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı."
Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adam birden ne oldu da bu hale geldi?
"Tamam bu iş burda bitti" diyor aile. Ama bakalım ne olacak?

Yarım saat sonra baba önde, yastık yorgan, mala çekiç, tencere tabak, ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor.
"Geldik yavrum, geldik!" diyor.

Rıfkı amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı anlaşılıyor. Bu kez görev taksimatı hemen aracıkta yapılıyor. Mağdur anne ve çocukları hemen Rıfkı amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak. Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak.
Orda kalanlar da kadıncağızın evini oturacak hale getirecekler.

Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor. Yastıklar yorganlar yerlettiriliyor. Kilimler seriliyor. Ev sabaha bayram evi gibi hazırlanıyor. Üstelik o gürültüyü ne bir komşu duyuyor, ne kimse rahatsız oluyor, hayret!..

Sabah ezanlanyla birlikte herşey tamam... Rıfkı amca ertesi gün huzura kavuşmuş, belli... Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar evinde ziyaret ediyor.
Erzak getirilmiş çuval çuval... Ayrıca hacca gitmek için ayırdığı parayı da genç anneye teslim ediyor.

-Amca Allah senden razı olsun. Allah gönlüne göre versin.

Birkaç gün sonra... Hacı adayları yola revan oluyorlar... Rıfkı amca arkadaşlarını yolcu ederken bir garip halde. O mübarek topraklara gidemediği için yüreği buruk. Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği için de huzurlu.
Bu garip duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp, mahzun bir şekilde arkalarından el sallarken, Rıfkı amcanın çocukları, babalarının bu haline doğrusu çok üzülüyorlar.

İkibuçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu gözlüyor Rıfkı amca. Hiç olmazsa onlardan dinleyecek o mübarek yerleri...

Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere daha şaşıracak. Çünkü hacdan dönen arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi. Herkes Rıfkı amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor. Rıfkı amca bile şaşkın:

-Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz. Ben size gelecekken?

-Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce nasıl döndün Hacı Rıfkı?

-Yanılmış olmayasınız.

-Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı, Bize bu yeşil akikleri hediye vermedin mi?

Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken, hacı arkadaşları hala, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı amcaya gösterip onu inandırmaya çalışıyorlardı.


KAYNAK: Moral Dergisi, Ocak-Mart 2003 s.20-21

 

 

 

 

 

 

 

Gül için dikenine katlanabileceklerini söyleyenlerdir, kır
çiçeklerini göremeyecek kadar güle bağlanmış olanlar 'Gül'
derler, başka bir şey demezler üstüne...

Ömürleri güllere ulaşmak için tükenirken, ehemmiyet vermezler, ayak
altında kalan, gül kadar narin, gül kadar güzel ama güzelliği fark
edilmeyen kır çiçeklerine. Mutlu olma sevdasına düşmüşlerdir kendilerince.

Mutlu olmak için zorluklara katlandıklarını bile söyleyebilirler.
Onlar için güzel bellidir artık. Takvim yaprakları birer birer düşerken,
kimi zaman yol katedemediklerine üzülürler. Oysa güzellikler
yanıbaşlarındadır her zaman, ama onlar her zaman güzellikleri
uzakta aramak sevdasındadırlar. Uzaktaki kıymetlidir;
zorluklarla elde edilen değerlidir; aradığında elinin altında olmayan güzeldir, derler.

Yanıldıkları tek nokta var: Onlar hep uzaklara bakarken, birileri
katlanmıştır, onun güzel bulmadıklarına, birileri kıymet vermiştir kır çiçeklerine...

Mutlu olmak için, gelecek bir yarını beklemezler. Ayaklar altında
ezilenlere ehemmiyet verip, onlardaki güzelliği fark edip, yarını
beklemeden, bugünden mutlu olmaya başlayanlardır onlar. Bir kır
çiçeğinin güzelliği onlar için yeterlidir. Gülde gönülleri varsa bile,
onlara ulaşmak için ömür tüketmekten korkarlar ve kır çiçeğindeki gül
güzelliğini fark ederler.

İnsan her zaman güzeli ister, güzel hastasıdır. Güzele ulaşmak için
ömrünü feda eder. Oysa bir baksa etrafındakilere, mutlak bir güzeli fark
edecektir. Ama tek bir düşüncenin kavanozunda kapalı kalmıştır.
Güzeli ararken, ezerek geçtiği bir başka güzeli fark edemeyecek kadar
kördür artık. Oysa bir çevirse uzakta takılı kalan gözlerini; gönül
rahatlığı ile bir taksa farklı güzellikleri de görme gözlüğünü...

Hayatına renk verse, kır çiçeklerinden demetlenmiş bir demetle...
Hayatını güzellikler yönüne değil de, güzellikleri hayatın yönüne çevirmeye çalışsa...

Bir görebilse kır çiçeğinin gül tarafını... Bir görebilse, hayal
pınarının çeşmesinin değil de suyunun önemli olduğunu... Yetinse
elindeki ile, güzelliğini bulmaya çalışsa elindekinin. Sevdiklerini gül
demetleriyle mutlu edebilme fikrini atsa kafasından. Bir gün de kır çiçeği
toplasa, sunsa sevdiklerine... Hayatını gül arama yolunda feda edeceğine,
görse kır çiçeğinin gül yanını... Bir fark etse ayaklarının altındakileri,
bir ehemmiyet verse kır çiçeklerine. "Sonuçta ikisi de çiçektir. Gül herkesçe
güzeldir, kır çiçeği de bence güzeldir." dese. Uzaklara bakmaktan, güle
ulaşmaktan dermansız kalacağına, bu enerjiyle kır çiçeğini sevmeye ve
sevdirmeye çalışsa; bu güzelliği sevdikleriyle paylaşsa. Güle ulaşma
arzusuyla koşturanlara gösterebilse kır çiçeğinin gül yanını. Anlatabilse
gül için ömür tüketmenin boş olduğunu...

Gül güzeldir; ama sevgi mevsimi geçtikten sonra, gül için koşmanın
bir anlamı kalmayacaktır. Öyleyse hiç vakit kaybetmeden al eline bir
demet kır çiçeğini, onun sana sunduğu mutluluğu görmeye çalış.
Çünkü hayat, mükemmeli aramaya yetecek kadar uzun değil!

 

 

 

 

 

DENIZ KIZLARI

Adamın biri, her mehtaplı gecede alır başını deniz kıyısına gidermiş.
Dönüsünde sorarlarmış:
-Ne gördün?
-Dünya güzeli deniz kızları gördüm, altın saçlarını gümüş taraklarla
tarıyorlardı, dermiş hep.
Bir gece yine tek başına deniz kıyısına vardığında, gerçekten dünya güzeli
deniz kızları görmüş, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlarmış.
Döndüğünde yine sormuşlar:
-Ne gördün?
-Hiç demiş..hiç bir şey..

Oscar Wilde’in yukarıdaki harika öyküsünü ilk okuduğumda ortaokuldaydım ve ne
demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra unutmuşum. Yıllar sonra
rastladığım Haldun Taner’in bir sözü bana öyküyü hem hatırlattı hem de ne demek istediğini
çok çarpıcı bir şekilde gösterdi. şöyleydi söz: “Bir hayalin gerçek olması
kadar hayal kırıcı bir şey yoktur.” Daha sonraları ise bu tema pek çok edebi
eserde karşıma çıktı. Örneğin Simyaci’da..Hâlâ okumamış olan var mı
bilmiyorum ama hatırlarsanız orada bütün yaşamı boyunca tek hayali para biriktirip
Mekke’ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardı. Adam; artık gerekli parayı
fazlasıyla biriktirmiş olduğu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin
kendisini yaşama bağlayan çok önemli bağ olduğunu düşünüyor ve onun gerçekleşmesi
halinde bu önemli bağı yitireceğinden korkuyordu. Hakliydi aslında.
Düşünüyorum da..Hepimizin böyle hayalleri var mutluluğumuzu
bağladığımız,gerçeklesene kadar yaşamı sanki ertelediğimiz. Acaba hiç düşünüyor muyuz;
bu istediğimiz her neyse, gerçekleştiğinde iyi mi olacak. Bir düşünürün hep
aklımda tuttuğum bir sözü vardır: “Bütün dualarımı kabul etmediği için Tanrı’ya
şükrediyorum” diye. Belki de daha az üzülmeliyiz gerçekleşmeyen hayallerimiz
için. Belki de aslında sevinmemiz, mutlu olmamız gereken bir şey için
gözyaşları döküyoruzdur. Belki de olaylara bir de bu açıdan bakmayı artıköğrenmeliyiz…
Yalnız, hakkınızda hayırlı olan hayallerinizin gerçekleşmesi dileğiyle…

 

 

 

 

 

 

Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacı ile çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.

*** Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.

Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: 'Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim' Bu ise pek akli ermemiş ama merak iste. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış. Nasihat " KADERDE NE VAR İSE O ÇIKAR" ve yoluna devam etmiş...

*** İlerde yine köse başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış. İkinci nasihat da: GÖNÜL KIMI SEVERSE GÜZEL ODUR" Son kalan bin akçesi ile de yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyor. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihati satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış. Son nasihatte:

"HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ". Parasız yoluna devam etmiş.
*** Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karsılaşmış.

Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki : Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı.

Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye" Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne var ise o çıkar" aşağı inmeye karar vermiş. Aslında bu nasihatleri herkes bilir ama uygulayabilmemiz için belli bir bedel ödememiz gerekiyor.

İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş.

Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım." Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş. Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur"

demiş. Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar,kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.

Adamımız yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.

Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karisi genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş "Hiçbir is aceleye gelmez". Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "bey sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.

KADERİNİZ ve YOLUNUZ AÇIK OLSUN, HAYAT ACELE ETMEYE GELMEZ.

MEVLANA

 

 

 

 

 

 

 

Bilirmisin yalnızlık ne demek?

Bilir misin gökyüzündeki yıldızlardan medet ummayı?

Uzattın mı elini bir yıldız boyunca, belki, tutarım diye farkında olmadan?

Uykusuz kalmayı bilir misin sabaha kadar?

Hiç küstün mü hayata?

Aslında kendinsindir küstüğün küçüğüm?

Kapatıp gözünü hayaller kurduğun oldu mu geleceğe dair?

Bazen küçük bir masumiyet belirir tebessümünde, bazen gözünde hırçın bakışlar.

Kızdın mı kaderine günlerce?

Kendini tanıyamadığın oldu mu hiç?

Bazen cesaret edemeyen konuşmaya ve bazen de hiç susmayan sen.

Sevdin mi birini?

Her yağmur yağışında saatlerce bekledin mi sevdiğini pencerenin önünde?

Bir yudum sevgi dilendiğin oldu mu sert bakışlardan?

Yaslanacak bir omuz aramadın mı?

Birden güldüğün oldu mu sebepsiz?

Her şiirde kendinden bir şeyler bulmadın mı hiç?

Rüyalarda yaşadığın oldu mu hayatını,

istemediğin oldu mu uyanmayı?

Baktiğin ama göremediğin oldu mu etrafı?

Ufak bir sorunu büyütüp ölmeyi de mi istemedin hiç?

Sebebini bilmediğin bir ağırlık çökmedi mi üstüne?

Büyüdüğünü farkedip zamana düşman oldun mu?

Hecelerin az geldiği, kelimelerin yetmediği oldu mu duygularını anlatmaya?

Ağladiğin oldu mu sebepsizce sabaha kadar?

Belki, sen, ağlamayı bilmiyorsundur, sevmeyi bilmediğin gibi.

İki damla yaş değildir ağlamak...

Önce hüzünlenmek, sonra düşünmek, hayal etmek..

Anıları yaşamak, büyük bir özlem içinde o küçük oyuncak bebeğe sarılmak.

İşte budur ağlamak ve yeniden yaşamak!!!!

Gönderen : İsmail BAHAR

 

 

 

 

 

 

Ve sen.....

Arsız duygularımı yok sayamıyorum ki bu aralar,ya ordayım ya burda,koyu bir gelgit içinde çalkalanıp duruyorum pervasızca,ayak sesleri hiç susmuyor beynimde,deli bir gürültünün sessizliğini bekliyorum kaderine razı gelmeyen berbat bir asilikle.....Her çırpınışta biraz daha mı batıyorum farkında değilim,sel vurup geçecek yakıp yıkıp ne varsa ve ben bana kalanların ardından farkına varacağım neresinde olduğumun bu batıklıkta...Bir tek gülümsemem kaldı dudaklarımda bozulmayan ve yorulmayan,ne varsa takıştırıp duruyorum ondan gayrısında kendimce,bir tek gülümsemem kaldı bana el değmemiş,korunaklı...Ve sen...

Ah ! sen....aldın bütün hüznünü katıştırdın gülümsememe,bundandır sana öfkem,kızgınlığım,ben yorgun argın bir dere kenarında ıslık çalıp hayallere dalmayı düşledim sana gelene kadar,ve ıslığımda senin melodilerin olsun istedim,neşeli cıvıl cıvıl,akan suların sesinin karıştığı bir melodi.........

Ve sen.....Ah! sen....içimi kanatan türküleri koydun önüme,çığlık çığlık ,ağlayan ağıtlar doldu kulaklarıma can hıraş,sen söyledin ben ağladım,ben söyledim sen ağladın,ve bir kuş uçarken direnemedi yorgunluğuna,bırakıp kanat çırpmayı sonsuzluğa mavi dedi...Şimdi her yanım yara bere,nereye elim değse sızılara selam ediyor ,gözlerimdeki yorgunluk korkutuyor çevremdeki herkesi,uğultuları sarıyor dört yanı,üzülmüş,yardıma hazır,timsahla akraba duygularla..Ben hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım bu berbat hayatın içinde bütün kahpeliklerine karşı,ben hiç bu kadar kaçmamıştım kendimden koşar adım,ben hiç bu kadar hızlı düşmemiştim çıkmayı başardığım o heybetli yükseklikten....Ve sen...Ah! sen....hiç bu kadar eksilmemiştin birileri vurup kapıyı çıktığında....Ve sen Ah! sen....hiç bu kadar üşümemiştin odaların çıplaklığında,şimdi her yer mahşer yeridir bizim için,artık her yer kuytu bir orman,ne sen sen olalı bu kadar yalnız,nede ben ben olalım bu kadar kalabalığız kendi çaresizliğimizde...........

Hasan Şahin

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşam, iki kısımdan oluşur; Brüt yaşam - Net yaşam.

Brüt yaşam, doğumdan ölüme kadar geçirdiğimiz süredir.

Net yaşam ise, kendimizle ve sevdiklerimizle yaşayabildiğimiz, başkasının normallerine uymadığımız, içimizdeki sesi dinlediğimiz ve kendi kanatlarımızla yükselip, çook uzaklara uçabildiğimiz süredir.

Lütfen yaşam vergileri kaçırıp, net yaşamınızda, brüt rakamınızı yakalayın.

Net yaşamınızı da sapına kadar harcayın. Bankalarda, buzdolaplarında, sandıklarda saklamayın. Devretmeyin, ödünç vermeyin, ertelemeyin.

Sıfır kilometre kanatlarınız, bomboş bir bordroyla, arkanızda, bu denizleri, bulutları, ağaçları, müzikleri, aşkları, dostlukları, kavgaları, gözyaşlarını, o güzelim güneşi, kedileri, kuşları, balıkları, dağları, fotoğrafları, Antep işi lahmacunu, damardan tuzlamayı bırakarak çekip gidivermeyin.

Başka cennet yok. Cennet burada, içinizde, yanınızda, az ötenizde.

Hoparlörde, kağıtta, bisikletin pedalında, pabucunuzun altında,

Sırtınızdaki çantada, termosta, Küt küt ölünceye kadar atacak kalbinizin tam ortasında.



Yazarı :düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

Anladım; ben bu ödemelere yetişemeyeceğim.

Artık biliyorum; otuz dört saat de olsa bir günüm, on üç buçuk gün sürse de bir haftam, altmış iki gün çalışsam da her ay, ben bu canavarı doyuramayacağım.

Leasingde bedenim; yaşamak için uğradığım dünyada üç kuruşa satılacağım. Konsolidasyon, morotoryum falan derken, haraç mezat ya da açık eksiltmeyle tedavülden kalkacağım.

Yalan söylemez geceler, yalnızlık yalan söylemez; yapayalnızken dinlenen Beatles şarkıları hiç yalan söylemez.

Önce reklamları çıkartacağım hayatımdan; yarın güneş vergisiz, zamsız, bedava doğduğunda.

Su içeceğim susadığımda; gazsız, tatsız, katkısız buz gibi su içeceğim içim yandığında.

Sımsıcak bir öpücük ya da daldan yapılmış bir kalem olacak vereceğim en pahalı hediye; makasla kesilmiş bir kredi kartı, veresiye hayatım bekleyecek çöp sepetinde.

Likit kristal bir ekrana bakmayacağım, “seni seviyorum” dediğimde; en lezzetli yemekleri yiyeceğim, bir duvar üzerinde, bir ağaçın dibinde ya da küçücük, ısınıveren evimizde, dizlerimiz değerken birbirine.

Çatlamasak da olacak, kapalı televizyon karşısında, loş ama hoş ışık altında yaptığımız sohbet sonunda.

Sağlığımın gitmesi için de para harcamayacağım, geri gelmesi için de; sadece çaba harcayacağım yürüyerek gidip gelmek için işime.

Kaldırım çiçeklerini görerek ya da tabeladaki: “cilt bakımı, sir, kirpik perması, kaş - kirpik boyama, kaş şekillendirme, masaj, pasif jimnastik, makyaj, epilasyon, ağda, manikür, pedikür, el ayak bakımı - “güzellik“ merkezi...” yazısına gülerek bineceğim bisikletime.

Sigarasız bir şehir kovboyu dolaşacak, çizik kaportalı, ek taşıt pullu araç sürülerinin arasında; sıcak bir karşılama beklerken İpek Yolu’nun sonunda.

Doğal olacak tavırlarım, her fırsatta toprağa değecek ayaklarım; yorganım yıldızlar; bakir bir ülkenin avantajını yaşayacağım tatil olduğunda.

“O da olmayıverecek” elimden geleni yapsam da ama çok mutlu olacağım “o da olursa”.

“Nerde kalmıştık” duyulacak enkazın başında, dumanların arasında.

Girmeyeceğim; üstümün başımın arandığı, güvenilmediğim ortamlara; duymayacağım; “beni de al” seslerini, dolaşırken reyon labirentleri arasında.

Küçük bir fileyle gideceğim, Kel Bakkal’a da , Seyran Pazarı’na da.

Basit ve temiz olacak giysilerim; markalara takılmayacak gözlerin, bu ülkeyi ne kadar sevdiğimi anlattığımda.

Titremeyeceğim uydular cebime ulaştığında; para kazanmak zorunda kalmayacağım, sathı değil, faturalı hattı müdafaa uğruna.

Yüzde on sekiz katma değersiz, bir “merhaba” diyeceğim yeni hayata; güneş yarın bedava doğduğunda, cebime “harca” diye konduğunda...



Yazarı :düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

Sevgili @sli

Seni ram' ının alamayacağı kadar çok seviyorum. Zipsiz, zapsız olduğun gibi...Seni ilk gördüğüm anda formatlandim. Bana öyle bir sistem transfer ettin ki, hiç bir komut artık beni senden ayıramaz. Seninle çoklu ortamlar da dahil, her ortamda mutlu olabileceğimi biliyorum.Senin megahertz'in beni de ateşliyor. Bakışların beni taa derinden scan ediyor.

Sana çok güveniyorum, bu mektubumu başkasına forward etmeyeceğini de çok iyi biliyorum. Ben, seninle evleneceğim @sli. Evleninceye kadar da söz; sana hiç bir şey insert etmeyeceğim. Evlenmeden önce DR NORTON' dan randevu aldım, ikimiz de usulen bir virüs taramasından geçeceğiz. Merak etme hiç bilmediğim softwareler' le ilişkim olmadı.Senin için hardware' i taş gibi diyorlar, ancak biliyorsun ki benim için software güzelliği hardware güzelliğinden önde gelir.

@sli, seninle biz çok dvd'ler seyredeceğiz. Sana evlilik yıl dönümünde 24 hızlı rewritable dvd alacağım. Pembe slotlu kasamız, içinde nur topu gibi hard disklerimiz olacak. Tatillerimizde ikimiz de birer Windows gezgini olacağız. Daha sonra da ver elini İnternet. Sana güzel görünmek için öyle çok çalışacağım ki, üç hafta sonra karsına yirmi bir inch plazma ekran gibi çıkacağım. Ondan sonra istersen beni duvarına bile asabilirsin. Akşamları dizlerinin üzerinde bir laptop gibi yatacağım. Asla uyku moduna geçmeyeceğim @sli.

Biz seninle ışıkları kapatıp kucaklarımızda klavye sabahlara kadar chat edeceğiz. Ancak ilk yıllarda senden biraz tasarruflu olmanı isteyeceğim, onun için screen saver, standbye modu vs. anlarsın ya açık dikkatli olmanı isteyeceğim. Salonumuzun bas köşesine babamın eski 10 megabaytlık bilgisayarını koyacağım, malum sark köşeleri bana hep çok sıcak gelmiştir, yanına da 5,25 lik disketler. O biçim nostalji olacak. Hatta yılbaşı akşamları tetris falan oynayabiliriz. Kendimizi hep geliştireceğiz, zaman hangi ram'i gerektiriyorsa uyacağız. Birbirimizden fikir download'unu bir gurur meselesi yapmayacağız. Aramızda ayrı gayri olmayacak, herkes birbirinin sörfüne saygı duyacak.O seni istemeye anasını gönderen herifin sitesini crack ettim, anasını da hack edeceğim. Ben geleneklere sadık kalmak istiyorum şeker @slicigim.

TV kartını kız tarafı alırmış. Seni, çeyiz sandığındaki emek emek doldurdugun CD-rom'larla bekliyorum. Ben de sana amazon.com dan beş taşlı bir yüzük siparişi verdim bile. Nikahımızda da real player çalacak... Home page'indekilere de çok selam, her baytını öpüyorum, CPU'm daima seninle



düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

 

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok güzel bir ülkede mahalleler varmış.
Bu mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş.

Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner, beraber olacakları anları iple çekerlermis.
Kavga etseler de kin tutmaz, her gün yeniden dünyalar kurarlarmış.

Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş.
O zamanlar çocuklar okula servis ile değil, köşe başında buluşarak giderlermiş.

Onların yolunu gözlememiş evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dersanesi, hazırlık kursları. Bilmezlermiş; hamburgeri, MTV'yi,Interneti, cep telefonunu, tetrisi, nintendoyu...
Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup sevgileri kesfetmeyi.

Bilirlermiş horoz şekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengarenk macunları.
Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı saklambaca kaçmayı.

Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi, ayni kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı, gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş, kaybedince kapısı, Teksas'ı, Tommiks'i, Konyakcı'nın dişlerini...

İc içe konan naylon topları, taştan kale direklerini. Üc korner bir penaltıyı.
Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve onları kapma yarışını....

Otobüsteki biletçinin lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, hallacı...
Evlerin arkasındaki odun kömur depolarını.
Yakar topun yakışını. Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı.
Yandaki mahalle ile alınan kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-odleği.
Kan kardeşliğini, ip atlama, lastiğe basma, topaç virtiözlüğünü, çelik çomağı, kırılan camları, toplanan paralari...
Açık hava sinemalarını, frigo buzu...


Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar değişmeye başlamış.
Yaşlar ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin çocuklarının başlarına çok işler açmis.
Daha sonra işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon, köşeyi dönme, adamını bulma, malı götürme falan derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri, tatminsizlikleri ile başbaşa kalmiş.

Çocukları mı? Çocukları şimdi koca koca apartmanların arasında, nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet içinde ve yalnız yaşıyorlar.
Anneleri babaları onları çok seviyor.

Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor.
Hafta sonları hep beraber Karum ya da Galleria'dalar.
Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor.
Çocuklar trafik kaygısıyla, koşedeki markete dahi gönderilmiyor.
Babalar şirketlerin bilançolarını, çocuklar da dersane reytinglerini izliyorlar.

Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar.
Seksek oynamayı degil ama taban puanları çok iyi biliyorlar.
Hayata açılan pencereleri Windows 95, 98......
Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor...
Ve şehrin dışında ağaclar; tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor.
Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz, güvendeki çocukları...


Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış çocukların...

Düş
Hekimi


Dr. Yalçın Ergir

 

 

 

 

 

 

Bir güvercin olacaksan, takla atan güvercin olacaksın.

Ama kendin için atacaksın taklaları.

Ayağından ipe vurulmuş; kanatlarının üç tüyü bantlanmış olmayacak – uçup gidivermeyesin diye.

İstersen döneceksin kalktığın yere, istemezsen hiç inmeyeceksin bile yere.

Salla baş olmayacaksın. Yere indiğinde, kafan öne arkaya gide gele girmeyeceksin o açık kafese, yaşamayıvereceksin emniyet içerisinde.

Alkışlanmasan da olacak iki ters bir düz takla attığında. Bir “afferin bana” yetecek sana.

Kendini korumayı ve şahinlerden daha hızlı uçabilmeyi öğreneceksin, en güzel taklaları atabilmeyi öğrendiğin gibi.

Çok ama pek çok çalışacaksın bunun için de.

Sonunda yakaladın mı termiği, buluta fişekleyecek, döne döne çıkacabileceksin yükseklere ve süzüle süzüle, pike çekerek, en sevdiğin taklalar, hatta burgularla ineceksin hiç bilmediğin yerlere.

Kızılırmak’ın kırmızı çamuru da, Nallıhan’ın yeşil toprağı da bulaşacak mantona, beyaz gagana, paçalarına.



Takla atabilen bir güvercin olarak doğduysan, en güzel taklaları atabilmeyi öğreneceksin; dilediğinde, dilediğin şekilde atabilmek ve takla atabilen küçük güvercinlere öğretebilmek için...


düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

Doğduğumuz andan itibaren bize yakştırılan bir kimlikle büyüme çabasındayız. “Ben” duygusunu belki de daha o ilk saatlerimizde alıyor ve öyle bir içimize sindiriyoruz ki; büyüyüp yetişkin bireyler haline geldiğimizde ne yazık ki toplum içinde yaşadımızı, bazı şeyleri paylaşmamız gerektiğini unutuveriyoruz. Konuşurken, yürürken, araba kullanırken, yemek yerken, sıraya girerken, sinemada, kafede hep “ önce ben “ diyoruz. Önce ben konuşmalıyım, en önde ben olmalıyım, en iyisini ben yemeliyim, en güzelini ben giymeliyim, en çok ben sevilmeliyim, en iyi arabaya ben sahip olmalıyım....Neden? ünkü çocukluktan itibaren aldımız eğitimde bir şeyler yanlş verilmiş çoğumuza. İlk tembihler, ilk uyarılar hep bu yönde olmuş. Önümüzdeki ilk örnekler anne ve babalarımız bize en doğruyu verdiklerini zannederken, bencilliğimizi pekiştirmişler çoğu zaman. Eşyalarımıza sahip ıkmamız gerektiğini ğretirken belki de dozunu kaırmşlar bir parça. Sonunda yetişkin bireyler olup da bir hayatı paylaşmaya kalktımızda (bencilliğimizin önümüze hep bir duvar gibi dikildiğini göremeden) başka şeylerde aramız suçu, en çok da karımızdaki insanda. “Önce ben, en değerli ben” egomuz öylesine aır basmş ki, sevgimizi yaşar ve yaşatırken sevdiklerimize, dünce ve isteklerine kayıtsız kalmız çoğu kez.

Oysaki paylaşmak, her şeyi, aşkı,sevgiyi, okunulan bir kitabı, müziği, emekle pişirilen bir yemeği, uzun bir kuyruğu, üzüntüyü, beklemeyi,...ne kadar da önemlidir. “Ben” egosundan uzakta; sevgiler paylaıldıkça artacak, üzüntüler paylaıldıkça azalacaktır. Upuzun kuyruklar paylaıldıkça kısalacak, güzel bir müzik paylaıldıkça daha da güzelleşecektir. Dünsenize bir kez; duygu silsilesi yüklü bir şiiri karınızdaki kişi ile paylaştınızı. Mısralardaki her bir sözcük ikinizi birden sarıp sarmalarken sizleri hayal dünyanızın doruklarına ulaştırır. O anda gördünüz rüyadan uyanmak istemezsiniz.

Önce “ben” değil , önce “ biz” dediğimiz sürece dostluklar gerçek dostluğa, aşklar tutkuya, evlilikler ise muhteşem birlikteliklere yelken açacaktır sessizce. Denemek için ne duruyoruz öyleyse, haydi paylaşmaya...



Belgin Eryavuz

Berya 26/05/2003

 

 

 

 

 

 

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok güzel bir ülkede mahalleler varmış.
Bu mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş.

Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner, beraber olacakları anları iple çekerlermis.
Kavga etseler de kin tutmaz, her gün yeniden dünyalar kurarlarmış.

Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş.
O zamanlar çocuklar okula servis ile değil, köşe başında buluşarak giderlermiş.

Onların yolunu gözlememiş evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dersanesi, hazırlık kursları. Bilmezlermiş; hamburgeri, MTV'yi,Interneti, cep telefonunu, tetrisi, nintendoyu...
Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup sevgileri kesfetmeyi.

Bilirlermiş horoz şekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengarenk macunları.
Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı saklambaca kaçmayı.

Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi, ayni kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı, gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş, kaybedince kapısı, Teksas'ı, Tommiks'i, Konyakcı'nın dişlerini...

İc içe konan naylon topları, taştan kale direklerini. Üc korner bir penaltıyı.
Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve onları kapma yarışını....

Otobüsteki biletçinin lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, hallacı...
Evlerin arkasındaki odun kömur depolarını.
Yakar topun yakışını. Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı.
Yandaki mahalle ile alınan kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-odleği.
Kan kardeşliğini, ip atlama, lastiğe basma, topaç virtiözlüğünü, çelik çomağı, kırılan camları, toplanan paralari...
Açık hava sinemalarını, frigo buzu...


Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar değişmeye başlamış.
Yaşlar ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları bu mahallenin çocuklarının başlarına çok işler açmis.
Daha sonra işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon, köşeyi dönme, adamını bulma, malı götürme falan derken, herkes yüzünde soluk bir bakış, içinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri, tatminsizlikleri ile başbaşa kalmiş.

Çocukları mı? Çocukları şimdi koca koca apartmanların arasında, nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet içinde ve yalnız yaşıyorlar.
Anneleri babaları onları çok seviyor.

Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor.
Hafta sonları hep beraber Karum ya da Galleria'dalar.
Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor.
Çocuklar trafik kaygısıyla, koşedeki markete dahi gönderilmiyor.
Babalar şirketlerin bilançolarını, çocuklar da dersane reytinglerini izliyorlar.

Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar.
Seksek oynamayı degil ama taban puanları çok iyi biliyorlar.
Hayata açılan pencereleri Windows 95, 98......
Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor...
Ve şehrin dışında ağaclar; tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor.
Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz, güvendeki çocukları...


Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış çocukların...

 

Düş Hekimi
Dr. Yalçın Ergir

 

 

 

 

 

 

Washington Üniversitesi Kimya Fakültesi lisans ögrencilerine yazili sinavda su soru gerçekten soruldu : 'Cehennem isiniyor mu, soguyor mu? Tezinizi bir örnekle ispata çalisin.'

Ögrencilerin çogu, teorilerini 'gazlar sikisinca isinir, genlesince sogur' diyen Boyle Kanunu ile desteklediler. Bir ögrenci hariç.

Ogrenci su cevabi verdi:

'Bu soruya cevap verebilmek için ilk bilmemiz gereken, Cehennem'in kütlesinin zaman içinde gösterdigi degisim. Özetle, Cehennem'e belli bir sürede ne kadar ruh giriyor, ne kadar ruh çikiyor, bunu bilmeliyiz.

KAÇ RUH GIRIYOR

Hipotez olarak 'Bir ruh Cehennem'e bir kere girince bir daha çikamaz' demek zannediyorum yanlis olmayacaktir. Demek ki, Cehennem'e sürekli giris var ama çikis yok.

Elimizde olmasi gereken ikinci veri, Cehennem'e ne kadar ruhun girdigidir. Bazi dinler 'Benim dinimden olmayanlar Cehennem'e gider' der. Buradan da herkesin (yani bütün ruhlarin) Cehennem'e gittigi sonucunu çikarabiliriz.

RUH NÜFUSU ARTIYOR

Simdi, üçüncü olarak, Cehennem'in kütlesine bir göz atalim. Boyle Yasasi'na göre, Cehennem'in isisinin ve basincinin ayni kalmasi için, hacminin yeni ruhlarin hacmi kadar artmasi gerekir. Bu durumda iki olasilikla karsi karsiyayiz:

1- Eger Cehennem, yeni gelen ruhlarin hacminden daha yavas büyüyorsa, isisi ve basinci, Cehennem'in saginin solunun delinmesine kadar artar.

2- Eger Cehennem, yeni gelen ruhlarin hacminden daha hizli büyüyorsa, isisi ve basinci, Cehennem buz gibi olana kadar düser.

Peki bu iki olasiliktan hangisini dogru kabul etmeliyiz? Elimizde delil var mi? Var :

(a) Üniversiteye ilk girdigim yil Miss Therese Banyan'in koydugu sarti geçerli kabul edersek (Miss Banyan bana 'Cehennem'de soguk bir gece yasanmadan seninle yatmam' demisti)...

(b) Ben de dört yildir bu okulda olup hala Miss Banyan'i yataga atamadigima göre...

(c) Aksi ispat edilene kadar Cehennem egzotermiktir (isi alir).

O yil bitirme imtihanina girenler arasinda sadece bu ögrenciye yildizli A notu verildi.

Kaynak: Hurriyet, 02.11.2000

 

 

 

 

 

 

 

 

Soru 1.

Eger sekiz cocugundan ücünün sagir, ikisinin kör, birinin zeka ozurlugu ve kadinin kendisinin de frengili oldugunu bildiginiz bir kadinin hamile oldugunu bilseydiniz kurtaj olmasini onerir miydiniz?

Asagida cevabi gormeden bir de su soruyu okuyun.

Soru 2.

Dunya liderini secme zamani ve sizin oyunuzun önemi cok buyuk. Uste adaylarin ozellikleri:

Aday A. Bir takum kotu politikacilarla isbirligi halinde, astrolojistlere danisiyor. Iki metresi var. Bir sigara yakip digerini sonduruyor ve gunde 8 ila 10 martini iciyor.

Aday B. Iki kez isten kovulmus, ogleye kadar uyuyor, universitedeyken uyusturucu kullanmis ve her aksam neredeyse yarim sise whisky deviriyor.

Aday C. Bir savas kahramani, vejetaryen, sigara icmiyor, cok nadiren bira icer ve evlilik disi hicbir iliskisi olmamis.

Hangi adayi secerdiniz? Once karar verin sonra asagi inip cevaplara bakin.

 

 

 

 

 

 

 

 

ANLATILIR Kİ,

DÜNYANIN ÇUKURLAR VE TEPELERDEN

OLUŞTUĞU ZAMANLARDA

KÜÇÜK BİR KIRLANGICIN YOLU DÜŞMÜŞ

BİZİM GEZEGENİMİZE

KIRLANGIÇ ÜRKÜNTÜYLE BAKMIŞ

BU KARA PARÇALARINDAN OLUŞAN GEZEGENE

YALNIZCA TAŞLAR VE KORKUNÇ

ÇUKURLAR OLAN DÜNYAMIZI

YAŞANILIR KILMAK İSTEMİŞ

O SIRADA RENGARENK

BİR GÖKKUŞAĞI BELİRİVERMİŞ

İŞTE O ZAMAN KIRLANGICIN

AKLINA ÇILGINCA BİR FİKİR GELMİŞ

UÇMUŞ.....

GÖĞÜN SONSUZLUĞUNA DOĞRU

GÖKKUŞAĞINDAN RENKLERİ

TAŞIMAYA BAŞLAMIŞ YERYÜZÜNE

BEYAZLARI GETİRİP

YERYÜZÜNE BIRAKTIĞINDA

PAPATYALAR AÇMIŞ

KIRMIZILARDAN GELİNCİKLER

SONRA YEŞİL HER TARAF

ÇAYIR ÇİMEN OLMUŞ....

MAVİYİ TAŞIRKEN YORGUN KANATLARI

DAHA FAZLA ÇEKEMEMİŞ BU YÜKÜ VE

KOCAMAN BİR YARIKTAN İÇERİ

DÜŞÜVERMİŞ MAVİ ...

KIRLANGIÇ ÜZÜLMÜŞ ÇOK...

EN FAZLA O RENGİ SEVERMİŞ

ÖYLE AĞLAMIŞ Kİ

GÖZYAŞLARINDAN ÇUKURLAR SUYLA DOLMUŞ.

DERLER Kİ , DENİZ ONDAN MAVİDİR

VE GÖZYAŞI TUZLUDUR.

 

 

 

 

 

 

 

“Çok eski zamanlarda, Üsküdar sırtlarında, “Aşk ve Güzellik” tanrıçası Aphrodite adına yapılmış büyük ve ünlü bir tapınak vardı. İşte, efsaneye konu olan, güzelliği dillere destan Hero, genç kızların rahibelik yaptığı bu tapınakta, kumrulara bakmakla görevliydi. Her sene, soğuk kış günleri yerini ilkbaharın çiçekli günlerine bıraktığında, tabiatı süsleyen, güzelleştiren tanrıça adına bir bayram yapılırdı. Bu ilkbahar şenliğine çevre şehirlerden, kasabalardan akın akın insanlar gelir, bayram süresince yenilir, içilir, eğlenilir; ümitsiz aşıklar kendilerine aşk vermesi için Aphrodite mâbedinde tanrıçaya yalvarırlardı. İşte güneşin insanın içini ısıttığı, kuşların ötüştüğü, çiçeklerin rengârenk açtığı, denizin kokusunu dört bir yana saldığı bir ilkbahar sabahı, Boğaz’ın öteki yakasında oturan Leandros adlı yakışıklı delikanlı da hayatında ilk kez bu bayrama katılmak üzere tapınağa geldi. Aphrodite onun yakarışlarını duymuş olmalı ki karşısına güzeller güzeli Hero’yu çıkardı. İki genç birbirlerini görür görmez aşık olmuşlardı. Ama aralarında aşılması güç bir engel, ‘deniz’ vardı...

Leandros yaşadığı şehre dönmeden önce sevgilisine, aralarındaki denizin aşklarına engel olamayacağını söyledi. Eğer Hero, denizin durgun olduğu gecelerde kulede bir ışık yakarsa, Leandros yüzerek onun yanına gelebilirdi. Gerçekten de yaz boyunca iki sevgili denizin durgun olduğu her gece buluştu. Fakat güz bitti, kış yaklaştı. Ilık esintile yerini lodos ve poyraza bıraktı. Denizin çırpıntıları birbirini izleyen iri dalgalara dönüştü. Bir sabah Hero, Leandros’u uğurlarken artık iki kıyı arasında yüzmenin tehlikeli olacağını söyleyerek sevgilisine bir süre gelmemesi için yalvardı. Leandros istemese de O’na verdiği sözü tuttu. Ama Hero’ya olan özlemi gün geçtikçe büyüyordu. Kederini, acılarını azaltmak için her akşam oturup karşı kıyıyı seyrediyordu. Yine böyle bir akşam kulede yanan ışığı gördü. Sevgilisinin çağırdığını düşünerek kendini dalgaların arasına bırakıverdi. Oysa ışığı yakan Hero değil, iki sevgilinin gizli gizli buluştuğunu farkeden tapınak yöneticilerinden biriydi. Hero’ya kavuşacak olmanın heyecanı içindeki zavallı Leandros, bir yandan azgın dalgalarla boğuşuyor, bir yandan ışığı yitirmemeye çalışıyordu. Tam Üsküdar kıyılarına yaklaşmışken ışık birden söndü. Denizin ortasında acımasız bir karanlığa gömüldü Leandros. Önce rüzgârdan söndüğünü sandığı ışığın yeniden yanmasını bekledi, oysa ışık bir daha yanmadı. Ve Leandros dev dalgaların arasında kayboldu. Hero’ya gelince, ertesi sabah tapınağın altındaki kayalıklarda buldular onu. Zamanla Leandros’un kaybolduğu yerde bir kayalık oluştu. İşte “Kız Kulesi” Leandros’la Hero’nun anısına dikildi.

Kim bilir belki ışığı başka aşıkların yolunu aydınlatsın diye!...

 

 

 

 

 

 

Kırsam sevinir mi yüreğin,
Ellerine dokunmayan ellerimi?
Dağlasam hisseder mi bedenin,
Sensizliğe alışmayan gözlerimi?

Ufacık sevgi yok mu içinde?
Sevip cevap versen yadıma.
Sensizlik kor gibi yanar kalbimde,
Gelip de söndürsen rüzgarınla.

Bu şiir,benim gözyaşımla dolu;
Gözlerimden yüreğime akan.
Ama yüreğim senin sevginle dolu;
Damla damla gözyaşımla sulanan.

Sensizim ama ümitsiz değilim.
Seviyorum,seveceğim sonsuza kadar.
Seni bu sevigmle bekleyeceğim.
Ölüm beni bulana kadar.

Şair : İlter Demir

 

 

 

 

 

 

 

Gülüşün ve unutuluşun resmini çizdim kısa sürede
Gülüşlerde hep beyazı kullandım fırçamda
Unutuluşlarsa kapkara örttü herşeyi
Neydi gülüşleri yok eden bilmiyorum
Sormak isterdim
Mutlulukmu gülüşü var eder
Gülüşlermi mutluluğu
Ama yetmedi ..soramadım..
Şimdi mutlumu acaba ...sanmıyorum..
Oda birşeylerin farkında ama..
Yapamıyor biliyorum
Hüznün resmine başladım..başladım daa..
Hala beyaz renkler var fırçamda
Belki ..belki beyazı kullan diyecek gibi....

Yazarı : Dünya Karadut

 

 

 

 

 

 

 

Sadece biraz gülümse yeter
Bir gün bu kargaşa işkence biter
Aşk yakalar elinden kalbine doğru
Umutlar yeşerdikçe acılar diner

Sadece biraz konuş yeter
Anlatır hüzünlerini küçük kelimeler
Mutluluk saklıdır umutlarda
Mutluluk dudaklarından dökülen kelimeler

 

Yazarı : İbrahim Barış BARIŞKAN

 

 

 

 

 

 

 

Aşk karşılık bulamadığı zamanlar
Getirir acıları beraberinde
Ağrılar içinde yok olur yaşamlar
Karanlık puslu bir gecede
Kan ağlar ruhu bedenin
Ölüme giden trenin ilk düdük sesiyle
Her kompartımanında
Ayrı bir yüz,ayrı bir hikaye
Yitip gitmek değildir pişmanlıkları
Geride bıraktıkları gözyaşları
İçindeki dostları,sevdaları,ana babaları
Gözlerinin hep arkada kalmasıdır
İçlerindeki bütün acıları
Dönüşü yoktur bu yolun
Bindin mi bir kere bu trene
İnilmez
Geç kalmaz asla gideceği yere,
Zaman,her zamankinden yavaştır
Hayatsa;
Olduğundan çok daha kısa

Yazarı : İbrahim Barış BARIŞKAN

 

 

 

 

 

 

 

Bazı akşamlar başımı pencereye dayar
Uzayıp giden ucu bucağı görünmeyen yollara bakar
Uzak çok uzaklara dalar gider gözlerim.
Geceler geceler boyu ağladığım geçmişime
Yaşamak zorunda kaldığım bahtı kara kaderime
Özlediğim çok özlediğim dillere destan aşkıma
Geçmişte çok geçmişimde kaldı şimdi o...
Sevgiyle içten bir bakışına ömrümü verdiğim
Bir tatlı sözüne gençliğimi adadığım
Bir gülüşü için hayatın tüm acılarına sevgiyle sarıldığım
Yollarına dalımda filizlenen gülleri serdiğim
Sevdiğim çok sevdiğim deliler gibi sevdiğim
Geçmişte çok geçmişimde kaldı şimdi o.....
Adını gökyüzüne yıldızlarla yazdığım
Saçının her bir teline ömrümden bir yıl adadığım
Ömrümden koparıp sevgiyle yaşamına uladığım
Geçmişte çok geçmişimde kaldı şimdi o.......
Bir ananın çocuğunun yolunu gözler gibi hasretle yollarını gözlediğim
Kapıdan attığı her adıma kurbanlar adadığım
Sesini her duyuşumda kendimi semalarda bulduğum
Geçmişimde çok geçmişimde kaldı şimdi o......
Kalbime koyduğum aşkıyla destanlar yazdığım
Sevdası uğruna hayatımı yoluna koyduğum
Beni yaradana tapar gibi taptığım aşkım
Geçmişimde çok geçmişimde kaldı şimdi o....
Küçük mutluluklarınım can damarı
Minik tebessümlerimin güç kaynağı
Küçük kalbime sımayan büyük aşk deryası
Geçmişimde çok geçmişimde kaldı şimdi o....
Aşkını ömrüme sığdıramadığım
İki tane gülüne gençliğini adadığım
Acı sonu karşısında bağrıma taşlar bastığım
Geçmişimde çok geçmişimde kaldı şimdi o.....

 

 

 

 

 

 

 

 

EĞER SEN...

Bütün etrafındakiler panik içine düştüğü

Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman,

Eğer sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken, sen kendine güvenir

Ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan,

Veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,

Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,

Bütün bunlarla beraber, ne çok iyi, ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen;

Eğer zafer ve yenilgiyle karşılaşır

Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin, bazı alçaklar tarafından

Ahmaklara tuzak kurmak için değiştirilmesine katlanabilirsen;

Ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yakıldığını görür

Ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir

Ve bir yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;

Ve Kaybedip yeniden başlayabilir

Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey söylemezsen;

Eğer kalp, sinir ve kasların eskidikten çok sonra bile

Onları işine yaramaya zorlayabilirsen

Ve kendine "Dayan" diyen iradenden başka bir güç kalmadığı zaman dayanabilirsen;

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,

Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;

Ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebilirse;

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen;

Eğer bir daha geri dönmeyecek olan dakikayı , altmış saniyede

koşarak doldurabilirsen;

Yeryüzü ve üstündekiler senindir

Ve dahası, sen bir İNSAN olursun.



RUDYARD KIPLING

 

 

 

 

 

 

 


Acıları kurutmalısın,yüreğindeki sayfalarda.
Umut olmalı,heyecan olmalı kahverengi gözlerinde
Hüzünlerden kederlerden uzak olmalısın
Hayat bulamlısın ,huzur dolmalısın
İşte yaşamak bu,nefes almak bu demelisin
Gözlerimi düşündükce daha fazla sevmelisin
Bende seni senin gibi öyle sevmeliyim.
Korktuğumda sıkıca sarılabilmeliyim sana, Üşüdüğümde soğuktan titredğimde
Sen ısıtmalısın beni yüreğinle
Çocuklaşıp ağladığımda okşamalısın saçlarımı,
Tesellim olmalısın tesellin olmalıyım.
Yüreğinde merhamet düşüncelerinde vicdan olmalı,
Bütün güzelliklere kalbinde yer açmalısın.
Düşenlerin dostu,gülenlerin huzuru
Ağlayan herkesin umudu olmalısın.
Yağmurlar gibi yağmalısın,bir adım gelene,
Şimşekler gibi çakmalısın,karanlıkta gezene
Güneş gibi doğmalısın,garibanın gönlüne,
Yıldırım gibi düşmelisin,zalimlerin üzerine
Sen hep böyle olmalısın.
Ben seni sevdiğimden gurur duymalıyım
Acılara gülümseyebilmelisin
Hayat denizinden attığın her oltaya
Gülücükler takılmalı,umutlar yakalamalısın,
Umutların bugün doğmuş bebek gibi olmalı
Geçen her zaman büyütmeli onları
Bazan küçük bir tebessümün yaşatmalı beni
Bazanda koca bir yürekten akan sevgin.
Sevdamız sınırsız ve ölümsüz olmalı
Biz toprak olsakta sevgimiz dillerde dolaşmalı.
Ne varsa hayata dair paylaşmalısın benimle
Acolarını,sevinçlerini vede korkularını bilmeliyim.
Gözyaşlarımızı gizlemeden ağlayabilmeliyiz,
Sevinçlerimizi paylaşıp gülebilmeliyiz,
Korkularını anlatmalısın hiç çekinmeden
Korktuğunda hiç kimselerin bilmediği sığınağın olmalıyım.
Korkuları birlikte yenmeliyiz.
Sevmediklerini söyleyebilmelisin bana, bende sana
İçimde olmalısın yanımda yoksan bile
Hissetmeliyim varlığını fizanda olsan yinede
Tutkunsam,yanıksam sevdalıysam sana
Bedeli ölüm olmamalı, yaşatmalı beni
Senin vazgeçilmezin ben olmalıyım
Sende benim vazgeçilmezim olmalısın
Paylaşmak istemediğin tek varlık ben olmalıyım
Sen paylaşılmazım olmalısın
Beni herşeyimle kabullenmelisin ben buyum,böyleyim diyebilmeliyim korkusuzca
Hüzünlendiğimde huzur bulduğum kucak,
Mutluluğumda sarıldığım beden olmalısın.
Bütün şarkılarım sana hitap etmeli
İç çekmelerimin nedeni
Şiirlerimin ilhamı
Bütün sohbetlerimin konusu sen olmalısın.
Bir anda dört mevsimi yaşatmalısın bana.
Sevginle kış ortasında baharı getirmelisin,
Beni düşündüğünde güneş doğmalı şehre
Birdaha asla batmamalı.
Bedenimdeki bütün hücrelerimde sen olmalısın.
Damarlarımda sen dolaşmalısın,
Damarlarında dolaşmalıyım kan yerine
Hücrelerinde hissetmelisin beni bende seni
Canım olmalısın sen yaşatmalısın beni
Canın olmalıyım ben yaşatmalıyım seni.
sen ve ben olmamalı Türkçe'de ve diğer dillerde,
Biz olmalıyız yalnızca biz
Tek yürek, tek beden,Tek can olmalıyız.
Ben beni, sende yaşamalıyım
Sende seni,bende yaşamalısın.
Masallar anlatmalısın aşka dair,
Sevdalar işlemelisin yüreğinle yüreğime
Ayrılık kelimesi geçmemeli sözlerinde
Sen saçlarımı okşarken yanımdayken bile,
Yüreğimdeki denizlerden,hasret şiirleri haykırmalıyım
Bütün çılgın dalgalar,fısıldamalı kulağına
Kahverengi gözlerin yaşamamın tek nedeni olmalı
Saçların rüzgar olup göyaşlarımı kurutmalı
Uzaklardada olsak düşünmemeliyiz mesafelerle ayları
Zaman kavramı olmamalı içimizde
Sevgimiz büyümeli sığmamalı yüreğimize
Taşmalıyız ırmaklar gibi
Coşmalıyız ilkbaharda dereler gibi
Çöllerde Vaha olmalıyız
Bozkırlar sevgimizle yeşile dönmeli
Gözlerin karanlıkta ışığım olmalı
Sözlerin bilinmezliklere uçurmalı
Bulmacaların olmalıyım
Beni sen çözmelisin
İpuçların olmalıyımki,rahatlayabilesin
Benim olmalısın baenimsin diyebilmeliyim.
Senin olmalıyım,benimsin diyebilmelisin.
Bütün duyguların bende yoğunlaşmalı
Seviyorsan tek sevdiğin ben olmalıyım
Kızabilmelisin bana bağırıp çağırabilmelisin
Küsebilmelisin bana, arasıra çekip gitmelisin.
Geri bana gelebilmelisin
Yenebilmelisin gururunu
Sevdiğini defalarca söylemelisin
Nefretini bütün açıklığıyla haykırmalısın
Sitem etmelisin edebilmelisin bana
Öfkeni yenebilmek için tokat bile atabilmelisin
Seni herhalinle sevebilmeliyim.
Kölemdir diye tanıtsanda dostlarına
Başım dik ve gururla evet kölenim diyebilmeliyim
eziyet etsende bana, ben seni sevdiğimi söyleyebilmeliyim.
Bir damla suyu bir parça ekmeği
Oturup katıksız yemeliyim senleKimseler bilmemeli açlığımızı bile
Sana ve bana ait ne varsa paylaşmalıyız senle verdiklerinle değil yalın halinlede
Sevmeliyim hissetmeliim seni.Düşüncelerinde yalnızben olmalıyım
Hayalimle yüreğini ben süslemeliyim.
Gözlerindeki aşk kıvılcımıyla yalnız ben yanmalıyım.
Vede benim ateşimle sen yanmalısın
Yüreğinle sarmalı,gözlerinle ısıtmalısın
Tenime her dokunuşunda ben inlemeliyim
Sen hiç tatmadığın kadar haz almalısın
Ve hiç bir zaman doymamalısın bana bende sana doymamalıyım
İhanetlerini aldatmalarını bilmeliyim
Açıkca söylemelisin bana
Bugün A şahsi ile seviştim diyebilmelisin
Fakat o an hayalinde ben olmalıyım
Öptüğün o tenin kokusunda hissetmelisin beni
Bedenine sahip olmalı o her kimse
yüreğin vede aldığın haz bana ait olmalı
Senleyken korkmamalıyım ölümden bile
Senin gibi mert senin gibi erkek olmalıyım
Yiğitliğin destanını öğretmelisin bana
Sonra cahilliğimi yüzüme vurmamalısın
Git dediğinde surat asmadan gitmeliyim
Kal dediğinde ateşinle daha çok yanmalıyım.Allahtan sonra taptığım tek varlığım olmalısın
Yüreğimden gelen sesle erkeğimsin diyebilmeliyim
Böyle sevmelisin beni,bende seni
Senin ruhun bende olmalı
Benim ruhum sende
sen öldüğünde bende yaşamamalıyım
İşte bitanem böyle sevmelisin beni bende seni
Kabülümsün,
Vazgeçilmezlerinle,
Olmazsa olmazlarınla,
bende senin kabulünsem,
Hazırım...
Hazırım senle tüm savaşlara....

 

 

 

 

 

 

 

 

Yok olmaya yolcuyum sanki
Bilmediğim, tanımadığım bu yerde
Bir kelimelik dudak kıpırdayışı bu yaşam
İstemeden dünyaya geldiğim,
Yaşadıkça hem sevdiğim
Hem de lanet ettiğim, yaşam...

Yok olmaya yolcuyum sanki
Bu dört duvar arasında
Yediğim ekmeğin asil zarafeti bu yaşam
Tat almaya çalıştığım,
Günümü eğlenceli yapabilmek için çabaladığım,
Ama bir sonuç alamadığım, yaşam...

Kimi vakit
Yaşamayı seviyorum dediğim
Kimi de lanet ettiğim
Hem eğlenceli yapmaya çalıştığım
Ama sonuç alamadığım,
Bu hayatta, kendi bilinmeyenim içinde
Kadere boyun eğmemle birlikte
Yok olmaya yolcuyum sanki
Bilmediğim, tanımadığım ama yaşadığım bu yerde

Yazarı : Fatma AKAY

 

 

 

 

 

 

 

Yüzüme uzun uzun hüzünle bakti. Anlattiklarimi sessizce dinliyordu.Gözleri uzaklara dalip gitmisti. Sadece yüz mimikleri onu ele veriyordu.Aci cektigini o kadar bariz görüyordum ki. Basina gelenlerin sebebide kendisiydi. Insanlara güveniyordu.Bunun bir hata oldugunu anlatmaya cok ugrastim. Gencti, sevgi dolu ve saf kalpliydi. Etrafindaki insanlarin gercek yüzünü görmüyordu.Yedigi darbeler üst üstte geliyor, aci cekiyor ama bunu kabullenmek istemiyordu.Ailesinden, arkadas cevresinden her yerden tenkit aliyordu. Sucu ise yasca kendisinden büyük olan bir bayana gönül vermesiydi. Cevresindekilere göre bu bir hataydi. Onu bir tek ben anliyormusum, bana öyle diyordu.Benimle paylasiyordu sorun ve dertlerini.

O:

-Kim ne derse desin ben onu cok seviyorum,mutlulugum onun yaninda.Beni anlamiyorlar, anlamakta istemiyorlar diyordu. Görüyordum yavas yavas hayata küsüp,yasamdan koptugunu. Herkesten kaciyor kendini yalnizliga mahkum ediyordu. Onu düstügü yanlizliktan cekip cikarmak icin büyük bir mücadele veriyordum.Düsünüyordum gönül ferman dinlemez seviyorsa,yürege söz gecmez.Sevgide mantik yoktur yas,zaman,mekan yoktur.Mutlulugu kimin yaninda,kimin ruhunda bulmussa onu sevmeye ve onun tarafindan sevilmeye hakki var diyordum. Ruhunda kopan firtinalar,dilinde isyana dönüsüyordu.

Ona:

-Sabret,sabrin sonu selamettir.Bu alemde sadece ölüme care yok.Her sorunun bir cözümü vardir. Her insanin sevgiye, sevkate ihtiyaci vardir.Isler her zaman yolunda gitmez,inis ve cikislar olur. Belki kabul etmeleri zaman alacak ama göreceklerdir hatalarini.

O:

-Neden diyordu neden?Yasin ne önemi var.Onu o kadar cok seviyorum ki.Ondan koparip almaya kalksalar ben yasayamam,yasamam nefes alamam.Hayat kaynagim yasam sevincim hevesim o ben onsuz bir hicim.

Yardim etmek istiyor,basaramiyor ve bu duruma cok üzülüyordum.Teselli etmek mümkün degildi. Kara sevdaliydi o.Öyle sabit,öylesine büyük bir sevgiydi ki bu görüyor, hissediyordum.Canini vermeye raziydi ama sevgisini asla.. Böylesine yüce bir askla sevilene özendim.Ne sansli bir bayandi. Sevgisi ugruna böylesine büyük bir mücadele veriyordu seveni.Sevgi ne yüce bir duygu keske sevilende degerini bilse.

Tayini cikti ve gitti o.Bir dahada bir haber alamadim ondan. Ama kalbime sorarsaniz böyle bir sevda sonunda her zorlugu yenmistir.Onlarin su an el ele gönül gönüle mutlu bir hayat sürdüklerine inaniyorum. Sevgi maglup olmamistir diyorum ve bütün kalbimle bunu diliyorum...

Yazarı : Beste CAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TRAJİKOMİK OLAYLAR

 

 

Yer : Kayseri 
Siz hiç karanlikta iyi göremediginiz için yakit deposunun, tam dolup dolmadigini çakmak yakarak kontrol etme cesaretini kendinizdebuldunuzmu Kayseri sehirlerarasi otobüs terminalinde 38 AS 991 plakali yolcu otobüsüne mazot alan muavin Z. T. Deponun tam dolup dolmadigindan emin olmak için çakmak çakarak kontrol etmek ister. Sonuç; Buharlasan mazotun parlaması ve muavinin yanik tedavisi için hastahaneye kaldirilmasi. 

Yer : Diyarbakir 
Lunaparkta gece bekçisi iki kafadar (zincirlerin ucuna baglanmis salincaklardan olusan) uçan sandalyelere biner ve mekanizmayi çalistirirlar. Ancak sandelyelerin merkezkaç kuvveti ile dönerek açilmasindan dolayi durdurmak için saltere ulasamazlar ve sabaha kadar kimseye seslerini duyuramazlar... Bu bekçilerden biri hayatini kaybetmis, digeri ise gördügü uzun tedavilere ragmen eski sagligina kavusamamistir. 

Yer : Karabük 
Siz demir çelik haddehanesinde çalisan bir isçinin, sigarasini yakmak için 600 tonluk preslerin arasindan emekleyerek geçtigini ve 2.450 santigrad dercedeki firina ulasmaya çalisirken son sigarasini yaktigini duydunuzmu? 

Yer : Kütahya 
Cinsel organindan kanamali erkek hastanin, Acil servisteki doktorlara bulundugu beyanindaki süphe üzerine, olay polise intikal eder. 
Polis yaptigi arastirmada yaralinin pijamasinda cam kiriklari tesbit eder. 
Daha sonra yapilan sorgulamada yarali kayitlara geçmemesi kaydi ile itirafta bulunur; Çay bardagi ile masturbasyon. 

Yer : Giresun 
Siz hiç birisinin, dis agrisindan kurtulmak için çenesine kursun sıktığını ve beynini dagittigini duydunuzmu?. 

Yer : Istanbul, Sultanbeyli 
Yuttugu sinegi öldürmek için agzina Shelltox sikip, zehirlenerek kendiside ölen zamane uyanigini ..... 

Yer : Erzurum 
Birçok ülkede insanlar berbere gidip tras olurlar, ama hiçbir berber, masaj amaciyla müsterisinin kafasini saga sola çevirirken boynunu kirmaz. 

Yer : Bozcaada 
Bankamatikten para çekerken baska bir ülkede elektrik çaprmasindan ölmezsiniz. Türkiye'de ölürsünüz. 

Yer : Adapazari 
Siz hiç arabasi ile yolda giderken radyoda duydugu göbek havasiyla cosup, göbek atmak için aracini kenara çeken ve otoyolda göbek atarken arkadan gelen aracin altinda kalip ölen duydunuzmu. Sözkonusu olay TEM otoyolu Sapanca mevkiinde cereyan etmistir. 

Yer : Konya 
Ayni isyerinde, biri gündüz biri gece vardiyasinda çalisan ve ikisi de isine motasiklet ile giden baba-ogulun, yolda karsilasmalari normaldir, ama birbirlerine selam vermek için ellerini sallarken, kaza yapip ölmesi sadece bizde vaka-i adiyedendir. 

Yer : Kocaeli, Dilovasi 
Hangi ülkede bir gemi mühendisi, kontrol etmek için gemi kazanina girdiginde, biri baskasi gelip kazan kapisini kapatir ve kazani atesleyip 

GÜVEN IYIDIR AMA KONTROL DAHA IYIDIR (ALMAN ATASÖZÜ) 
GÜVEN IYIDIR AMA KONTROL GEREKMEZ (TÜRK MENTALITESI) 

Yer : Rize 
Hangi ülkede; elektrik diregine yaslanip, ayakkabisina giren tasi çikarmak için ayakkabisini silkeleyen birisi, yoldan geçen bir baskasi tarafindan (cereyana kapildigi zannedilerek, kurtarmak amaciyla temas etmeden) kürekle vurularak kurtarilmaya çalisilir? 

Yer : Trabzon 
Siz hiç baska bir ülkede, bir insanin, tuttugu futbol takiminin maçi,ya da siyasî partinin seçimi kazanip kazanmayacagi hakkinda bir "uzvu" üzerine iddiaya girdigini, "eger kazanamazsak, ben de bunu keserim" dedigini, iddiayi kaybedince Besmele ile abdest alip, iki rekat namaz kildiktan sonra "onu" kestigi ve kan kaybindan öldügünü duydunuzmu? 

Yer: Afyon 
Siz hiç kahvehanede Okey oynanirken, Insanlarin ve okey masasinin üzerine inek düstügünü, duydunuzmu ? Toprak damlardan olusan tipik anadolu mimarisi, sineklenen ve panige kapilarak nereye bastigini bilemeyen Sarikiz'in agirligina dayanamamistir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili çocuğum, seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim.
Gözlerin kapalı, huzur içindesin.
Sarı buklelerin melek yüzünü çerçeveliyor.
Birkaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbire içimin sıkıldığını fark ettim.
Dikkatimi işime veremedim ve bu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.

Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim. Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. “Yeni mi?” dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla iki yana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana “Hoşça kal, anneciğim”! dedin.

Öğleden sonra, sen odanda oynayıp, yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefon konuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, “Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap!” Bana “Peki, anneciğim.” Dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.

Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla. “Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız?” Sana kesin bir dille. “Bu gece olmaz.” Dedim, “odan hala karmakarışık! Sana kaç kez anımsatacağım odanı toplamanı!” Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, “Şimdi ne istiyorsun?” diye sordum aksi bir ses tonuyla.

Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, “İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum!” dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.

Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarla dolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldu, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.

Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünü yeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim – uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu anımsatacağım. Bugün senin anlayışlı davranışın ana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim, çocuğum, öğretmenim ve arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için..

Diane Loomans

 

 

 

 

 

 

 

Mutluluk nedir yada nasıl olmalıdır diye zaman zaman düşünürüm.Oysaki standart bir tarifi olmadığını biliyorum. Asıl olan mutluluğu fark etmemizde yatıyor aslında.

Neden mi,çünkü etrafımıza dikkatlice bakarsak aslında bizi mutlu edecek o kadar çok şey var ki hayatımızda. Öncelikle sağlıklıyız,nefes alıyoruz,her bir nefeste içimizi dolduran tertemiz hava bile bizi mutlu etmeye yetmeli aslında. Çünkü bizler dünya üzerinde yaşayan ölümlüleriz. Nerede ,ne zaman, hangi konumda ve hangi sebepten öleceğimizi bilmeden , bilemeden yaşıyoruz. Hoş zaten ne zaman öleceğimizi bilsek nasıl olurdu acaba diye , oturup şöyle bir düşünmek lazım. Önümüzde çok kısa bir süremiz varsa ona göre dolu dolu yaşar, uzun senelerimiz varsa daha mı yavaştan alırdık hayatı ve yaşamayı? Asıl olan yarın ölecekmişiz gibi hayatın her dakikasından zevk alabilmek. Ama nerdeeeee....bizde o şevk. Öyle olmalıyız diyoruz da, iş uygulamaya gelince işte orada sınıfta kalıyoruz aslında.

Mutluluk fark etmektir, etraftaki güzellikleri görebilmek ve hemen her şeyin tadını çıkarabilmektir.İnsan nasıl susuz kaldığında bir bardak suyu kana kana içiyorsa,hayatı öylesine kana kana yaşamalı,tıpkı ağzımıza aldığımız lezzetli bir yiyeceğin tadını çıkara çıkara yemek gibi,tıpkı sıcak yaz güneşi altında serin masmavi denize daldığımızda hissettiğimiz o enginlik gibi ...Dolu dolu mutluluğun tadına varmalı.

Yaşıyoruz, her gece yatağımıza yatarken ki iç huzuru ile sabahları uyanabiliyorsak eğer, hayat güzel ve yaşanılası demektir. İnsanın her an , her dakika nefes alışında bile belki de şükretmesi gerekiyor yaşadığına.

Neden mi? Çünkü hayata, sadece evet sadece bir pamuk ipliği ile bağlıyız.

Gece yatıp, sabaha uyanamamak, evden dışarı çıkıp geri dönmemekte var aslında. O halde her saniyenin tadını çıkarmalıyız. Çünkü zaman öylesine hızla geçip gidiyor ki hayatımızdan. Zamanı durdurmak yada geri getirebilmek ne yazık ki mümkün değil. O nedenle en iyi şeylerimizi yarına saklamanın, en güzel eşyalarımızı kullanmadan sadece seyretmenin, ya da en basitinden aldığımız keyifli bir yiyeceği yarına, sonraya saklamanın hiç mi hiç gereği ve nedeni yok. Yarın yiyemeyebilir, giyemeyebilir, ya da hiç kullanamayabilirsiniz.

Yaşayın dolu, dolu ve yaşarken sanki yarın hiç yokmuşçasına keyif alın yaptıklarınızdan, keyiflerinizi ertelemeyin. Keyiflerinize sevdiklerinizi de ortak edin, aynı tadı,aynı hazzı onların da alması için yardım edin. Öncelikle kendinizle barışık olun,hayatla barışık olmak için ilk şart bu.

Kendinizi sevin, en güzel özelliklerinizi ortaya çıkarıp kendinizi çok sevin,şımartın arada bir de olsa. Sizi sizden başkası daha iyi anlayamaz,sevemez buna inanın. Çıkın evinizden dışarıya ve etrafınızdaki güzellikleri görmeye çalışın. Sadece bakmayın gelişigüzel, baktığınızı görmeye çalışın.Sevin çevrenizi,çiçekleri,kuşları ,insanları,herkesi,herşeyi.

Siz sevdikçe, bir ayna misali sevginizin, neşe ve mutluluğunuzun size doğru geriye yansıyacağını göreceksiniz.

Mutlulukla Mutlu kalın.

Yazarı : Belgin Eryavuz

Tanrı,

Kadınlara geçmişi ve geleceği;

Erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti.

Kadınlar, geniş bir zamana yayıldıkları için HUZURSUZ

Erkekler, daracık bir zamana sıkıştıkları için ANLAYIŞSIZ oldular.

Ahmet ALTAN

 

 

 

 

 

 

 

 

Kocaman bir dalganın üzerinde doğup güçsüzce geriye kayan bir köpük gibiyim. Tam silinmek üzereyken bir sonraki dalgayla hayat bulup yol alan. Bir sal misali rahat rahat uzanıyorum dalganın sırtında. Korku yok içimde hiç. Güneşin ışıkları zaman zaman gövdemi renklendiriyor. Göğüsüm bir inip bir kalkarken selamlaşıyorum aynı istikamete giden minik dalgalarla. Onlar da büyük olanların sırtında yolculuk ediyorlar benim gibi. Hareketleri serçelerin kanat çırpışlarına benziyor hızlı ve seri. Bense kendimi, karşı koymadan hiç, yüzeydeki iniş çıkışlara bırakıyorum. İçimden saymıyorum bile kaç dalganın içinden geçtim ve hala hayattayım diye.

Vapurlardan martılara simit atiyor sarı, siyah, uzun, kısa insanlar. Küçücük ellerinde kağıt helva uzatmış sabırla martının yaklaşmasını bekleyen bir çocuk var kıç tarafta. Sabırsızca bekliyor yüzüne yüreğindeki tüm güveni yansıtmış ürküp kaçmasınlar diye. Düşen simit parçalarının arkasından pike yapanlar denizi bir ok gibi deliyorlar. Bu döngüde hic acı, acıyan, acıtan, küsen yok gibi. Yavaş yavaş uzaklaşıyor vapur arkasında zümrüt yeşili bir iz bırakarak. Yoluma devam ediyorum.

Işıl ışıl aydınlatmış güneş denizi. Sanki üzerine altın sarısı sim boca etmişler gibi. Belki de her kıyıya koşan kendinden bir parça ayna kırıp savurmuş sularına. Gözümü alıyor parlayıp sönen noktacıklar. Ağırlaşan göz kapaklarımı da karşı koymadan bırakıyorum kendi hallerine. Kapanıyorlar. Aklıma bir sahne düşüyor o an. Sarp kayalıkların üzerinde bir ağaç gövdesi. Rüzgarla dans ediyor besbelli. Dallarına kırmızı, pembe, mavi kurdeleler bağlanmış tek bir yöne savruluyorlar. O da ne nefes alamıyorum artık. gözümü açıp bir kontrol etsem mi etrafı?.... Havanın rengine ne oldu böyle? Bulutlar kaplamış her yanı iz iz. Turuncu hakim artık göğe, saat olmuş altı.

Gece yaklaştıkça parçalarımı kaybediyorum yavaş yavaş. Dalgalar da suskunlaştı iyice. Beni bir kıyıya atsalardı ya yatmadan önce. Hadi az kaldı biraz daha taşıyın beni. Elden ele geçirin şu parçalanmış bedenimi. Kumlardan dünyanın merkezine sızmak istiyorum artık. Gece soğuk, üşüyorum. Son bir gayret daha .

yazan: ?

 

 

 

 

 

Bir müşteriyi ikna etme amacıyla Dallas’a gitmiştim. Zaman çok önemliydi ve işimi çabuk bitirip havaalanına dönmeyi planlıyordum. Pırıl pırıl bir taksi önümde durdu. Sürücü koşup bana kapıyı açtı ve kapamadan önce rahatça yerime yerleşip yerleşmediğimi kontrol etti. Sürücü koltuğuna oturduktan sonra yanımda, özenle katlanmış duran Wall Street Journal’ı okuyabileceğimi söyledi. Sonra bana birkaç kaset gösterip hangisini dinlemek istediğimi sordu. Ne ala! Etrafıma bakınıp bunun bir gizli kamera şakası olup olmadığını anlamaya çalıştım. Siz olsanız aynı şeyi yapmaz mıydınız? Aldığım hizmete hayran kalmıştım. Sürücüye “Yaptığınız işle gurur duyuyor olmalısınız. Anlatacak iyi bir öykünüz olmalı” dedim.

Vardı. “Corporate America’da çalışıyordum. Ama elimden gelenin en iyisini yapsam bile bunun yeterince iyi, yeterince hızlı ve yeterince takdire değer olmayacağını düşünmekten yoruldum. Yaşamda elimden gelenin en iyisini yapmaktan gurur duyacağım yeri bulmaya karar verdim. Bir roket araştırmacısı olamayacağımı biliyordum, ama araba kullanmayı, insanlara hizmet etmeyi, tüm gün boyu çalıştığımı ve iyi çalıştığımı hissetmeyi seviyordum.”

Adam, kişisel özelliklerini değerlendirdikten sonra taksi sürücüsü olmaya karar vermişti. “Sıradan bir taksici değil ama,” diye devam etti. “Emin olduğum bir şey varsa o da, işimde iyi olmak için tek yapmam gerekenin yolcuların beklentilerini karşılamak olduğuydu. Ama işimde mükemmel olmam için, müşterilerin beklentilerini aşmam gerekiyordu. “Mükemmel” olmanın “ortalama” olmaktan daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Ona iyi bir bahşiş verdim mi dersiniz? Bunun için bahse girebilirsiniz. Corporate America’nın kaybı, yolculuk edenler için bir kazançtı..

Peter Parker

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne Olmak İstiyorsun

Birkaç hafta önce başıma çok değişik bir şey geldi. Yatak odamda bebeklerden birinin altını değiştirirken, beş yaşındaki kızm Alyssa yanıma geldi ve kendisini yatağa attı.

“Anneciğim, büyüdüğün zaman ne olmak istiyorsun?” dedi.

Önce bir tür oyun oynadığını düşündüm ve oyunu sürdürmek için, “Hmmm. Sanırım büyüdüğüm zaman anne olmak istiyorum.” Dedim.

“O sayılmaz, çünkü zaten annesin. Ne olmak istiyorsun?”

“Peki, belki büyüdüğüm zaman papaz olurum.” Dedim bu kez.

“Anneciğim, o da olmaz, zaten öyle sayılırsın!”

“Bağışla ama hayatım,” dedim, “ne söylemem gerektiğini anlamadım.”

“Anneciğim, sadece büyüdüğün zaman ne olmak istediğini soruyorum sana. Ne olmak istiyorsan o olabilirsin!”


O anda o kadar şaşırmıştım ki, hemen bir yanıt bulamadım. Alyssa da bunadı ve odadan çıktı.

O birkaç dadikada yaşadığım deneyim beni çok derinden etkiledi. Çok etkilenmiştim, çünkü kızımın gözünde ben hala istediğim bir şey olabilirdim! Yaşım, kariyerim, beş çocuğum, kocam, üniversite diplomam, master derecem; hiçbirinin önemi yoktu. Onun gözünde ben hala düşler kurabilir ve yıldızlara uzanabilirdim. Onun gözündü benim hala bir geleceğim vardı. Onun gözünde ben hala astronot, piyanist, hatta opera sanatçısı bile olabilirdim. Onun gözünde ben hala büyüyecek ve bir şeyler olacaktım.

Çok dürüst ve masum olduğunu anladığım zaman, yaşadığım o olayın gerçekten çok güzel olduğunu fark ettim; aynı soruyu büyükannelerine ve büyükbabalarına da sorabilirdi. O kadar içtendi.

Bir yererde okumuştum: “Yıllar sonra olacağım yaşlı kadın, şimdiki benden çok farklı olacak. İçimde bir başka benin varlığını hissetmeye başladım.”

Evet... siz büyüdüğünüz zaman ne olacaksınız?

Rahibe Teri Johnson

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bizim işimiz gücümüz "atmak"tır efendim.... 

Seçimden seçime " oy atarız"! 

Şarkı-türkü-çalgı duyarduymaz "göbek atarız"! 

Düğünlerde, seyranlarda "silah atarız" ! 

Karşımızda zayıfı görünce "tokat atarız" ! 

Böbürlenmek için yeri geldiğinde "palavra atarız" ! 

Kafaları çekince "nara atarız" ! 

Kadınlara,kızlara " laf atarız" ! 

Kırk yılda bir "mektup atarız"! 

Sıkılıp bunalırsak üstümüzden "giysiyi atarız"! 

Gereksiz bulup gördüklerimizi "sokaga atarız"! 

Olur olmaz işlere karışır,"hariçten gazel atarız"! 

Kabahat samur kürk olsa" başkasının üstüne atarız"! 

Efkarlanırsak birkaç "kadeh atarız"! 

İşimize gelmeyeni "söker,çıkarır ,atarız"! 

Bilmiyorsak, "kafadan atarız"! 

Atarız efendim atarız... 

Sonra da yan gelip yatarız....

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zamanın ünlü bilgesine iki soru sormuşlar.

Birincisi ; "İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışları nedir ? "

Bilge tek tek sıralamış :

- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler...

- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler...

- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...

- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...



Sıra gelmiş ikinci soruya ; " Peki sen ne öneriyorsun? "

Bilge yine sıralamış ;

- Kimseye kendinizi "sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye bırakmaktır ...

- Önemli olan; hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır.

- Sizi seven çok kişi vardır ama onlar duygularını nasıl ifade edeceklerini bilmeyebilirler ...

- Bazen başkaları tarafından affedilmek yetmez, siz de kendinizi affedebilmelisiniz ...


Alıntı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dogacak cocuk dogumdan bir gun once Allah ile gorusur. Bebek:


- Allah'im dunyaya gidecegim ve orada ne yapacagimi bilmiyorum.

- Ben senin icin bir melek yarattim ve o seninle ilgilenecek.

- Allah'im onlarin dilini bilmiyorum. Onlarla nasil anlasacagim. Nasil iletisim kuracagim.

- Senin icin yarattigim melek, o sana sabirla onlarin dilini ogretecektir.

- Allah'im dunyada duydugum kadariyla cok kotulukler varmis. Onlarla nasil basa cikacagim bilemiyorum.

- Senin icin yarattigim melek, seni cani pahasina kotuluklerden koruyacaktir.

Merak etme.

- Allah'im sana tekrar nasil donecegim?

- Senin icin yarattigim melek, bana nasil donecegini sana anlatacaktir.

Derken Melekler gelir ve dunyaya gitme zamaninin geldigini soylerler ve cocugu

Allah'in huzurundan gotururlerken bebek tekrar sorar.

- Allah'im benim icin yarattigin melegin adi ne?

- Adinin onemi yok ama sen ona ANNE diyeceksin..

 

 

 

 

 

 

 

 

Delikanlı,katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti.Ancak kız,korkunç bir şart ileri sürerek:

-Senin sevgini ölçmek istiyorum,dedi.Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini getireceksin.

Delikanlı,tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti.Annesi,belki de durumu farkettiği için oğluna fazla direnmedi.Ve çocuk,annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu.Delikanlı,kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda koşarken,ayağı bir taşa takıldı.Kendisi bir tarafa,mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı.Canının acısından,ağzından ister istemez"Ah anacığım!"sözleri döküldüğünde annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir ses yükseldi:

-Canım yavrum,bir yerin acıdı mı?

(Cüneyt SUAVI'nin Hayatın Içinden Adlı Kitabından)

 

 

 

POZİTİF DÜŞÜNCE VE BEYİN GÜCÜ

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin

Geriye kalan et ve kemiksin

Gül düşünürsün gülüstan olursun

Diken düşünürsün dikenlik olursun

MEVLANA



Doğu felsefesinin ana kaynağı olan "pozitif düşünce" günümüzde batı tıbbında benimsediği sihirli iki kelimedir. Doğada , evrende her şey karşılıklı etkileşim halindedir. Zihinle beden arasında da böyle bir etkileşim vardır. Zihindeki olumlu düşünceler bedende bir takım olumlu sonuçlar yaratır.

Pozitif düşünce , olumsuzluklara razı olmayan, her koşulda yapabilecek iyi bir şeyin olduğuna inanan, insan hayatını olumlu yönde etkileyen bir düşünce tarzıdır. Bu gün artık iş , spor ve sanat dünyasında bile pozitif düşünce ve beyin gücü verim arttırıcı bir faktör olarak kabul edilmektedir. Bu gün artık başarının yolu pozitif düşünmekten geçiyor. Bu iki kelimeyi hayat felsefesi olarak benimseyen insanlar umudunu, güvenini, iyimserliğini kaybetmeden kendine güvenen, cesur ve inisiyatif sahibi bireyler olduklarını çevrelerine hissettiriyorlar.

Pozitif düşünen kişiler, pozitif enerji veren insanlarla arkadaşlık ediyorlar, pozitif enerji veren yiyeceklerle besleniyorlar, pozitif enerji yüklemek için spor ve meditasyon yapıyorlar. Sizi daha güçlü kılacak şu yaşam felsefesine kulak verin:

· Mizah duygunuzu yitirmeyin

· Cesur olun

· İdealist olun

Deepek Chopra yaratıcı güç ile ilgili şöyle der:Sizin için en önemli gerçek, gücünüzü aldığınız kaynaktır. Yaratıcı güç aklımızı ve bedenimizi şekillendirir, evrimin gücüde budur. Yaratıcı gücünüzle ilişki kurun. Yaşamın tümünü kaplayan üç temel güç vardır bunlar:

· Yaratma

· Koruma

· Yok etme

Yaratıcılık gücünü egemen kılan kişiler başarılı olmuşlardır. Kendi güçlerinin kaynağının yine kendileri olduğunu bilirler ve aşağıdaki ortak özelliklere sahiptirler:

· Sezsizliğin tadını çıkarmayı bilirler

· Doğayı hisseder, ondan zevk alırlar

· Kendi duygularına güvenirler

· Kargaşa içindede işlerine odaklanırlar

· Çocuklar gibi onlarda hayal kurmaktan hoşlanırlar

· Kendi bilinçlerine güvenirler

· Herhangi bir görüşe katı bir şekilde bağlı değildirler.



Affetmek , bir başka insana veya kendinize karşı içinizde duyduğunuz öfkenin yerine sevgiyi koymaktır.

İşte size affetmenin birkaç yolu

· İşe enerjinizi arttıracak bir şey yaparak başlayın

· Sanki kalbinizden konuşuyormuşsunuz ve içinizden yükselen affetme sözcüklerini dile getiriyormuşsunuz gibi yapın

· Ellerinizi kalbinizin üzerine yerleştirin, içinizden taşan duyguları hissedin

Son olarak geçmişi ve geleceği bir tarafa bırakıp sadece bugünü iyi değerlendirmeğe inanarak sözlerimi Ömer Hayyam'ın bir dörtluğu ile bitiriyorum.

Gönlüm aranıp dünleri feryat etme

Kan almak için yarınlar icat etme

Dünler düş olup gitti, yarınlarsa hayal

Cahilce şu gerçek günü berbat etme

Yazarı : Bilinmiyor

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Söylediklerinize dikkat edin; düşünceleriniz olur.

Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınız olur.

Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınız olur.

Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınız olur.

Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerleriniz olur.

Değerlerinize dikkat edin; karakteriniz olur.

Karakterinize dikkat edin; KADERİNİZ olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır.

Hayatınızı asla aşka kapatmayın. Aşkı bulmanın en kısa yolu, aşık olmaktır, korumanın en iyi yolu ise ona kanat takmak...

Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın.

Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu...

Yarın bir sır...

Bugünün kıymetini bilin.

Can DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşam, iki kısımdan oluşur; Brüt yaşam - Net yaşam.

Brüt yaşam, doğumdan ölüme kadar geçirdiğimiz süredir.

Net yaşam ise, kendimizle ve sevdiklerimizle yaşayabildiğimiz, başkasının normallerine uymadığımız, içimizdeki sesi dinlediğimiz ve kendi kanatlarımızla yükselip, çook uzaklara uçabildiğimiz süredir.

Lütfen yaşam vergileri kaçırıp, net yaşamınızda, brüt rakamınızı yakalayın.

Net yaşamınızı da sapına kadar harcayın. Bankalarda, buzdolaplarında, sandıklarda saklamayın. Devretmeyin, ödünç vermeyin, ertelemeyin.

Sıfır kilometre kanatlarınız, bomboş bir bordroyla, arkanızda, bu denizleri, bulutları, ağaçları, müzikleri, aşkları, dostlukları, kavgaları, gözyaşlarını, o güzelim güneşi, kedileri, kuşları, balıkları, dağları, fotoğrafları, Antep işi lahmacunu, damardan tuzlamayı bırakarak çekip gidivermeyin.

Başka cennet yok. Cennet burada, içinizde, yanınızda, az ötenizde.

Hoparlörde, kağıtta, bisikletin pedalında, pabucunuzun altında,

Sırtınızdaki çantada, termosta, Küt küt ölünceye kadar atacak kalbinizin tam ortasında.

Yazarı :düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Asırlar önceydi; tam okulumuzun önünden geçen çöp kamyonlarına atlayarak okula giden bir asistandım. Ay sonunu zor getiren, doğal olarak hiç otomobili olamamış bir ailenin oğluydum.

Bir Pazar günü, “bir dolaşıp geleyim” diye dışarı çıkmıştım. Yolum Sıhhiye’deki oto pazarına düşmüştü. Asla alamayacağım otomobillere bakıyor, kendimi açık camına kolumu koyduğum bir otomobilde Boğaz turu yaparken hayal ediyordum.

Karşımda hurdahaş, sarı bir Volkswagen duruyordu. Direksiyonun altından bağırsak gibi kablolar dışarıya çıkmıştı ve komik bir fiyata satılıyordu. Sahibi neredeyse “Allah aşkına al götür şunu, para falan da istemiyorum, yeter ki bir daha görmeyeyim” der gibiydi ve aldım onu.

Eve nasıl döndüğümü, durumu nasıl izah ettiğimi falan hatırlamıyorum ama ertesi gün satış işlemlerini bitirip direksiyonuna kurulduğumda, karşımda sürekli yanan motor ısısı ikaz lambasını hiç unutamadım.

İlk işim, ikaz lambasına gelen kabloyu bulup kesmek oldu. Bir de motor yaptıracak halim yoktu ya; araba da gidiyordu işte, sürekli motor ısısının yüksek olduğunu görmemin bir anlamı yoktu.

Derken Sarı Vosvos’lu günlerim başladı. O kadar rahattım ki; park ederken arabadan hiç inmiyor, önüme çıkan çöp varillerini çizilme kaygısı olmadan arabayla iterek yer açıyordum. Ne bir alarm, ne bir baston kilit, ne de tekrar tekrar kontrol edilmiş kapı kilitleri; mışıl mışıl uyuyordum geceleri; korkum hırsızlar değil, çöpçülerdi.

Yağmurda giderken bir su birikintisine düştüğümde, delik olan altından gözüme su kaçıyordu. Bir keresinde Ankara dışındayken telefon gelmiş, arabama boru yüklü bir kamyonun çarptığını söylemişlerdi. Arabanın her tarafı ezik olduğu için döndüğümde kamyonun nereye çarptığını bulamamıştım.

Bir de minibüscü dikiz aynası takmıştım. Arkama baktığımda ön camımı bile görebiliyordum.

Emniyet kemerim sağlamdı ama taksam ne farkederdi ki; zincir en zayıf halkası kadar sağlamdı ve bir çarpışmada F-16 pilotu gibi koltukla beraber dışarıya fırlayacağımı biliyordum.

En karlı havalarda, herkes arabalarını emniyetli bir yerlere çektiğinde biz korkusuzca yollardaydık, hatta özellikle dolaşmaya çıkıyorduk; yollar benden ve Sarı Vosvos’tan soruluyordu. Hava ne kadar soğuk olursa – içi yanmış hava soğutmalı motorum için o kadar iyiydi – Boğaz turunu Bering Boğazı’nda bile atabilirdik.

Bir Keçiören dönüşü freni patladığında sağdan sağdan, ışıklara yüzlerce metre kala önceden vites küçülterek, el freniyle eve vardığımı hatırlıyorum. Gece olduğu için kapısını açıp sol ayağımı fren olarak kullanmama gerek kalmamıştı.

Çok çaresiz kalıp tamirciye gittiğimde bütün müşteriler merakla arabanın etrafına toplanıyor, eminim içlerinden hallerine şükrediyorlardı. Sanıyorum sigara külü ile Japon yapıştırıcısını karıştırmak, bu ülkeye, bu arabaya özgü bir tamir yöntemi olarak kalacaktı.

Bir de çıkma kasetçalar edinmiştim. Direksiyonun altındaki yüzlerce kablodan hat çekmiş, “Self Control”ü sonuna kadar açıp Tunç’la futbol oynamaya gidiyorduk. Sinyal kolu şarkımıza “çıktıydı – çıkmadıydı” diye eşlik ediyordu. Daha sonra hiçbir müzik setinde “Moonlight Shadow”u o kadar coşkuyla dinleyemedim.

Ne benzin deposu tam doldu, ne de temiz elbiseli birisi binebildi - daha doğrusu inebildi Sarı Vosvos’umdan.

Artık marşı bir basar, on bir basamazken ve ben sürekli park etmek için aşağıya salabileceğim yokuşlar ararken, okulumuzdan Atilla isimli bir asistan Vosvos’uma talip olmuştu. Sanırım arabadan çok, okula gidip gelişlerdeki serseri havaya talip olmuştu.

Arabadan çok iyi anlayan bir arkadaşını getirmiş, deneme sürüşü yapıyorduk. Araba giderken vites kendiliğinden atıp duruyor – tekrar takıp yola devam ediyorduk. Daha sonra götürdükleri kaportacı “sakın almayın – altından kalkamazsınız” dediğinde “arabadan anlayan” arkadaşı “bence bunu almayalım” demiş; Atilla da:

- Ne yani, şimdi arabasız mı kalayım? diye sinirli bir cevap vermişti.

Ben okuldan ayrılmıştım; Atilla, ilkbaharda kaportacıya bıraktığı Sarı Vosvos’u, dünya kadar masraftan sonra yaz sonu teslim alabilmiş, aldığı hafta da kaza yapmıştı. Sonrasını bilmiyorum...

Daha sonra kimi otomatik vitesli, mükemmel müzik sistemli, gelişmiş alarmlı çok araba geldi geçti kapımın önünden. Ama hiç birisi o canım Sarı Vosvos’umun bana verdiği mutluluğu veremedi.

Hiç unutamadım hurdahaş can yoldaşımı;

gözlerim yıllarca yollarda, karlı Ankara akşamlarında boşu boşuna aradı “06 FZ 055”imi.



Herkesin bir “Sarı Vosvos”u vardır yaşamında.

Bu kimi zaman, altından gözüne su kaçan çürümüş bir arabadır, sinemada unuttuğun el örgüsü bir kazak, artık paçası kısa gelen bir blue jean, yırtık bir ilkokul çantasıdır kimi zaman.



“Sarı Vosvos”; kusursuz otomobiller garajında kimselere anlatamayacağın, anlatsan da, kimselerin anlayamayacağı bir insandır bazen...

Yazarı :düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

 

 

Anladım; ben bu ödemelere yetişemeyeceğim.

Artık biliyorum; otuz dört saat de olsa bir günüm, on üç buçuk gün sürse de bir haftam, altmış iki gün çalışsam da her ay, ben bu canavarı doyuramayacağım.

Leasingde bedenim; yaşamak için uğradığım dünyada üç kuruşa satılacağım. Konsolidasyon, morotoryum falan derken, haraç mezat ya da açık eksiltmeyle tedavülden kalkacağım.

Yalan söylemez geceler, yalnızlık yalan söylemez; yapayalnızken dinlenen Beatles şarkıları hiç yalan söylemez.

Önce reklamları çıkartacağım hayatımdan; yarın güneş vergisiz, zamsız, bedava doğduğunda.

Su içeceğim susadığımda; gazsız, tatsız, katkısız buz gibi su içeceğim içim yandığında.

Sımsıcak bir öpücük ya da daldan yapılmış bir kalem olacak vereceğim en pahalı hediye; makasla kesilmiş bir kredi kartı, veresiye hayatım bekleyecek çöp sepetinde.

Likit kristal bir ekrana bakmayacağım, “seni seviyorum” dediğimde; en lezzetli yemekleri yiyeceğim, bir duvar üzerinde, bir ağaçın dibinde ya da küçücük, ısınıveren evimizde, dizlerimiz değerken birbirine.

Çatlamasak da olacak, kapalı televizyon karşısında, loş ama hoş ışık altında yaptığımız sohbet sonunda.

Sağlığımın gitmesi için de para harcamayacağım, geri gelmesi için de; sadece çaba harcayacağım yürüyerek gidip gelmek için işime.

Kaldırım çiçeklerini görerek ya da tabeladaki: “cilt bakımı, sir, kirpik perması, kaş - kirpik boyama, kaş şekillendirme, masaj, pasif jimnastik, makyaj, epilasyon, ağda, manikür, pedikür, el ayak bakımı - “güzellik“ merkezi...” yazısına gülerek bineceğim bisikletime.

Sigarasız bir şehir kovboyu dolaşacak, çizik kaportalı, ek taşıt pullu araç sürülerinin arasında; sıcak bir karşılama beklerken İpek Yolu’nun sonunda.

Doğal olacak tavırlarım, her fırsatta toprağa değecek ayaklarım; yorganım yıldızlar; bakir bir ülkenin avantajını yaşayacağım tatil olduğunda.

“O da olmayıverecek” elimden geleni yapsam da ama çok mutlu olacağım “o da olursa”.

“Nerde kalmıştık” duyulacak enkazın başında, dumanların arasında.

Girmeyeceğim; üstümün başımın arandığı, güvenilmediğim ortamlara; duymayacağım; “beni de al” seslerini, dolaşırken reyon labirentleri arasında.

Küçük bir fileyle gideceğim, Kel Bakkal’a da , Seyran Pazarı’na da.

Basit ve temiz olacak giysilerim; markalara takılmayacak gözlerin, bu ülkeyi ne kadar sevdiğimi anlattığımda.

Titremeyeceğim uydular cebime ulaştığında; para kazanmak zorunda kalmayacağım, sathı değil, faturalı hattı müdafaa uğruna.

Yüzde on sekiz katma değersiz, bir “merhaba” diyeceğim yeni hayata; güneş yarın bedava doğduğunda, cebime “harca” diye konduğunda...

Yazarı :düş hekimi yalçın ergir

 

 

 

 

 

 

Yedi ve bir yaşında, çok hareketli iki erkek çocuğunun annesi olarak, bazen çocukların çok özen gösterdiğim evimizi dağıtacaklarını düşünür, üzülürüm. Bazen gayet masum bir şekilde oyun oynarken en sevdiğim lambamı düşürür ya da evin düzenini altüst ederler. O tür anlarda, çok akıllı bir kadın olan kayınvalidem Ruby’den aldığım ders gelir aklıma.

Ruby’nin altı çocuğu ve on üç torunu vardır. Ve o bir sabır, sevgi ve hoşgörü anıtıdır.
Bir Noel’de her zaman olduğu gibi yine bütün çocukları ve torunları Ruby’nin yanında toplanmıştık. Aynı halıyı 25 yıl kullandıktan sonra, Noel’den tam bir ay önce evini beyaz halılarla kaplatmıştı. Evinin yeni görüntüsünden çok mutluydu.
Kayınbiraderim Arnie bütün yeğenlerinin armağanını henüz dağıtmıştı kendi kovanlarından elde ettiği balı. Çocukların hepsi çok heyecanlanmıştı. Fakat sekiz yaşındaki Sheena elinde keyifle gezdirdiği petekteki balı, beyaz halının ortasından başlayarak alt kata kadar merdivenler de dahil olmak üzere akıttı.
Sheena yaptığını farkedince, ağlayarak büyükannesinin kollarına atıldı ve “Büyükanne, bütün balımı yeni halına döktüm.” dedi.

Büyükanna Ruby diz çöktü, Sheena’nın ağlamaktan şişmiş gözlerinin içine baktı ve “Üzülme tatlım, amcandan biraz daha bal isteriz.” dedi..

Lynn Robertson

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bendeki sen, sendeki ben

Geçen haftaki yazım üzerine bir okurum sordu: “Ferdi Tayfur’un sevgi dilendiğini söylemişsiniz. Siz sanki sevgi dilencisi değil misiniz?”

Doğru söylüyor. Suçüstü yakalanmışların refleksiyle diyorum ki “Napalım, kim dilenmiyor ki?”

Hemen kızgın kestaneleri sizin üstünüze de atayım: Herkesin en çok istediği şey sevilmek değil mi? Gelin aynaya bakalım. Sorularımızı, bir sır gibi camdan kalplerimizin arkasına döşeyelim ve kendimizi görelim: İtiraf edelim, sevdiğimiz şeyi, sırf bizi “sevilen” haline getirsin diye sevmiyor muyuz? En basitinden; çocuk sahibi olma arzumuzun altında, kendi kanımızla beslenmek güdüsü yok mu? Çocuğunu evrenin bir parçası, kendinden bağımsız bir varlık olarak görüp de ona verdiği emeklerin karşılığını “sevilerek” geri almaya kafasını takmayanımız var mı? Çocuğumuz ne kadar mükemmel bir anne ve baba olduğumuzu bize söylesin diye kendimizi paralamıyor muyuz?

Bir nesneyi, bir fikri, bir hizmeti üretişimiz, ondan yararlanacakların hayranlığını kazanmak için değil mi? Bir ülkenin, bir canlının, bir gerçeğin keşfini, bize gelecek alkışlar motive etmiyor mu? Bunca insan içinde neden ona aşık oluyoruz? Çünkü en çok sevgiyi bize o verir diye düşünüyoruz. (Çoğu kez yanılıyoruz ayrı konu). Cesedimizi yakışıklı, mezarımızı heybetli istemiyor muyuz? Gittiğimiz yerde değil de bıraktığımız dünyada sevilmeyi daha çok düşündüğümüz yalan mı?

Ama kimimizin dilenciliği kanlı oluyor. Korkutarak, ezerek, öldürerek talep ediyor sevgiyi. Ben suçluları; en fakir dilenciler, sevgiye en fazla susamışlar sınıfına koyuyorum. Belki kötü muameleye maruz kalmadığım için böyle düşünüyorum. Belki de bazılarına zulüm değmemesi, sırf gerçeğin böyle de bir yüzü olduğunun herkes tarafından anlaşılması içindir. Kim çözebildi ki kaderin tüm ilmeklerini?

Tabii hayatın değişik köşelerinde ben de dilencilik yapıyorum. “Zengin” muhitlerde işlerim verimli gidiyor. Uzattığım kalp boş bırakılmıyor.

Avucumdan taşıyor sevgi sözcükleri. Ama sevginin bin bir türü var. Hepsi için aynı “kaldırımda” dilenemiyorsunuz. Seyyar olmanız da işe yaramıyor.

Hangi kapı çalınır, nerede avuç açılır, nerede mendil serilir, nasıl boyun bükülür, hangi sakat tarafınız gösterilir, ne zaman dua ile dikkat çekilir, ne zaman ağıt yakılır, bilemiyorsunuz. Üstünüze karlar yağsa da, kucağınızda bir “bebe” olsa da, en kimsesiz bakışlar da fırlatsanız geçenlere, acınmanız sevilme ile ödüllendirilmiyor.

Çaresizliğimiz, belki de verimli köşelerde avucumuza bırakılanlara minnetimiz artsın diyedir. Umutsuzluğumuzun koyulaşması, belki de dilencilik sanatında uzmanlaşmamız içindir. Ama hiç çaresi yok, dilenmeden duramayız. Çünkü ruhumuza üflenmiş bir kere.

Sevilmek istediği için üfürdü bize üfüren. Öyleyse gözümüzü kaçırarak arsızca geçmeyelim kendi önümüzden. Kendi dilenciliğimizi selamlayalım.

En derinlerimizden gelen o kederden ve neşeden soyunmuş sesi duyalım:

Sen, sevilmeyi isteyen! Sen nitelikli bir dilenci misin? “Paracıklar” kucağına düşsün diye beklerken, hemcinslerine bir sanat icra ediyor musun?

Kaval çalıp türkü söylüyor musun? Satacak birkaç parça el emeği, göz nuru ürünün var mı önünde? Hiçbir şey yapamıyorsan, gülümsüyor musun içindeki nefese?

Nefes! Kutsal nefes! Hiç durmadan, içimden dışıma, dışımdan içime akan, bir an bile onsuz kalamayacağım cevher. Sensin beni sevgi dilencisi yapan.

Unuttum yine değil mi: Sevilmek isteyişim, aslında seni sevişimdi. Bak hatırladım ama, sitem etme bana. Avuçlarımı uzatıyorum ve diyorum ki “Seni seviyorum. Sen de sev beni. Sevilmeye doyur beni. Sen bildirdin, dedin ki, “Ben bir gizli hazineydim, bilinmek istedim”. Demek senin de sevilmek isteyişin, aslında beni sevişin. Alıkoyma beni dilenmekten. Çünkü ancak böyle nefes alabilir bendeki sen, sendeki ben.”


Bu Yazı Zaman Gazetesi Pazar Turkuaz ekine Yazı yazan Nuriye Akmanın Köşesinden Alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aşk korkuyu kovar

Aşk bizi korkunun hantal kanatları altından çıkarır ve sonsuz hayata fırlatıp atar. İşte, bu nedenle aşk unutulmaz bir heyecan kasırgasıdır. Enerjidir. Karşı cinsin enerjisi ve sevgisiyle oluşturulan bir sinerjiye dönüştürülebilirse büyük bir güçtür.

Korku ve onun uzantıları suyun önünü kapatan taşlar gibidir, içimizde bir şeyleri tıkar. İçimizden geldiği gibi davranırsak kendimizi özgür hissederiz. Samimiyet bu özgürlükle dalgalanarak yayılır. İçimizden geldiği gibi davranmamızı daha küçük bir çocukken engellemeye çalışırlar. Kendi kurallarını dayatır büyükler. Sonra da yalan söylemememizi bekler, samimi olmak gerekir derler. Hayatın değerli bir armağan olduğu öğretilmez de yasaklar öğretilir sadece. Yüreğimize korku tohumları ekilir. Ömür boyu tohumların çiçeklerini yolmakla geçiren insanlar tanıdım. Kompleksleri ve korkuları hayatı zindana çeviren insanlar. Onları ne makam, ne unvan, ne güç tatmin eder. Korkunun esaretinden kurtulamazlar.

Oysa öğrenerek ve eğlenerek, oyunla büyüyebiliriz. Aslında kapı herkese açıktır, izlenecek yol sadece çok isteyenlerin aşabileceği güçlüklerle doludur. Başarmak güçlü bir istek ve çok cesaret gerektirir. Korku burada düşmandır. Korkan sadece paralize olur ve donar kalır. Donmuş bir hayat! Akmayan bir nehir ne demekse odur.

“Geçmiş ölüdür. Hayat yolunda sırtında ağır bir mücevher kutusu taşıyarak yürümelisin. Hatalar aslında kötü değillerdir. Eğer biz bilinçli olursak, hatalarımız değerli bir öğrenimin parçalarıdır. Sana güç verecek olguların nektarını şimdi emmelisin. Yapabileceğimiz en büyük kötülük, her sabah uyandığımızda bize sunulan şimdinin çevre alanlarında dolanmaktır. Geçmişte olanları unut; gelecek senin şimdi ekeceğin tohumların biçilmesidir. Doğru dürüst bir gelecek elde edebilmenin en iyi yolu şimdi mutlu olabilmektir.”*

Kendimizle buluşmanın yolu cesaretten geçer. Korku bizi umutsuz ve geleceksiz bırakır. Beni sindirmek isteyen bir yığın insanla karşılaştım hayat boyunca. Beni kaba güçle, iktidarıyla ya da unvanıyla korkutmaya çalışanlara hep acıyarak baktım. O kadar korku doluydular ki, hiçbir zaman kendileri olamayacaklardı. Benim kendim olma ısrarım da onların korkularını şişirilen bir koyun gibi patlayacak noktaya getiriyordu. Beni gözlerinin önünden silmeye çalıştılar. Görmezlikten gelmeye çalışıyorlar hâlâ. Sümen altında kalsın, belki siner diye ara sıra bakıyorlar.

Sinmek ve paralize olmak yaşam ağacının içinin boşalması demek. Sadece emir eri olarak devam etmek anlamına gelir. Ben üstüme atılan süprüntülerin gönderene hep geri döndüğünü görmenin öğreticiliğini yaşadım. İnsanı sadece aşk ve sevgi korur. Sevgisi olmayan insan için yapılacak bir şey yoktur. Bir çocuğun kendisiyle ilgilenmeyen anne babasına “beni sevmiyorsunuz” diye bağırması bile onları ayıltmayabilir. Oysa çocuklar gerçekleri gören delici gözleriyle samimi konuşurlar. Vaktim yok, diyene sevginin zamanı mı olur diye sorarlar. Sevgisiz yaşam ölü yaşamdır.

Modern zamanların hapishanesini oluşturmak yerine bu zamana bir şey katmak gerekmez mi? Biz ne verebiliriz diye düşünmeyi denemek yerine devamlı biz ne alabiliriz diye bakan insanlar…

Devamlı alma peşinde olan insan sevginin de sadece alıcısı olmayı istiyor vericisi değil. “Ben zamanında verdim anlamadı” diyenler de var. Buzdolabı satıyor sanki vadesi doldu alsaydın, almadın ucuza verdim. Elimde kalmadı.

İnsan kendi dışında bir şey olamaz. Sevgisiz ve ilgisiz noktaya gelen zaten hiçbir zaman derinliğinde sevgi bulunmayan bir bencildir.

“Seninle yalnız değilim, kimse kimseyle yalnız değil gece yıldızlardan da yalnız

Sokağın öfkesi senin yumruğunda

Dudaklarında, şiirin aydınlığı cilalanıyor

Seni seviyorum ve gecenin ödü kopuyor kendi karanlığından.”*

Karanlıktan korkmayın ki karanlığın ödü kopsun. Şifre: Seni seviyorum.

*Luis Espinoza Yüreğin Yolu

*Ahmed Şamlu şiiri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tek oğlunu kaybeden çin’li bir kadınla ilgili bir öykü vardır.

Üzüntü içindeki kadın bir din adamına gider ve, “hangi duaları etsem, hangi büyüleri, sihirleri yapsam oğlumu bana geri getirir?” diye sorar.

Ona birkaç teselli sözü söyleyip, geri yollamak yerine; din adamı, “bana asla acıyı tatmamış bir evden, bir hardal tohumu getir. Onu, senin yaşamından acıyı yok etmek için kullanacağız” der.

Kadın hemen bu büyülü tohumu aramaya başlar. Çok güzel, kocaman bir evin önüne gelir ve kapıyı çalar.

“Asla acıyı yaşamamış bir ev arıyorum. Burası öyle bir yer mi? Bu benim için çok önemli” diye sorar.

Onu içeriye alırlar ve “sen yanlış yerdesin” diye söze başlarlar. Daha sonra son günlerde başlarından geçen tüm trajik olayları anlatmaya koyulurlar.

Kadın kendi kendine düşünür. “Bunlar benden daha acılı, bunlara birinin yardımcı olması gerekir.” Ve orada kalıp onlara yardımcı olmaya karar verir.

Daha sonra başka evler aramayı sürdürür, acısı olmayan. Ama nereye gitse herbirinden acı dolu binbir hikaye duyar. Ancak insanların acılarını azaltabilme işine öylesine kendini kaptırır ki neredeyse oğlunun acısını ve onu unutturacak olan hardal tohumunu aramayı unutur. Böylece yavaş yavaş acı onun yaşamından çıkar gider....


Brian Cavanaugh

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"Bahaeddin! Eğer daima cennette olmak istersen, herkesle dost ol, hiç kimsenin kinini yüreğinde tutma!
Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden de fazla olma!
Merhem ve mum gibi ol! İğne gibi olma!

Eğer hiç kimseden sana fenalık gelmesini istemezsen,
Fena söyleyici!
Fena öğretici!
Fena düşünceli olma!
Çünkü bir adamı dostlukla anarsan, daima sevinç içinde olursun.
İşte o sevinç Cennetin ta kendisidir.
Eğer bir kimseyi düşmanlıkla anarsan, daima üzüntü içinde olursun.
İşte bu gam da cehennemin ta kendisidir.
Dostlarını andığın vakit içinin bahçesi, çiçeklenir, gül ve fesleğenlerle dolar.
Düşmanları andığın vakit, için, dikenler ve yılanlarla dolar, canın sıkılır, içine pejmürdelik gelir.
Bütün peygamberler ve veliler, böyle yaptılar, içlerindeki karakteri dışarı vurdular.
Halk onların bu güzel huyuna mağlup olup tutuldu, hepsi gönül hoşluğu ile onların ümmeti ve müridi oldular."

Mevlana oğluna der ki:
Bahaeddin!
Senin düşmanını sevmeni, düşmanında seni sevmesini istemen, kırk gün onun hayrını ve iyiliğini söyle, o düşman senin dostun olur; Çünkü (gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır.)
Allah'ın sevgisini de onun aziz isimleriyle elde etmek mümkündür. Allah buyurdu ki:
Ey kullar, kalbinizde arınma olması için beni pek çok anmaktan geri durmayın.
Kalbinizde arınma ne kadar çok olursa, Allah'ın nurunun parlaklığı da kalpte o nispette fazla olur.
Nitekim, ekmekçinin tandırı ne kadar sıcak olursa, o kadar ekmek alır, soğuk olunca ekmek almaz..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu iki kelimeyi söyleyerek içinizdeki kinin sebep oldugu tüm acilardan ve sikintilardan kurtulabilirsiniz.

Çogu zaman övmeyen fakat her an elestirmeye hazir ana-ata, isinize son veren kagidi uzatan adaletsiz patron, sadakatsiz bir arkadas; iste bu kisiler, senelerce üstesinden gelemeyecegimiz acilari, nefretleri bize yükleyebilirler. Onlara karsi kin besleriz, en kötü seyleri söyleyebiliriz veya söylemek istedigimiz seyleri sürekli kafamizda planlayarak intikam almak isteriz.

Aslinda, kendimizi çok iyi hissedebilmenin ve güçlü olmanin tek yolu onlardan intikam almak yerine, "Seni Affediyorum" sözünü sarfedebilmektir.

Affetmek hiçbir zaman teslim olmak veya pes etmek degildir. Aksine özgür olmaktir. " Bir kere affettiniz mi, artik sizi inciten kisiye duygusal olarak kelepçelenmekten kurtulursunuz."

Affettiginiz kisinin onu hakedip haketmedigi hiç önemli degil, önemli olan sizin tüm kötü duygulardan özgür olabilmeniz.

Eger affedicilik erdemine sahip olmak istiyorsaniz fakat nasil baslayacaginizi bilemiyorsaniz, asagidaki önerileri uygulayabilirsiniz.

Önce sizi inciten küçük olaylardan baslayin. Eksik para veren bir memur veya yolunuzu kesen bir soför gibi sizi hiddetlendiren yabancilari affetmeniz sizi karsilasacaginiz daha zor olaylari affedebilmeniz için hazirlar.

Olumsuz duygulari zihninizden uzaklastirin. Kizginliginizi veya hayal kirikliginizi güvendiginiz bir arkadasiniza veya danismana anlatin. Bu sekilde sizi dinlemeleri duygusal olarak size güç katar ve olumsuz duygulariniz hafifleyerek daha sonra pisman olacaginiz birseyi söylemeniz veya yapmaniz tehlikesini önlemis olursunuz.

Empati ile dinleyin. Eger düsmaninizla karsi karsiya gelebiliyorsaniz, sessizce onu dinleyin ve sonra isittiklerinizi yorumlayin.

Meditasyon yapin veya dua edin. Sair Alexander Pope "Hata yapmak insancadir, affetmek ise Tanrisaldir" diye yazmistir.

Affetmenin unutmak oldugunu düsünmeyin. Çünkü degildir. Acilarimizi tamamen unutamayiz ve unutmamaliyiz da. Bu tecrübelerimiz bizi bir daha ayni aciyi yasamaktan kurtaracaktir ve bizim de baskalarina ayni aciyi yasatmamizi engelleyecektir.

Affedicilik insana iç huzuru saglar. Kolaylikla affedebilen insanlar daha çok gülebilirler, daha huzurludurlar. Ve yaydiklari iyi ve güzel duygularla daha saglikli yasarlar.

YAZAN :Reader's Digest'ten

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türk Yönetim Felsefesi

Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verildi. Her iki takım da performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık devresinden geçti. Büyük gün geldiğinde, iki taraf da kendini hazır hissediyordu.

Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar.

Yarış sonrasında Türk takımı çok sarsılmıştı. Türk Şirketi yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi. Sorunu araştırarak, çözüm yollarını önermesi için Mc Kinsey ve Arthur Andersen ve bir dizi diğer yabancı danışmanlık şirketiyle anlaşıldı.

Bir yıl süren ve milyonlarca dolara mal olan çalışmalar, analizler, araştırmalar sonucu yabancı danışmanlık şirketleri hatayı buldu ve çözüm önerisi getirdi :

Japonlar'ın takımında sekiz kişi kürek çekiyor, bir kişi dümencilik yapıyordu... Türk takımında ise bir kişi kürek çekiyor, sekiz kişi dümeni kullaniyordu.......

9 Kişilik Türk Takımı Japonlarla bir yarış daha yapmak üzere yeniden yapılandı. Yeni yapıda :

Dört Dümen Müdürü

Üç Bölgesel Dümen Müdürü

Kürek çekmekle görevli kişinin performansından sorumlu bir Dümen Yöneticisi...

ve Kürek Çekme elemanı

İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar.

Tepesi atan Türk Şirketi Yönetim Kurulu hemen aksiyon aldı :

Yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan Kürekçiyi kovdu ve Müdürlere sorunun çözümüne olan katkılarından ötürü ikramiye verdi.

İşte canım Türkiye'min gerçegi.......

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akıllı görünme çabası, çoğu zaman akıllı olmayı engeller
La Rochefoucauld

Damla, kendini tamamlayınca damlar.
ANONIM

Baba : Yemeğini bitir
Cocuk : Ağzım kelimelerle doluyken nasıl yemek yiyebilirim ki.
ANONIM

Birkaç saat mutlu olmak istiyorsanız, içki içiniz
Birkaç gün mutlu olmak istiyorsanız, seyahat ediniz
Birkaç hafta mutlu olmak istiyorsanız, evleniniz
Bir ömür boyu mutlu olmak istiyorsanız, doğa ile baş başa yaşayınız
Bir ömür boyu bedbaht olmak istiyorsanız, politika ile uğraşınız.
Konfiçyus

Dürüst insan her zaman gerçeği söyler, akıllı insan ise yalnız zamanında.
Bernard Shaw

Saf mantıksal düşünce, dünyayı anlamamız için yeterli değildir.Gerçeğe ilişkin tüm bilgiler deneyimle başlar, deneyimle biter. Saf mantıksal bir çerçeve içinde sunulan görüşler boş bir gerçektir.
Shirley Mc Lyne

Artık ayrı enstrümanlara akort olmayı bırakıp, birlikte bir senfoni yaratmamızın zamanı geldi.
ANONIM

Değişim ne zaman gerekli? sorusuna verilecek en iyi yanıt,
Gerekli hale gelmedendir.
Claus Moller

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türkü söyleyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar dünyayı çocuklara verelim bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden olumsuz ağaçlar dikecekler.
Nazım Hikmet

Kağıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkarır.
S.Fobes

Mutluluk elin erişebileceği çiçeklerden bir demet yapma sanatıdır.
B.Goddar

Eğitimin kökleri acı fakat meyveleri tatlıdır.
Aristotale

Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.
Mevlana

Karşılaştığım herkes en az bir konuda benden daha yetenekli, öyle ki her insandan öğreneceğim bir şey var.
ANONIM

Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür. Ama kimse önce kendisini değiştirmeyi düşünmez.
V.Hugo

Sevmek mutluluğumuzun bir başkasının mutluluğu içine yerleştirmek demektir.
Wilheim Van Lubreitz

Bir insan parmağını başkasına uzatınca, üç parmağın da kendisine uzatıldığını unutmamalıdır.
Louis Nizer

Sevmek için insanlara kendileriyle ilgilendiğimizi belli etmeliyiz. Bunun en iyi yolu da uzanmak ve bunu onlara mümkün olduğu kadar çok göstermektir.
Leo Buscaglia

Sadece sevgi canlıları tamamlayacak bir biçimde birleştirme yeteneğine sahiptir, çünkü sadece o anları alır ve birbirleriyle en derinliklerindeki şeylerle birleştirir.
Pierre Teilhrard De Chardin

Bir insan hayranlık duyup sevebildiği sürece sonsuza kadar genç demektir.
Pablo Casals

Kafası mum olan, ateşe yaklaşmaz.
ANONIM

Paylaşılan bir sevinç iki kat olur, paylaşılan bir acı yarıya iner.
Cicero

Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.
Özdemir Asaf

- Hala öğrenci misin?
- Günlerimin sonuna kadar öğrenci kalacağımı umuyorum.
Anton Chekhow

İnsan Dediğin
Bütün akılları denesen
Bütün duygulardan geçsen
Bütün kitapları okusan
İnsan dediğin insanca düşünen
İnsanca davranandır yok ötesi
Tevfik Akdağ

Yaşanılan çağın kendi anlamlarından oluşan bir dili vardır ki, Her dil ona uymak zorundadır.
ANONIM

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına.Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
ATAOL BEHRAMOĞLU

Kurnaz insanlar, okumayı küçümserler, basit insanlar ona hayran olurlar akıllı insanlar ise ondan faydalanırlar.
Francis Bacon

Başarı istediğini elde etmek, mutluluk ise elde ettiğini sevmektir.
Anonim

Don Kişot olmak için yola çıkan pek çok insan evine Sanco Panco olarak döndü.
İspanyol atasözü

Yaşama sevinci, zorlukların üstesinden gelmek değil, Zorlukların üstesinden gelebilecek morali hissetmektir.
ANONIM

Marifet nedir bilir misin ?
Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesi.
ANONIM

Büyümek için büyümek, bir kanser hücresinin ideolojisidir.
E.ABBEY

Bilmeyen ve bilmediğini bilen, çocuktur Ona öğretin
Bilen ve bildiğini bilmeyen, uykudadır Onu uyandırın
Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen, aptaldır Ondan sakının
Bilen ve bildiğini bilen, liderdir Onu izleyin
K'ung-Fu-tzu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Akıllı görünme çabası, çoğu zaman akıllı olmayı engeller
La Rochefoucauld

Damla, kendini tamamlayınca damlar.
ANONIM

Baba : Yemeğini bitir
Cocuk : Ağzım kelimelerle doluyken nasıl yemek yiyebilirim ki.
ANONIM

Birkaç saat mutlu olmak istiyorsanız, içki içiniz
Birkaç gün mutlu olmak istiyorsanız, seyahat ediniz
Birkaç hafta mutlu olmak istiyorsanız, evleniniz
Bir ömür boyu mutlu olmak istiyorsanız, doğa ile baş başa yaşayınız
Bir ömür boyu bedbaht olmak istiyorsanız, politika ile uğraşınız.
Konfiçyus

Dürüst insan her zaman gerçeği söyler, akıllı insan ise yalnız zamanında.
Bernard Shaw

Saf mantıksal düşünce, dünyayı anlamamız için yeterli değildir.Gerçeğe ilişkin tüm bilgiler deneyimle başlar, deneyimle biter. Saf mantıksal bir çerçeve içinde sunulan görüşler boş bir gerçektir.
Shirley Mc Lyne

Artık ayrı enstrümanlara akort olmayı bırakıp, birlikte bir senfoni yaratmamızın zamanı geldi.
ANONIM

Değişim ne zaman gerekli? sorusuna verilecek en iyi yanıt,
Gerekli hale gelmedendir.
Claus Moller

Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar oynasınlar türkü söyleyerek yıldızların arasında dünyayı çocuklara verelim kocaman bir elma gibi sıcacık bir ekmek somunu gibi hiç değilse bir günlüğüne doysunlar dünyayı çocuklara verelim bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı çocuklar dünyayı alacak elimizden olumsuz ağaçlar dikecekler.
Nazım Hikmet

Kağıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkarır.
S.Fobes

Mutluluk elin erişebileceği çiçeklerden bir demet yapma sanatıdır.
B.Goddar

Eğitimin kökleri acı fakat meyveleri tatlıdır.
Aristotale

Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır.
Mevlana

Karşılaştığım herkes en az bir konuda benden daha yetenekli, öyle ki her insandan öğreneceğim bir şey var.
ANONIM

Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür. Ama kimse önce kendisini değiştirmeyi düşünmez.
V.Hugo

Sevmek mutluluğumuzun bir başkasının mutluluğu içine yerleştirmek demektir.
Wilheim Van Lubreitz

Bir insan parmağını başkasına uzatınca, üç parmağın da kendisine uzatıldığını unutmamalıdır.
Louis Nizer

Sevmek için insanlara kendileriyle ilgilendiğimizi belli etmeliyiz. Bunun en iyi yolu da uzanmak ve bunu onlara mümkün olduğu kadar çok göstermektir.
Leo Buscaglia

Sadece sevgi canlıları tamamlayacak bir biçimde birleştirme yeteneğine sahiptir, çünkü sadece o anları alır ve birbirleriyle en derinliklerindeki şeylerle birleştirir.
Pierre Teilhrard De Chardin

Bir insan hayranlık duyup sevebildiği sürece sonsuza kadar genç demektir.
Pablo Casals

Kafası mum olan, ateşe yaklaşmaz.
ANONIM

Paylaşılan bir sevinç iki kat olur, paylaşılan bir acı yarıya iner.
Cicero

Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz.
Özdemir Asaf

- Hala öğrenci misin?
- Günlerimin sonuna kadar öğrenci kalacağımı umuyorum.
Anton Chekhow

İnsan Dediğin
Bütün akılları denesen
Bütün duygulardan geçsen
Bütün kitapları okusan
İnsan dediğin insanca düşünen
İnsanca davranandır yok ötesi
Tevfik Akdağ

Yaşanılan çağın kendi anlamlarından oluşan bir dili vardır ki, Her dil ona uymak zorundadır.
ANONIM

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına.Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır.Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.
ATAOL BEHRAMOĞLU

Kurnaz insanlar, okumayı küçümserler, basit insanlar ona hayran olurlar akıllı insanlar ise ondan faydalanırlar.
Francis Bacon

Başarı istediğini elde etmek, mutluluk ise elde ettiğini sevmektir.
Anonim

Don Kişot olmak için yola çıkan pek çok insan evine Sanco Panco olarak döndü.
İspanyol atasözü

Yaşama sevinci, zorlukların üstesinden gelmek değil, Zorlukların üstesinden gelebilecek morali hissetmektir.
ANONIM

Marifet nedir bilir misin ?
Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesi.
ANONIM

Büyümek için büyümek, bir kanser hücresinin ideolojisidir.
E.ABBEY

Bilmeyen ve bilmediğini bilen, çocuktur Ona öğretin
Bilen ve bildiğini bilmeyen, uykudadır Onu uyandırın
Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen, aptaldır Ondan sakının
Bilen ve bildiğini bilen, liderdir Onu izleyin
K'ung-Fu-tzu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cocuk dedigin uslu oturur.
Cocuk dedigin büyüklerin sözünü dinler.
Cocuk dedigin her lafa karismaz.
Cocuk dedigin ``yapma`` deyince yapmaz.
Cocuk dedigin ``yat`` deyince yatar.
Cocuk dedigin önüne konulani yer.
Cocuk dedigin yeni icatlar cikarmaz.Cocuk dedigin ders calisir.
Cocuk dedigin dik kafalilik etmez.
Cocuk dedigin cok soru sormaz.
Cocuk dedigin karsilik vermez.
Cocuk dedigin paylaninca önüne bakar.
Cocuk dedigin evi dagitmaz.
Cocuk dedigin her seyi istemez.
Cocuk dedigin her duydugunu söylemez.
Cocuk dedigin anasindan babasindan korkar.
Cocuk dedigin ``simdi seni gebertirim`` deyince sus pus olur.
Cocuk dedigin her önüne gelenle oynamaz.
Cocuk dedigin büyüklerini üzmez.
Cocuk dedigin ikide birde zirlamaz.
Cocuk dedigin büyüklerin vurdugu yerde gül bitecegini bilir.
Cocuk dedigin agaca da cikmaz.
Cocuk dedigin kapinin önüne cikar.
Cocuk dedigin durmadan islik calmaz.
Cocuk dedigin yemekten önce kiraz yemez.
Cocuk dedigin hep top pesinde kosmaz.
Cocuk dedigin kus pesinde de kosmaz.
Cocuk dedigin kiz pesinde hic kosmaz.
Cocuk dedigin büyüklerin bir dedigini iki ettirmez.
Cocuk dedigin zirt pirt televizyonu acmaz.
Cocuk dedigin söylenen isten kacmaz.
Cocuk dedigin anasinin babasinin odasini acmaz.
Cocuk dedigin kapi calininca kosar kapiyi acar.
Cocuk dedigin insanin tepesine binmez.
Cocuk dedigin aksama kadar bisiklete de binmez.
Cocuk dedigin kimsenin dalina basmaz.
Cocuk dedigin islak yerlere de basmaz.
Cocuk dedigin sofrada adam gibi oturur.
Cocuk dedigin büyüklerin yaninda oturmaz.
Cocuk dedigin haytalik etmez.
Cocuk dedigin cocuklugunu bilir.
Cocuk dedigin saygi suygu bilir.
Cocuk dedigin dersini de bilir.
Cocuk dedigin insanin kafasini sisirmez
Cocuk dedigin pirtlatmakicin avurdunu sisirmez.
Cocuk dedigin cok gülmez.
Cocuk dedigin cagrilinca gelir.
Cocuk dedigin yemek saatinde eve gelir.
Cocuk dedigin yüzüne bakilinca kendine gelir.


Büyüklere gelince...
Onlar büyüktür, her seyi yapabilirler. Ve cocuklar yaslanip ölünceye dek, her seyi sadece büyüklerin yapabilecegine inanarak yasarlar.


Cetin ALTAN
(14 Haziran 1985)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gelecegin Suçlusunu Yetistirmenin En Basit Kurallari

*- Daha küçükken çocuga istedigi herseyi vermeye baslayin! Bu sekilde o, herkesin onun geçimini saglamak zorunda olduguna inanacaktir.

*-Kötü sözler söyledigi zaman gülün! Böylece o kendisinin akilli olduguna inanacaktir.

*-Ona düsünmeyi ve beynini kullanmayi hiç ögretmeyin! 21 yasina gelince kendi kararlarini, kendisi versin diye bekleyin!

*-Yerde biraktigi herseyi kaldirin; kitaplarini, ayakkabilarini, kiyafetlerini, onun için herseyi siz yapin ki; o bütün sorumluluklarini baskalarina yüklemeye alissin!

*-Onun gözünün önünde sik sik kavga edin ki; bu sayede aile bir gün parçalanirsa çok fazla üzülmesin.

*-Ona istedigi kadar harçlik verin ki; hiçbir zaman kendi parasini kazanmanin ne oldugunu ögrenmesin.

*-Yiyecek, giyecek ve konforla ilgili bütün arzularini yerine getirin ki; istediklerine ulasmak için çalismak gerektigini ögrenmesin.

*-Komsulara, ögretmenlere, polislere karsi daima onun tarafini tutun ki, onlarin hepsine karsi pesin hükümleri olussun.

*-Bütün bunlari ve benzerlerini yaparak yetistirdiginiz çocugunuz bir gün suç islerse, kendisinden özür dileyin! Ama onu felaket dolu bir hayata hazirladiginiz için kendinize tesekkür etmeyi ihmal etmeyin!!


Bu belge ABD Houston Polis Müdürlügü tarafindan hazirlanmis ve kentteki tüm evlere ve okullara dagitilmistir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Değişik ülkelerden gelmiş insanlar aynı masada birer kadeh şarap ısmarlarlar. Şaraplar gelince bakarlar ki,

her birinin kadehinde bir karasinek vardır.

İsveçli, aynı kadehte yeni şarap getirilmesini ister.

İngiliz, yeni kadehte yeni şarap getirilmesini ister.

Finlandiyalı, sineği kadehten alır ve şarabı içer.

Rus, şarabı sinekle içer.

Çinli, sineği yer fakat şarabı içmez.

İsrailli, sineği yakalar ve Çinliye satar.

Yunanlı, şarabın üçte ikisini içer ve yeni şarap ister.

Norveçli, sineği yakalar ve yem olarak kullanmak üzere balığa çıkar.

İrlandalı, sineği ezerek şaraba karıştırır ve İngiliz'e ikram eder.

İskoç, farkında olmadan şarabı sinekle içer, sinek boğazına takılınca; 'Allah kahretsin şimdi içtiğimi kusacağım!' der.

Amerikalı, lokantaya tazminat davası açar ve 65 milyon dolar tazminat talep eder.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İş adamı traş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir.

Derken, kapının önünden agır agır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulagına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..." Berber çocuga seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar.

Berber işadamının kulagına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde beşyüzbin, diger elinde beşmilyon'luk bir banknot oldugu halde çocuga sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?"

Çocuk dalgın dalgın bir beşyüzbine bir de beşmilyona bakar ve sonunda beşyüzbinlik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır. Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.Traş bitince işadamı sokaga çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden beşmilyonluk degil de, beşyüzbinlik banknotu aldıgını sorar.Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:

"Hehehe... Eger besmilyonlugu alırsam oyun biter!"


Allah'in bile insanlar hakkindaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra verdigine inanirken...
Biz kim oluyoruz da insanlari birkaç kez görmek, iki-üç yazi okumak, birkaç dedikodu dinlemekle...
Yargilama hakkina sahip olabiliyoruz!

Dale Carnegie

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bana seçmem ve seçmemem gereken yolları gösteren,
Gösterdikleri güç ve şefkatle bana ışık tutan,
Zayıflıkları ve cehaletleri yolumu karartan ve kendime başka bir yol seçmem için beni yüreklendiren,

Hayat yolculuğumda bana eşlik eden kadınlara.
Bana nasıl yaşamam, nasıl yaşamamam gerektiğini öğreten,
Gösterdikleri iyilik, başarı ve şefkate Tanrı’ya inanmamı sağlayan,
Kötülükleri, kıskançlıkları ve esirgedikleriyle bencillikten uzaklaşmama neden olan,
Hayat yolculuğumda bana eşlik eden kadınlara.
Bana kim olduğumu ve olmadığımı öğreten,
Verdikleri sevgi, cesaret ve güvenle ayakta kalmamı sağlayan,
Yargıları, neden oldukları düş kırıklıkları, sadakatsizlikleriyle doğru kararlar vermeyi öğreten.

Hayat yolculuğumda bana eşlik eden kadınlara.
İster karanlıkla, ister ışıkla, ama bana her koşulda sevgiyi öğreten ve hayat yolculuğumda bana eşlik eden kadınlara.

Bu kadınlara yürekten “Allah sizi korusun” ve “Teşekkür ederim” diyorum, çünkü bana verdiğiniz ve benim için yaptığınız fedakarlıklar sayesinde büyüdüm ve özgürlüğümü kazandım..

Rahibe Melissa M. Bowers

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gözlerden uzak sessiz ıssız yer arıyorum
İstemeden kaybedeceğim mutlulukları
O uzak,ıssız köşelerde yalnız başıma
Tekrardan yaşamak istiyorum
Sevginin zor ulaşılıpta
Kolay bittiğini anlıyorum
Bir insan için yanıp tutuştuğum
Bu hallerime hiç alışkın olmadığım beni görüyorum
Her şeyden önce aşkından ve sevgisinden emin olduğum
İlişkimiz boyunca bana güven veren
Beni deliler gibi seven seni görüyorum
İşte bu mutlulukların en güzeli
Daha ne istenir ki…

Şair : Zeynep YILDIZ

 

 

 

 

 

 

 

Sevda kuşuna bir ok atmaya gör. Öldüğüne mi yanarsın öldürdüğüne mi? Bir ok da kendi yüreğine saplamak istersin bir ümit engel olur. Mahpese kapatılır zaman kavramını unutursun. Acı ve hüzün mutluluk kadar yakın; fakat aldatıcı değildir. Mahkum gömleğini öyle benimsersin ki, karanlık odan meskenindir. Sayısızca düşler ve hayaller duvarlarına resmedilir, hatıralar nakışlanır. Her birine ayrı ayrı mısralar yazar, müzik eşliğinde raks edersin. Hiçbir ressamın, şairin, müzisyenin göremeyeceği kadar efsuni... Sana ait eserler seninle gömülür toprağa ve sadece ay ışığı onları sunar yeryüzüne. Kimseler okuyamaz ve göremez de, nasıl anlasınlar ki? Ay sadece senin için geceyi nurlandırır.

Bana kırıldın, biliyorum. Ağlıyordun son gördüğümde, konuşmak istedim ama kelimeler kifayetsiz kaldı. Üzüntüne ortak olmayı ne çok isterdim, beraberce neşelenirdik hep. Hüznü içimizde taşırdık, kimseler bilmezdi bizi bizden başka. Yalnız değildik; beni göremediğinde tasalanmazdın, var olduğumu bu gece olmazsa başka bir gece buluşacağımızın ve anlatacak çok şeylerimizin olduğunun avuntusu yaşama heyecanını körüklerdi. Ve... "Ayrılmak" fiili bizden ıraktı, ölüm dahi mani değildi buluşmalarımıza.

Sen, her gece başını nazlı nazlı, insanoğluna bahşedilen güzelliğinle geceye kaldırır, gözlerinle kısa bir yolculuktan hemen sonra parıltıları fark ederdin. Bazen kutup yıldızı sana şaka yapar, ben olduğumu zannederdin. Ona tatlı bir tebessüm bırakır, hemen karşısında beni bulurdun. Saatlerce konuşurduk ve senin en çok hangi halini severdim biliyor musun? Hani gözlerin gökle buluştuğu vakit, benim gençlik veya olgunluk çağımdaki en parlak olduğumu fark edip, sevincinden haykırarak herkesi başıma toplardın....

Evet. Hiç hesap etmediğimiz ayrılık bizi de buldu, fani olduğumuzu unutuvermişiz sarhoşluğumuzdan. Ne olduysa sana dostum, çok uzun sürdü, divane oldum, kaç kez döndüm kimbilir? Her sabahın gecesinde şimdi mi acaba, diye hayıflandım. Hatta bir ara sana benzedim, inzivaya çekildim. Gel artık! Özledim hem de çok. Unutalım bed, fena tüm acıları, güzellik ve mutluluk duruyor hala. Biliyorum dinlemekten bıktın tüm yaşam masallarını. Söz, onlardan hiç bahsetmeyeceğim. Çabuk ve erken öğrendin mücadeleyi, savaşlar bitmez, barış var çünkü. Nefreti de duymak istemiyorsun sevgiyi de, zaten ikiz kardeş gibiler. Dilersen en sevdiğimiz felsefi mevzuları bile es geçeriz. Şiir de okumanı istemem senden. İsteğim; sadece sırra kadem basmaman.

Unutmadığını, hep aynı vakitler yad ettiğini biliyorum. Eskisi kadar güçlü, serin ışıltılı olmadığını düşünüyorsun; ama bil ki hala cesur ve ümit edilensin. Kıpırtıları hissediyorum gönlünde, hiçbir yere sığdıramıyorsun isyanını. Nedamet ateşi her tarafını sarmış, sana ait olan kirleri arındırıyor; lakin beraberinde yeşilin tüm albenili renklerini yakıyor, beyazı lekeliyor. Bu hüznü ben dahi taşıyamıyorum, artık yeter! Sana musikiyle sesleniyorum son olarak :

Yetmez mi hüzünler perim, yetmez mi? Sana bir inşirah suresi neşesi, Bana bir yasin sessizliği...

Mektubumun sana tez elden ulaşması için, saba meltemiyle gönderiyorum. Seni Cumartesi gecesi bekliyor olacağım, senin için en beğendiğin elbisemi giyeceğim, kızıl renkli olanı. Hasretini çeken dostun; Ay.

Bitti, diye iç geçirdi, her başlayan gibi. İçindeki kıvılcım körüklendi birden, öyle ya çok uzun oldu bu ayrılık...



- Yazarı Bilinmiyor –

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVGİMİN ŞİİRİ

Sonbaharın yapraklarını döktüğü arnavut kaldırımlarında
Esen rüzgar ılgıt ılgıt yüzümü okşadıkça içimdeki hüzün depreşiyor.
Zamansız biten bu mutluluğun gölgesinde kalmış
Elem dolu manalı gözlerimin sönük feri ile
Rahatsız edici duygular sarmalıyor ruhumu

Zaman dursun istiyorum,bitmesin bu rüya istiyorum ama nafile
Er ya da geç güzelliklerin bittiği yerlerde oluyormuş
Yaşamın başlayıp süregittiği o ince çizgide
Naçar kalmış yüreklerin arzuları,hırsları,nefretleri,
En önemlisi de yaşadıkları o saf sevgileri bir zaman sonra
Parçalanmış bir hayatın yazgısıyla sona erer.

Şair : Zeynep YILDIZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Evlenip, bir çocuğumuz, sonrasında bir tane daha olunca hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.. Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için kızar, onlar büyüyünce daha mutlu olacağımıza inanırız.. Bundan sonra ergenlik çağında çocuklarla uğraşmamız gerektiği için öfkeleniriz.. Kendimize çocuklar bu dönemden çıkınca daha mutlu olacağımızı söyleriz. Kendi kendimize telkinlerde bulunuruz. Yaşamımızın; yeni bir araba alınca, güzel bir tatile çıkınca, emekli olunca dört dörtlük olacağını söyleriz.
Gerçek ise mutlu olmak için tu andan daha iyi bir zamanın olmadığıdır. Eğer şimdi değilse ne zaman ? Hayatınız her zaman mücadelelerle dolu olacaktır. En iyisi bunu kabul edip, her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir.
Alfred D.Souza derki; Uzun bir zamandan beri hayatın -gerçek hayatın- başlamak üzere olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun üzerinde bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hala hizmet edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu. Sonra hayat başlayacaktı. Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı. Bu görüş açısı mutluluğa giden bir yol olmadığını görmemi sağladı. Mutluluk yolun kendisi. Öyleyse sahip olduğunuz her anın kıymetini bilin ve ona özel biriyle paylaştığınız (vaktinizi beraber harcayacak kadar özel) için daha fazla değer verin ve unutmayın, zaman hiç kimse için beklemez.
Öyleyse okulu bitirene kadar, tekrar okula gidene kadar, para kazandığınız veya kaybettiğiniz zamana kadar, çocuklarınız olana kadar, çocuklarınız evden ayrılana kadar, iş başlayana kadar, emekli olana kadar, evlenene kadar, boşanana kadar, cuma gecesine kadar, pazar sabahına kadar, bir araba veya ev alana kadar, ilkbahara kadar, kışa kadar, şarkınız söylenene kadar, içki içinceye kadar..... Mutlu olmak için içinde bulunduğunuz andan daha iyi bir an bulmak için beklemekten vazgeçin. Mutluluk varis değil bir yolculuktur.

PARAYA İHTİYACINIZ YOKMUŞ GİBİ ÇALIŞIN DAHA ÖNCE HİÇ İNCİNMEMİŞ GİBİ SEVİN VE SEYREDEN HİÇ KİMSE YOKMUŞ GİBİ DANS EDİN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı.. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa.. Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar.. Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye.. Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı.. Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rastgele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD'yi bana sarar mısınız?.." Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı..Ertesi sabah gene gitti ayni dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan.. İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da.. Anne ağlıyordu.. "Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü.. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.. İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. "Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!." Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı.. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!.."Unutmayın.. Düşündüğünüz şeyi mutlak söyleyin.. Birini seviyorsanız, söyleyin ona.. İçinizdeki söylemekten korkmayın. Birisi hakkında ne hissediyorsanız söyleyin ona.. Ve hemen söyleyin.. Hemen.. Çünkü, doğru zamanı bekler ve "İşte şimdi tam zamanı" derseniz, bir bakarsınız çok geç olmuş.. Gününüze sahip olun ki, pişmanlıklar yaşamayasınız. Hepsinden önemlisi, dostlarınıza, sevdiklerinize, ailenize hep yakın olun.. Çünkü bugünkü insan olmanızı onlar sağladı, sizi onlar şekillendirdiler.. "Seni seviyorum" demekten sakın, ama sakın çekinmeyin, utanmayın, korkmayın!.. Yaşamı yaşanmaya değer yapan şey sevgidir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu duygulara haber verilmiş.
Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş,
çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman,
Aşk yardım istemeye karar vermiş.
v Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın ?" diye sormuş.
Zenginlik, "Hayır, alamam.
Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir 'den yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et !"
"Sana yardım edemem, Aşk.
Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin."
diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim."
"Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş;
ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş. "
Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki,
onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
Aşk 'a yardım eden yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk,
Bilgi 'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?"
"O, Zaman 'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir..."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ariane, kıyılarında dalgaların kudurduğu, Naksos adasında yaşıyordu... Aşktan nasibini alamamış kederli kız Ariane, sevgilisi Theseus tarafından terkedilmişti.

Bu acıyla ağlayıp sızlıyor, Theseus'a beddualar ediyordu.
Bazen kıyıda kumlar üzerine uzanıyor, kumları gözyaşları ile ıslatıyordu. Bazen de denize hakim yüksek bir kayaya çıkıyor ve Theseus'u götüren mavi geminin uzaklarda
kayboluşunu tahayyül ederek, ayrılık gününü içi yanarak anıyor ve bağırıyordu:

-"Theseus! Duygusuz, taş gibi bir yüreğin var! Seni hangi dişi aslan dünyaya getirdi? Senin yanında ne kadar mesuttum. Her şeye boyun eğen bir köle gibi sana hizmet etmedim mi? Senin yorgun ayaklarını yıkayan ben değil miydim? Yatağının üzerine erguvan renkli örtüyü kim yayıyordu? Beni bu ıssız adada bırakıp gideceğine, babamın evine götürseydin. Bundan sonra ben ne yapabilirim? Benim kederimi kim dağıtacak, bana kim ümit ve teselli getirecek?

Kıyılarında azgın dalgaların gürültüler çıkararak parçalandığı bu adada ben nasıl yaşayabilirim? Derin ve korkunç deniz beni babamdan ve tanıdıklarımdan ayırıyor. Hayatımın
ilk baharında, bu kayalık, ıssız adada terkedilmiş bir halde ölecek miyim?"

Bir gün, gönlünde sayısız kederlerin dolup taştığı güzel saçlı bakire, bitkin bir halde kıyıya uzanmış ve kendinden geçmişti. İşte tam bu sırada rüzgarda uçuşan sarı saçları ile esrarengiz bir delikanlı, Naksos adasına çıktı.

Karaya ayağını basar basmaz, bu ıssız adanın güzel kızı genç Ariane'i uykunun kolları arasında gördü.

Esrarengiz delikanlı, sonsuzluğun ve yalnızlığın kralı idi. Uzay'ın uzanıp giden boş sesizliğine hükmediyordu. Bütün bunlara rağmen yaşamdan mesut olmasını biliyordu. Genç kralın gönüllerden kederi kovan, muztariplere neşe ve teselli getiren bir tabiatı vardı.

Güzel Ariane'e baktığında kalbi heyecanla çarptı, iri gözleri ile onun uyuyuşunu, bu güzel manzarayı doya doya seyretti...

Zavallı Ariane bir kayanın oyuğuna uzanmıştı. Uzun saçlı başını sol kolunun üstüne koymuş, sağ kolu da ilahi çehresinin parlak ve tatlı güzelliğini çerçeveliyordu.

Uyandığında genç kral ona yaklaştı:
-"Güzel peri kızı", dedi. "Sen şanlı bir kralın sevgilisi olmayı hak etmeden evvel Theseus'un ümitsiz aşığı idin.
İlkbaharın neşesiyle canlanmadan önce kış soğuğu ile uzun zaman uyumuştun." Böyle söylerken Kral, elindeki tacı, hoşuna giden bu güzel kızın dalgalanan saçları üzerine koydu. Fakat bu parlak taç, Ariane'in alnına dokunur dokunmaz; uzadı, göklere kadar yükseldi.
Üzerinde bulunan kıymetli taşların, cevherlerin her biri, gökyüzünde birer yıldız oldu. Kralın Kraliçesini bulmasının ve birleşmelerinin hatırasını ebedi olarak saklamak için bu yıldızlar tacı, gökyüzünde çakılı kaldı. Artık Genç Kral'ın sonsuzluğu ve uzayın karanlığı yıldızlarla cümbüşlenmişti.

Ariane'in iffeti, yalnızlığı ve kalbinin hüznü ona günün birinde sonsuz mutluluğu getirmişti. Bunun için binlerce yıldır yıldızlar onlara bakmasını bilen mutlu insanlara göz kırparlar......

Sevgi Paylaşmaktır.
Boşluk dolduran değil, Boşluğu doldurulmayan ol...!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Adam 3 yaşındaki kızını, gayet pahalı bir hediyelik kaplama kağıdını ziyan ettiği için azarlamıştı.

Küçük kız, koskoca bir paket altın yaldızlıkağıdı bir kutuyu eğri büğrü sarmak için kullanmıştı...

Yılbaşı sabahı küçük kızı, paketi getirip:

"- Bu senin babacığım" dediğinde çok üzüldü.

Acaba gereğinden fazla mı tepki göstermişti kızına. Bir gece evvel yaptığından utanarak, kutuyu açtı.

Fakat kutunun içi boştu.

Kızına gene çıkıştı:

"- Birisine bir hediye verdiğinde, kutunun içinde bir şey olması lazım. Bunu da mı bilmiyorsun küçük hanım?.."

Küçük kız gözlerinde yaşlarla babasına baktı.

"- O kutu boş değil ki baba! İçini öpücüklerle doldurmuştum!.."

Babası o kadar çok üzüldü ki, koştu, kızına sarıldı. Beraberce ağladılar.

Adam o kutuyu ömrünün sonuna kadar sakladı.

Ne zaman keyfi kaçsa, ne zaman morali bozulsa, ne zaman kendini kötü hissetse, kutuya koşar, içinden minik kızının sevgi ile doldurduğu hayali öpücüklerden birini çıkarırdı.

Aslında bütün insanlara böyle bir kutu mutlaka verilmiştir.

Zor zamanlarda bu kutuyu çıkarıp içine bakabilmeyi başarmak, mutluluğun anahtarlarından biri olsa gerek.."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevmek...Tanrının bize bağışladığı en yüce duygulardan bir tanesi... Yaşamımıza renk katan yegane şey. Sevmek ve sevildiğini hissetmek, hissettirmek. Sevmek... her şeyi, dünyayı, yaşamayı, insanları, kuşları, çiçekleri, denizi, suyu, herşeyi, kendimizi bir de. Biz ulus olarak sevgi dolu insanlarız aslında, yüreğimiz hep bu ışıltılarla dolu. Ama sevgimizi dile getiremiyoruz yeterince. Hep içimizde, yüreğimizde saklı tutuyoruz, nedense kullanmayıp saklıyoruz. Halbuki ne güzel iki kelimedir “ seni seviyorum ” diyebilmek. Bu gizemli kelimeyi kullanmaktan korkmasak, içimizden geldiği gibi ve hissettiğimiz anda söyleyebilsek keşke sevdiklerimize.

Dünün , sabahın ilk ışıklarında yeni açmış bir çiçeğin yaprağındaki çiğ tanesi ile size gülümsemesini bir kez. içimizi mutlulukla dolduran bu sıcak tablo karısında “ seni seviyorum güzel çiçek” demek, ne hoş bir karşılamadır onu. ( aptalca mı geliyor size, gelmesin lütfen) Yada aynada yüzünüze bakarken içten gelen bir gülümseme ile kendi kendimize “ seni seviyorum ” desek, diyebilsek keşke.

seni seviyorum ” öyle sihirli ve güçlü iki sözcüktür ki aslında; söylendiği anda karşımızda akan suları bile durdurur anında. Eşimize, kızımıza, sevgilimize, emektar köpeğimize, yetiştirdiğimiz çiçeklere, büyüklerimize , tüm sevdiklerimize söyleyelim her an içimizden geldiğinde; duraksamadan,” acaba tepkileri ne olur, yada çok söylemeyeyim etkisi azalır ” diye düşünmeden. Olabilir mi hiç böyle bir şey, etkisi azalabilir mi hiç. Bu iki sözcük ne kadar sık kullanılırsa insanın içini o kadar okşar, o kadar sevgi ile doldurur, ilişkileri düzene sokar, uzaklar hemen yakınlaştırır, mesafeleri yok eder. Ne güzel bir şeydir bunu sıkça kullanabilmek, alışkanlık haline getirip söyleyebilmek.

Hayatın ne kadar acımasız, ne kadar kısa olduğunu, belki yarın sevdiğimiz ve değer verdiğimiz kişileri bir daha bulamayacaımızı düşünecek olursanız; bence şu anda, şu saniyeden itibaren, daha fazla geç kalmadan söyleyelim, haykıralım sevgimizi; “ seni seviyorum ” diyelim.

Eşimizi yada sevdiklerimizi yolculuğa uğurlarken hazırladımız bavulun içine, giyisilerin arasına “ seni seviyorum ” yazan minicik notlar iliştirelim. Bizden önce eve geleceğini bildiğimiz anlarda yine onlar için evin çeşitli yerlerine “ seni seviyorum ” mesajları bırakalım. İnanın o mesajları gördüklerinde yaşayacakları mutluluğu kelimelerle anlatmak mümkün olmaz. Bu öylesine güzel bir sıcaklık, öylesine güzel bir yakınlaşmadır, sözcüklere sığdıramazsınız gücünü.

İçimizde tutup, saklayıp, ayda yılda bir kez söylediğimizde; hayatımızdaki “keşkelerin” sayısı hızla artacaktır inanın buna. Oysaki “keşkelerin “geri dönüşleri yoktur; giden yıllarla birlikte onlarda gider, yakalayamazsınız.

O halde gelin kullanmaktan çekinmeyelim, “ seni seviyorum ” demeyi de sevelim, tüketelim bolca. Bilin ki siz kullandıkça tükenmeyecek, size geri dönşleri katlanarak artacaktır.

Yazarı : Belgin Eryavuz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli... 

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı... 

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı... 

Dost dediğin; fanatik olmalı; 

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli. 

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli, 

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...


Ama hepsinden daha çok; 

Dost matematiksel olmali; 

Sevinci çarpmalı... 

Üzüntüyü bölmeli... 

Geçmişi çıkarmalı... 

Yarını toplamalıi... 

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... 

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı... 

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı... 



Mevlana

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hayatta yaşadığımız olumlu ya da olumsuz duyguların tamamıyle beynimizin kontrolü altında olduğunu biliyor musunuz?

İstediğiniz anda,istediğiniz şekilde bütün negatif duyguları, pozitif bir şekile getirmek, kendi elimizde.Ne kadar üzülürsek üzülelim ne kadar sorunlarımız olusa olsun beynimizin gücüyle içinizdeki BEN'e kulak verin.Bizi en iyi anlayan dostumuz sadece biziz.Hayatta elbette zorluklar olucak, bu belkide yaşamın bir kuralı, çok mutlu bir hayatta belki mutsuz bir hayat haline gelecektir belli bir zamandan sonra insana.Önemli olan hayatı kurallarına göre yaşamak ve içinden gelen sese göre hareket ederek sürdürmek.Bir gün aynanın karşısına geçin ve kendinizle konuşun.Kendinize sorular yönetin, aldığınız cevaplara siz bile inanamıyacaksınız.İnsanın kendi sorularına verdiği cevaplar daima yalansız ve dürüst cevaplardır.Asla kaçamak yapamazsınız kendinize ve beyninize. Beynimiz yaptığımız ve yaşadığımız şeyleri o kadar iyi programlayabiliyor ki. Sıkıntılarınız veya üzüntülerinizi,illaki birileri ile paylaşmak zorunda değilsiniz, sizi en iyi anlayan, sizi dinleyen, bir arkadaş, bir dost var içinizde,içinizdeki sese kulak verin.O ses çok yakınınızda!!!Yeterki o sesi duyun!!!

Asla hayatınıza keşkeleri sokmayın.Keşkelersiz de yaşanır.Keşkeler zaten yaşanmışlar bütünüdür.Onlar yaşanmalıydı belkide. doğrularımızı bulmak için.Önemli olan bir kaç kez üstüste kendinize keşkeleri tekrar etmemek.Her yaşanmışın bir nedeni,Ve her yaşamın bir bedeli vardır.O bedel keşkeler olmasın!!.Hayat herşeye rağmen devam etmeli hayal kırıklıkları da olsa,üzüntü de olsa gam,tasa, keder de olsa hayat bizim hayatımız.

Tavsiyem bütün olumsuz düşünceleri kafanızdan silin ve yerine olumlu cümleler koyun kelimelerin bile değişip yetersiz kaldığını göreceksiniz.Hayatta hiç bir şeyi şansa bırakmayın!!!Şans bir oyun, yaşam ise bir gerçektir.

Gönderen : Tuğba Öz

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Beni hatırlayacaksın

ve birkaç damla yaş süzülecek yanaklarından

Beni hatırlayacaksın

usulca bırakacaksın anılarını kaldırımlara

Beni hatırlayacaksın

avuçlarında solacak yapraklar gibi ümitlerin

Beni hatırlayacaksın

Ömer ÖZEL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Amerika'da evli çiftler arasında yapılan bir araştırmaya göre, bakın bazı erkekler eşlerinin nelerinden şikayet ediyor:

"..Karım aşırı kilolu ama sorun bu degil.. sorun şu: Tv'de maç seyrederken ne zaman cok önemli bir pozisyon olsa ekranın önünden geçeceği tutuyor!!"
Howard, Dodge City, Kansas

".. Bir sabah kahvaltıyı kendim hazırlayıp ayağına kadar getirdim, onu mutlu etmek istedim....ama o çıldırdı: "Benim saat kaçta ne yiyceğime sen nasıl karar verirsin!!!!!" diye tepsiyi kafama fırlattı..."
Ted, Wexford, Pennysilvania

"Benim herşeyimde gözü var...ona bir sürü kıyafet alıyorum ama o benim t-shirtlerimi giyiyor, bir sürü çorabı var ama yatağa benim çoraplarımla giriyor, benim traş malzemelerimi kullanıyor hatta benim boxer'larımı bile giyiyor!!!"
Dave, Massachussets


".. Karım herşeyin listesini yapiyor... alınacak şeyler, yapılacak işler, aranacak insanlar... birşey listede yoksa ona yaptırmanın imkani yok. Bir gün espri olsun diye listenin altına "kocamla sevişmek" maddesini ekledim...o gunden beri günlük listesine yazmamişsa sevişmiyoruz"
Nick, Washington

".. Çorba içişini taa öteki odadan duyabilirsiniz"
Bruce, New Jersey

"... Birşeyi kafasına taktı mı kafasında saatlerce senaryolar kuruyor, halledene kadar da kimseye rahat vermiyor. Tamam tatilimizi ya da bugün ne yiyeceğimizi planlamak önemli değil, ama evi dekore edeceğimiz zaman görmeliydiniz.. sürekli kafasında birşeyler tasarlamaktan tam 2 gün 2 gece uyumadı, beni de altüst etti. Gecenin 3'ünde sizi dürtükleyip "duvarlar krem rengi mi olsun bej mi" diye soran birini düşünebiliyor musunuz..."
Jim, Minneapolis

"... Karım azılı bir vejetaryen.. dışarda yemeğe gittiğimizde etrafta et yiyen birileri varsa yanına gidiyor, ölü ineği nasıl yiyebiliyosunuz???", "Şu domuzu siz yiyesiniz diye öldürmeleri hiç içinize dokunmuyor mu??" diye milleti rahatsız ediyor.."
Miles, Los Angeles

"... Karım çok çekici bir kadın, ama alışveriş tutkusu bir felaket...sırf onun kıyafetleri için ikinci bir ev almamız gerekebilir. Hele ben önemli bir toplantıdayken telefon edip "sence mavi eteğimin üzerine beyaz bir kazak mi alayım yoksa mavi bir gömlek mi alayım" diye sorduğunda çok kızıyorum"
Jim, NYC

"...Karım saçlarıyla çok uğraşıyor. Birgün eve geliyorum, saçları siyah...2 gün sonra bir bakıyorum kızıl olmuş...bir hafta sonra bakıyorum sarışın olmuş... gercek saç renginin ne olduğunu bile bilmiyorum"
Cary, Seattle

"...Karım güzeldir ama kimse onu sahte sarışın sanmasın diye bacaklarını traş etmiyor..."
Ned, Tucson, Arizona

"... Takma kirpiklerinden nefret ediyorum...geçenlerde gazetenin üzerine düşmüş ve ben böcek zannedip terliğimle ezdim..ödümü kopardı..."
Gordon, Oklahoma

"... Karım pembe dizi hastası. Yalan Rüzgarı'nda iki hafta önce ölen adam yüzünden hala yas tutuyor. Bir keresinde de dizide karısını aldatan adamı sokakta görünce üzerine yürümüş..."
Archie, St. Louis

"... Kızımız tip olarak bana benzedi diye yıllardır bana kin tutuyor"
James, New Orleans

"... Karım + ergenlik cağındaki 4 kızım... birinin adet donemi biter bitmez birininki başlıyor...sonsuza kadar sürecek bir "adet öncesi sendromu"yla yaşamak zorundayım..."
Everett, Arkansas

"... Bizim 5 çocuğumuz var... karımdan hiçbir şikayetim yok, çünkü ne yaptığını izleyecek ne halim var ne de vaktim "
Bob, Charleston, Washington

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Gülümseme Bulun

Her zamanki gibi bir çarşambaydı. Karım ve ben bir bakım evinde bir kalp krizini daha başarıyla atlattığımızı konuşuyorduk. Bakım evinin sakinlerinden biri olan Miriam bizimle birkaç dakika konuşmak istediğini söyledi.

“Mutlu olmak için üç şeye ihtiyacım olduğunu düşünmüşümdür hep” dedi. “Seveceğim birine, yapacağım bir şeye ve bekleyeceğim bir şeye. Burada seveceğim insanlar var ve etkinlikler de beni aynen istediğim gibi meşgul ediyorlar. Ama beklediğim bir şey yok. Bu konuda bana fikir verebilir misiniz?”

“Buraya gelmeden önce neyi bekliyordun?” diye sorduk.

Miriam “Başkalarıyla birlikte bir şeylere gülmeyi çok severdim” yanıtını verdi.

“Nelere gülerdiniz?” gülümseyerek, “Görebildiğim, duyabildiğim, hissedebildiğim, tadını veya kokusunu alabildiğim her şeye” dedi.

O anda projemize başlama kararı verdik. Espriler aramaya başladık ve tüm duyularımızı bu amaçla kullandık.

Bir posterle işe başladık. Posterde şöyle yazıyordu: Hayat ciddiye alınmayacak kadar önemlidir. Üzerinde: Yaşamdan zevk almaya bakın, çünkü bu bir kostümlü prova değil yazan bir düğme bulduk. Sonra bir çay poşetinin üzerine şu mesajı koyduk: siz bu çay poşetine benziyorsunuz... sadece sıcak suyun içinde ne kadar güçlü olduğunuzu anlarsınız.

Aramaya devam ettikçe, esprilerle dolu karikatürler, ses ve görüntü kasetleri bulduk. İnsanlar bize araba tamponuna yapıştırılan çıkartmalar, resimler, kitaplar, oyunlar, dizi karikatürler getirdiler. İçine kitaplar, kasetler, tebrik kartları ve her yaştan çocuklar için oyuncaklar koyduğumuz espri sepetleri hazırladık. İçi doldurulmuş hayvanlar en sevilen oyuncaklardı, onları toplar izliyordu. Ve elbette köpükten balon yapma oyuncakları olmadan sepetler dolmuş sayılmıyordu.

Bu projeye başlamamızı sağlayan Miriam için de bir gülmece sepeti hazırladık. Kendisi için günün en önemli zamanının sepetindekileri bakımevinin diğer sakinleriyle, ziyaretçilerle, gördüğü herkesle paylaştığı zaman olduğunu söylüyordu. Birisi onun bir gülümseme aradığını ve bulunca da bunu başkalarıyla paylaştığını söyledi. Böylece projemizin adını koyduk: “Bir Gülümseme Bulun ve Onu Başkalarıyla Paylaşın.”

Proje o kadar başarılı oldu ki diğer tesislerin de kulağına gitti ve özel istekler almaya başladık.

Bir bakımevi bizden alışveriş arabası gibi bir gülmece arabası yapmamızı istedi. Gönüllüler bu arabayı koridorlarda gezdiriyor ve pek çok kişiyle gülümsemelerini ve kahkahalarını paylaşıyordu. Bir başka bakımevi ise gülünç video kasetler için bir de video kamerası bulunan bir gülmece odası tasarlamamızı istedi. Kısa süre sonra aileler spor kazaları, gizli kamera şakaları ve bunun gibi hoşlarına giden video kasetler bağışlamaya başlamışlardı.

Yaşlıca bir kadına yardım etmek için bir jest olarak başladığımız şey ömür boyu devam edecek bir projeye dönüştü.

Miriam şimdi en son ödülünü almak için aramızdan ayrıldı, ama onu en son gördüğümüzde bakım evindeki odasının kapısında şöyle bir yazı asılıydı. Kendine Gülebilen Kadın Mutlu Demektir. Onu Her zaman Eğlendirebilirsiniz.

John Murphy

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Çok telaşlı bir günde, kocamla evin içinde oradan oraya koşuştururken, dört buçuk yaşındaki oğlumuz Justin Carl’ı yaptığı yaramazlıklar nedeniyle sürekli azarlıyorduk. Bir süre sonra, kocam dayanamayıp, Justin’e köşede ayakta durma cezası verdi. Justin cezayı sessizce kabullendi, ama pek mutlu görünmüyordu. Birkaç dakika sonra, “Ben evden kaçacağım.” Dedi.

Çok şaşırmıştım ve sözlerine çok öfkelenmiştim. “Öyle mi?” diye bağırdım. Ama arkamı dönüp bakınca, bana melek gibi göründü, o kadar küçük, masum ve mutsuzdu ki.

Yüreğim sızladı ve çocukken aynı şeyleri söylediğimi, kendimi çok yalnız hissettiğimi ve kimsenin beni sevmediğini düşündüğümü anımsadım. Aslında bu sözlerle çok daha fazla şey söylüyordu. İçinden ağlıyordu, “Beni görmezden gelmeyin, lütfen fark edin beni! Ben de önemliyim. Lütfen beni istediğinizi, bana gereksinim duyduğunuzu ve beni koşulsuz sevdiğinizi hissettirin bana.”

“Tamam Jussie, evden kaçabilirsin.” Diye fısıldadım, bir yandan giysilerini toplarken. “Evet, pijamaların gerekecek, palton ...”
“Anneciğim,” dedi, “ne yapıyorsun?”
“Ayrıca benim paltomu ve geceliğimi de almalıyız.” Bütün bu giysileri bir çantaya yerleştirdim ve çantayı sokak kapısının önüne koydum. “Tamam Jussie, evden kaçmak isteğinden emin misin?”
“Evet, ama sen nereye gidiyorsun?”
“Eğer sen evden kaçıyorsan, annen de seninle geliyor, çünkü senin yalnız kalmanı istemem. Seni çok seviyorum, Justin Carl.”
Konuşurken birbirimize sarılmıştık. “Neden benimle gelmek istiyorsun?”
Gözlerinin içine baktım. “Çünkü seni seviyorum, Justin.. Sen gidince benim tüm yaşamım değişir. Bu yüzden eğer sen gidersen, ben de seninle gelirim.”
“Babam da gelir mi?”
“Hayır, babanın kardeşlerin Erickson ve Trevor ile kalması gerek. Biz burada yokken çalışmak ve onlara bakmak zorunda.”
“Fereddi (hamster) de bizimle gelebilir mi?”
“Hayır, Freddi’nin de burada kalması gerek.
Bir süre düşündükten sonra, “Anneciğim, biz de burada kalabilir miyiz?” dedi.
“Evet, Justin, kalabiliriz.”
“Anneciğim,”
“Evet, Justin?”
“Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum, tatlım. Hadi gel, mısır patlatalım. Bana yardım eder misin?”
“Ederim.”

O anda anneliğin en güzel yanlarından birinin, çocuğunun güven duygusunu ve benlik saygısını kazanmasına yardımcı olmak olduğunu anladım.
Kollarımda tuttuğum değerli varlığın, kendisine sarılmamı istediğini, aynı kilden bir çamur parçası gibi, kendisine şekil verip, bir yetişkine çevirmemi beklediğini biliyordum. Anne olarak, çocuklarıma onları istediğimi, sevdiğimi ve onların benim için çok önemli Tanrı’nın birer armağanı olduklarını gösterme fırsatını kaçırmamam gerektiğini öğrendim.

Lois Krueger

 

 

 

 

 

 

 

 

İzmir'den trene binen yaşlı teyze kondüktöre Ege şivesiyle "Menimen'e gelence beni haber et yavrıım, unutma" der.

Gecenin ilerlleyen saatlerinde kondüktör Menemen'i geçergeçmez yaşlı teyzenin Menemen'de ineceği aklına gelir hemen makiniste gidip haber verir.

Makinistte gecenin bu saatinde tayzeyi buralarda indiremiyeceğimize göre geri geri gideceğiz soran olursa "tren makas değiştiriyor" deriz diyor.

Bir yarım saat geri geri giderek Meneme'e geliniyor ve Kondüktör teyzeye gidip haber veriyor " hadi teyze Menemen'e geldik" diye.

Teyzem "sağol yavrıım "deyip çantasından hapını çıkarıp içiyor.


İletişimde açık ve net olun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İkimiz aynı günde doğmuşuz
Birimiz kuş tüyü bir yatakta
Birimiz acıların kucağında
Birimiz doğar doğmaz üç doktor kesmiş göbeğini
Birimizin kendi anası
Birimize günlerce zevk mutluluk emzirmişler
Birimize yokluk acı ve sefalet

İkimiz aynı gün okula başlamışız
Birimiz şehrin en pahalı kolejinde
Birimiz bir mahalle mektebinde
Birimizin evinde özel günler, özel öğretmenler
Birimizin evinde yaşanmamış gün görmemiş
En acı dersler...

Ve yıllar sonrasında birimizin elinde yaldızlı diplomalar
Birimiz ortaokuldan terk
Ve hayatı boyunca tek!

İkimiz aynı gün gurbete çıkmışız
Birimiz avrupa'ya tahsile
Birimiz askere
Birimize adam oldu dediler alkış tuttular
Birimizi hep yok saydılar ve de unuttular

Birimiz hep ev değiştirdi, dost değiştirdi, sevgili değiştirdi
Tıpkı gömlek değiştirir gibi
Birimiz ne değişti, ne değiştirdi sevdiklerini
Bir saatli bomba gibi gömdü içine çektiklerini!

Ama birgün
İkimiz de öleceğiz
Elbette senin mezarın mermerden olacak
Benimkisi şüphesiz meçhul kalacak
Ama unutma
Sakın unutma dostum
Senin Tanrı'ya borcun
Benimse hep alacağım olacak...

Ahmet Selçuk İlkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birde demezler mi neden hala bekarsin diye?

Sanki asik olunacak adamlar siraya girmis bekliyorlar. Nerde bir

gozunuze gorunur gorunmez ayaginizi yerden kesecek adamlar..

Tabii ki yoklar.

Kimi yakisiksiz,

Kiminin cinsel tercihi sizinle ayni,

Kimi sizi begenmez,

Kimini sizin iciniz almaz,

Cogu ise uzak diyarlarda evli barkli,

Ortalik ucuzlugun son gunlerindeki magaza misali, iyiler secilmis.

O halde dusun partnersizlikten dogan mecburi asksiz yillari.

Geriye ne kalir?

Onca boyanma,

Onca giyinme,

Onca gozyasi,

Onca sitem,

Onca kiritma,

Onca hengame,

Iki senelik kalp carpintisi icin.

Ayol ne yapar ne eder; misal gunde uc-bes bardak fazla cay icer o

carpintiyi yaratirim ben.


Pakize Suda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anneme Mektubum Var

Anne, ilk önce seni ne kadar özlediğimi söylemek istiyorum. Kaç yıl oldu senden ayrılışım? Tam 8 yıl. Seni seviyorum Anne. Hiç bir şey senin sevginin yerine konmuyor. Içimden haykırmak gel iyor ; Anne Anne se ni özledim diye… Sana sarılmak, sıkıca sen yeter artık , beni boğuyorsun diyene kadar… O zaman senden bana yine yavrum , kuzum demeni isterdim.

Anne seni özledim. Orda mutlu musun, rahat mısın bilmiyoru m? Bazan rüyamda görüyorum seni. Anne biliyor musun? Bu aralar ziyaretin biraz azaldı , daha sık gel rüyalarıma. Rüyamda , sen üzgünsen o gün bende öyle oluyorum. Bazan hiç konuşmuyorsun bile. Arkadaşım eğer seninle Annen konuşmuyorsa gerçekten o ` dur diyor. Senin kucağında ağlamayıda özledim Annem!

Hayallerimiz vardı ya Anne. Hani birlikte konuştuğumuz, paylaşmayı düşündüğümüz her şey yarım kaldı. Sen benim okulu bitirmemi ne kadar da hevesle beklerdin. Bitirdikten sonra benimle kalı p , ben çalışırken yemekleri sen yapacaktın. Evlenirsen torunuma ben bakarım , onu kimselere emanet etmem diyordun. Ben okulumu bitirdim, evlendim bir de torunun var. Ama sen bunların hiç birinde yanımda değildin. Ben sadece bunları bildiğini umut ediyorum.

Çocukluk anılarımda hep sen varsın. Senin o gülen yüzünü, iri kara gözlerini, en çokta seninle sohbeti özledim. Gözlerin bana bakarken nasılda sıcak, sevgi doluydu. Herkesten çok beni sen anlardın Anne m !

Hayatın boyunca çok acılar çektiğini biliyorum . Burda onları tekrar etmeyeceğim, benim fedakar Anne m. Yoksa kabuk bağlayan yaram tekrar kanayıp yine canımı acıtır. Ben hep seninle mutlu olduğumuz anları hatırlamak istiyorum, ancak bana onlar huzur veriyor. Dilerim yine öyle mutlusundur.

Ayrılığımızın ilk beş yılı seni ziyaret etmedim diye umarım kızmadın bana. Beş yıl sonra ilk ziyaretine torununla geldim.O şimdi 4 yaşında . Seni merak ediyor , toprak altında uyuduğunu zannediyor. Ona ºimdilik fazla anlatacak bir ºeyim yok; ama seni tanımasını çok isterdim. Biliyorsun Anne daha önce sana gelemezdim ; senin öldüğünü kabul etmek olurdu bu. Sen hiç gitmemis gibi olacaktın, benim için. Senin mezar taşına bakmayı göze alamadım. Canımdan çok sevdiğim insanın orda oluşunu kabul edemedim belkide .

Memlekete her gelişimde senin ziyaretine geleceğim. Sana söz Anne. Sende arada bir de olsa rüyalarıma gel , bekliyorum seni Annem . Allah`a emanet ol!
Seni çok özleyen ve seven Kızın .

Hilal Andic Gül

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgiliye...

SANA ne zaman tutuldugumu hatirlamiyorum, üzerinden çok zaman geçti.
Ama eminim, ilk tanistigimiz günlere denk geliyordur.
Çünkü sen zaman içinde sevileceklerden degilsin; hani uzun uzadiya düsünülüp, ölçülüp, tartilacaklardan...
Zaten böylesine ask da denmez.
Ask dedigin, ilk görüste gelir yerlesir insanin yüregine...



O gün bugündür hiç eksilmedi, hiç eskimedi yüregimdeki yerin.
Sana her seferinde ilk günün heyecaniyla dokundum, hep ayni tadi aldim.
Ask için bütün söylenenleri yalanlarcasina...



Neydi beni sana baglayan?
Seninle geçen dakikalarin verdigi haz mi?
Ah! Evet. Insana ''Hiç bitmese'' dedirten o dakikalar...
Yoksa sende insani kendine esir eden bir seyler mi var? Sigara gibi, alkol gibi.



Zaman zaman vazgeçmeye çalistim senden.
Insan tutkularindan kurtulmak ister nedense, suçlu hisseder kendini, korkar...
Benimki de öyle bir sey iste.
Ama hep kisa sürdü ayriliklarimiz.
Ayrilik sonrasi bulusmalarimizsa daha da coskuluydu özlemin etkisiyle.



Düsündüm de, Seninle hiç kötü anim yok.
Oysa uzun beraberliklerde kaçinilmazdir...
Insanin agladigi, kizdigi, üzüldügü de olur.
Ama yok iste.



Yalniz sen son yillarda çok degistin.
Daha mütevaziydin eskiden.
Giyiminle, kusaminla...
Sen de haklisin. Zamana uymak lazim.
Ben senin her halini seviyorum. Hem biliyorum özünde aynisin.
''Her halini seviyorum'' dedim, seviyorum elbet ama senin o teninin iyice yanik oldugu zamanlar var ya...
Hani neredeyse siyaha yakin... Iste o haline hiç dayanamiyorum.



Hangi saatte, nerede aklima düsecegin hiç belli degil.
Uykuda... Sokakta...
Biliyorsun, olur olmaz saatlerde arayip buluyorum seni.



Isin garip yani ne biliyor musun?
Senin için yanip tutusurken baskalarinin da ayni duygular içinde oldugunu
biliyorum. Hatta sana dokunduklarini da...
Ve bu beni hiç rahatsiz etmiyor.
Seni paylasabiliyorum yani.
Kizamiyorum onlara. Biliyorum çünkü... Sana karsi koymak mümkün degil.
Senin de gönlün epey genis hani... Hepimize yetecek yer var gibi görünüyor.
Aslinda ilk günden beri biliyorum... Benimki tek tarafli bir ask.
Evet, her çagirdigimda kosup geldin.
Beni hep mutlu ettin...
Ama bir kez bile beni sevdigini dile getirmedin.
Sen sevmek için degil, sevilmek için yaratilmissin.
Bunu daha o günlerde anladim ve seni karsilik beklemeden sevdim.



Iste böyle esmer sevgilim.
Seni ömrümün sonuna kadar sevecegim. Lakin ayrilmamiz lazim. En azindan biraz daha az görüsmeliyiz. Gerçi demin de söyledigim gibi, kaç kez denediysem basarili olamadim ama tekrar denemek zorundayim.


Zira çok sismanlatıyorsun be ÇIKOLATA!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gönlünün güzelliğinden dolayı adı Sevgi konmuş ve Gönül Ülkesinin prensesi seçilmişti.

Sevgi daima etrafına gülücükler dağıtırmış. Çünkü çok mutluymuş.

Sevgi büyürken, bu arada yıllar da kuşların kanatlarına binip uzaklara doğru yol almış.

Birgün Sevgi bahçede otururken ağlamaya başlamış.Gözünden yağmur gibi damlalar akmış. Bu sırada bir ses duymuş:

-"Yağmur da yağmıyor, ama..bu damlalar da nereden akıyor acaba? Boğuluyorum! Kurtarın beni..."

Sevgi şaşkın bir şekilde etrafına bakmış. Sesin sahibini aramış. Birden dizinde küçücük bir böcek görmüş.

-"Sen de kimsin?" diye sorunca, böcek:

-"Ben Ağustos böceğiyim. Aaaaaa..sen ağlıyor musun? Hem sen kimsin?" diye arka arka sorular sormuş.

Sevgi şaşırmış, ama mutlu da olmuş. Başlamış konuşmaya...

-"Ben Sevgiyim. Sizinle tanıştığıma sevindim. Bana ne olduğuna gelince..etrafı seyrediyordum.Yüksek binaları, azalan yeşillikleri, kimsesiz ve mutsuz çocukları, unutulan gülücükleri, boşuna yapılan tartışmaları düşününce kendimi tutamadım. Ağlamaya başladım. İnsanlar güzelim dünyayı yok etmeye uğraşıyorlar sanki!Ama dünyacık her şeye rağmen direnmeye çalışıyor."

Ağustos böceği birden söze atılmış:

-"İştee anahtar kelime:direnmek! Sen Sevgisin,değil mi?"

-"Evet"

-"O zaman direnmek zorundasın. Her şeye rağmen gülücükler dağıtmalısın etrafına. Merak etme,iyi insanlar ve çocuklar senin farkında! Onlar sana yardım edeceklerdir. Ben de her zaman senin yanındayım." demiş Ağustos böceği ve birbirlerine sevgiyle gülümsemişler.

İşte o günden beri Ağustos böceği ve arkadaşları Sevgi ile besteledikleri şarkıları söylerlermiş. Kendilerini dinleyenlere Sevgi ile olan dostluklarını hatırlatmaya çalışırlarmış!

Yazarı : Elif Konar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğu Anadolu ya giden şehirler arası bir otobüs geceningeç saatlerinde yolda bir adamın otobüse binmek amacıyla amacıyla el kaldırıp durmasını istiyor.

Şöför kapıyı açınca yolcu birazcık beklemesini,ailesini alıp geleceğini söylüyor.O arada şöför kafasını direksiyona dayayıp uyuyor.Aradan zaman geçiyor ve yolcu geri dönmüyor.

Yolcular sabırsızlanıp yolcunun gelmeyebileceğini söyleyip şöförün hareket etmesini söylüyorlar.Fakat şöförün hareketsiz öylece kalakaldığını görüyorlar ve şöförün öldüğü anlaşılıyor. Sizce bir tesadüfmü?

Gönderen : S.Coban

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aşkımı itiraf edemediğim

Gözlerine bakamadığım

Konuşurken sesimin kısıldığı

Bir sevgilim var.



Oda beni sevecek

Yüreğini verecek

Acımı dindirecek

Bir sevgilim var


Yazarı : S.Coban

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her yağmur sana gözyaşlarımı getirecek.

Sen nereye gidersen git......

Mezarında açan gül ben olacağım.

İstersen ;ölümüne git....

Sözlerim sana yalan geliyorsa

Ötesini duyma git......

Bana verdiğin sahte bir aşksa

Beni bana bırakta git.....

Her telefon çalışında için yanmayacaksa,

Aramayacaksa kulakların sesimi,

Yattığın yatak güldende olsa,

Kokumu özlemeyeceksen git.......

İstersen bilinmeyen bir diyara git.

Yine dünya üzerinde olacaksın.

Her rüzgar estiğinde yanaklarında,

Nefesimi hatırlamayacaksan git.......

Neyin varsa al benden kalmasın.

Yüreğimde sevgimi bırakta git....

Sen yaşıyorsan ,yaşıyor olacağım.

İstersen bunu bil öyle git........

Yazan : G.tan2003

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KENDIME MEKTUPLAR

Aksam olupta kapılar kapanınca,yitip giden günün ardından cogu kez anlamsız da olsa(sana göre bir anlamı vardır elbet)nidalarla agıt yakarsın.

Ic cekislerin hasret türkülerindir...Duvarlara dinletirsin.Duvarlara hükmün gecmez oysa !!

Beyaz sayfalara mavi türküler yazıp resimler yaparsın.Sıcak yaz günlerindeki yagmuru anımsarsın.Bir nebze de olsa toprak kousu gelir uzaklardan buram buram.Yagmurdan sonra ne hos kokar toprak.Cok seversin o kokuyu !! Kimsevmez ki ??

Kendi yüregine borclu oldugun bir seyler var ama ödesecek durumun yok.Hesap yaparsın.Artılarla eksiler esit cıkmaz,lakin kalan da yok. Kalan ;kocaman bir

"HIC"

Kaldıgını zannettigin sey,sadece yüreginin tarifsiz sancıları ve raydan cıkmıs bir tren gibi savrulan ömründen birikintiler....

Aglamaktan utanmayı ögütlediler sana hep.Acıya gögüs germenin yollarını ise kimse ögretmedi.

Direngen,asi dudagının kenarında acı bir gülümseme....

Bir göce hazırlanıyorsun simdi.Zor ve uzun bir yolculuk olacak seninki.Yalnızlıgından korkuyorsun cünkü

Günlerdir düsleyerek yazıyorsun,sayfalar dolusu....

Minik bir arının telası ile,bal peteklerine özlemler dolduruyorsun,karıncaları besliyorsun pembe sekerlerle.Bir degirmen tasının altında sıkıntılarını eziyorsun un,ufak oluncaya kadar.Yürüdügün kırlarda papatyalar acıyor,kan kızılı bır gelincik seherinde görüyorsun kendini.....

Derken sılkınıyorsun birden,

Ayrılıga kurulmus saatin calıyor.Göc vakti geldi iste !!!

El degmemis en güzel yanın,aynalara göstermedigin en güzel yüzün ,askıya aldıgın en iyi duygularin ,sana ödünc verilen yürek sızılarınla göc vaktidir.

......Ve geciken bir bedeli ödemek icin hayatınla ,bir göce hazırlanıyorsun

AY-SELI(S.E.)
04.04.03
11.40.00

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

19'uncu yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

Hunt'ın "Evrenin Işığı" adını verdiği bu tabloda gece elinde bir fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam, öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt bekliyormuşcasına duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt'a döndü "Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım" dedi."

"Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da..."

Hunt gülümsedi. "Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki..."dedi ve tablosunun anlamını açıkladı. "Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur..."

Ayrıca, önemli olan bu kapı açıldıktan sonrası...

Kapının sana her zaman açık olabilmesini sağlayabilmektir...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zamanın birinde bir Kral'ın içini tarifi imkansız bir sıkıntı basmıs. "Bana bir falcı çagırın," diye emir vermis. Ülkenin en iyi falcısını getirmisler.

Kral "Bak bakalim falcı içimdeki sıkıntı nedir, benim gelecegim nasıl olacak," demis. Falcı cam küresine bakmis üflemis püflemis...

"Aman Kralım, gelecekte sizi çok kötü günler beklıyor, geleceginiz çok karanlık, ülkenizin basinda bir çok savas ve isyanlar göreceksiniz, öyle acilar yasıyacaksınız ki üç oglunuzun da ölümünü göreceksiniz..."

Gerisini duymak istememis Kral, hemen kükremis: "Benim canımı daha da sıktı, tez vurun bu adamın kellesini!..."

Ama içindeki sıkıntı geçmemis aksine daha da artmıs.

"Bana baska bir falcı bulun," buyurmus. Baska bir falcıyı yaka paça getirmisler huzura. Kral "Bak bakalim falcı, içimdeki sıkıntı nedir, benim gelecegim nasil olacak," demis. Falcı kagıtlarını açmıs, biraz düsünmüs.

"Hasmetli Kralım, geleceginiz çok aydınlık, sizi öyle güzel günler bekliyor ki bu ülkeyi daha uzun bir süre yönetecek, topragınıza toprak katacaksınız, üç oglunuz da sizin öldügünüzü göremeyecek..."

Kral rahatlamıs ve emir vermis: "Bu falcıya bir kese altın verin, bundan sonra kendisi sarayın falcısıdır!..."

Her seyin daha iyi anlatilabilecegi bir yol vardir. Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu dogrultuda genisletmeye ugrasalım. Gelecegi görerek daha iyiye dogru bakmalıyız ki gelecegimiz de aydınlık olsun..."

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Konumuz California'daki Pacific Palisades adlı okul.

Burada okuyan çocukların velileri bütün okulu ve öğretmenleri daav ediyor, çünkü bütün dönem boyunca 15 ile 30 gün arasında devamsızlık yaptıkları halde çocuklarının derslerden kalmalarını kabul etmiyorlar... Vililerin neredeyse tehdite varan itirazlarıyla başedemeyen okul yönetimi, en sonunda telesekreter mesajını aşağıdaki şekilde değiştiriyor, ve "YILIN TELESEKRETER MESAJI" ödülünü kazanıyor.

Merhaba! Pacific Palisades'e hoşgeldiniz. Bu otomatik mesajdır. Lütfe seçenekleri tek tek dinleyerek istediğiniz departmanla ilgili tuşa basınız.

-- Çocuğunuzun neden devamsızlık yaptığı konusunda yalan söylemek için 1'e

-- Çocuğunuzun neden ödevlerini yapmadığı konusunda yalan söylemek için 2'ye

-- Bizim hangi konularda işe yaradığımızı belirtmek için 3'e

-- Evinize gönderilen ve alıcı imzanız üzerinde olduğu halde almadığınızı iddia ettiğiniz uyarı mektupları için 4'e

-- Müdür ve diğer yetkililere küfür etmek için 5'e

-- Çocuğunuzu her sabah en az 10 dakika bekleyen okul otobüsü hakkındaki şikayetleriniz için 6'ya

-- Süper kabiliyetli mükemmel çocuğunuzun beceriksiz öğretmeninden yakınmak için 7'ye

-- Bıraksanız bütün okulu yiyecek çocuğunuzun yetersiz bulduğu okul menüzünden şikayet etmek için 8'e basınız.

Çocuğunuzun gerçek bir dünyada yaşadığının farkındaysanız ve sorumluluk almayı öğrenmesini istiyorsanız, bunun için de ona verilen ödevleri zamanında ve tam olarak yapmasının çok önemli olduğuna inanıyorsanız, ayrıca eğitimim ilk önce ailede başladığının bilincindeyseniz, artık telefonu kapatabilirsiniz. İyi günler dileğiyle.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Paulo Coelho'nun, Seytan ve Genc Kadin adli romanindan hos bir bölüm;

..."Yollari oldukca uzunmus, yokus yukari gidiyorlarmis, gunes yakiciymis, ter icinde kalmislar, susamislar.

Bir donemecin ardinda harika bir mermer kapi gormusler; kapi, ortasinda bir cesme bulunan altin doseli bir meydana aciliyormus, cesmeden berrak bir su akiyormus.

Yolcu kapidaki bekciye donmus.

'Iyi gunler.'

'Iyi gunler,' diye yanit vermis bekci.

'Burasi harika bir yer, adi ne?'

'Burasi cennet.'

'Ne iyi, cennete gelmisiz, cunku cok susadik.'

'Iceri girip dilediginiz kadar su icebilirsiniz', demis bekci ve eliyle cesmeyi gostermis.

'Atimla kopegim de susadilar.'

'Kusura bakmayin,' demis bekci.

'Buraya hayvanlar giremez.'

Yolcu cok uzulmus, cok susamismis, ama suyu tek basina icmek istemiyormus. Bekciye tesekkur edip yoluna devam etmis. Epeyce bir sure yamac yukari gittikten sonra eski gorunumlu kucuk bir kapiya varmislar, kapi iki yani agaclikli toprak bir yola aciliyormus. Agaclardan birinin altinda, sapkasini alnina indirmis, uyur gibi yatan bir adam varmis.

'Iyi gunler,' demis yolcu

Adam basini sallamis.

'Atim, kopegim ve ben cok susadik.'

'Surada taslarin arasinda bir pinar var,' diyen adam eliyle orayi isaret etmis.'Istediginiz kadar su icebilirsiniz.'

Yolcu, ati ve kopegi pinara gidip susuzluklarini gidermisler.

Yolcu bekciye tesekkur etmis.

'Istediginiz zaman yine gelebilirsiniz,' demis bekci.

'Buranin adi ne?'

'Cennet.'

'Cennet mi? Ama mermer kapidaki bekci bana orasinin cennet oldugunu soyledi.'

'Orasi cennet degil cehennemdi.'

Yolcunun akli karismis 'Sizin adinizi kullanmalarina niye izin veriyorsunuz? Yanlis bilgi vermeleri buyuk karisikliga neden olur!'

'Hic de degil. Aslinda onlar bize buyuk bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarina sırt cevirenlerin hepsi orada kalıyor cunku.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

* DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ,

* SÖYLEMEK İSTEDİĞİNİZ,

* SÖYLEDİĞİNİZİ SANDIĞINIZ,

* SÖYLEDİĞİNİZ,

* KARŞINIZDAKİNİN DUYMAK İSTEDİĞİ,

* DUYDUĞU,

* ANLAMAK İSTEDİĞİ,

* ANLADIĞI...

ARASINDA FARKLAR VARDIR

DOLAYISIYLA İNSANLARIN BİRBİRİNİ YANLIŞ ANLAMASI İÇİN EN AZ 9 İHTİMAL VAR

SYLVIANE HERPIN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı yemek molasında dışarıya çıkarlar. Gruptan biri kızılderilidir yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yolda çalışma yapan işçilerin, araçlarının çıkardığı gürültü ve araçların korna sesleri arasında ilerlerken

Kızılderili kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyler ve aranmaya başlar arkadaşları bu gürültüde arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam ederler.

Aralarından bir tanesi inanmasada onunla birlikte aramaya devam eder.

Kızılderili caddenin karşısına doğru yürür, arkadaşı da arkasından takip eder ve o binaların arasında bir kaç tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı Kızılderiliye "Senin insanüstü güçlerin var! Bu sesi nasıl duydun ?" diye sorar.

Kızılderili ise bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek arkadaşına kendisini izlemesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlayarak atar. Bir çok insan bozuk para sesinin ceplerinden düşen bir paramı diye sesin geldiği yöne doğru bakar Kızılderili arkadaşına dönerek; "Gördün mü? Önemli olan nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğine bağlıdır.

Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin..." der.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Her şeye rağmen bahar....

Kaprisli ve karmaşık ruhların barınağı olan Mart’ın son günlerinde sakin bir arka sokağın, alışkın olmayanlara epeyce acıklı gözükebilecek terk edilmiş sessizliğinde yürürken, birkaç dakika içinde gökyüzü karardı ve biraz önceki sükunete hiç benzemeyen şiddetli bir tipi bastırdı. Beni geriye doğru iten rüzgarın ve gözlerime doluşan, kirpiklerimle sakallarıma yapışan karların arasında öne doğru hafifçe eğilip, ıssız bir vadide kaybolmuş ihtiyar bir köylü gibi yürümeye çabalarken bir apartmanın önündeki minicik bahçede yalnız başına duran bir ağacın kuru dalları arasında belki de birkaç saat önce patlayıvermiş ilk bahar çiçeklerini gördüm.

Kar öylesine güçlü, çiçekler öylesine narindi ki, insan karın hiç durmayacağını çiçeklerin ise soğuktan kavrulup öleceğini sanıyordu ama İstanbul’a ve Mart’a aşina biri karın sahnedeki son gösterisini yaptığını ve geleceği çiçeklere bırakmaya hazırlandığını biliyordu. Gelecek günler o cılız, sığınaksız, acınası çiçeklere aitti.

Kısa bir zaman sonra kar dindi, gökyüzü günahını unutturmaya uğraşan cilveli bir kadın gibi masum ve parlak bir maviliğe büründü.

Ertesi sabah tabiatın olağan mucizelerinden biri daha gerçekleşmiş, bir önceki günkü tipiden en küçük bir iz kalmamıştı, insan hayal gördüğünü bile sanabilirdi.

Hava ılıktı, sonsuz bir maviliğin içinde küçük beyaz bulutlar salınıyordu, yelkovan kuşları denize pike yapıyor, suya bir an değip değdikleri yerde hemen kaybolacak bir iz bırakarak yeniden havalanıyorlardı.

Çocuk ve kuş sesleri duyuluyordu.

Sahildeki sarı konağın duvarının dibinde baştan aşağı çiçek kesmiş bir ağaç yaramaz bir rüzgarla hafifçe dalgalanıyordu.

Tabiat, kendinden başka hiçbir şeye aldırmayan tekdüzeliğiyle mevsimini değiştirmişti.

Sırasını hiç bozmuyordu, kıştan sonra hep bahar geliyordu.

Baharda çiçekler açıyor, yelkovan kuşları uçuyordu.

Nerdeyse vahşi bir şey vardı bu tekdüzelikte.

O mevsimlerin içinde dolaşan insanların birbirlerini öldürmesi, acı çekmesi, aç kalması, bin bir değişik dertle kıvranması tabiatı hiç ilgilendirmiyordu.

O, zamanı geldiğinde, inatçı bir ihtiyar gibi bütün görüntüleri, sesleri, kokuları, ışıkları küçük bir el hareketiyle değiştiriveriyordu.

İnsanların birbirlerine acı çektirmek, birbirlerini yok etmek için gösterdikleri vahşet, tabiatın tekdüzeliği karşısında çok güçsüz gözüküyordu. İnsanların kendi aralarında yaşadıkları serüvenlerde, ne olursa olsun, hep karşılıklı iradeler ortaya çıkıyordu, en çaresiz zamanlarda bile bir çare bulma ihtimali hayatın bir yerlerinde gizlenmiş duruyordu.

Tabiatta ise tek bir irade vardı.

Bir itiraz söz konusu değildi.

Bahar geldiğinde çiçekler açıyordu.

Çiçeklerde bile bir zorbalık görmeye eğilimli insanoğlunun nankörlüğüyle de ilgilenmiyordu.

Geleceği bilindiği halde her seferinde insanı şaşırtıp sevindirerek gelen bahara kendimi bıraktım, zamanı bana hiç danışmadan, fikrimi almadan değiştirip duran tabiatın bu zorbalığını hiç olmazsa baharda tomurcuklarla, aniden bir konağın yanında beliriveren çiçekli ağaçlarla, yelkovan kuşlarıyla, çimenlerin arasında ağır aksak, ağırbaşlı bir yalpalanmayla yürüyen kaplumbağayla, bunların hiçbirinin farkında olmayan çocuk sesleriyle süslemesine, alnıma şakacı bir rüzgarla değerken ensemi usul bir güneşle hafifçe ısıtmasına minnet duydum.

Bizimle, bizim birbirimizi öldürüp, acı çektirmemizle bencilce alay ettiğini, bir cenaze alayına konfeti serper gibi en acılı zamanlarda bile çiçeklerini açarak eğlendiğini biliyordum.

Ben onun milyarlarca eğlencesinden biriydim.

O da benim eğlencelerimden biriydi.

O, “ne yaparsanız yapın benim mevsimlerimin dışına çıkamazsınız” derken, ben de “ama sen de beşinci bir mevsim bulamıyorsun,” diyordum, “kıştan sonra hep bahar geliyor, geceden sonra hep sabah.”

Ama çiçekler güzeldi, güneş ılık, rüzgar yaramaz, yelkovan kuşları neşeliydi.

Denizin üstünde ışıktan patikalar oluşmuştu, kuşlar suya değiyordu, çocuklar bağırıyordu.

Yosun ve çimen kokusunu duyabiliyordum.

Kederimi sakallarımın arasına sakladım, gülümsedim.

Yüzümde yıllarla birikmiş kışın hüzünlü solgunluğuyla yürüyüp ışıklara ve seslere karıştım.

Hayatımızın bir baharı daha başlıyordu.


31 Mart 2003, Pazartesi
Ahmet Atlan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Seninle ...

Ruhumu sana adamalıyım... Ruhum senin olmalı... Sen ruhumu güzel kıldın... Seninle ruhum yeryüzünde yaşamaktan her zamankinden daha fazla ongun... İzin ver ruhum sende kalsın... Bu kararı kalbim ve bedenimle aldık... Kalbimde bedenimde bu karardan dolayı ferah... Çünkü sen ruhumu kendinle donattın... Gülücüklerinle, sözcüklerinle, bakışlarınla!..

Biliyorum ki sen en nice mutluluklarla bezeli yaşamlarda uyumalısın... Fazlasıyla hak ettiğin sevinçlerin gelmeli bir bir yüreğine... Gelmeli ki; geçmişinde ki acıların buhar olup kaybolmalı tümden... Sayfalarda coşkuyla yarattığın sözcükler, öyküler canlanmalı teker teker... Ve hepsi seninle olmalı evrenin ömrüyle... Öykülerinde ki sevinçlerin seninle yaşamalı hep... Senin olmalılar dirilip... Yüreğini geçmişindeki loş boşluktan çekmeliler... Çekip akmalılar yaşamına... Akıp sarılmalılar sana sonu gelmez bir nehir gibi...

Titreyen yüreğine merhem olmalı yaşayacağın her an... Sen ve kalbin gözyaşlarını sadece mutlulukların için tüketmeli... Geçmişin asla ağlatmamalı seni... Ağlatırsa bile her ağlayıştan sonra daha fazla mutlu olmalısın... Çünkü yüreğin uçsuz bucaksız bir iyilik tarlası... Biliyorum ki bu tarlayı o iyi, sıcak umutların çapaladı hep... Biliyorum ki bu tarla sende huzuru, mutluluğu ve kahkahaları çağrıştıran mavi renginde... Sen bu mavi tarlayı böylesine bereketli, gülümseyen topraklı bir hale getirmek için çok uğraştın... Geçmişinin sana sızılarla örülü dikenli tellerle barikat kurmasına rağmen masmavi bir tarla yarattın içinde... Gelecekteki mesut düşlerin bu tarlada saklıdır...

Hayallerin birikmişlikten ağırlaştı farkındayım... Hayallerden çekindiğini, ürktüğünü de biliyorum... Ve her şeye rağmen hayallerin sana yaklaşmasından korkmadığını da biliyorum!.. Hayallerin mavi tarlanda gerçek olup misafir olacaklar yüreğine... Çünkü sen hayallerini zamanın içinde doyurdun, besledin, onları incitmedin ve kimsenin de incitmesine müsaade etmedin... Senin incitmeye çalışanlar hatta incitenler oldu... Buna engel olamadın... Ama hayallerine zarar verdirtmedin!.. Çünkü hayallerin senin için kutsal ve özgür... Emin ol hayallerin de senin için aynı şeyi düşünüyorlar... Sen ve hayallerin senin gerçeğin... Gerçeklerinse senin güzelliklerinle yoğrulmuş kalbinin yaşama bakan uzantıları...

Ve biliyorum ki gerçeklerini ve hayallerini kıranlara ve zarar verenlere bile öfke duyamıyorsun... Çünkü öfke bedeninden uzak bir karanlık senin için... Çünkü öfke duyamayacak kadar narin ve ince ruhun...

Benimle yada bensiz mavi tarlanda mutlu olmanı arzuluyorum yaşamının sonuna kadar!.. Benimle mutlu olmak istiyorsan ben yeryüzünden göçene kadar kalbim senin!.. Eğer daha çok benimle olmak istiyorsan ben öldükten sonrada senin kalbim!.. Ama benli yada bensiz ruhum senindir... Ruhlar asla kaybolmazlar... İnan bana bir an bile ruhumun senin olmasından pişmanlık duymayacağım... Zaten eğer alırsan ruhumu ona yabancılık çekmeyeceksin... Çünkü tamamen seninle dolu!.. Seninle ve yaşattıklarınla... Seninle ve sözcüklerinle... Seninle ve geleceğinle...

Yazan : Bilinmiyor

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu soruları cevaplayın bakalım.. :)

Yüzmek zayıflatıyorsa balinalar nerede yanlış yapıyorlar?

Süper yapıştırıcı herşeyi yapıştırdığı halde niçin içinde bulunduğu tüpün iç çıdarlarını yapıştırmamaktadır?

Niçin yanlış çevrilen telefon numarası hiçbir zaman meşgul çalmaz?

Niçin falcıya gitmeden evvel randevu almak gereklidir? Geleceğimizi bilemez mi?

Eğer bugün hava sıcaklığı 0 derece ise ve yarın iki kat daha soğuk olacaksa, yarın hava kaç derece olacaktır?

Niçin "tek heceli" kelimesini diyebilmek için dört hece kullanmaktayız?

Neden insanlar gökyüzünde 400 Milyon yıldız var denildiğinde inandıkları halde, yeni boyalı yazan yüzeyi elleriyle yoklarlar?

Niçin limonlu gazozların içerisinde bir sürü suni tatlandırıcı varken bulaşık deterjanında gerçek limon suyu kullanılmaktadır?

Işık 300.000 km/sn hızla yayıldıgına göre karanlık hangi hızla çökmektedir?

Işık hızında giden bir arabada oturduğumuzu varsayarsak, farları yakınca ne olur?

Niçin fare kokulu kedi maması yok?

Teflona hiçbir sey yapışmadığı halde teflon tavaya nasıl yapışmıştır?

Niçin uçaklarda paraşüt yerine can yeleği vardır? Eğer uçağın karakutusu kaza anında parçalanmıyorsa neden bütün uçak bu kutunun üretildiği maddeden yapılmamaktadır?

Eğer bir şizofren diğer kişiliğini ölümle tehdit ediyorsa, bir rehinelik durumundan söz edilebilir mi?

Tabelacılar greve giderlerse, ellerindeki pankartlara birşey yazabilirler mi?

Soyu tükenmekte olan bir hayvan, soyu tükenmekte olan bir bitkiyle besleniyorsa ne yapmalı?

Neden koyunlar yağmur yağdığında çekmezler?

Eğer bir kaplumbağanın kabuğu yoksa çıplak mıdır yoksa evsiz mi?

Vejetaryenler hayvan şeklinde krakerlerden yiyebilirler mi?

Eğer bir işi başaramayı seçip de, başarılı olursanız, aslında hangisini yapmış olursunuz?

Sağır ve dilsiz bir insan küfür ederse, annesi ellerini yıkamasını mı söylemeli?

Eğer trafik kazalarının çoğu evden çıktıktan 5 km sonra oluyorsa, insanlar neden 10 km öteye taşınmazlar?

Eğer dünya bir sahneyse, seyirciler nerede oturuyor?

Eğer polis bir mim sanatçısını tutuklarsa, ona da susma hakkını kullanabileceğini söylerler mi?

Eğer onları avlayamıyorsak bir turist mevsiminden nasıl sözedilebilir?

Eğer bir uçağın karakutusuna bir kazada hiçbirşey olmuyorsa, tüm uçak neden bu maddeden yapılmaz?

Eğer bir adam bir ormanın ortasında tekbaşına konuşuyorsa söylediklerinin yanlış olduğundan sözedilebilir mi?

Bunların tamamını akılcı bir şekilde cevaplayabilen kaç deli vardır?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ben dünyaya geldiğim genetik yapıyla yaşamımı oluşturan tüm deneyimlerin bir toplamıyım.

Bu deneyimlerimin bazıları iyi , bazıları kötü , ama hepsi benimdi. 

Şu anda , olmayı hakettiğim kişiyim. 

Yaşamım , konumum ve çevrem olan etkim , yaptığım seçimlerin bir yansımasıdır. 

Eğer tümüyle olabileceğim kişi değilsem , bu , daha yükseğe ulaşmayı seçmediğim içindir. 

Değiştiremeyeceğim geçmişte yaşamamaya ya da garantileyemeyeceğim geleceği bekleyerek zaman yitirmemeye ve - tüm sahip olduğum şey olan - ŞİMDİ'nin gerçekliğinde yaşamaya kararlıyım. 

Her şeyi beceremeyebilirim , ama bazı şeyleri yapabilirim. 

Elbette herşeyi iyi yapamayabilirim , ama bazı şeyleri pekala iyi becerebilirim. 

Kazanacağımı garanti edemem , ama şunun için söz verebilirim : 

Kaybetmenin yaşamımda bir alışkanlık haline gelmesine izin vermeyeceğim ve eğer kaybedersem , bu , yürekliliğimi kaybetmek anlamına gelmeyecek. 

Böylece yaşamı dimdik ve yüreklilikle karşılayacak , onu tüm benliğimle duyumsayacak , büyük düşünecek ve tüm varlığımla çabalayacağım. 

Başaracaklarım belki insanlık tarihinin yönünü değiştirmeyecek , ama girişimlerim kendi yazgımı değiştirecek. 

Kendimi bu sözü gerçeğe dönüştürmeye adıyorum. 

John COMPERE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ve Ben Sana Aşık Olacağım...

Biliyorum; ama elimde değil söylememek... Bir gerçeklik vaat etmese de "merhaba" deyişin... Yüzüme bakmadan konuşabilsen de elimde değil işte... Ben de bakamıyorum senin yüzüne...

Seni; "elsiz" ezberliyorum!. Belki hiç dokunmayacaksın bana... Bir gülün yaprağına dokunur gibi dokunacağım ben... Sana değil; yine bir gül yaprağına...

Seni; "dilsiz" tanıyorum!... Seni ne zaman düşünmesem susuveriyorsun kulaklarımda... Senden özge düş, hayal yok!.. Sen duvarlarımda alışılmış bir yalnızlıksın... Konuşamıyoruz "merhaba"dan başka kelime... "Nasılsın"lar zoraki çıkıyor dudaklarımızdan... Duymuyoruz!.. Eminim...

Seni; "kör" bilmek de işime gelirdi belki... Bir cam yansımasında ya da yağmurlu bir yalnızlığında yolculuğunun, dışarıyı izlemediğini varsaymak... Anlamsız bir bakışa, belki biraz da siyaha bürünmesi gözlerinin...

Kendimi "hissiz"liğine inandıramıyorum... Şu yazdıkların var ya; olmasa onlar?!! Tüm noktalı virgüllerimle birlikte ben, sana aşık olacağım...

Şiirler umurumda değil!.. Şarkılar... Hepsinin boğazını sıkacağım... Duyduğum her güzel melodiye susacağım artık; çünkü ben, sana aşık olacağım...

Seni ilk okuduğum şiirde olduğum gibi... Seni ilk gördüğüm resimde olduğum gibi... Seni ilk tanıdığım günde olduğum gibi... Ve dün, ve bugün olduğum gibi... Yarın da ben, sana aşık olacağım.

Aynı kaldırımlarda üşümüş olabiliriz bir ihtimal, bu sebepten seviyorum artık onları... Belki aynı rakıyı yudumladık bir zamanlar... Aynı yağmura tutulduk... Aynı anda bakmışız ki ayışığına... Ben sana aşık olacağım.

"Sus" diyecek gözlerin bana... Biliyorsun, bir daha bakamayacağım onlara... "Sus" diyeceksin duyamayacağım sesini de... Beni reddedişini bile çok gördüm kendime. Bir hayal şiiri yaratacağım ve onun içinde ben, sana aşık olacağım. "Sus" diyemeyecek yazdıkların bana... Ben de "Sus" olamayacağım yazdıklarımda!.. Seni yazacağım; çünkü artık "varsam varım"... Çünkü, ben sana aşık olacağım ...

İçimde senden başka bir sen var artık ve ben onu sonsuza kadar yaşatacağım... Bir hayal kenti yaratacağım ve onun içinde ben, sana aşık olacağım...

Yaşlı değil aptalım!.. Hal bilmem, mazeret bilmem şimdi... “ama” diye başladığın hiç bir cümle ilgilendirmiyor beni... Yirmi yaşımın heyecanına kapılacağım...

ve ben ...

Sen bilmediğin için beni, gönlünce yazacaksın şiirlerini... Senin yazdığını okurken ben o şiirde de bir başka “ben” yaratacağım... Böylelikle sen de “beni” anlatacaksın... En çözülmez açmazlarla hazırlandım sana... Bir değişiklik yapacağım...

ve ben; (bilmiyorsan söyleyeyim)
Sana aşık olacağım.

Yazan: Bilinmiyor

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Huzur evinin kapısından hızlı adımlarla giren ve halinden 60-70 yaşlarında olduğu anlaşılan kadın, girişteki danışmadan bir şeyler sorar.

Danışma memuruyla aralarında geçen ve kısa süren konuşmadan sonra aradığı şeye bir an önce kavuşma heyecanıyla olsa gerek daha bir hızlı adımlarla merdivenlere yönelir.

Kapı numaralarına bakarak ilerlemektedir koridorda. Ve hışımla dalar 24 numaralı odaya...

Bir yatak, çelik bir elbise dolabı, küçük, formika kaplı bir sehpa, dayanakları ahşap bir tek misafir koltuğunun bulunduğu, yerlerin mozaik olduğu, penceresi batıya bakan, pek köhne sayılamayacak bu Huzur evi odasında yaşı 70’ e varmış ve çoktandır ilaç tedavisi gören birisi yatmaktadır.

Kaybetmişlikle bulmuşluğun, ya da bulmuşlukla kaybetmişliğin arasında bir çok zıt duyguyu aynı anda yaşayan kadın, gözlerinin ışığına bakılırsa, sevinmektedir. Alnındaki daha bir belirginleşen hayat çizgileri ise üzüntülü olduğunu ortaya koymaktadır.

Çok kısa bir sürede anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçmiş olan kadın, üzerinde lacivert eşofman bulunan yataktaki yaşlı adama yaklaşır. Gözleri nemlidir. Yıllardır denize hasret bir kaptanın denizi seyrettiği gibi seyreder bir müddet onu. Ve buruk bir sevinç içerisinde seslenir.

- Merhaba,
Nihayet buldum seni.
Nasılsın,
Beklemiyordun değil mi beni?..

- Merhaba,
Ben kaybolmadım ki bulunayım.
Herkes biliyor ki,
Son sekiz senedir buradayım.

- Yanlış anladın,
Kavuştum sana dedim.
Belki inanmayacaksın ama,
Seni çok özledim.

- Çıkaramadım, af buyurun,
Tanıtır mısınız kendinizi?
Ne zamandır tanıyorsunuz,
Bendenizi?

- Yapma Allah aşkına
Yapma be şâir
Ne şiirler yazmıştın hani,
Beni sevdiğine dâir.

- Hem sevdim hem şiir yazdım ha
Şimdi iyice şaşırttınız.
Aklımı yitirmedim daha
Bence siz ortaya bir yalan attınız.

- Yalan değil söylediğim
Niçin öyle düşünüyorsun?
Bu değildi beklediğim,
Beni kırmak mı istiyorsun?

- Niyetim sizi üzmek değildi,
Samimi söylüyorum.
Sadece gerçekleri,
Anlamak ve anlatmak istiyorum.

- Haydi, gezdireyim bahçede seni,
Hava alırsın, mevsim nasıl olsa yaz.
Hem belki konuştukça,
Hatırlarsın geçmişi biraz.

- Hatırlamam neyi değiştirir,
Konuşsak da hoş konuşmasak da hoş.
Gerçek olan tek şey şu değil mi;
Sevgisiz geçen hayat boş.

- Alır alır gelirdim seni buraya,
Ancak Huzur evinde kavuşuruz derdim.
İster inan ister inanma ama,
Ben sana bu güne söz verdim.

- Ya, demek öyle,
Pekiyi ya bunca geçen zaman?
Hasret nasıl telafi edilir,
Mümkün mü o günü tekrar yaşaman?

- Hiç unutmam,
Bir sohbette sormuştun bana,
“Bende ne buldun?” diye.
Gönlümü çalan ne servetindi
Ne de verdiğin bir hediye.

- Allah Allah,
Diyorsun ki şuydu sorduğun,
Peki söyle bakalım,
Neymiş bende bulduğun?

- Oturduğumuz o parkta gözlerine bakarak,
Gülümsemiştim.
Ve daha sonra sana,
Sen beni çok sevdin, demiştim...

- Hatırlıyorum elbette hepsini,
Unutulur mu hiç?
Onca gayret onca emek.
Tahmin etmeliydim,
Sen, “O” sun demek.

- Evet, benim,
“Sevmekten kim usanır?” diyen,
Kaç kere yemin eden,
Kaç kere geri gelen...

- Anlıyorum, kaçan kovalanır, sevenden kaçılır,
Bizde böyledir değil mi âdet?
Üç günlük dünyada
Çok görülür saadet.

- Gittim... Gittim ama,
Sebepsiz değildi gidişim,
Terk etmiş olsam da seni o gün.
Geldim işte yanındayım,
Ve seninim bugün.

- Neye yarar ki,
Ne olursa olsun neden,
Beni terk ettin.
Ve geçti artık iş işten,
Sen unutulmuş olmayı,
Çoktan hak ettin.

- Yalvarırım,
Yalvarırım bana bunları söyleme.
Kırk yıldan sonra,
Tam bulmuşken seni,
Yeniden kaybetmemi isteme.

- Bırak !..
Bırak lütfen ellerimi,
Ömür bitmiş seni neyleyim?
Tek başıma yaşadığım dünyadan,
Bırak da, yalnız gideyim...


Sağ elini avuçlarının arasında tutan kadından kurtaran yaşlı adam, oturmakta oldukları banktan da aniden kalkar.

Bastonunun da yardımıyla ağır aksak yürümeye başlar. Ağlıyordur... Ama arkasına bakmadan yürümektedir. Binaya mı? Odasına mı? Hayır...

Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş gençliğinin maralını, güzel hatıralar yaşadığı kadınını, yüzlerce şiir yazdığı ilham perisini bırakmıştır arkasında...

Gitmektedir.... Ama nereye gittiğini ne kendisi ne bir başkası bilmektedir...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Vietnam Savasi sonrasi... Evine dönmekte olan bir asker San Francisco'dan ailesini aradi:

- "Anne, baba eve dönüyorum, ama sizden bir sey rica ediyorum. Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum."

"Memnuniyetle, O'nunla tanismak isteriz", diye cevapladilar. Ogullari "Bilmeniz gereken bir sey daha var." diye devam etti.

- "Arkadasim savasta agir yaralandi, bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti.

Gidecek hiçbir yeri yok ve O'nun gelip bizimle kalmasini istiyorum."

"Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki O'nun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz."

- "Hayir. Anne, baba O'nun bizimle kalmasini istiyorum."

"Oglum." dedi babasi."Bizden ne istedigini bilmiyorsun. O'nun gibi özürlü biri bize korkunç yük olur.Bizim kendi haytimiz var ve bunun gibi bir seyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz.Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir.

- " Oglu o anda telefonu kapatti. Ailesi O'ndan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir bina düsüp öldügünü ögrendiler.Polis bunun intihar olduguna inaniyordu.Üzüntü dolu anne - baba hemen San Francisco'ya uçtular ve ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler.

Anne - baba ogullarini hemen tanidilar yalniz bilmedikleri bir seyi de ögrenince dehsete düstüler: Ogullarinin sadece bir kolu ve bacagi vardi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.

Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.

Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;

- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.

Ne fark eder ki?

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatır.

- Onun için fark etti ama...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

-ASIK OLMAK.

-YUZ KASLARINIZ AGRIYANA DEK GULMEK.

-SICAK BiR DUS.

-OZEL BiR BAKIS.

-MAiL ALMAK.

-MANZARALI BiR YOLDA ARABA KULLANMAK.

-RADYODA EN SEVDiGiNiZ KiSiNiN SARKISININ CALMASI.

-YATAGINIZA UZANIP YAGMURUN SESiNi DiNLEMEK.

-KURUTMA MAKiNESiNDEN YENi CIKMIS SICAK BiR HAVLU.

-SATIN ALMAK iSTEDiGiNiZ KAZAGIN %50 iNDiRiME GiRDiGiNi GORMEK.

-UZAKTAKi BiR ARKADASINIZLA TELEFONDA KONUSMAK.

-KOPUK BANYOSU.

-KIKIR KIKIR GULMEK.

-GUZEL BiR SOHBET.

-KUMSAL.

-GECEN KIS GiYDiGiNiZ MONTUN CEBiNDEN ON MiLYON CIKMASI.

-KENDiNiZE GULMEK.

-GECE YARISI SAATLERCE TELEFONDA KONUSMAK.

-SU FISKiYELERiNiN ARASINDA KOSMAK.

-DURUP DURURKEN GULMEK.

-YANINIZDA SiZE GUZEL OLDUGUNUZU SOYLEYEN BiRiNiN OLMASI.

-iLK ASK.

-HAKKINIZDA GUZEL SOZLER SOYLENDiGiNE KULAK MiSAFiRi OLMAK.

-UYANIP DAHA UYUYACAK BiRKAC SAATiNiZ OLDUGUNU FARKETMEK.

-iLK OPUSME.

-YENi ARKADASLAR EDiNMEK.

-YAVRU BiR KOPEKLE OYNAMAK.

-ODA ARKADASINIZLA GECE YARISI SOHBETLERi.

-GUZEL DUSLER.

-ARKADASLARINIZLA ARABA YOLCULUGU YAPMAK.

-SEVGiLiNiZLE YORGANA SARILIP iYi BiR FiLM SEYRETMEK.

-COK GUZEL BiR KONSERE GiTMEK.

-CEKiCi BiR YABANCIYLA BAKISMAK.

-CiKOLATALI KURABiYE YAPMAK.

-SEVDiGiN iNSANA SIKICA SARILMAK.

-iSTEDiGi ARMAGANI ACAN KiSiNiN YUZUNDEKi iFADEYi GORMEK.

-GUNESiN DOGUSUNU SEYRETMEK...


VE BIR SOZ :


ALDIGIN HER NEFESI FIRSAT BIL,
OT DEGILSIN YENIDEN BITMEZSIN

öMER HAYYAM

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Neden tanrı sadece bir kalp verdi bize? 

Tanrı herkese 
iki ayak verdi yürümek icin, 
iki el verdi tokalaşmak icin , 
iki kulak verdi duymak icin, 
iki göz verdi görmek icin, 

fakat neden bir kalp verdi ? 

Çünkü diğer kalbi başka birine verdi

* * * gidip bulmanız için * * *

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sizi sizin kadar tanıyan biri;

sizi düşünen, düşünmeyi öğrenmiş,

sakin, uslu, efendi, oturmayı kalkmayı bilen,

sevmeden edemediğiniz biri;

size sizi anlatmayı herşeyden çok seven,

sizin için çok şey başarmaya hazır biri;

bazen biraz fazla konuştuğundan yakındığınız ama ne söylediğini

bildiğinden hep emin olduğunuz,

sizi tanıdığı kadar kendini ve hayatı tanıyan biri;

yalnızca eşinize anlatabildiğiniz sırlarınızı anlatmaktaN çekinmediginiz,

bazen düşüncesine şiddetle ihtiyaç duyduğunuz biri;

sabahın üçünde "ayıp olur mu" diye endişelenmeden arayabildiğiniz


ve


üçüne beşine bakmadan size duymanız gerekenleri söyleyen,

gecenin o karanlığında kalkıp ışığı yakan,

masasının başına geçen biri;

kaleminiz, kağıdınız,

aynanız, saatiniz, kravatınız olan,

bazen gölgeniz olan biri;

ve

bazen vicdanımız,

bazen de uykusuz bıraktıgınız için,

vicdan azabınız olan biri...


Hayatınız da böyle biri ... var mı ?


Varsa,kıymetini bilin.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gün bir tanıdığı büyük filozofa rastladı ve dedi ki; "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?"

"Bir dakika bekle" diye cevap verdi Sokrat. Bana birşey söylemeden önce senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna "Üçlü Filtre Testi" deniyor.

"Üçlü Filtre?"

"Doğru," diye devam etti Sokrat. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir.

Birinci filtre: "Gerçek Filtresi"

"Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?"

"Hayır," dedi adam "Aslında bunu sadece duydum ve ...

"Tamam," dedi Sokrat

"Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim,"

"İyilik Filtresini"

"Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi birşey mi?"

"Hayır, tam tersi ..."

"Öyleyse," diye devam etti Sokrat,

"Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı."

"İşe yararlılık filtresi"

"Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?"

"Hayır, gerçekten değil."

"İyi," diye tamamladı Sokrat,

"Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar, faydalı değilse bana niye söyleyesin ki?"

Bu, Sokrat'ın iyi bir filozof olmasının ve büyük itibar, saygı görmesinin sebebiydi.

Yakın ve sevgili herhangi bir arkadaşınız hakkında başıboş konuşmalar duyduğunuz her sefer bu üç filtre testini kullanmanız sizlere hararetle tavsiye edilir.

Socrates

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gün bir tanıdığı büyük filozofa rastladı ve dedi ki; "Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?"

"Bir dakika bekle" diye cevap verdi Sokrat. Bana birşey söylemeden önce senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna "Üçlü Filtre Testi" deniyor.

"Üçlü Filtre?"

"Doğru," diye devam etti Sokrat. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir.

Birinci filtre: "Gerçek Filtresi"

"Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?"

"Hayır," dedi adam "Aslında bunu sadece duydum ve ...

"Tamam," dedi Sokrat

"Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun. Şimdi ikinci filtreyi deneyelim,"

"İyilik Filtresini"

"Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi birşey mi?"

"Hayır, tam tersi ..."

"Öyleyse," diye devam etti Sokrat,

"Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin. Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı."

"İşe yararlılık filtresi"

"Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?"

"Hayır, gerçekten değil."

"İyi," diye tamamladı Sokrat,

"Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar, faydalı değilse bana niye söyleyesin ki?"

Bu, Sokrat'ın iyi bir filozof olmasının ve büyük itibar, saygı görmesinin sebebiydi.

Yakın ve sevgili herhangi bir arkadaşınız hakkında başıboş konuşmalar duyduğunuz her sefer bu üç filtre testini kullanmanız sizlere hararetle tavsiye edilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İNSAN BİR YERDE KENDİNİ BIRAKMALI

İnsan bir yerde boş vermeli kurallara, düzenlere
İnsan bir yerde kendini bırakmalı
Hiçe saymalı düzenini dünyanın
Zamana karşı koymalı
Sıyrılmalı ayıplardan, korkulardan
Küçük hesapları bir yana atmalı
Yaşamalı şöyle alabildiğine
Büyük delilikler yapmalı
İçmeli
Sevmeli
Küfretmeli
Adam öldürmeli
Kendine bir başka gözle bakmalı
İnsan bir yerde boş vermeli kurallara, düzenlere
İnsan bir yerde kendini bırakmalı


Ümit Yaşar OĞUZCAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bak bir tanem,

Dışarıda rüzgar dalları kırıyor.Yağmur da yağıyor duyuyormusun ? Işık aradığım böyle gecelerde, ben hep sana yolcuyum.

Kuşların saçaklara üşüştüğü , ıslak karanlık köşelerde garip yolcuların bekleştiği , bazen de karın dizleri buldugu böyle gecelerde,çicekli yorganım bileısıtmıyor beni...

Karanlığa güneşi soruyorum hep. Saçlarımı bir kat daha kırartıp sıcaklığını aıyorum. O soğuk yel ise hala bacalarda uğulduyor.

Özlemim büyüyor içimde. Uzaktan titrek çan sesleri duyuyorum,, Çan seslerinden nefret ediyorum...

İlkbaharım, yazım, güzüm geçiyor. Kışım da hatta.!Ama bu geceler geçmiyor gülüm.

„Bir gün ,elbet bir gün“..!!

İşte o elbetlerde zincirliyim. Pranga mahkumlarınca tutsağım. Sana yönelecek gücü sende arıyorum.. Talan olmusluğumun „ kırık döküklüğünde“ Güçsüz fakat umutluyum...!!

Bak...

Yine bütün işıklar söndü pencerelerde.İçime düşen kor yakıyor beni.Bir günmü geçti üzerinden gençliğimin, bin günmü, bin yılmı sayamıyorum!

Ben canım;

„Ben mühürlenmiş,ben sende tutsak ve sana mecburum“her zamankinden Çok,,,Çözüp Çözüp birbirine bağladığım böyle gecelerde.

Bu kapkara sonsuz göğün altında,sana geçmi kaldım ? Korkuyorum..!!!

Bu gün sorguluyor ve yargılıyorum hayatımı yine...

Her zamanki gibi susmakmı doğru olur diyorum.

Susmak...

Yağmurdan arta kalan bir tutam bulut bile ağır geliyor omuzlarıma, çekilmez bir yük oluyor gülümsemek.

Oysakı gülümsemeyi ne cok seviyorum...!!!

Eteğime dökülen ağıtları toplayıp senin kapına türkü türkü bırakmak geliyor içimden.

Senin de sesin aşıp geliyor çökmüş bir dağ üstünden. O dağların altında kalmış ben; kapkara bir sitemle kadere ağlaşıyorum.

Bu yaralı bakışlarla hiç bir şeyi tutamam. Biliyorum gönül koymam, küsüp gitmem hata olur.

Ne yapayım !!!!

Böyle gecelerde dağılıyorum. Ellerim yuvasına uçuyor,arkasından gözlerim....Bir hayalin çevresinde dönüp duruyorum.

Sonra ,mor perçemli şafaklar seni bana getiriyor.Umutlarım yeniden göğe eriyor. Yalandan,riyadan,kirden,pastan uzak yerlerde umutlarım boy veriyor.

Böyle geceler olgunlaştırıyor beni...

Sevgimi haykırmak istediğim anlarda; SUSMAYI..

Hıçkırıklardan boğulmak yerine;GÜLMEYİ...

Gitmek yerine; geri dönüp daha SIKI SARILMAYI...

.....VE HERKESTEN BİRİNİ;

Canımdan çok sevmeyi öğretiyor böyle geceler...

Sabretmeyi öğreniyorum


Gönderen : AY-SELI (S.E.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yalnız olanlara;

Aşk bir kelebek gibidir. peşinden koştukça hep senden kaçar.. en iyisi bırak uçsun, inan ki hiç beklemediğin bir anda gelip omzuna dokunuverir...Aşk mutlu eder, bazen de üzer... ama aşk özeldir, aşkını hak eden birine sunarsan eğer..


Bu sevgilisi olanlara;

Aşkın amacı birileri için "mükemmel insan" olmak değildir. seni mükemmelliğe en çok yaklaştıracak insanı bulmaktır..


Bu çapkın olanlara;

Sevmediğin birine asla "seni seviyorum" deme.. içinde olmayan duygulardan varmış gibi sözetme.. kimsenin hayatına kalbini kırmak için girme.. sevgi dolu bakan gözlere asla yalan söyleme.. çünkü birine verebileceğin en büyük acı, aşık olmadığın birini kendine aşık etmektir.


Bu evli olanlara;

Seven insan "senin hatan" yerine "özür dilerim" diyendir. "neredesin" yerine "ben buradayım" diyendir.. "nasıl yaparsın" yerine "niye yaptığını anlıyorum" diyendir.. ve aşk "keşke" yerine daima "iyi ki" diyendir...


Bu evlenmek için gün sayanlara;

Bir kadın ve bir erkeğin birbirleri için ne kadar uygun olduğu, birlikte geçirdikleri zamanın değil, birbirlerine duydukları aşkın ne kadar sürdüğüyle anlaşılır.


Bu kalbi kırık olanlara;

Kalp yarası siz kanatmaktan vazgeçinceye kadar sürer.. ve ilacı bu acıya alışmak değil, ondan ders çıkarabilmektir.


Bu asık olmaktan korkan olanlara;

Aşka düş ama tökezleme.. anla ama bekleme.. paylaş ama isteme. Yaralan ama asla acıyı içinde büyütme...


Bu sevdiğini fazla sahiplenenlere;

Sevdiğinin bir başkasıyla mutlu olduğunu görmekten daha acı bir şey varsa, o da sevdiğinin seninle mutsuz olduğunu görmektir..


Bu aşkını itiraf etmeye çekinenlere;

Sevdiğinden ayrılınca aşk acı verir.. sevdiğin seni terk edince daha da çok acı verir.. ama en acısı, onu ne kadar sevdiğini bilmesine hiç fırsat vermemektir..


Ve bu da dönmeyecek birini hala bekleyenlere;

Hayatın en hüzünlü anı, deli gibi sevdiğin insanın buna hiç değmediğini gördüğün andır.. ve en büyük kaybın onun için harcadığın yıllardır.. senin aşkını şu gün hak etmeyen, bil ki 10 sene sonra yine hak etmeyecektir... bırak, gitsin...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Matematikteki şu uyuma bakar mısınız? Şiir gibi..

12 345 679 x 9 = 111 111 111

12 345 679 x 18 = 222 222 222

12 345 679 x 27 = 333 333 333

12 345 679 x 36 = 444 444 444

12 345 679 x 45 = 555 555 555

12 345 679 x 54 = 666 666 666

12 345 679 x 63 = 777 777 777

12 345 679 x 72 = 888 888 888

12 345 679 x 81 = 999 999 999

12 345 679 x 999 999 999 = 12 345 678 987 654 321

Bu da matematigin baska güzel bir yani

1x1=1

11x11=121

111x111=12321

1111x1111=1234321

11111x11111=123454321

111111x111111=12345654321

1111111x1111111=1234567654321

11111111x11111111=123456787654321

111111111x111111111=12345678987654321

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR YÜZÜCÜ

Haber: Bir yüzücü 350 Tonluk gemiyi çeker.
R. M. : - Nasıl çekiyorsunuz gemiyi?

-İnanç meselesi, içinizde bunu hissetmeniz gerekir.
R.M. : - Neyi hissetmem gerekir? Gemiyi mi?

Haber : Mahkumlar tünel kazarak kaçar...
R .M. : Mahkumlar kaçmak için mi tünel kazdılar?

Haber : Bir okul müdürü cinsel tacizle suçlanır...
R. M. : Sen benim sözümü bile kestiğine göre kim bilir daha neler yapmışsındır.

Haber : Harika Avcı kürtaj yaptırmıştır.
R.M. : Peki, Bebek şimdi nerede?


CENAZE TÖRENİ

Alparslan Türkeş'in cenaze töreninin olduğu gün sevgili Reha Muhtar Show Haber'de şöyle konuşur:
-Cenaze töreninde sayıları on binin üzerinde yedi bin güvenlik görevlisi vardı.

Reha Muhtar karısını boğarak öldüren adamı programına çıkarıyor.
İlk sözü:
- Efenim, başınız sağ olsun.

Haber: Cenk Koray'ın oğlu DEMİR CAMA(!) kafa atar ve vefat eder...
R.M. : - Peki Sayın Cenk Koray, oğlunuz daha önce de sık sık demir kapıya kafa atar mıydı?

Reha Muhtar anlamakta bazen güçlük çeker:
- Doğuştan kör olduğunuzu anladım da beyefendi, küçükken de gözleriniz görmüyor muydu onu soruyorum?


SİZ ORADA VAR MIYDUNIZ?

Reha Muhtar, canlı yayında Şerafettin Bey'le konuşuyor.

-Sayın Şerafettin Bey kardeşim, siz orada var mıydınız, yok muydunuz, efenim?

-Yoktum.

-Yoktum diyorsunuz.

-Yoktum diyorum.

-Bak Şerafettin sana bir daha soruyorum. Var mıydın, yok muydun?

-Valla billa yoktum.

-Yemin etmenize gerek yok efendim, size inanıyoruz.

-Var mıydın, yok muydun?

-Vardım efendim..

-Peki Şerafettin siz demin yoktum diyordun, şimdi vardım diyorsunuz. Bu nasıl iş kardeşim?

-Yoktum dedim inanmadınız, ne yapayım?

-Ne yapacağınızı ben bilemem efendim. Orasını sen düşün. Var mıydın, yok muydunuz?

-Hatırlamıyorum.

-Hatırlayınız efendim. Bak bir filmimiz var sizinle ilgili. Onu birlikte izleyelim, sonra sana soracağım.

Araya söz konusu film giriyor. Bir muhabir kapıyı kırıp Şerafettin'in evine giriyor ve kibarca, gizli kamera (!!) ile çekim yapmak için izin istiyor. Şerafettin Bey izin vermiyor tabii. Bunun üzerine kameraman dinlemiyor, çekimlerini yapıp gidiyor. Yine Reha Muhtar geliyor görüntüye:

-Filmimizi izlediniz, Şerafettin Bey. Şimdi ne diyorsunuz?

-Galiba varmışım.

-Galiba ile olmaz efendim, emin misiniz?

-Eminim.

-Öyleyse eminsiniz yani.

-Evet efendim, eminim.

-Şerafettin Bey eminim diyorsunuz ama pek emin görünmüyorsunuz..


SİZİN ADINIZ HAMDİ MİDİR?

Reha Muhtarın Sunduğu Haberlerden Başka Bir Diyalog ;

-Sayın Hamdi Bey iyi akşamlar efendim. Sizin adınız Hamdi midir, efendim?

-Evet Hamdi'dir, Reha Bey..

-Hamdi diyorsun.

-Hamdi diyorum çünkü nüfus kağıdımda öyle yazıyor.

-Ben nüfus kağıdınızı sormuyorum efendim. Sana soruyorum: Sizin sahte olmayan isminiz nedir?

-Hamdi.

-Nasıl yazılıyor?

-He, a, me, de, i şeklinde..

-Yani sahte olmayan isminiz Hamdi diyorsunuz.

-Peki sahte olan isminiz hangisi?

-Benim sahte olan bir ismim yok!

-Ama demin sahte olmayan ismim Hamdi dediniz. Demek ki bir de sahte isminiz var. Size Yeşil diyorlar efendim. Siz Yeşil misiniz?

-Hayır Yeşil değilim.

-Öyleyse size niye Yeşil diyorlar?

-Bana Yeşil demiyorlar. Hamdi diyorlar.

-Yani inkar ediyorsunuz. Sukut ikrardan gelir Hamdi bey.

-Ben sukut etmiyorum, konuşuyorum ve Yeşil değilim diyorum. -Yeşil değilim dediniz ama mosmor oldunuz. Bakıyorum şimdi de kızarıyorsun. Ne sarardın Hamdi bey? -Sarardım çünkü ben Tanrı'nın oğluyum. Her renge girerim.

-Ne oldu Hamdi Bey? Bir tuhaf konuşuyorsunuz.

-Galiba delirdim. Bana bir doktor lütfen!

-Geçmiş olsun, Hamdi Bey. Size acil şifalar diliyorum.İyi akşamlar efendim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öğrenciyi altın sıraya oturtmuşlar ille de teneffüs demiş

Yarasa hiç bir işe yaramayan bir hayvan olsaydı yaramasa derlerdi ...

Solucanlar bağırsakta yaşar.bağırmasak ta !!!

Kadın hakkı yoktur . Çünkü, hakkı erkek adıdır.

Kaynanam kaybolmuştur, görenlerin görmezlikten gelmeleri rica olunur!

Aşk içine salakların atladığı bir havuzdur ama beni ittiler

Aşk bir tursu suyudur içenin midesi bulanır içmeyenin ağzı sulanır.

Babam sevmiş almış anamı. Ben sevdim aldım babayı...

Hem Müslüman'ım, hem Hıristiyan.... Eşdinsel

Ruhuna fazla para verince ruhunu Azrail sattı (bir pazarlamacının mezar taşı)

Boyundan büyük işleri uzun boylulara bırak

Seni düşündükçe gözlerim dolar,kulaklarım mark

O düşünceli bir hırsızdı.girdiği evlere fatura bırakırdı.

Bilmemek ayıp değil yeter ki bilmediğini çaktırma

Olmaya devlet cihanda bir nefes sigara gibi

Fazla mal göz çıkarmaz yeter ki gözünüzü sokmayın

Yeni bir meyhane buldum mezarlığın karşısında. Yanılır da beni ararsan, ya mezardayım ya karşısında .

Amanın duvarı pislettim kahretsin

İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır, çamurlaşır

Tabi ki sigara sağlığa zararlı her yakalanışımda babam kemiklerimi kırıyor

Sola sinyal verip sağa dönün çok heyecanlı oluyor

Arabanın önündeki çocuklar kazalara ,arkasındaki kazalar çocuklara neden olur

Hayattan çok şey beklerdi.sonunda hayat kadını oldu şimdi müşteri bekliyor

Savaşma seviş ,sevişirken zaten savaşıyorsun

İnsanlar öldükten sonra ruhları hayvanlara geçermiş.sen öldükten sonra ruhunun yabancılık çekeceğini zannetmiyorum

Çok yaratıcıyımdır acayip sorun yaratırım

Hatalı sollama yap aile planlamasına katkıda bulun

 

 

 

Ben doğuştan asabiyim ama ,yeterince mazeretim yok ona bozuluyorum

Gençlere danışın onlar her şeyi bilirler

Sen doğru bulduğunu yap isterse dünya batsın

Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yap

Kadın erkek eşitliği varsa penaltı atılsın

Doğum kontrolüne katkıda bulunun sizde bir leylek öldürün

Bir köpeğim vardı,bana sadık olan bir sevgilim vardı,köpek kadar olamayan

Mozaşist olma dayak yersin. Fetişist olma ayağa düşersin. Düşene vurulur kader utansın.

Yalancının mumu mum bitene kadar söner

Mal kaybeden bir şey kaybetmemiştir, onurunu kaybeden birçok şey kaybetmiştir, cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir.

İçki bütün kötülüklerin anasıdır. Ana gibi yar olmaz.

Acılara göğüs germek istiyorsan silikon taktır

Besle kargayı şişmanlasın

Kadın hakkı yoktur, erkek hakkı vardır

Kadın hakları yoktur, kadın hatları vardır

Kim koydu bu ahlaksız dergileri, ahlak masasının üzerine

Fidan gibi delikanlıydı, bitkisel hayata girdi.

Sınavdan sıfır aldım ama önemli olan katılmaktı

Bilmemek ayıp değil yeter ki çaktırma

Aptalsanız farkında değilmişsiniz gibi yapın

Bakmakla bir şey ögrenilebilinseydi öküzler makinist olurdu

Ben bittim abi simdi pireyim !!!

Çok okuyan değil çok kopya çeken bilir

Kaçan çoraplarınızı polise teslim edin.

Altın gibi kalbi vardı; bozdurup dolara cevirdi

Terk edip gitmek askın kanunu ise; durdurun dünyayı inen var !

Kadınlar basit şeylerden hoşlanırlar. Mesela; erkeklerden !

İçine çalışma isteği gelince otur bekle geçsin

Teybe bos kaset koydum kafamı dinliyorum.

Asimizi lekeleme sevgilim. Deterjanlar çok pahalı!

Öğretmenin iyisi notu bol olandır.

Ben paranı değil $eni $eviyorum

 

 

Allah yürü ya kulum dedi arabamı sattım

Ben soğan soyarken hiç ağlamam çünkü soğan soymam

Sen babanın 1 dakikalık zevkisin

Ey ruh!... Geldiysen otur belki yorulmuşsundur

Dikkat bayan sürücü! Sizi de bayabilir!!!

Beni yalnız bırakın..... İmza Rrobinson Crouse

Seni yakından tanıdıkça köpeğimi daha çok seviyorum

Gökten Hülya Avşar yağsa garibana Namık Kemal düşer

Sigara yavaş yavaş öldürür (kimin acelesi var)

Yatakta sigara içmek yasaktır.kül tablasında da uyumak

Bizi çekemediler, ip koptu.

Amaan 10 dakika nedir ki 5 dakikada geçer

Tükürülecek binlerce surat varken yerlere tükürme

İlahi Azrail sen adamı öldürürsün vallahi!!!

En iyi öğrenci derste gözlerini kapatmadan uyuyabilen öğrencidir!!!

Aşk bir havuz içine aptallar düşer

Yumurtayı sahanda mı yersin yoksa deplasmanda mı?

Duvara kimler yazı yazar diye merak ederdim artık biliyorum..

Adalet mülkün temelidir. Adalet mülkü olanındır...

Hayat ; yarısı taze , yarısı bayat

Herkes gider mersine .... Bende giderim !

Ben bir melek değilim ama müracaat ettim kadro bekliyorum.

Damlaya damlaya muslukçular bayram eder

Ben ona baktım o bana baktı şimdi 6 çocuğa bakıyoruz

Biliyomusun abi sen denize girsen batmazsın --neden?--çünkü tipin kayık

Kırk derece ateşle yatıyordu ... basıldılar

 

 

Ağlarsa anam ağlar gerisi playback yapar.

Ara sıra ameliyat olun içiniz açılır.

Dünyada bir şey kazanamadıysan üzülme, mühim olan katılmaktır.

Bu tavuk az pismiş,çatalı batırdıkça gıdaklıyor

Çocuğumun adini mafya koydum. Bundan sonra mafya babasıyım.

Adam gibi sev..terk et ama aldatma..

Aşk bir tursu suyu gibidir. İçenin midesi bulanır, içmeyenin ağzı sulanır.

Dokuz parmağında dokuz marifet var.bir parmağıyla hep burnunu karıştırıyor...

Mezardakilerin pişman oldukları şeyler için, dünyadakiler birbirlerini yiyorlar!..

Ders çalışmak çok eğlencelidir.ama şimdi eğlenmenin zamanı değil..

Güvenmek iyidir..ama güvenmemek daha iyidir..

İlk seferde kazamazsan, suçu amirlerine at, ikinci seferde kazamazsan hile yap, üçüncü seferde kazanamazsan vazgeç, salaklığın alemi yok.

Babam annemden daha üstün.kıl farkıyla.

Geçti borun pazarı bu gün pazartesi.

Karınca kolonisine darbe yapacağım benim için çalışsınlar

Bu duvara yazı yazan eşektir.

Arkadaşlarımın görüşlerine her zaman katılırım .tabii benim gibi düşünüyorlarsa

Gerçekler acıdır.. Baklava tatlıdır.. Demek ki baklava gerçek değildir.

Aşkların en güzelini yaşıyordum polis bastı.

Bu duvara yazı yazmak yasaktır.

Maksat yeşillik olsun diye bitkisel hata girdim.

Geçenlerde bir taksi çevirdim....hala dönüyor

Bir esir misin, arkadaş olamazsın. Bir zalim misin dostlar kazanamazsın

Dünyada en mesuda cimri, edindiği dostları muhafaza edendir

İstikbalimiz göklerdeydi,ozon tabakası delinince düştü...

Dün ismini dağlara haykırdım... Çığ düştü sekiz kişi öldü..

 

 

 

 

-O gözlerin var ya! Benim olacaksın delikanlıca.

- Gidişine kızlar, duruşuna yollar hasta ...

- Rampaların ustasıyım, gözlerinin hastasıyım ...

- Önünü görmeden sollama, evine acı haber yollama ...

- Sollama beni, sollarım seni! Hadi, hayırlı yolculuklar abi ...

- Kuzu kurdun, yol Ford'un ...

- Gözlerin güzel ama bakmasını bilmiyorsun.

- Aşıksan vur saza, Şoförsen bas gaza!

- Sevene can feda, sevmeyene elveda!

- Dünya dikenli bir hayat, sevenlerde mi kabahat?!

- Çilemse çekerim, kaderimse gülerim!

- Alırsın Ford, olursun Lord!

- İstedim vermediler; sen şoförsün dediler!

- Rampanın atmacası!

- Gaz, fren, şanzıman; halin duman!

- Aşk çekenin, yol gidenin!

- Yaklaşma toz olursun, geçme pişman olursun.

- Uzaktan seveceğim, haberin olmayacak.

- Sollama beni, mahçup ederim seni!

- Tek rakibimiz, Türk (orijinalinde "Yeni Oblomovka" idi) Hava Yolları.

- Dünya delikanlı olsaydı, yuvarlak olmazdı.

- Bir sabah uykusuna doyamadım bir de sana ...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler." Benjamin Franklin

ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5'inci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı. Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı. Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşam bir kitaba benzer...
Ön kapağı geleceği
Yazılar yaşananları
Resimler hatıraları
Dipnotlar dostlukları
Sayfalar yılları
Arka kapağı ise geçmişi
Temsil eder...

Öyle bir kitap yaz ki,
Yazılan kadar resimleri ve dipnotları
Da çok olsun...
Öyle bir kitap yaz ki,
Arka kapağına yazdıkların
Hiçbir zaman pişman ettirmesin...
Öyle bir kitap yaz ki,
Ön kapağı tertemiz kadar dopdolu da olsun...

Ve
Öyle bir kitap yaz ki,
Her köşesinde seni çok seven BEN olayım, tatlım...

Gönderen : Serpil Çalışkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Burnumu buğulu camlara dayamaktan
İçimin rengini bilen yok
vazgeçtim.
Vazgeçtim istemekten yaşamı doğan günden
Pencerem kapalı şimdi
Perdeden ışık sızmıyor.
Odama karanlık
Sorguluyorum dostlarımı,
Dostluklarımı,
Sorguluyorum yaşamışlığımı.

Geceye yağmur yağıyor,

Gönderen : Birsen Saygın

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Turuncu bir adam vardı dün gece düşümde
Öyle gözleri vardı ki
Kimi zaman bir dağın zirvesindeymiş
Gibi içimi titreten
Ya da tersine akan bir nehrin ortasında boğulmamı seyreden

O kadar turuncuydu ki
O kadar turuncuyduk ki

Bir dağın tepesindeyiz
Olmamız gereken yerde
Yerlerde az kar sertçe esen bir rüzgar
O kadar sessiz ki
Küçücük bir ağaç var çok uzakta çok derinde
Göz kırpıyor gelin der gibi
Yanında olmak istemesi korkutuyor beni

Şimdi bir şehirdeyiz
İnsan siluetleri peşimizde
Yürüyoruz başı boş ve ürkek
Konuşuyor benimle
Artık gözlerime bakamıyor
Sesi çok yakın kalbi ise
Bir o kadar uzak
İnsan çığlıkları martı çığlıkları
Karışmış birbirine
Kendi çığlığım nafile
Ayrılıyoruz o şehirden
Kısa metrajlı dramatik bir filmin
Son sahnesi gibi ağırız artık

Konuşmalar konuşmalar
Başım hiçbir yere sığmıyor
Kalbimse bir o kadar ufak
Belki de hiç yok

İçimde birşeyler oluyor
Canımı yakıyor nefesim bile
Hafif değil hiçbirşey
Dünüm omuzlarımda
Ağır ağır ilerliyorum
Nereye ...

Ne sevişmeler gerçek
Ne de ölüm
İkisinide yaşatmalı mı
İnce bir beden de

Garip şeyler fısıldıyor
Ağzı olmayan adam
Çürümüş kalbinin kokusu
Burnumda
Ellerimle tuttuğum
Ve inceden inceden
Parmaklarımdan sızan
Kırmızılık

Kırık bir ayna köşesindeyiz şimdi
Biribirimizin yansımasında
Ne tuhaf
Ölü toprağından yapılmış
Yüzlerimiz
Tırnaklarımın izi var
Her bir çizgide
Ne kadar dayanılır ki
Bu ikiyüzlülüğe

Paramparça oldu
Nihayet
Artık kötülüğüm içimde değil
Yüzümde

Ve gözlerimi açtım
Günışığı gözlerimde
Turuncu değil artık
Hiçbirşey.....

Gönderen : Meral ÖZBEK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KADIN' IN Güncesi:

Bugün üç yil bitti. Onun karsisina gelinlikle çiktigim günkü kadar mutluyum. Tanrim, onu ne kadar seviyorum. Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakisikli, anlayisli,sevecen, her sey var. Bugün Cumartesi, biraktim arkadaslariyla eglensin. En sevdigi yemek olan pastirmali kurufasulye ile pilav yapiyorum. Pisti, demleniyor. Banyo yaptim, en sevdigi kiyafeti giydim. Yemekten sonra, söminenin karsisina bir sise kirmizi sarapla uzanacagiz..

Eve geldi sonunda. Beni öpüsü biraz soguktu, akli baska yerde sanki. Aman Tanrim, yoksa ? Tüm cilvelerime ragmen, bana saldirmadi. Arkadaslariyla ne yaptigini sordum, agzinda bir seyler geveledi.

Yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgin, hala uzak, hala kabuguna çekilmis. Herhalde ÖTEKiNi düsünüyor.

Benden genç mi acaba? Isyerindeki sarisin pazarlama temsilcisi olmasin? Söminenin karsisinda sarabimizi yudumlarken, artik dayanamadim "Neyin var?" diye sordum. Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, aci dolu, uzaklik dolu.. "Yok birseyim" diye geçistirdi. O gürül gürül yanan askin bu kadar çabuk bitecegine inanamiyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istedigini söylüyordu.

Bugün aramizda iletisim kopuklugu basladi bile. Belki de kilo aliyorum. Çok mu VIR VIR yapiyorum? Elini tuttum. Elimi oksadi, ama eller hissiz, parmak uçlari soguk... Stepe baslasam ? Çocuk istesem ? Yalan, yalan, yalan. Kendimi kandirmaktan baska bir sey degil bunlar. Bitti...Bittti...Bitti.Tanrim, ölmek istiyorum. Kendimi son kez onun kollarina attim.

Aglaya aglaya uykuya dalmisim.



ERKEGiN Güncesi:

Öf be, Cimbomdan haybeye 2 yedik.. Ama, kurfasülye güzeldi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sabah sol gözümde bir ağrı ve biraz kanla uyandım.

Öğleden sonra soluğu doktorda aldım.

Dünya tatlısı bir doktor. İlk bakışta çözdü derdimi." Direnç kaybına bağlı iltihaplanma..."

"Sorun gözünde değil aslında..." dedi doktorum. ".... baktığın yerde .....

Hep karanlığa bakmaktan feri sönmüş gözlerinin. Yılgın düşmüşsün. Yorgunluk mikrobu, seni gözünden vurmuş".

Bu teşhisin ardından öyle bir reçete yazdı ki dostlar başına:

"Pozitif düşüneceksin. Hayata sımsıkı sarılacaksın. İşinden kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin.

Kendine yeni heyecanlar yarat. Sev, ki hücrelerin yenilensin.

Sana enerji vermeyecek hiç kimseyle de birlikte olma..."


CAN DÜNDAR

 

 

 

 

 

 

 

Çocukluğumdan beri dar mekânlardan sıkılır ve bu tür yerlerden feryat edercesine uzaklaşırdım. İleri yaşlarda bunun bir hastalık olduğunu anlamış, fakat bu illetten bir türlü kurtulamamıştım. Oysa ki o dar mekânlara, şimdi ister istemez girecektim. Beni sarıp sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların seslerini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları görebiliyordum.

- Genç yaşta öldü zavallı, diyorlardı. Halbuki yapacak ne kadar çok işi vardı.

Gerçekten de birçok işim yarım kalmıştı. Meselâ oğluma iyi bir işyeri açamamış, araba ile renkli televizyonun taksitlerini henüz bitirememiştim. Büyük bir firma kurup dostlarımı orada toplamak da artık hayâl olmuştu. Üstelik kış çok yaklaştığı halde odun kömür işini halledememiş ve çatının akan yerlerini tamir edememiştim. Yarıda kalan işlerimi arka arkaya sıralarken, kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofonla söylenen bu ses, beynimin en ücra köselerinde yankılanıyor ve:

- 'Geçti artık, geçti', diyordu.

İçimden 'keşke geçmemiş olsaydı' diyordum. Nereden başıma gelmişti o kaza bilmem ki? Halbuki ne kadar da iyi araba kullanırdım. Olup bitenleri hatırlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığın ve içinde bulunduğum tabutun kapağını örtmeye çalıştıklarını fark ettim. Onları engellemek için avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde ne kımıldayabiliyor, ne de bir ses çıkartabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlıkta kalmış ve gözlerimi, tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmiştim. Dehşet içinde:

- Aman Allah'ım, dedim. Ne olacak şimdi hâlim? Korkudan hiçbir şey düşünemiyordum. Bu arada omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülmeye başlanmıştım. Dışarıdaki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlacıklarının sesi, tabutumun gıcırtısına karışıyordu. Cenâze namazı için câmiye gidiyor olmalıydık.

Câmi deyince aklıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına ve her gün beş defa davet edilmeme rağmen, bir türlü vakit bulup gidememiştim. Ama her zaman söylediğim gibi elli yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikâyet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim. Evet evet, şu kaza olmasaydı, ileride ne iyi bir insan olacaktım. Daha önceden duyduğum ve nereden geldiğini kestiremediğim ses:

- Geçti artık, geçti, diye tekrarladı. 'Bitti artık.'

Biraz sonra namazım kılınmış ve tekrar omuzlara kaldırılmıştım. Mahallemizdeki kahvehanenin önünden geçerken, her gün iskambil oynadığımız arkadaşlarımın neşeli kahkahalarını işitiyor ve 'herhalde ölüm haberimi duymamış olacaklar' diye düşünüyordum. Sesler iyice uzaklaştığında, eğik bir şekilde taşındığımı hissederek mezarlığa çıkan yokuşu tırmandığımızı anladım.
Şiddetle yağan yağmurun tabuttaki çatlaklardan sızarak kefenimi yer yer ıslattığının da farkındaydım. Buna rağmen dışarıda konuşulanlara kulak verdim. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı da milli takımın son oyununu methediyordu. Tabutumu taşıyan diğer biri ise, yanındakinin kulağına fısıldayarak:

- 'Rahmetlinin tersliği, öldüğü günden belli, diyordu. Sırılsıklam olduk birader.'

Duyduklarım herhalde yanlış olmalıydı. Yoksa bunlar, uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değil miydi? Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve tabutum yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve cansız vücudumu yakalayan kollar, beni dibinde su toplanmış olan bir çukura doğru indirdi. Boylu boyunca yattığım yerden etrafıma baktım. Aman Allah'ım! Bu kabir değil miydi? O ana kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim? Sessiz feryatlarımı kimseye duyuramıyor ve dostlarımın, üzerimi örtmek için yarıştığını hissediyordum.
Tekrar zifiri karanlıkta kalmış ve bütün âcizliğimle dua etmeye başlamıştım.
- Yârabbi, diyordum. Bir fırsat daha yok mu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Ve kabrimi, cennet bahçelerinden bir bahçeye çevireyim.
Aynı ses, her zamankinden daha şiddetli olarak:
- Geçti artık, geçti, diye tekrarladı. 'Her şey bitti artık.' Mezarımı örten tahtaların üzerine atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor ve bütün benliğimi sarsıyordu.



Son bir gayretle yerimden fırlayarak gözlerimi açtım.
Odamdaki rahat yatağımda yatıyor, fakat korkunç bir kâbus görüyordum.
Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım beni ayıltmaya çalışarak:
Geçti artık, geçti, diye bağırıp duruyordu. 'Geçti bak, hiçbir şeyin kalmadı.'

Yattığım yerden yavaşça doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş ve sanki yirmi kilo birden vermiştim. Dışarıda sağanak hâlinde yağmur yağıyor, şimşek ve gök gürültüsünden bütün ev sarsılıyordu. Etrafımdakilerin şaşkın bakışları arasında kendimi toparlamaya çalışırken - Yârabbi, sana zerrelerim adedince şükürler olsun, diyordum. İyi bir kul olmak için ya bir fırsat daha vermeseydin?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ergenlik dönemimdeydim ve babamla sirk bileti kuyruğunda bekliyorduk. Sonunda bilet gişesiyle aramızda tek bir aile kalmıştı. Bu aile beni çok etkiledi. Hepside 12 yaşın altında tam 8 çocukları vardı. Çok varlıklı olmadıkları her hallerinden belliydi. Üzerlerindeki giysiler pahalı şeyler değildi, ama tertemizdi. Çocukların hepsi babalarının arkasında ikişerli sıra olmuş, elele ve terbiyeli terbiyeli sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Neşe içinde palyaçolar, filler ve o gece görecekleri değişik şeyler hakkında konuşuyorlardı. Daha önce sirke gitmedikleri konuşmalarından belliydi. O gece hiç şüpesiz yaşamlarının çok önemli bir gecesi olacaktı.

Anneyle baba gururla çocuklarının önünde duruyordu. Anne, eşinin elini tutuyor, ona bakarken sanki "sen benim şövalyemsin" diyordu. Babaysa eşine gururla gülümsüyor, sanki ona yanıt olarak, "Sen herşeye layıksın" diyordu.

Gişedeki memur babaya kaç bilet istediklerini sordu. Baba gururla, "iki tane eşimle kendim, sekiz tanede çocuklarım için bilet istiyorum" diye yanıtladı.

Gişe memuru biletlerin bedelini söyledi.

Annenin eli babanın elinden ayrıldı ve başı öne düştü. Babanın dudakları titremeye başladı. Gişeye biraz daha yaklaştı ve "Ne kadar dediniz?" diye sordu.

Gişe memuru biletlerin bedelini yineledi.

Adamın o kadar parası yoktu.

Şimdi nasıl dönüp çocuklarına onları sirke götürecek kadar parası olmadığını söyleyecekti? Babam onları görünce elini cebine soktu. Bir 20 dolar çıkarttı ve yere düşürdü. (Bizde çok varlıklı bir aile değildik) Babam sonra yere eğildi, parayı yerden aldı, adamın omuzuna dokundu ve ona "Afedersiniz, bu para cebinizden düştü" dedi.

Adam olan biteni anlamıştı. Dilenmiyordu ama çok çaresizdi ve utanç duyduğu ve çok üzüldüğü bu durum karşısında yapılan yardımı minnetle karşılamıştı. Babamın gözlerinin içine baktı, elini iki elinin arasına aldı, 20 doları aldı, dudakları titrer ve gözlerinden yaşlar akarken babama "Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim bayım. Bu yaptığınızın benim ve ailem için önemi çok büyük" dedi.

Biz babamla arabamıza bindik ve evimize döndük. O gece sirke gidemedik, ama bunun hiç önemi yoktu..

Kaynak : Bilinmiyor

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KARADENİZLİ BİR BABANIN OĞLUNA YAZDIĞI MEKTUPTAN

Uy sevgili usagum, Allah'in selami tabiidur.

Mektubumu çok yavas yazayrum, Çünkim bilirum ki,okuman zayuftur, çabuk okuyamazsun.

Benden sana sual edersen, Allahuma pin sükür iyiyum, yeni pir is buldum.

Emrimde 1500'e yakin adam var, hepside sessuz sedasuz, kendi hallerinde.

Ne is puldugumu soraysan söyleyecegum patlama, mezarluk pekçisi oldum.

Geçtigimiz hafta puraya iki tefa yagmur yagdu. Piri pazartesinden persembeye öbüride persembeden pazara.

Bacin Emine bir usak doguracak, daha erkek midir kiz midir pelli degil, haçan o yüzden saga dayi mi oldin, teyzemi oldin söyleyemeyrum.

Saga kötü bir havadisim var Pahriyede askerlik yapan 10 usaguda kaybettuk.

Pindikleri denizaltu pozulmus, motoru turmus, inmis asagu, denizaltuyu itekleyup, motorunu çalistirmak istemuslar.

Temel emicende tükkan açtu, o da 30 a alduguni 25 e verir, sürümden kazaniyormus öyle dedu. Bizim köye findukçularun Temel'i muhtar seçtuk, akullu usakta. Geçen gün hepimizu zelzeleye karsi asi etturdu. Temel hem akillidur, hem de dürüsttür. Geçenlerde bir taksinin soförü köye varmis, muhtari ariyor, meger yolda bir tavuk ezmis sahibini soraymus. Muhtar Temel tavuga pakmis, ha bu pizden deguldur pizum köyde yassu tavuk yoktir demis.

Senin küçügün Ergin çok akullu usak çikti. Geçen gün tepeye varmis, elinde bir ip sallayip duriy. Anan uy usagum ne edeysun orada demis. O da heva durumuna bakayrum demis. Çektum oni aksam karsuma, anlat bakayum su hava turumu isinu dedum.

Anlattu, meger ip sallaninca havanin rüzgarli olduguni; ip islanunca da yagmur yagduguni anlaymis. Çok akillu usak vesselam. Sen o yasta böyle akillu degildun.

Senin gönderdigun resmi alduk, pir yaninda bir Alman herif pir yaninda pir Alman karisi var, ortada da sen. Iyiki resmin arkasina ortadaki penum diye yazmissun yaksam tanimayacaktuk.

Yaa iste böyle usagim. Memleçetten saga pol pol havadis. Yeni havadis olursa yine yazarum. Baki hüdaya emanet ol.

Baban

NOT: Mektupa para koyacaktim, ama geç akluma geldi, zarfi kapatmisum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalsaydiniz biseyler yerdik...
Vallaha sarida geçtim memur bey...
Kazanmak önemli diil mühim olan yarismaya katilmakti...
Dünya ahiret bacimsin...
Su an 65 milyon bizi izliyor...
Bu son sigaram...
Bütün kadinlar güzeldir...
Sen bir de beni gengligimde gvrecektin...
Aglamiyorum... Gözüme bisey kaçti...
Yemezsen arkandan aglar...
Seni leylekler getirdi yavrum...
Aksama erken gelicem...
Bu aldigim en güzel hediye...
Bi oturusta iki büyük deviririm...
Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için...
Agzima sigara sürmedim...
Ben almiyim rejimdeyim...
Kadinlar en çok kel erkeklerden hoslanir...
Isim bitsin ben seni ararim...
Bir kez olsun yüzüm gülmedi...
Hayatimda hiç ilaç almadim...
Ihra. fazlasi bunlar...
O elinizdeki tek kaldi, baska yok...
Ben de tam seni arayacaktim...
Bi sey olmaz...
Ben eski yüzücü|erdenim... (bu son söz de olabilir)
Bizi davet ettiler ama gitmedik...
Valla bu size çok yakisti...
Senin annen bir melekti yavrum...
Bana yan bakan daha anasinin karnindan dogmadi...
Üzülme sevgilim evlenince anneni yanimiza aliriz...
Iki gözüm önüme aksin ki...
Kilolarimla barisigim ben böyle mutluyum!
Formu doldurun biz sizi arariz
Bu sene üniversite sorulari çok basitti, keske sinava girseydim...
Ben her bahar asik olurum...
Seni anliyorum.
Arkasindan degil, burda olsa yüzüne de söylerim
Her bedene uyar bu...
Gol atmayi sevmiyorum.Asist yapmak daha çok hosuma gidiyor.
Senin eline kimse su dökemez..
Ögretmenin vurdugu yerde gül biter
Söyle bir arabam olsun milyarlarca borcum olsun...
Benim için önemli olan ruh güzelligi
Hediye olmasa inan verirdim.
Bi arkadasa bakip çikicam, istersen kimlik birakayim...
Mektup gelmedi mi? Ama ben kendi elimle postaya attim...
Belki biraz sikti ama hiç merak etmeyin kullandikga açilir...
Elimden bisey gelmez...
Aksam elektrikler kesildi, dersimi yapamadim...
Telefon sehirlerarasina kapali
Bi kereden bisey olmaz.
Biz sadece arkadasiz.
Kuran çarpsin bu son sigaram
Son biletler bunlar
Hiç acitmayacak.
Daha önce hiç kimseyi bvylesine sevmemistim.
Sizin mutlulugunuz bizim mutlulugumuz...
Abi kizi görcen bi içim su...
Sizden iyi olmasin bi arkadasim vardi...
Kuru ekmek bana yeter... Yeter ki huzurum yerinde olsun...
Dünyanin en mutlu çifti olucaz...
Devletimiz güçlüdür..........
Failleri en kisa zamanda yakalanacak......
Enflasyon düsecek.......
Memuru enflasyona ezdirmeyecegiz......
Bu konuda elimizden geleni yapiyoruz......
Benim isçim, benim köylüm, benim memurum...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşam bir kitaba benzer...
Ön kapağı geleceği
Yazılar yaşananları
Resimler hatıraları
Dipnotlar dostlukları
Sayfalar yılları
Arka kapağı ise geçmişi
Temsil eder...

Öyle bir kitap yaz ki,
Yazılan kadar resimleri ve dipnotları
Da çok olsun...
Öyle bir kitap yaz ki,
Arka kapağına yazdıkların
Hiçbir zaman pişman ettirmesin...
Öyle bir kitap yaz ki,
Ön kapağı tertemiz kadar dopdolu da olsun...

Ve
Öyle bir kitap yaz ki,
Her köşesinde seni çok seven BEN olayım, tatlım...

Gönderen : Serpil Çalışkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nedir, ne oluyor, unuttunuz mu yoksa yaşadığınızı, günler, kızgın küller gibi bütün duygularınızı kavurup öldürerek mi geçiyor üzerinizden, arzuyla dudağınızı ısırdığınız olmuyor mu hiç, bir müzik sesiyle şöyle bir koltuğunuzda doğrulduğunuz, aniden bir yaz yağmuru gibi boşanıveren sebepsiz sevinçlere inanmıyor musunuz, bir ağaç gölgesinde bir an durmak, bir akşam üstü denize baktığınızda bu sonsuz suların kıpırtısına şaşmak yok mu artık, el ele tutuşmak bir avucun bir başka avuca dokunmasının yarattığı ürperti de hayal hanesinde kendine bir yer bulmuyor mu, bitti mi bu macera, çekildiniz mi hayattan, hayatın sizin bulunmadığınız yerlerde yaşandığına mı inanıyorsunuz, daha bitmeden bitirdiniz mi her şeyi, yorgun ruhunuz yeni coşkular için hazır hissetmiyor mu kendini,Delirdiniz mi siz ? Hayat diye bir şey var, her zaman size keşfedilecek geniş alanlar bırakan, ne kadar yaşarsanız yaşayın daima bilmediğiniz, kuytularına sokulamadığınız bir hayat, sadece size ait bir hayat ....

AHMET ALTAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk Bakışta Aşk Varmı?

Romeo ve Juliet hikâyelerinin kimyasal yönünü araştıran bilim adamlarına göre, ilk bakışta aşk 'tıbben mümkün'. Üstelik bunu sağlayan kimyasal karışım uzun bir beraberliğin garantisi.NEW YORK - İlk bakışta aşkın mistik bir yanı olmadığını iddia eden bilim adamlarına göre aşk ve cazibeyi yöneten duygular değil, moleküller. İlk bakışta birbirinden etkilenen çiftleri inceleyen New Mexico Üniversitesi biyologları, simetrik kemik yapısının beğenide etkili olduğunu ve bunun doğacak çocukların genetik yapısını belirlediğini söylüyor. Araştırmaya göre erkeklerin yüzde 60 ila 80'i kalça ölçülerini doğurganlığın bir simgesi olarak algılıyor. Kadınlar ise feminen yüz çizgilerine sahip erkekleri daha yumuşak ve güvenilir bulup etkileniyor. 'Yanıma gel' bakışı Partide bir erkekle göz göze gelen kadının gülümsemesi ise bilimsel olarak şöyle açıklanıyor: Kadının beyninde görsel ve işitsel algı merkezlerini kontrol eden bölüm, sinirlerin verdiği elektriği ileten dopaminleri harekete geçiriyor. Beynin bu kimyasal reaksiyonu sonucunda, kadın erkeğe farkında olmadan "Yanıma gel" bakışı gönderiyor. Bu motivasyonun etkisiyle yaklaşan erkeğin feromenleri kadının hipotalamusuna ulaşarak erkeğe "Evet, daha yaklaşabilirsin" bakışıyla geri dönüyor. Hipotalamusun yarattığı kimyasal reaksiyonlar sayesinde bedenler birbirlerine 'seni çok çekici buluyorum' anlamına gelen sinyaller gönderiyor: Gözbebekleri büyüyor, kalp atışı hızlanıyor, yüz kızarıyor, cilt hafif hafif terlemeden dolayı parlaklaşıyor. Gecenin sonunda ise telefon numaraları veriliyor. Ertesi gün kadının veya erkeğin bir önceki geceye ilişkin anıları dopamin hareketlerini hızlandırıyor ve telefona yöneltiyor. Konuşmada seslerin de olumlu etkisiyle ilk karşılaşma anındaki haz tekrar kendini hissettiriyor ve birbirlerini görmek istiyorlar. Aşkın kimyasal yönünü inceleyen bilim adamlarına göre insanları evlilik ve tek eşliliğe iten sadece sosyal gelenekler değil. Bu görüşü savunan uzmanlar sadakatin temelinde dışarıdan fark edilemeyen kimyasal ve hormonal bir karışımın yattığını iddia ediyor. 'Karışımın' varlığı hayatın en önemli kararlarından olan evlilik kararının alınmasını kolaylaştırıyor. Bu görüşe dayandırılarak birbirine uymaz gibi görünen kişilerin birbirini nasıl çekici bulduğu ve en kötü zamanlarında bile ayrılmadıkları açıklanıyor. (Life) Radikal gazetesinden alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

eski çocuk gülüşleri
kalmış dudağımın kenarında
gözlerimin içinde
yalnızlığımız


sığdıramıyorum içime
üşüyen kelimeleri

kelimeler korkak
kelimeler sürgün

hüzün denizlerinin
soğuk rüzgarları
kalplerimizde

ve soruyorum
bize

yalnızken beraber
beraberken yalnız mı yaşanmalı
aşk !!!

Gönderen : Meral Özbek

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzun yıllar önce Çinde Li-Li adlı bir kız evlenir ve aynı evde kocası ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Lakin kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar.İkisininde kişiliği tamamen farklıdır buda onların sık sık kavga edip tartışmalarına yol açar. Bu Çin geleneklerine göre hoş bir davranış değildir ve çevrenin oldukça tepkisini alır.
Birkaç ay sonra bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından ev onun ve kayınvalidesi ile arada kalan esi icinde cehennem haline gelmistir. Artık birşeyler yapmak gerektiğine inanan genç kadın doğru babasının eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ilaç hazırlar ve bunu 3 ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek , böylece onu gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır.
Yaşlı adam genç kadına kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını ona en güzel yemekleri yapmasını söyler. Sevinç içinde eve donen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular .
Hergün en güzel yemekleri yaparak kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler şüphelenmesin diyede ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalideside çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Genç kadın kendisini ağır bir yük altında hissetti yaptiklarından pişman bir vaziyette baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdiği zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardı, Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye başladı. Sevgili Li-Li dedi ; Sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin hepsi bundan ibaret. Gercek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkca oda dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz dedi. Eski bir Çin atasozu şöyle der ; Gül veren elde gül kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Japonya'ya atom bombası atıldığında 2 yaşında olan bir kız, 12 yaşına geldiğinde maruz kaldığı radyasyon nedeniyle kansere yakalanmış. Savaşta öksüz ve yetim kalan zavallıcık hastaneye yatırılmış. Ama durumu ümitsizmiş.

Hastanedeki tüm doktorlar, küçük kızın ölümü için gün sayarken, küçük Japon kızı hayat doluymuş. Koridorlarda koşuyor, oynuyor ve diğer hastalara yardım ediyormuş. Hastaların arasında en sevdiği kişi ise 80 yaşlarında, kendisi gibi kanser olan yaşlı bir kadınmış. Küçük Japon kızı, ölüm döşeğindeki bu yaşlı kadını hiç yalnız bırakmamış. Kadın ölmeden hemen önce "Benim için çok geç ama, bizim inanışımıza göre; eğer bir kişi kağıttan 1000 tane turna kuşu yaparsa, her istediği kabul oluyor. Ben yapamadım, sen yap ve kurtul" demiş ve son nefesini vermiş.

Küçük Japon kızı çok üzülmüş ama hayatta kalma arzusuyla geleneksel Japon sanatı olan origamiyle kağıtan turna kuşları yapmaya başlamış. Neşe içinde çalıştığından ilk başlarda çok hızlı yapıyormuş. 1000 tane turna kuşu yapması işten bile değilmiş. Ama sağlığı da hızla bozuluyormuş. Bu hazin öykü önce yerel, sonra da uluslararası basında yer almış. Dünyanın dört bir yanından insanlar kıza, binlerce turna kuşu göndermeye başlamış.

Ama küçük Japon kızı, haberler basında çıktığında elini kıpırdatamaz hale gelmiş. Hayatta son saatlerini 637. kuşu yaparak geçirmiş. Kuşu bitirmiş, gözleri kapanırken hemşireler ve hastabakıcılar, postadan çıkan yüzlerce origami kuşuyla odasına girmişler. Ama küçük Japon kızı yüzünde bir tebessüm yatağında cansız yatıyormuş. Postacılar aylarca kağıttan turna kuşu taşımışlar hastaneye. Sayısı milyonlara ulaşan turna kuşları Japonya'da bir müzede sergileniyor...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, Daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına. Havaalanındaki dükkandan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp, buldu kendisine oturacak bir yer.

Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de Yanında oturan adamın olabildiğince cüretkar bir şekilde Aralarında duran paketten birer birer kurabiye Aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de.

Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, Gözü saatteydi, "kurabiye hırsızı"yavaş yavaş Tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tik tak larındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik tak lar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, "Kibar bir insan olmasaydım, Morartırdım şu adamın gözlerini!"

Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca
"Bakalım şimdi ne yapacak?" dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle Uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına.

Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve "Aman Tanrım, ne cüretkar ve ne kaba bir adam, Üstelik bir teşekkür bile etmiyor!" Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında,

Uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına, Dönüp bakmadı bile "kurabiye hırsızı" na. Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna, Sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına.

Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, "Bunlar benim kurabiyelerimse eğer; Ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini!"Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle, Kaba ve cüretkar olan,"kurabiye hırsızı"kendisiydi işte.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür.

Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.

Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yer